Uzaktan eğitimde kişisel gözlemlerim

16 Mart-31 Mayıs tarihleri arasında salgın nedeniyle kapanan özel okullarda telafi eğitimi başladı. Salgın devam ettiği için telafi yine ‘uzaktan’ yapılıyor. Bu yazıyı da sadece 6 ay, yani 1 dönem okula gidebilen, yazmanın bir kısmı ile okumanın çoğunu benden öğrenmiş 7.5 yaşında, ikinci sınıfa giden bir erkek çocuğu annesi olarak yazıyorum. “Az daha sabır” ile “Çıldırmaya az kaldı” arasındaki ince çizgiden sesleniyorum.

EKRAN SÜRESİ EN BÜYÜK PROBLEM

Son 10 yılda internet ve sosyal medyanın hayatımızda önemli bir yer kaplamasıyla, ‘kaygılı’ ebeveynlik kurumu da gelişti. O kuruma dahil olanlardan biri de sanırım benim. Çocuğu cep telefonu, tablet ya da TV karşısında büyütme konusunda ciddi hassasiyetlerim var ki sokakta oynamasını ve hatta boş boş yatıp hayal kurmasını tercih ederim. 11 Mart’ta ilk vakanın görülmesi ve akabinde okulların tatil edilmesiyle ‘uzaktan eğitim’ sistemi hayatımıza girdi. Sisteme dair beni endişelendirenlerden biri ekran süresiydi. Hâlâ da öyle. Soru şu: “Bunca saat çocukları nasıl ekran karşısına oturtacağız?”

OKUL TEPESİNDE DAM OLAN YER DEĞİLDİR

Psikolojik danışman Prof. Dr. Zümra Özyeşil, “Salgının sana her şeyi planlamanın ve kontrol altında tutmanın mümkün olmadığını öğretmiş olması gerekirdi” diyerek giriyor söze. Demek istediği şu: Konu sağlık olunca gerisi teferruat. Haklı mı? Haklı. Peki ama iş-hayat-eğitim ekseninde sıkışan ebeveynlerin elini rahatlatacak bir koz yok mu? Prof. Dr. Özyeşil, “İnternetin varlığından rahatsız olmak yerine nasıl faydalı kullanacağını öğrenmek ve çocuğuna öğretmekle işe başlamalısın belki de. Çocuğuna bunun eğitim aracı olduğunu, içinde bulunduğumuz durumda yüz yüze eğitimin bir süre daha mümkün olmadığını samimiyetle anlat” diyor. Aklıma Mahmut Hoca’nın o unutulmaz repliği geliyor: “Okul dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir.”

Uzaktan eğitimde kişisel gözlemlerim

EĞİTİME ‘HAREKET’ KAT

Prof. Dr. Özyeşil, bir durumun kaçınılmaz olması halinde çözümün yan etkileri azaltmaktan geçtiğini belirterek, formülü tutuşturuyor elime: “Ders dışında ekran süresini kısıtla. Sağlığını tehlikeye atmayacak şekilde sokağa, parka çıkmasını ve arkadaşlarıyla oynamasını sağla. Ekran başında konsantrasyonu arttırmak için çocuğun hareket etmesine izin ver. Dersi ayakta dinleyebilir, evin içinde dolanıp gelebilir. 10 dakikalık teneffüslerde balkona çıksın, hava alsın, evin içinde koşsun. Tıpkı okuldaki gibi” diyor.

GELECEĞE DAİR ENDİŞELENMEYİN

Bir başka kaygım da çocukların içinde bulunduğumuz süreçten dolayı ‘kayıp nesil’ olacağına dair. Özyeşil, “Bilinmezliğe tahammülsüzlük. Asrın problemi. Şu an 10 yıl sonrasını düşünüp olacaklardan endişe duyuyorsun. Oysa yapılması gereken adım adım gitmek. Unutmayın ki bu süreci sadece siz yaşamıyorsunuz. Herkes aynı durumda. Bu çocuklar beraber sınava girecek, beraber çalışacak. Her dönemin ayrı bir zorlanması var. Kimse sorsanız ‘Bizim dönem kayıp’ der. Bu bir varsayım. Kayıp nesil olabilirler de olmayabilirler de. Şimdiden endişelenmenin bir anlamı yok” diyor.

GÜN İÇİNDE NELER OLUYOR

Dersler sabah 9’da başlıyor.
Erken kalkıp okula gidecekmiş
gibi hazırlanmak gerek.
Hangi ders varsa o dersin öğretmeninin gönderdiği ‘davet’ üzerinden
derse bağlanıyorsunuz.
Evdeyseniz ya da evden çalışıyorsanız ders boyunca çocuğun yanında oturmanız gerekiyor. Çünkü ilgisi çabuk dağılıyor, sıkılıyor, odaklanamıyor.
Ders aralarında 10 dakika
teneffüs var.
Günde 5 saatten haftalık 25 saat ‘ekran başında’ geçen bir maraton bu.

AKTİF EĞİTİM MODELİ ŞART

Kafamdaki bir diğer soru da okulların ve haliyle öğretmenlerin bu sürece ne kadar dahil olduğuyla alakalı. Artık ‘yeni normal’ olduğuna göre bu yeni normalin kendine özgü bir sistemi olmalı. Sınıfta-yüz yüze ders anlatıyormuş gibi online ders anlatılması, gördük ki çocukları çabuk sıkıyor. Bu kaygıyla eğitim uzmanı Salim Ünsal’ı arıyorum. Ünsal, “Eğitimi çocukların ilgisini çekecek, merakını uyandıracak içerik ve sunumlarla yeniden tasarlamak mümkün. Görsel nicelik ve niteliklerden oluşan, dillerine ve algılarına hitap edebilecek materyaller hazırlayarak maç kurtarılabilir. İnteraktif bir eğitim modeli şart. Çocuk bu senaryo içinde kendine bir yer bulmalı, eğitime dahil olmalı” diyor.

Ünsal şöyle devam ediyor: “Müfredatın sınav dışına çıkarılması çocukların derslere olan ilgisini de azalttı. ‘Sorumlu değilsem neden zaman harcayayım’ algısına yol açtı. Sosyal mecralar daha cazip ve canlı materyallerle dolu olduğu için algı oraya kaydı. Oysa müfredat daraltılabilirdi. Mesela lise 2 ve 3’ün fizik müfredatı üniversitelerinkine çok yakın. Gerek yok ki bu kadar bilgiye. Çocuklara temel beceriler katacak, problem çözme yetisini geliştirecek, toplum yaşamının gerekliliklerinin temel alındığı değerler ders olarak verilseydi ‘Yetiştiremiyoruz’, ‘Ne olacak?’ endişesi de yaşamazdık.”

OKUL-VELİ EL ELE

Kayıp nesil sorusunu Ünsal’a da soruyorum: İnsan öğrenen bir varlık. Kapatılamayacak açık yok. Her şey telafi edilebilir. Burada okul ve velinin el ele vermesi gerekir. Çocuğu sürece teşvik edecek, aktif katılımını sağlayacak, haftalık okuma özet ödevleri, proje etkinlikleri, davranışsal yaşam becerileri katacak öğretiler olmalı ki süreci başarıyla tamamlayalım”

ÜCRET İADESİ OLACAK MI

GEÇEN eğitim-öğretim döneminde velilerin tüm itirazlarına rağmen özel okullar hiçbir ücret iadesi yapmamıştı. Bu yıl ise okulların 21 Eylül’de açılmaması halinde ücret iadesi gündemde. Özel okul velileri “Hep bizden fedakârlık bekleniyor” diyerek yüzde 50 indirim istiyor. Özel okulların belirlediği rakam ise şimdilik yüzde 5 ile 20 arasında.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Adalet tecelli mi etti, yoksa vicdanlar yaralı mı

Sevgilisini darp ettiğini düşündüğü Özgür Duran’ı bıçaklayarak öldüren, davası kadına karşı şiddetin durdurulması noktasında sembol olan Kadir Şeker’e mahkeme ‘kasten adam öldürme’ suçundan 12 yıl 6 ay ceza verdi. Çoğunluk karara itiraz ediyor. Kadir Şeker’in tahliye edilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bugüne kadar pek sesi duyulmayan maktulün ailesi ve avukatları adaletin tecelli ettiği görüşünde. İşte size iki farklı bakış açısı. Sizce kim haklı?

KAMU VİCDANI RAHATSIZ

MÜNEVVER Karabulut, Pınar Gültekin cinayetleri başta olmak üzere kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok davaya gönüllü bakan avukat Dr. Rezan Epözdemir, mahkemenin Şeker’e verdiği 12 yıl 6 ay cezanın hayli ağır olduğu görüşünde. Şöyle özetliyor: “Yargılama sonucunda mahkeme, TCK 81. ve TCK. 29 maddesi uyarınca ‘Haksız tahrik altında kasten adam öldürme’ dedi. Bu gerekçeyle de Kadir Şeker önce müebbet hapse çarptırıldı, sonra cezası tahrik nedeniyle 15 yıla, iyi hal indirimi de yapılarak 12 yıl 6 ay hapse indirildi. Ancak mahkeme, en alt sınırı uygulayarak, 12 yıl, sonra takdir indirim sebepleri uygulayarak cezayı 10 yıla indirebilirdi. Ama yapmadı. ‘Haksız tahrik indirimi’ üst sınırdan uygulanmayarak hakkaniyete aykırı bir karar verildi.”

‘BANA DOKUNMAYAN YILAN’ MI DİYELİM

Avukat Epözdemir, Kadir Şeker’in maktulle önceye dayalı hiçbir bağı, tanışıklığı ya da husumeti olmadığına atıfta bulunarak “Bir parkta bir kadına şiddet uygulandığını görüyor. ‘Fiziki şiddet yok’ demeyin. 6284’e göre sözlü saldırı da şiddet türüdür. Eğer maktul bir kadına bağırıp çağırıyor, sözel bir şiddet uyguluyor olmasa Kadir Şeker olaya müdahil olmayacaktı. Kadir Şeker yurttaşlık görevini ifa etmiş, kadına uygulanan şiddete müdahale etmeye çalışmıştır. Zaten bugün bizim sorumluluk sahibi yurttaşlarımızdan beklentimiz bu değil midir? Hele de ortada kadına şiddet varsa, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ deyip geçip gitmek mi, yoksa müdahale etmek midir doğru olan” diye soruyor.

MEŞRU MÜDAFAA SINIRI TARTIŞILMALI

Bu noktada araya giriyor, Kadir Şeker’in olaya elindeki bıçakla müdahale ettiğini ve ortada orantısız bir güç olduğunu hatırlatıyorum. Avukat Epözdemir, Kadir Şeker’in öncesinde bir kadına, sonrasında kendisine yönelen bir saldırıya karşı kendisini savunmak zorunda kaldığını ve bunun da pek de ölçülü bir savunma olmadığını kabul ediyor ve “Daha küçük bir müdahale ile maktulü püskürtebilirdi. Ama maktulün ölümüne sebebiyet verdi. Meşru müdafaa sınırı aşıldı ancak ortada bu sınırın aşılmasını maruz görebilecek bir heyecan, korku ve telaş var. Bu noktada ceza verilmemeliydi. Kaldı ki Kadir Şeker daha önce hiçbir adli olaya karışmamış, bir kadına yönelen şiddeti bertaraf etmek için olay yerine gitmiş, yurttaşlık görevini ifa ederken olay vuku bulmuş. Tahliye edilmeliydi” diyor.

KARAR İSTİNAFA GİDECEK

Yazının Devamını Oku

Yakın siyasi tarihin darbe parolası: ‘Işıklar yanıyor’

Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu kararının ardından AYM’nin fotoğrafını paylaştı, altına “Işıklar yanıyor” notunu düştü. Yıldırım’ın bu paylaşımına farklı kesimlerden, birçok siyasetçiden tepki yağdı. Zira yakın Türkiye siyasi tarihini iyi bilenlerin de hatırlayacağı gibi, “Işıklar yanıyor” aslında bir darbe parolası. Ne alakası var? Paylaşım neden bu kadar tepki çekti? İşte yanıtları.

32. GÜN VE BİRAND YORUMU

“Işıklar yanıyor” cümlesiyle, Türkiye aslında benim de yanında çalışma şansı yakaladığım, duayen gazeteci rahmetli Mehmet Ali Birand sayesinde tanıştı. Birand, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini mercek altına aldığı 32. Gün belgeselinde Genelkurmay Başkanlığı’nın ışıklarının sabah erken saatlere kadar yanmasıyla darbe girişimi arasında şöyle bir bağlantı kuruyordu: “Genelkurmayın ışıkları sönükse mesele yok demekti, ışıklar yanıyorsa bunun tek anlamı vardı: Ordu tedirgindi. 15 Ekim gecesi (1960 darbesi ve Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 16-17 Eylül 1961’de idam edilmesinden hemen sonra yapılan ilk seçim tarihi) Genelkurmayın ışıkları sabaha dek yandı.”

‘IŞIKLAR YANIYOR’ NE DEMEK

1960 sonrasında, 1970’te de bu süreç devam etti. Ne zaman darbe söylentisi çıksa Ankara’da gazeteciler Genelkurmay binasının önünde turlar, ışık nöbeti tutar, buna göre tahmin yürütürlerdi. Gece ışıklar yanıyorsa darbenin yakın olduğu söylenirdi. Hatta iddiaya göre Kenan Evren 12 Eylül 1980 darbesini, durum anlaşılmasın diye binanın ön cephe ışıklarını kapatıp arka odalarda plan yaparak hazırlamıştı. Tarihe “post-modern darbe” olarak geçen 28 Şubat döneminde de bir benzeri yaşanmış, Genelkurmayın ışıkları açık bırakılarak psikolojik bir mesaj verilmişti.

Yakın tarihimiz “demokrasiye balans ayarı yapmak” ya da “Genç subaylar rahatsız” gibi benzer göndermelerle dolu.

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN DİK DURUŞU ZEDELENMİŞTİR

Yazının Devamını Oku

Merkür retrosunda bizi ne bekliyor

“Astroloji bir bilim midir, değil midir?” tartışmaları sürse de kaçınılmaz bir gerçek ki ‘Mars, Merkür, retro’ gibi kelimeler çoğumuzun hayatına girmiş durumda. Öyle ki en astrolojiye inanmayanın bile ağzında, hele de son 10 gündür, “Bu hafta Merkür retrosu varmış” lafı var. Nedir bu Merkür retrosu? Merkür’e ne olacak da hem şahsi hem de ülkeler genelinde dengeler değişecek? Uzmanına sordum.

HAREKETE GEÇME DEĞİL SORGULAMA ZAMANI

YAPTIĞI nokta atışı tahminlerle modern çağın Nostradamus’u olarak anılan astrolog-yazar Can Aydoğmuş, Merkür’ün temsil ettiği değerleri sıralamakla başlıyor söze: “Merkür iletişim gezegenidir. Teknoloji ve iletişimle alakalı her şeyi temsil eder; tüm elektronik eşyaları, taşınma, yeni iş-yeni hayata başlama, evrak, kâğıt işleri gibi... Merkür’ün geri gidecek olması ise bu alanlarda başarı elde edilemeyeceği, yanlış anlaşılmalar ile öfke patlamaları olabileceğine işaret. Mesela bir eve mi taşınmak istiyorsunuz? Taşınmayın, çünkü bu yanlış bir karar olur ama taşınacağız evin çevresini, konumunu, tapusunu hatta komşularınızı araştırın. Yani ‘Eyleme geçmeden önce sorgulayın’ diyor bize. Merkür retrosu senede 3 kez olur. Bu son geri hareketi ise 14 Ekim’de başlayacak, 3 Kasım’da duracak. Aslında Merkür geri gitmeyecek ancak hareketi öylesine yavaşlayacak ki dünyaya göre sanki geri gidiyormuşçasına bir izlenim olacak. O yüzden retro deniyor.”

TÜRKİYE’Yİ NELER BEKLİYOR?

Aydoğmuş, Merkür ile Mars’ın da aynı zamanda ters döndüğünü belirterek “Mars’ın ters hareketi Merkür’ün geri hareketine göre daha nadir bir durum olduğu için ekstra dikkatli olmakta fayda var. Dünya ve Türkiye’de eylemler, terör saldırıları, yangınlar, çok ciddi gerginlikler, kayıplar, doğal afetler yaşanabilir demek bu. Türkiye bu süreçte sınırdaki ve kendi içindeki düşmanları ile mücadele edecek. Yangınlar, patlamalar, büyük kazalar, beklenmeyen saldırılar olabilir. Toplu buluşma, eylem, protesto, yürüyüş ve etkinliklerden uzak durmakta fayda var. Yurtdışı bağlantılı iş kaynakları, yatırımlar ve kâğıt işlerinde sorunlar yaşanabilir. 2022 Nisan’a kadar Türkiye’nin sağlık evindeki enerjisi de hayli düşük. Doktor ve hastanelerle alakalı bazı sıkıntılar yaşanabilir. Öyle ki sağlık konusu uzun süre gündem olacak. Bu süreç 15 Ocak 2021’e kadar devam edecek. Bu süreçte ekonomik bazlı sıkıntılar olabileceği gibi bazı büyük şirketler de el değiştirebilir. Yeni bir işe başlamak için ideal zamanlar değil. Ferahlama ne zaman derseniz, 2023 Mayıs sonrası. Türkiye altın çağını yaşayacak. Adeta Lale devri yaşanacak.”

KORONAVİRÜS NE ZAMAN BİTER?

“2023’ün Mayıs’ından sonra koronavirüsten tamamen kurtulacağız. Gündemden çıkacak. Maskeler tarih olacak. Hemen panik olmayın! ‘Çok uzak’ demeyin. 2021’in Şubat ayına kadar aşı bulunur. Tabii ilaçların onay alması, tüm dünyaya yayılması zaman alabilir. 2020 Ekim, Kasım, Aralık; 2021 Ocak ayında, tutulmaların da etkileri nedeniyle kısıtlamalar ve kapanmalar olabilir.”

DÜNYA LİDERLERİ DEĞİŞİYOR

Yazının Devamını Oku

Terör örgütü yine ‘ciğerlerimizi’ yaktı

3 gün önce Hatay’ın Belen ilçesindeki ormanlık alanda başlayıp Arsuz ve İskenderun’daki yerleşim yerlerine sıçrayan yangın, 33 saat sonra kontrol altına alındı. Havanın aydınlanmasıyla ortaya yürek yakan görüntüler çıktı. 4000 dönümlük alanda ciğerlerimiz cayır cayır yanarken onlarca ev ve işyeri de tahliye edildi; fabrikalar, araçlar büyük hasar gördü. Terör örgütü PKK yanlısı sosyal medya hesapları yangınları ‘Ateşin Çocukları İnisiyatifi’ adlı örgüt tarafından çıkarıldığını iddia etti. İyi de neden? Terör örgütü sözde çok savunduğu doğayı yakarak nasıl bir propaganda amaçlıyor?

PKK ÇARESİZLİĞİNİN ÖCÜNÜ ALMAYA ÇALIŞIYOR

EMEKLİ albay, savunma stratejisi ve güvenlik uzmanı Dr. Yusuf Alabarda söze bir atasözü ile giriyor: “Eşeğini dövemeyen semerine tekme atar.” Ne demek bu? Dr. Alabarda şöyle açıklıyor: “Terör örgütü PKK, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılan operasyonlar sayesinde, Türkiye içerisinde terör eylemi gerçekleştirme kapasitesini yitirdi. Tamamen hamasetten arındırılmış, net cümlelerle söylüyorum bunu. PKK, 1984 yılında, kundaktaki bebeği öldürmekten nasıl çekinmediyse bugün de sahadaki çaresizliğinin bir şekilde öcünü almak, infial uyandırmak, toplum içerisinde kargaşa çıkarmak için bu tarz eylemlere başvuruyor. Çünkü PKK da çok iyi biliyor ki bugün Hatay’da, öncesinde Bodrum, Marmaris, İzmir’de yaktığı ormanlarla ülkeyi ele geçirme, toprak elde edebilme şansı yok ama infial uyandırma şansı var. Böylelikle toplumda kaos ve kargaşa yaratarak kutuplaşmayı derinleştirmeyi planlıyor. Dolayısıyla PKK’nın çıkardığı bu ilk yangın değil, son da olmayacak.”



TEKNOLOJİYİ KULLANMALI

Yazının Devamını Oku

Çocuğa cinsel istismara dur de!

Çorum’da hayatını kaybeden 3 yaşındaki erkek çocuğunun, annesi ve onun erkek arkadaşı tarafından cinsel istismara uğradığı iddia edildi, Türkiye ayağa kalktı. Saptanması diğer türlerine göre çok daha zor olan “çocuk cinsel istismarı” konusunda konuşmak zor olsa da bir noktada bilinçlenmek ve çocukları da doğru bilgilendirmek önemli. Yasaların yeterliliğini, neler yapılabileceğini uzmanlara sordum.

İSTİSMARCIYI UZAKTA ARAMAYIN

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı ve Çocuk Koruma ve Araştırma Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Halis Dokgöz’e ilk önce 3 yaşındaki çocuğun cinsel istismara uğrayıp uğramadığının nasıl belirleneceği ve sürecin nasıl işleyeceğini sordum. Prof. Dr. Dokgöz ebeveynlerin ilişki durumu bozukluğu, ebeveynlerden birinin eksikliği ya da ebeveynden başka evde bir başka kişinin (genellikle bir akrabanın) yaşıyor olmasının çocuk istismarı potansiyelini arttırdığını belirterek “Bu vakada da baba yok, annenin erkek arkadaşı olduğu iddia edilen bir erkek var. Çocuğu acile götürüyorlar ve doktor muayene sırasında durumu fark ediyor. Üniversitelerde çocuk koruma Sağlık Bakanlığı bünyesinde ise çocuk izlem merkezleri ve Adli Tıp var. İstismar var mı yok mu? Varsa derecesi ne? Çocuğun bedeni üzerinde sperm, kıl gibi saldırgana ait bulgu, tırnak içinde bir iz, materyal var mı? Tüm bu deliller toplanacak. Er ya da geç bu çocuğun başına ne geldiği ortaya çıkar. Ayrıca iddialara göre bu vakada çocuğa yönelik dijital istismar da söz konusu. Çocuğun mahrem görüntülerinin para karşılığı satıldığı iddiaları var. Bu da istismarın bir başka boyutu. O nedenle çok önemli bir vaka. Hassasiyetle çalışılmalı. İddialar doğru ise görüntüleri satanlar kadar satın alanların da peşine düşülmeli” diyor.

CEZA İNDİRİMİNE GİDİLMEMELİ

Toplumda cezaların yetersiz olduğuna dair bir inanış olduğunu belirten Prof. Dr. Dokgöz şöyle devam ediyor: “Aslında tam aksine Türk hukuk sisteminde özellikle çocuğun cinsel istismarı, şiddet, ölümlü vakaların değerlendirilmesi konusunda suçun cezalandırılması ile alakalı yeteri kadar düzenleme var. Ancak bizdeki en büyük sıkıntı hukukun uygulanması. Bizde suçlu maalesef aldığı cezayı yatmıyor. ‘Yatarı ne’ diye bir kavram var. Kişinin 20 yıl ceza aldığını varsayalım; infaz yasasından-denetimli serbestlikten-iyi halden faydalanıyor. 6-7 yıl yatıp çıkıyor. Özellikle çocuğa yönelik istismar, kadına şiddet, ölümle sonuçlanan cinayet ve hayvan hakları konularında asla bir ceza indirimine gidilmemesi gerektiğine bunun da yasal bir düzenlemeyle sağlanması gerektiğine inanıyorum.”

KOL KIRILIR AMA YEN İÇİNDE KALMAMALI

Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği’nin Çocuk İstismarı Raporu’na göre Türkiye’de cinsel tacize uğrayan çocukların yüzde 68’i akrabaları tarafından bu duruma maruz kaldı.

Yazının Devamını Oku

Şehirden stresten kaçmak kalbi korumaya yetmiyor mu

Büyük şehrin stresinden, karmaşasından, kirli havasından uzaklaşıp Muğla Köyceğiz’e yerleşmiş, doğayla iç içe bir yaşam kurmuştu Serdar Oral ve oyuncu eşi Özgü Namal. Kariyerlerinin zirvesinde seçtikleri daha huzurlu, daha sakin ve daha sağlıklı bu yaşam biçimi birçok kez haber de oldu. Ancak yoga ve nefes terapisti Serdar Oral’ın kalp krizi sonucu ani vefatıyla aile sarsıldı. En içten ve en derin baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Kafamdaki “Nasıl olur da bir insan böylesi sağlıklı bir yaşam sürerken kalp krizinden vefat eder?” sorusunun cevabını bulmak için ise uzmanların kapısını çaldım.

GENETİK YATKINLIĞI OLANLAR DİKKATLİ OLMALI

MEMORİAL Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, kalple sağlıklı yaşam ve spor arasındaki denge üzerine önemli araştırmalar yapmış bir isim. Prof. Dr. Sönmez, “Koroner damar hastalıklarında değiştirilemeyecek 2 faktör var: Biri genetik ikincisi de cinsiyet” diyor. Yani kadınlara oranla erkeklerin kalp krizi geçirme ihtimali daha fazla. Genetik yatkınlık da cabası. Prof. Dr. Sönmez şöyle özetliyor: “Eğer ailenizde kalp-damar rahatsızlıklarına bağlı erken ölümler varsa, ileride aynı genetiğe sahip olmanızdan dolayı bu hastalığın sizi bulması olası. Bu kişiler normalden 10 kat daha dikkat etmeli. ‘Nasıl olsa sağlıklı yaşıyor, kendime dikkat ediyorum’ demeniz yeterli değildir. Genetik problemi olanlar için kalp-damar rahatsızlıkları maalesef bir anlamda kaderdir ve bazen hiçbir risk faktörü içinde olmayan insanlar da kalp krizi geçirebilirler.

SAĞLIKLI YAŞAMAK PROBLEMİ ÇÖZMEZ

Beslenme, yaşam tarzı, yoga-spor yapmak, kilo almamak gibi etmenlerin değiştirilebilen faktörler olduğunu belirten Prof. Dr. Sönmez, “İnsan 0 yaşındayken damar yaşı da 0’dır. Ancak hayat boyu bu böyle devam etmez. 25 yaşındaki bir insanın damar yaşı 30-35 olabilir. Yıpranma kat sayısı önemlidir. Demek istediğim şu: Elbette dağda yaşayan çobanla hayatını büyükşehirde geçiren ve her gün stres içinde, oradan oraya koşturan bir kişinin kalbi aynı olmuyor. Doğada yaşamak, sağlıklı beslenmek çok çok önemli ancak bunlar hasta- lığı yavaşlatan etmenler, tamamen ortadan kaldıran değil” diyor.

KALBİNİZİN FALINA BAKTIRIN

Ailesinde kalp ve damar hastalıklarına bağlı olarak erken ölüm yaşayanların, diyabet hastalarıyla aşırı kiloluların risk grubunu oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sönmez, “Risk grubunda olanlar 30, olmayanlar ise 40 yaşından itibaren yılda 1 kez muhakkak kontrole gitmeli. Kan tahlilleri, efor testi, tansiyon kontrolü, kalp grafisi (EKG) yaptırmalı. Önemli bir tembihim daha var: Bilgisayarlı koroner anjiyo! Muhakkak yaptırılmalı. Bu çok gelişen yeni bir yöntem. Bize yüzde 90 doğruluğa yakın şekilde hastanın koroner damar geçmişi ile alakalı tüm bilgileri veriyor. Hasta tomografi masasına yatıyor. Kolundan bir ilaç veriyoruz. Bilgisayarlı tomografi ile kalpten alınan ince kesit görüntüler, tüm damarlar önümüze geliyor. 15 dakika içinde o kişinin hastalığa yatkınlığını öğrenmek ve önlem almak mümkün olabiliyor. Ben buna kalbin falına baktırmak diyorum. Lütfen eğer genetik yatkınlığınız olduğunu düşünüyorsanız siz de kalbinizin falına baktırın. Her şey normal ise sorun yok ama sorun var ise anında müdahale ederek yaşam kurtarmak mümkün” diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor.

FAZLA SPOR VÜCUDA ZARARLI

Yazının Devamını Oku

What is happening to güzel Türkçemize

Pandemiye rağmen sevgilisiyle verdiği partilerle tepki çeken manken Şevval Şahin, bir programda yemek rutinini yarı Türkçe yarı İngilizce anlatınca sosyal medyanın diline düştü. Türkiye’de doğup büyüyen, Londra’da üniversite eğitimi alan Şahin için hadi “Hâlâ oraların etkisinde” diyelim. Ama o tek değil ki! Sahanda yumurtaya ‘sunny side up’ diyen sosyal medya fenomeni Duygu Özaslan, Şeyma Subaşı ve diğerleri... Nedir bu Türkçenin çektiği?

ŞEVVAL ŞAHİN NE DEDİ

“BURADAN çıkınca lunch’a (öğle yemeğine) giderim. 8-9 gibi de akşam yemeği. Sonra benim binge eating mode’um (tıkanırcasına yemek yeme hali) oluyor. Netflix ve chill (dinlenirken) yaparken ice cream (dondurma), chips (cips), chocolate (çikolata) yiyorum. Junk food (abur cubur) hepsi var.”

‘PLAZA DİLİ’ DİYE BİR GERÇEK VAR

BAŞKENT İletişim Bilimleri Akademisi kurucusu ve dilbilimci Levent İnce çok fazla yabancı kelime kullanılmasının hem dilimize hem de kültürümüze yeteri kadar değer vermemekten kaynaklandığını düşünüyor. Sadece sosyal medya fenomenleri değil, beyaz yakalılarında aynı dili kullandığını belirten İnce, başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Geçtiğimiz günlerde 3 saatlik önemli bir toplantıya katıldım. Harika bir plaza, muhteşem bir ofis. Çıktığımda yanımdaki arkadaşıma ‘Konuşulanlardan bir şey anladın mı?’ diye sordum. Zira ben yüzde 40’ını anlamamıştım. ‘Arkadaşlar bu meeting (toplantı) neden set edildi (ayarlandı)’ diye başlayan ve plaza dili isimli bir skeç vardı TV’de hatırlarsınız. Sanki birebir içindeyim. Temel söz varlığımız günlük 100-120 kelime zaten. Buna geniş söz varlığımızı ekleyebilsek başka bir dilin etkisi altında kalmayız. O nedenle gençlere erken yaşlarda kitap sevgisi aşılamak, ders gibi değil, Türkçenin ne kadar geniş ve köklü bir dil olduğunu öğretmemiz gerek.”

YABANCI DİL BİLMEK STATÜ GÖSTERGESİ SANILIYOR

ROMANLARI

Yazının Devamını Oku

Cinsiyetsiz moda

Bebe yaka, kurdeleli, turuncu renk mini erkek elbiseleri, ‘basma desen’ gece şıklığı, pazara giderken bile giymekten imtina edeceğiniz garip vatkalı elbiseler, takunya terlikler, dış görünüşü hayli farklı mankenler... Dünyaca ünlü moda devlerinin son yıllarda yürüttüğü kampanyalar, akıllara ister istemez “Modacılara ne oldu?” sorusunu getiriyor. İki tasarımcıya sordum, aldığım ortak yanıt: “Kalıplaşmış cinsiyet normlarına bir meydan okuma bu.”

KALIPLAŞMIŞ CİNSİYET NORMLARINA DİKKAT ÇEKİYOR

MODA dünyasının erkek giyiminde öncü isimlerinden biri de moda tasarımcısı Hatice Gökçe. Tarkan, Hayko Cepkin, Yalın, Can Bonomo gibi pek çok ünlü isim için sahne kostümleri tasarlayan Gökçe’ye Gucci’nin tasarladığı erkek elbiselerini işaret ederek “Sorun ne?” diye soruyorum. Modanın herkese kolaylıkla ulaşabilen ve etkileyebilen ama aynı zamanda acımasızca yerden yere vurulabilen bir sektör olduğunu söyleyen Gökçe, “Aslında bir sorun yok. İlk bakışta garipseseniz de moda bugüne kadar hep bunu yaptı. Hep en uç noktayı gösterdi ve değişimin adımlarının atılmasını sağladı. Amaç dikkat çekmek ve bu yolla cinsiyet eşitliği-cinsiyetsizlik-kalıplaşmış cinsiyet normları başta birçok kavramın da konuşulmasını sağlamak. Yoksa bu çalışmalar ‘Haydi erkekler, alın da giyin bunları’ diyerek yapılmış işler değil. Bütün erkekler böyle giyinsin diye bir amacı yok. Aslında ortada ‘itici’ de bir görüntü var. Ama birtakım fikirlerin konuşulması için buna ihtiyaç var. Ben de yaptığım bazı işlerde dikkat çekmek için buna benzer yollar kullanıyorum” diyor.

DEĞİŞMEKTE OLAN ERKEK PROFİLİ

Bir kadının erkek gibi giyinmesine maskülenlik diyor, bir erkeğin kadın gibi giyinmesine ise cinsiyetçi bir yaklaşım sergiliyoruz. Belli ki moda artık cinsiyet kalıplarından çıkmak istiyor. Tasarımcı Gökçe de benzer görüşte, şöyle devam ediyor: “Kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rollerini yıkmak için moda endüstrisi renk, konsept, sunum biçimi, kumaş kalitesi ve dijital teknolojiyi de de kullanarak ‘en uç’ noktayı göstererek aslında değişmekte olan erkek profiline bir gönderme yapıyor. Ve o göndermeyi abartıp, karikatürleştiriyor ki toplumun en alt tabakasından en üstüne kadar bu konu konuşulsun. İnsanların ‘Bu ne ya?’ dedikleri kampanyalar aslında akışkan cinsiyet anlayışının ileride ne kadar çok konuşulacağının da göstergesi. Cinsiyet akışkanlığı denilen kavram, bireyin cinsel yöneliminden çok, cinsel kimliğiyle alakalı. 90’ların sonunda maskülen, retroseksüel, metroseksüel gibi kavramlar girmişti hayatımıza. Bu kavramlar erkeklerin kendilerini bulmalarını sağladı. Alışveriş pazarını kadınlar domine ederken bir anda erkekler de potaya girdi. Çünkü hayat artık öyle akıyordu. Evlilikler, sosyal yaşam şekilleri, aile kavramı farklılaşmıştı. Doğal olarak bir nesil de böyle büyüdü. Eskiden sadece ‘klasik’ bir giyim tarzı varken bugün bu jenerasyonun konuşacağı başka konular var artık.”

ACABA DAHA NELER GÖRECEĞİZ

TÜRKİYE

Yazının Devamını Oku

Organik ürün aldatmacası koronayla tavan yaptı

“Bağışıklığımı nasıl güçlendireceğim?” Şüphesiz koronavirüs salgınıyla birlikte hem doktorlara en çok sorduğumuz, hem de internette arattığımız yegâne sorulardan biri bu. Cevabı ‘organik’ pazarında arayanların sayısı ise bir hayli fazla. Hele ki sosyal medya organik ürün satanlarla dolu. Ama dikkat! Çünkü organik diye aldığınız ürünlerin çoğu organik olmayabilir. Bakın uzmanlar neler anlatıyor...

ŞÖYLE BİR BAKARAK AYIRT EDEMEZSİNİZ

İç hastalıkları uzmanı Dr. Ayça Kaya, organik pazara olan ilginin salgın nedeniyle ve e-ticaret yoluyla arttığına dikkat çekiyor. Ancak bu noktada bir uyarısı var: “Organik adı altında satılan her ürün organik olmayabilir.” Dr. Kaya şöyle devam ediyor: “Tüketicinin hangi besinin organik, hangisinin organik olmadığını ‘şöyle bir bakarak’ ayırt etmesi mümkün değil. Organik pazarlardan alınsa dahi o besin organik olmayabilir. Organik tarım çok aşamalı ve masraflı olduğu için bugün birçok üretici yapmaktan kaçınır durumda. Tarlaya 7 sene bir şey ekmeyeceksiniz, ilaç atmayacaksınız, tarım yaptığınız arazinin hemen yanındaki arazinin de organik olması gibi birçok standardı var bu işin. Ancak tüm bu koşulları sağlayanlar ‘organik sertifikası’ alabiliyor.

Bu sertifikaya sahip olan her ürün rahatlıkla satın alınabilir. Onun haricinde pazardan ya da internetten alınan hiçbir ürünün gerçekten organik olup olmadığını bilemeyiz. Onun yerine doğal ürünlere yönelmek, her sebze meyveyi zamanında tüketmek daha faydalıdır. Örneğin domatesi kışın değil de yazın yiyeceksiniz.”

SADECE ORGANİK BESLENMEKLE OLMAZ

“Bağışıklık sistemi aslında kocaman bir bütündür. Sadece ‘organik’ ürün tüketerek bu sistemin güçlendirilmesi mümkün değildir. Gece uykumuz, yaptığımız egzersiz, içtiğimiz su, stresi ne kadar yönetebildiğimiz, yiyeceklerimizin kalitesi kadar önemli. Spor yapmıyor, her gün en az 10 bin adım atmıyorsanız, 8-10 bardak su içmiyorsanız, en az 8 saat kaliteli uyku uymuyorsanız, karbonhidrat ağırlıklı, yağlı yiyecekler ile besleniyorsanız, masada bolca gazlı- şekerli içecekler varsa, fazlaca stresliyseniz en organiğinden dahi sebze meyve yeseniz bağışıklığınızı kanatlandıramazsınız.”

ORGANİK NEYE DENİR

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs Trump'ı alt edecek mi yoksa seçimin galibi mi yapacak

Ne söylese olay olan nereye gitse protesto edilen, söylemleri, egosu ve hatta kullandığı beden dili ile Amerika’nın en ‘farklı’ başkanı Donald Trump koronavirüse yakalandı. Hem de yüzde 8-10 gibi Biden’ın gerisindeyken. Trump aradaki farkı kapatabilecek mi? Hastalığı hafif atlatır ise 14 günlük karantina ona ne kaybettirir, ne kazandırır? Bu savaştan galip çıkamazsa ne olur? Amerikan siyasetini yakından takip eden isimlere sordum.

DÖNÜŞÜ MUHTEŞEM OLABİLİR

Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı Burak Küntay’a ilk sorum ‘Trump hastalığı 14 günlük karantinayla hafif atlatır ve sahalara dönerse ne olur?’ Küntay “15 Ekim’de yapılması planlanan ve Biden ile bir kez daha karşı karşıya geleceği ikinci münazarayı kaçıracak gibi duruyor. Birkaç gün ertelenebilir de iptal de edilebilir. Bu Trump için bir dezavantaj olur mu? Yapılan anketlere göre Trump’ın Biden’ın gerisinden gittiğini düşünürsek münazaranın gerçekleşmeyecek olması Trump’ın hanesine eksi yazmaz ancak artısından edebilir. Ki bu münazarada Biden’dan daha çok artı yapması gereken Trump’ın kendisi. Ayrıca Trump’ın en önemli özelliği sahada kendi partisinin üyelerini mobilize edebilmesidir. Böylesi kritik bir dönemeçte sahalardan en az 15 gün uzak kalması muhakkak sürece olumsuz etki edecektir” diyor.



‘ABARTTIĞINIZ COVID BUYDU’ DİYEBİLİR

Yazının Devamını Oku

Neye göre vaka neye göre hasta

Sağlık Bakanlığı temmuz ayında günlük olarak paylaştığı koronavirüs verilerinin ifadesinde değişikliğe gitmiş ve ‘vaka sayısı’ olarak belirtilen kısım ‘hasta sayısı’ olarak değiştirilmişti. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, vaka ve hasta sayısındaki ayrımı anlattı, hasta sayısını esas aldıklarını belirtti. Bu açıklama, bilim insanları arasındaki tartışmayı da alevlendirdi. Nedir bu vaka ve hasta sayısı ayrımı? Her vaka hasta mıdır? Vaka sayısının bilinmesinin önemi ne? İşte yanıtlar...

HER VAKA HASTA DEĞİLDİR

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca “Test sonucu pozitif çıkanların her biri bir vakadır. Bunların büyük kısmı belirti göstermeyen taşıyıcılardır. Kalan kısmı ise hastalık bulgusu olup tedavi altına alınan hastalardır. Bir kısmını evde, önemli bir kısmını da hastanede takip ve tedavi ediyoruz” dedi. Yani sahada filyasyon ekiplerinin tespit ettiği asemptomatik denilen (hastalığa dair ateş, öksürük, nefes darlığı gibi hiçbir belirtisi olmayan) kişiler günlük tabloya eklenmiyor. Yerine hasta sayıları veriliyor. Hasta sayısı neye deniyor peki? “Semptomu olan, hastanede yatmayan; semptomu olan ve hastanede yatan kişiler günlük hasta sayısı olarak veriliyor.”

SEMPTOM YOKSA ‘HASTA’ DENİLEBİLİR Mİ

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, testi pozitif çıkmış herkesi ifade eden vaka kelimesi ile hasta kelimesinin anlamının aynı olmadığını belirterek “Sokakta gezen onlarca kişi aslında virüsün taşıyıcısı. Bu kişilere ‘hasta’ diyor muyuz? Hayır. Bu kişilerin sayılarını biliyor muyuz? Hayır. Gelelim bu tarafa: ‘Türkiye’de kaç hasta var?’ diye sorulduğunda ne diyoruz? ‘Bugüne kadar 30 bin hastamız var’ diyoruz. Ya da işte ‘Şu kadar hastamız oldu. Bunlardan şu kadarı iyileşti, şu kadar sayıda kişi vefat etti’ diyoruz açıklarken, öyle değil mi? Sokakta gezen ve hiçbir klinik bulgusu dahi olmayan bu kişilere hasta demiyorsak, tesadüfen bir test sonucu pozitif olduğu ortaya çıkan ancak ateş, öksürük, nefes darlığı gibi hastalığa dair hiçbir belirtisi olmayan, en ufak bir tedavi dahi uygulanmayan bu kişiye ‘hasta’ mı diyelim?” diye soruyor.

Prof. Dr. Dökmetaş şöyle devam ediyor: “Bunun bir de tersini düşünün. Diyelim hafif ateş, karın ağrısı, tat ve koku alma bozukluğu gibi hafif semptomlar var. Geldiniz, test yaptık ama negatif çıktı. O zaman ‘hasta’ değil misiniz? Ki zaten PCR testleri yüzde 70 civarında doğru çıkıyor. Zamanından önce yapılırsa, uygun alınmazsa, testin özelliğine bağlı yalancı negatiflik vermesi olası.

AVRUPA’DA DA DURUM BENZER

Bizim insanlarımız ifrat-tefrit içerisinde. Oysa bu durum hangi açıdan bakmak, neresinden görmek istediğinizle doğru orantılı. Ki Türkiye’nin şu an yaptığı

Yazının Devamını Oku

İlk karşılaşmanın galibi yok

ABD’de seçimlere neredeyse bir ay kalmışken, canlı yayınlanan ve 90 dakika süren ilk başkanlık münazarasına adayların birbirlerinin sözünü kesmesi, stüdyoda oluşan kaos, karşılıklı suçlamalar ve hakaretler damga vurdu. Trump aşırı öfkeli, Biden nispeten sakindi. Peki tartışmanın kazananı kim oldu? Beden dilleri, vurguları seçmene ne mesaj verdi? İlk düellonun seçim sonucuna etkisi ne olur? Uzmanlara sordum.

TAM BİR KAKAFONİ

BİLGİ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emre Erdoğan, münazaranın alışılagelen tartışmalardan olmadığını belirterek, “Tam bir ‘kakafoni’. Amerikan münazara geleneğindeki gibi fikirlerin nezaketle karşılıklı açıklanmasını bir kenara bırakın, 90 dakika boyunca moderatör de dahil 3 kişi birbirine bağırdı, kişisel sataşmalar oldu. Hiçbir argümanı anlayamadık. Ama şu an siyaset ortamı da zaten bizim alışageldiğimiz gibi değil. Dolayısıyla zamanın ruhunu yansıttılar” diyor.

AMAÇLARINA YÖNELİK OYNADILAR

Prof. Dr. Erdoğan, Trump’ın her zamankinden agresif, Biden’ın ise daha yavaş olduğunu söylüyor ve “İki taraf da tribünlere oynadı, daha da kötüsü kendi tabanlarına mesaj verme kaygısı içindeydiler. Kararsızların karar verebileceği bir tartışma olmadı. Trump, Biden’ın akli melekelerinin zayıflığını ispatlamaya yönelik hamleler yaptı. Gürültü yapıp öteki tarafın dikkatini dağıtmaya çalıştı. Biden ise daha yavaş kaldı” diyerek koyu Demokrat ve Cumhuriyetçiler cephesinde bir şey değişmeyeceğine dikkat çekiyor. ‘Peki aradakiler?’ Prof. Dr. Erdoğan, “Aradaki Cumhuriyetçilere, Biden’ın yavaşlığı konusunda yeterince malzeme çıktı. Ortadaki Demokratlarda ise bir rahatsızlık var ama onlar da şimdilik bunu ‘Trump gibi biriyle tartışılmaz’ diyerek açıklıyor. Yani ortada büyük bir değişiklik yok” diyor. Trump’ın şov dünyasından geldiğini ve özellikle de kameralara nasıl oynanması gerektiğini bildiğini
de hatırlatan Erdoğan, Trump’ı ‘dinamik’ Biden’ı da ‘dersine iyi çalışmış’ bulduğunu söylüyor.

KARARSIZLAR HÂLÂ KARARSIZ

AMERİKAN

Yazının Devamını Oku

Kafkasya’da savaş resmen başladı mı

Dünyanın çözüme kavuşamayan en eski ihtilaflardan biri olan Dağlık Karabağ sorunu, 30 yıl sonra, hafta sonu başlayan çatışmalarla bir kez daha alevlendi, geniş çaplı bir savaşın eşiğine gelindi. Azerbaycan ve Ermenistan tarafları seferberlik ve sıkıyönetim kararıyla haftaya başlarken, bölgeden çok sayıda can kaybı haberi geliyor. Dünden bugüne süreçleri, sürecin arkasındaki aktörleri ve nereye gidildiğini, uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Mesut Hakkı Çaşın ve güvenlik uzmanı Abdullah Ağar ile konuştum.

AZERBAYCAN TOPRAĞI İŞGAL ALTINDA

YEDİTEPE Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mesut Hakkı Çaşın’a Dağlık Karabağ sorununun nasıl başladığını soruyorum, şöyle özetliyor: “Dağlık Karabağ’daki çatışmanın kökenleri 19. yüzyıla dayanıyor. Osmanlı ile Çarlık Rusya arasındaki mücadelede Rusya’nın galebe çalması, mevcut güç dengelerini de değiştirdi. Uyuşmazlığın ana noktası burası. Karabağ’daki ilk Türk-Ermeni çatışması 1905 Rus İhtilali’nden sonra yaşandı. Çarlık Rusya’sı, imzaladığı anlaşmalarla İran’dan ve Osmanlı’dan yaklaşık 1 milyon 300 bin Ermeni’yi Azerbaycan- Türk nüfusunun yoğun olduğu bölgelere göç ettirdi. Karabağ’ın etnik bünyesindeki Ermenilerin sayısı böylelikle artmaya başladı. 1920’de ise Zengezur’un batısı Ermenistan tarafından ilhak edilince Nahçıvan Azerbaycan’ın ana karasından ayrı kaldı. 1923’te Sovyetler Birliği’nin Karabağ’a, Azerbaycan’a bağlı otonom bölge&vilayet statüsü vermesiyle bir süre çatışmalar dursa da 1980’lerin sonunda Sovyet kontrolünün zayıflamaya başlamasıyla bölgede içten içe yanan Azeri-Ermeni uyuşmazlığı yeniden alevlendi. Dağlık Karabağ Özerk Yönetimi’nin önce Ermenistan’a bağlanmak için karar alması, 1991’de Sovyetlerin yıkılmasının ardından da bağımsızlık ilan etmesi bölgedeki çatışmaların geniş çaplı bir savaşa dönüşmesine neden oldu. 1992’de Hocalı Katliamı ile savaş vahşete dönüştü. 1993 de Ermeniler 7 rayonun tamamını ele geçirince bölgedeki nüfusun yüzde 25’ini oluşturan Azeriler de bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Oysa Saka Türklerinden beri bu bölge Azerbaycan toprağıdır.”

ÇÖZÜMÜN ÖNÜNDE PAŞİNYAN VAR

Prof. Dr. Çaşın, “3 aydır bölgede ne oluyor?” sorumu ise şöyle yanıtlıyor: “BM Güvenlik Konseyi’nin ve AGİT kapsamında kurulan Minsk gurubun Ermenistan’ın işgalci olduğu ve derhal bu toprakları terk etmesine yönelik aldığı kararlar var. Kararlara rağmen Ermenistan, Nahçıvan ve Azerbaycan’daki topraklarını genişletme derdinde, ki bunu ilk olarak temmuz ayındaki ‘Tovuz’ saldırısı ile denedi. Tovuz saldırısı bir yönüyle jeo-stratejik etki alanının ileriye taşınması, bir yönüyle de Karabağ için yeni bir cephe hattı oluşturmanın çabasıydı. Ancak Azerbaycan’dan ciddi bir karşılık aldı. Akabinde Türkiye de Azerbaycan ile ortak tatbikat yaparak ‘Yanındayız’ mesajı verdi. Bana kalırsa Rusya ile Ermenistan’ın da arası açık. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ermenistan Başbakanı’nın çözüme engel olduğunu söyledi ve işgal altındaki 5 bölgenin Azerbaycan’a geri verilmesini, bölgeye barış güçlerinin konuşlandırılmasını istedi ama sonuç alamadı.”

“Peki ne olacak?” Ermenistan’ın sınırların değişmezliği ilkesini ihlal ettiğini, buna karşılık Azerbaycan’ın misilleme hakkını kullandığını belirten Prof. Dr. Çaşın, “Yeni bir jeopolitik planlama ile Libya’dan Suriye’ye Kıbrıs’tan Karabağ’a doğru gerginliğin arttığı bu ortamda Rusya’nın da sıkıştırılmaya çalışıldığını düşünüyorum. Bunun arkasında Batı’nın, en çok da Fransa’nın ve ciddi bir diyaspora baskısının olduğunu düşünüyorum. Ermeni tarafı ciddi bir algı operasyonu içerisinde ve yegâne gayesi Türk düşmanlığı. Türkiye dikkatli hareket etmeli. Ani şekilde Nahçıvan’a girilirse Türkiye de müdahil olur ve bu Kafkasya’da büyük bir savaş demek. Paşinyan’ın uluslararası toplum tarafından acilen izole edilmesi lazım” diyor.

ERMENİSTAN’IN HEDEFİNDE ENERJİ JEOPOLİTİĞİ VAR

Yazının Devamını Oku

Pozitif hastaya elektronik bileklik geliyor

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, gazeteci Muharrem Sarıkaya’ya koronavirüs testi pozitif çıkan ve evde karantinada kalması gerekirken düğün dernek gezenleri engellemek için ‘elektronik bileklik’ uygulaması getirileceğini açıkladı. Kadına şiddet olaylarında sıklıkla kullanılan ‘elektronik kelepçe’ uygulamasına benzeyen bu sistem nasıl olacak? ‘Hayat Eve Sığar’ uygulamasından farkı ne? Vaka sayılarında bir düşüş yaşatır mı? Hukuki açıdan dezavantajları var mı? Uzmanlara sordum.

İngiltere

KİŞİSEL BİLGİLER GÜVENCEYE ALINMALI

BİLİŞİM hukukunda uzman avukat Özlem Kurt, elektronik kelepçe uygulamalarının mahkeme kararı ile alındığı ve Adalet Bakanlığı’nca uygulandığını, Sağlık Bakanlığı’nın hayata geçirmeyi planladığı elektronik bileklik uygulamasının ise her ne kadar benzer de olsa aynı uygulama olmadığını belirtiyor. Yani yasal mevzuat açısından pozitif bir hastaya bu bilekliklerin takılmasının önünde bir engel yok. Avukat Kurt, “Ama” diyerek parantez açıyor: “Bu bahsedilen uygulama bizim nesnelerin interneti dediğimiz, farklı araçların internet üzerinden birbirlerine veri ve bilgi akışı sağlıyor olması durumudur. Bilgi akışı bir cihazdan bir cihaza olabileceği gibi bir cihazdan bir merkeze olabilir. Kanunen yasak değil ancak bu bilgi akışı kişilerin rızasına bağlıdır. Hastanın yaşı, boyu, adresi, TC kimlik numarası gibi kişisel tüm verileri eğer bilekliğe yüklü olacaksa, o zaman kişisel verilerin güvenceye alınması ve korunması büyük önem sarf eder. Elde edilen kişisel veriler başka hiçbir amaçla kullanılmayacak ve devlet güvencesinde mi olacak? COVID-19 hastasının bilgileri çalınır, kötü niyetli kişilerin eline geçer ya da konumunun belli olmasından dolayı başına başka bir iş gelirse o zaman ne olacak? Veriler, insan ve hasta haklarına uygun şekilde saklanabilecekse güzel  bir uygulama. Ancak aksi uygunsuz durumlar yaratabilir.


Hong Kong

HERKESE KELEPÇE VURMAK PEK MÜMKÜN DEĞİL

SAĞLIK Bilimleri Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, Sağlık Bakanlığı’nın daha önce ‘Hayat Eve Sığar’ uygulamasını başlattığını hatırlatarak “Zaman zaman telefona ulaşılamayan, sistemin bloke olduğu anlar oluyor. Bu bileklikler o noktada da mı devreye girecek? Net bilmediğimiz için net de konuşamıyoruz ama bu işin maliyet yükünün ağır olacağını düşünüyorum” diyor. “Peki ne yapmak gerekir?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “Bir kere insanımızın bilinçlenmesi şart. Siz ‘pozitif’ olduğunuz halde evden çıkarsanız, ki çıkanlar genellikle eş, dost, akrabalarına gidiyor, bir başka sevdiğiniz de hasta olacak! Sevdiğinizin hasta olmasını ister misiniz? Yakında, Anadolu’dan büyükşehirlere tersine göç başlayacak. Mümkünse kalın yerinizde. Kıpırdamayın. Hz. Muhammed bir hadisinde ‘Nefsine yapılmasını hoş görmediğin şeyleri diğer insanlar için de hoş görme!’ diye buyuruyor. ‘Ben iyi olayım da başkası hastalansın’ demenin kul hakkına girdiği inanç ve kanaat önderlerince topluma anlatılabilir. Kamu spotları hazırlanıp TV’lerde yayımlanırsa daha etkili olabilir. Yoksa tüm topluma ‘kelepçe’ vurmak hem gerçekçi hem de pek mümkün gelmiyor bana.”


Yazının Devamını Oku

Güzelleşmek uğruna canınızdan olmayın

Biraz daha dolgun hatlara sahip olmak için kalçasına botoks yaptırmak istedi. Ancak kendisine enjekte edilen sıvı nedeniyle 1 gün sonra öldü. Ortaya çıktı ki 1 çocuk annesi henüz 38 yaşındaki Kübra Boyraz’ı aramızdan alan güzellik merkezi ruhsatsızdı. Aman dikkat! Uzmanlar uyarıyor. İğneyle yapılan her türlü işlem sadece dermatolog ya da estetik cerrahlar tarafından yapılmalı, işin ehli olmayan doktorlara dahi güvenmemeli!

ELİNE ENJEKSİYONU ALAN BOTOKS YAPIYOR Dermatolog-Dr. Oya Aydın botoksun ölümcül bir madde olmadığını ancak içine karıştırılabilecek birtakım maddelerin anaflaktik denilen alerjik reaksiyona sebep olabileceğini söylüyor. Dr. Aydın “Uygun koşul ve uzman ellerde yapılan botoksun öldürücü etkisi yoktur. Zaman zaman baş ağrısı, kaşların fazla kalkması, ufak görme sorunları gibi yan etkileri olabilir. Sanıyorum hayatını kaybeden bu genç kadına ruhsat almamış bir toksin uygulaması yapıldı. Dünyada geçerli olan sadece 3 adet botoks çeşidi var. Ancak sosyal medyadan gördüğüm kadarıyla onayı olmayan bazı toksin maddeler de sanki botoks gibi pazarlanmaya çalışılıyor. Oysa 200-300 liraya botoks olmaz” diyor.

İŞİN EHLİ OLMAYANA GÜVENMEYİN

Güzellik algısının her geçen gün daha büyük önem kazandığı toplumda bu pastadan pay almak isteyen uyanıkların da ortaya çıkmaya başladığını belirten Dr. Oya Aydın şöyle devam ediyor: “Eline enjeksiyon alan botoks yapıyor! Hemşirelerden tutun da belli süre bir doktorun yanında çalışan estetisyenlere, kadın doğum uzmanları ile diş hekimlerine kadar hemen hemen herkes işin içinde. Oysa botoksun yapıldığı bölge, dozu ve malzeme o kadar önemli ki. İşin ehli olmayan kişiler tarafından yapılan her uygulama son derece sakıncalıdır. Güzelleşmek için masaya yatmadan önce uygulamayı kimin yaptığını iyice araştırın. 50-100 lira ucuz olacak diye evinin bir odasında ya da kuaför salonunda uygulama yapan kişilere güvenmeyin. Vatandaşa olduğu kadar bakanlığımıza da önemli görev düşüyor. Bizler çok sıkı denetim altındayız ancak aynı denetimin merdiven altı çalışanlara uygulanması lazım. Asıl kontrol edilmesi gereken yerler yeteri kadar denetlenmiyor. Sonra işin faturası biz uzman hekimlere kesiliyor.”


SOSYAL MEDYAYA BAKARAK DOKTOR SEÇİLMEZ

Medikal Estetik Hekim Dr. Pınar Yozgatlı Karagülle Clostridium botulinum olarak isimlendirilen bir bakterinin ürettiği toksinden elde edilen botoksun solunum kaslarına dozundan daha yüksek miktarda yapılması halinde her şeyin mümkün olabileceğini belirtiyor. Karagülle “Ancak estetik kaygısı ile yapılan botoksun miktarı o kadar minimaldir ki ölüme sebebiyet vermez. Sadece alerji yapabilir. Piyasada elbette sahtesi var ve ucuzdur ama işi bilen doktor arkadaşlarımızın hiçbiri buna tenezzül etmez. Kübra hanımın neden hayatını kaybettiği illa otopsi sonucu ortaya çıkacaktır ancak bir hekim olarak kullanılan maddenin botoks değil vücut dolgusu olduğunu ve yanlış uygulandığı için de bir damar tıkanıklığına sebep olduğunu düşünüyorum” diyor.

MERDİVEN ALTI GÜZELLİK OLMAZ

Yazının Devamını Oku

O mektup ya başkalarını da tetiklerse

“(...)Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum bunu dahi bilmiyorum.” 18 yaşındaki Furkan Celep bu satırlarla başlayan 3 sayfalık notu sosyal medyasından paylaşıp intihar etti. Mektubun tamamını ‘okunma’ ya da ‘like’ kaygısıyla elbette paylaşmayacağım! Ama aklımda 2 soru var. İlki, hayatının baharında bir gencin nasıl olup ‘gelecek kaygısı’ endişesiyle ölümü seçtiği; ikincisi, ölümünün ardından silinmesi gereken bir intihar notunun neden fütursuzca sosyal medyada elden ele dolaştığı...

SOSYAL MEDYA BİR İLLÜZYON

UZMAN psikolog Esra Ezmeci, sosyal medyanın yarattığı illüzyona dikkat çekiyor ve “Gençler özellikle sosyal medyada kendi akranlarının ya da çevrelerinin inanılmaz parlak ve mutlu bir hayat sürdüğüne şahit oluyorlar. Herkes mutlu, parası, gücü var, güzel ya da yakışıklı... Oysa bu bir illüzyon. Bunun bir illüzyon olduğunu fark edemeyen gençte bu durum depresifliğe, kendi değer ve özgüvenini bulamamaya yol açıyor” diyor. ‘Ergenlik’ dönemini akranlarını örnek alma ve onların içinde yer edinebilme süreci olarak tanımlayan Ezmeci, ailelerin aşırı ilgisizliği kadar ilgilerinin de gençleri olumsuzluğa sürükleyebileceğini belirterek şöyle devam ediyor: “Bazen de aileler ‘En iyi okula girsin, çok para kazansın’ gibi büyük beklentiler içine giriyor ve bunu genelde komşu çocuğu ya da okul arkadaşları ile ‘kıyaslama’ yoluyla yapıyorlar. Bu da çocukta bu beklentiyi karşılayamama gibi bir korku yaratıyor, ağır depresyona sebep oluyor. Aileler depresyon ile ergenlikteki içe kapanmayı da karıştırabiliyorlar. Bu nedenle de çocuk depresyon tedavisi göremiyor.

Geride bırakılan not ve mektuplara gelince... İnsanlar nedene bakar. Geride bırakılan notlar da içerisinde çokça ‘neden’ barındırdığı için okunmamalı, elden ele yayılmamalıdır. Bu notlar buna meyilli olan, kaygı düzeyi yüksek kişileri tetikleyebilir. Kişide ‘Ben de çözümsüzüm, ben de hayatıma son verebilirim’ gibi düşünceler yaratabilir. Avrupa ülkelerinde tüm intihar vakaları gizlidir, saklanır. Saklanmalıdır da. Çünkü bu maalesef örnek alınarak yapılabilen bir davranış. Haberinin yapılmasını bile doğru bulmuyorum. Unutmayın ki intihar patolojik bir durumdur ve asla çözüm değildir.”

HER YAYIN TEŞVİK EDİCİ OLABİLİR

ÜSKÜDAR Üniversitesi’nden sosyolog Doç. Dr. Barış Erdoğan, her ne kadar aşk acısını anlatan bir kitap olsa da daha sonra tıp literatürüne giren ve intihar salgınının yaşanmasına neden olan Goethe’nin ‘Genç Werther’in Acıları’ kitabını hatırlatıyor ve şöyle özetliyor: “Bu roman yayımlandıktan sonra Avrupa’da intihar dalgası başladı. Hatta yanılmıyorsam birçok insan tıpkı romandaki kahraman gibi giyinip intihar etti. O nedenle intihara teşvik edici yayınlar yapmamak, bunun bir parçası olmamak gerek. Ancak şunu da biliyoruz ki insanlar sadece ortada bir intihar mektubu var diye de intihar etmez. Gerekli toplumsal koşullar oluşmuş ise, ortada ‘cesaretlendirecek’ bir de yayın varsa kişi ona benzeyen bir yöntem uygulayarak hayatına son verebilir. Buna karşın, toplumdaki sosyal ilişkileri güçlendirecek önlemler alınmalı, aile-arkadaşlık bağları güçlendirilmelidir.

“Tüketim çağında yaşıyoruz. Bireyin değeri toplumda ulaşabildiği mevki, zenginlik, tanınırlıkla ölçülmeye başladı. Aile-sosyal çevre ve toplum bireyden sürekli başarılı olmasını, maddi olarak zengin olmasını beklemekte. Ancak hayatın gerçekleriyle toplumsal talepler arasında büyük uçurum var. Neredeyse her dört gençten biri işsiz. İşi olanlar ise tüketim toplumunun taleplerini karşılayacak ne mevki ne maddi zenginliğe sahip.

DOYUMSUZLUK YAŞIYORLAR

Yazının Devamını Oku

Sağlıkçıya şiddet insanlığa şiddettir

15 Nisan 2020’de sağlıkta şiddet düzenlemesi yasalaştı. Sağlık çalışanlarına şiddet uygulayanlara verilecek cezalar arttırıldı. Gelin görün ki Ankara Keçiören Eğitim Araştırma Hastanesi’nde ‘şehir eşkıyaları’ vicdanları sızlatacak bir zorbalığa neden oldu. Sağlık çalışanları ve doktorlar üzerlerinde ameliyat önlükleriyle kapıları tutmak, sedyelerden barikat yapmak zorunda kaldı. Yasaya rağmen şiddetin önüne neden geçemedik? Sağlık çalışanlarını nasıl koruyacağız? Bu sorularla doktorların kapısını çaldım.

YASA VAR AMA UYGULAYAN YOK

DEDESİNE yanlış tedavi uygulandığını iddia eden 17 yaşındaki Murat Geceken tarafından göğsünden bıçaklanarak hayatını kaybetti Dr. Ersin Arslan. Takvimler 2012’yi gösteriyordu. Arslan’ın kendisi gibi doktor olan eşi Samsun Tabip Odası Başkanı Funda Furtun ve meslektaşları sağlıkta şiddet yasasının çıkması için çok uğraştı. Ve sonunda başardılar. Gelin görün ki yasa var ancak şiddet bitmiş değil! Peki neden? Dr. Funda Furtun, “Eşimden sonra birçok meslektaşımızı sağlıkta şiddete şehit verdik. Yasa çıktı, evet. Bu bizi mutlu da etti ama maalesef yetersiz kaldı. Mevcut yasa şu an uygulanmıyor. Karar hâkimlerin iradesine bırakıldığı için yasanın varlığını pek hissedemedik. Şiddeti uygulayan tutuklanıyor ama sonra bir şekilde ya tahliye oluyor ya da tutuksuz yargılanma şeklinde devam ediyor. Yasaların tam ve eksiksiz uygulaması lazım ki bir caydırıcılığı olsun” diyor.

HASTALARLA KARŞI KARŞIYA KALDIK

Dr. Furtun şöyle devam ediyor: “Sağlık çalışanlarına yapılan şiddetin çok çeşitli boyutları var. Bunlardan biri ceza boyutu, ki cezaların yeteri kadar caydırıcı olmaması önemli bir faktör. Bir diğer faktör de sağlıkta dönüşümle beraber sağlık maalesef metalaştı. Hastaların talepleri arttı. Doktorlar sistemden kaynaklanan sorunlar nedeniyle bu taleplere yetişemeyince hasta ile karşı karşıya kaldılar. Bir anlamda günah keçisi oldular. Ayrıca siyasetçi olsun ya da olmasın tüm yöneticilerin söylemlerine dikkat etmesi gerekir! Maalesef düşünmeden edilen her söz şiddeti körüklüyor, normalleştiriyor. Sağlıkçılar değersizleşiyor. Vatandaşlarımız, hele ki şu an içinde bulunduğumuz koronavirüs salgını nedeniyle ne kadar yoğun ve nasıl zorlu bir sürecin içinden geçtiğimizin de farkında değil maalesef.”

SİSTEM HATASI DOKTORLARA MAL EDİLİYOR

TÜRK

Yazının Devamını Oku

Vitaminlere talep arttı sahtesi patladı

Koronavirüse karşı bağışıklığını güçlendirmek isteyen gıda takviyeleri ile vitaminlere sarıldı. Öyle ki İstanbul Eczacı Odası’nın verilerine göre talep 5-6 kat arttı. Ama dikkat! ‘Komşuma iyi gelmiş’, ‘TV’de gördüm, bağışıklık güçlendiriyormuş’ diyerek doktorunuza danışmadan, hele ki ‘Eczanede bulamadım’, ‘Ucuzdu’ diyerek internetten aldığınız ürünler sağlığınızla oynuyor! Sağlık Bakanlığı’na göre özellikle internetten satılan ürünlerin yüzde 99’u sahte. Bakın uzmanlar neler diyor...

ECZANEDE YOKSA İNTERNETTE DE YOKTUR

İSTANBUL Eczacı Odası Başkanı Zafer Cenap Sarıalioğlu, “Her yıl mevsim dönümlerinde vitamin ve gıda takviyelerine talep artardı ancak bu yıl geçen yıllara oranla inanılmaz bir artış var. Öyle ki firmalar ürün yetiştiremiyor” diyor. Sarıalioğlu tam da buraya bir parantez açıyor ve bu talebin fırsatçıları devreye soktuğunu belirterek “Piyasada kalmayan, tükenen bir ürün. Ertesi gün bir bakıyorsunuz 3-5 kat fiyata internette satışa çıkmış. Ürünler orijinal mi belli değil. Hemen firmaları arıyoruz. ‘Hani yoktu elinizde bu takviyeler, internette satıyorsunuz’ diyoruz ‘O satılanlar bizim ürünümüz değil’ diyorlar. Test etmek için farklı internet sitelerinden ürün sipariş ettik. Gelen ürünlerin hepsi sahte çıktı. Fırsatçılar halkın sağlığı ile oynuyorlar” uyarısında bulunuyor.

YAN ETKİSİ OLABİLİR

Eczacının ‘Piyasada yok’ dediği bir ürünü ‘İnternette var’ demenin büyük hata olduğunu anlatan Sarıalioğlu “Bedeli sağlığınız olabilir. Çünkü bir ürün eczanelerde yoksa internette olamaz. Varsa o ürün yüzde 99 sahtedir. Bandrol ve son kullanma tarihinin gerçek olup olmadığını ayırt edemezsiniz. Sağlık Bakanlığı birçok internet sitesine erişimi engelledi ancak sahtekârlar başka isim ile yeniden ortaya çıkıveriyor. Burada görev vatandaşa düşüyor. Doktor ya da eczacıya danışmadan vitamin ve gıda takviyesi almayın. Özellikle de kronik hastalığı olanlar. Yan etkileri zararınıza olabilir” diyor.

BAĞIŞIKLIK SADECE HAP İLE GÜÇLENMEZ

İÇ hastalıkları uzmanı Dr. Ayça Kaya özellikle salgın dönemlerinde bağışıklık sisteminin güçlü olması gerektiğini doğruluyor. Ancak bunun tek yolunun vitamin ve takviye almak olmayacağının da altını çiziyor. Dr. Kaya “Bağışıklık sisteminin yüksekliği yaşam tarzımızla doğru orantılı. Gece uykularımız, yaptığımız egzersiz, içtiğimiz su, yediğimiz yiyecekler ve stres yönetimi. Bu 5 basamağı ne kadar doğru yaparsak o kadar direncimiz artar. Gece doğru dürüst uymuyor, sabaha kadar oturuyorsanız, spor yapmıyor, yeterince su içmiyorsanız, stres yükünüz fazla ise ve sürekli karbonhidrat ağırlıklı, yağlı yiyecekler ile besleniyorsanız günde bir değil 10 kutu da içseniz bu vitaminlerin size hiçbir faydası olmaz!” diyor.

C VİTAMİNİNİ YİYECEKTEN ALIN

Yazının Devamını Oku

‘Trump kitapları çok satıyor ama siyasete etkisi yok’

Yeğeni, eski avukatı, eski ulusal güvenlik danışmanı, birbirinden ünlü gazeteciler... Onun hakkında yazıp çizen çok. Donald Trump’tan söz ediyorum. Başkanlık koltuğuna oturduğu daha ilk yılda hakkında 4 bin 500’ü aşkın İngilizce kitap yayınlandı. Çok satanlar listesinin birinci sırasına yerleşen kitapların çoğu Oval Ofis’ten özel yaşamına kadar birçok sırrını açık ediyor. Peki bu kitapların amacı Trump’ı rezil etmek mi, yoksa para kazanmak mı? Amerikan siyasetine etkisi ne olur? Seçimin yönü değişir mi?

SEÇİMİN GALİBİNİ EKONOMİ BELİRLER

BAHÇEŞEHİR Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı Burak Kuntay’a “Nedir bu kitaplarının alametifarikası?” diye sordum. Amerika’da en önemli sektörlerin başında yayıncılık sektörünün geldiğini, bunun altında da güçlü ekonomik sebepler yattığını anlatıyor ve “Amerika’da bir kitabın pazarlama oranı okunma oranından çok daha önemli. Bir kitap salt satılmak için yazılmaz. Özellikle de siyasi kitaplar! Yazarlar ve yayımcılar gelirlerini satış oranlarından ziyade o kitap için düzenlenen turne, söyleşi ve üniversite konferanslarından elde eder. Kitap Trump aleyhinde mi? Yazarı hemen anti-Trump kampanyalarına, para karşılığı konuşmaya davet edilir. Amerika’da kitap yazmak önemli bir gelir kapısıdır” diyor.

KİTAP YAZMAK PARA VE ÜN GETİRİYOR

Bush’un kabinesinden de çalışan eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın, eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, eski ABD Genelkurmay Başkanı Colin Powell’ın da Bush’tan ayrılır ayrılmaz kitap yazdığını hatırlatan Kuntay şöyle devam ediyor: “Neredeyse her başkanın ardından o başkanın döneminde çalışan herkes muhakkak kitap yazar. Yazmayan görürseniz absürttür. Kitap ‘Gerçekler ortaya çıksın’ kaygısıyla yazılmamış da olabilir. Yazar ‘recognation’, yani ün, bilinirlik ya da ismini pazarda tutma kaygısı güdebilir. Mesela Trump’ın başkan adaylığının sebebi ‘Donald Trump’ markasının reklamını yapmak istemesiydi. Bunu bir röportajında kendi söyledi. Yani her zaman seçilme umuduyla aday olunmayacağı gibi kitabın yazarı da ‘Belki senatör olurum’ diye düşünebilir.”

SALINCAK SEÇMEN YOK

Gelelim birbirinden ilginç iddialar, sansasyonlar ile Trump’ın başkanlığını sorgulayan kitapların etkisine. Kuntay’a göre bu kitapların 3-5 kişinin kanaatinde değişiklik yapmasından öte seçimlere hiçbir etkisi yok! Kuntay, “Sonuçta en yakınındaki adam ‘Bu adam ırkçıdır, delidir, öfkelidir’ dediği zaman kafalarda ‘Acaba öyle mi?’ diye soru işaretleri oluşur ancak bunun safları değiştirecek bir etkisi olmaz. Bu seçime kadar toplumsal ayrışmanın böylesine netleştiği bir başka seçim yaşanmadı. Dolayısıyla yazılıp çizilenin bu saatte sonra kanaate etki etmesi çok zor. ‘Swing’ denilen salıncak seçmen sayısı da fazla değil, yani Trump’ın politikaları nedeniyle ona oy verecek olan da vermeyecek olan da belli. Bu saatten sonra durumu değiştirecek olan kitaplar değil Amerikan ekonomisidir. Trump ile alakalı ne yazarsınız yazın, ki yazılmadık bir şey de kalmadı zaten, pek sürpriz olmaz” diyor.

Yazının Devamını Oku

Yüz yüze eğitim başlıyor

Koronavirüs nedeniyle 31 Ağustos’ta başlayan uzaktan eğitim sürecinde gözler şimdi kademeli geçişin yapılacağı pazartesiye çevrildi. 21 Eylül de 1. sınıflarla birlikte yüz yüze eğitim başlıyor. 3 haftalık değerlendirme sonrasında ise diğer düzeydeki sınıfların geçiş yapıp yapmayacağına karar verilecek. Yüz yüze eğitim neden önemli? Okullar-eğitimciler sürece hazır mı? Veliler ve öğrencilere tavsiyeler neler? Hepsini sordum.

DOĞRU PLANLAMA İLE OKULLARIN AÇILMASI ŞARTTIR

Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı Selçuk Pehlivanoğlu yüz yüze eğitime geç bile kalındığını söylüyor. ‘İyi de vaka sayıları her geçen gün artarken okullar nasıl açılabilirdi ki?’ Pehlivanoğlu soruma soru ile cevap veriyor: “Peki şu an çocuklar nerede? Sokakta. Ebeveynleri çalışan, bakıcı tutacak maddi gücü olmayanlara kim bakıyor? Anneanne ve babaanneler; yani risk grubundakiler. Peki ‘Dışarısı okuldan daha mı güvenli?’ Çocuk parktan, sokaktan aldığı virüsü eve götürmüyor da sadece okuldan aldığını mı taşıyor? 15 yaşın altındaki çocuklara ekrandan eğitim olmaz! Soyuttan somuta geçmedikleri için ekrandan istenilen yeterlilikte öğrenemezler. Maddi durumu iyi olan öğretmen tutar, özel ders aldırır. Diğer çocukların günahı ne? Hele ki 1 ve 2. Sınıflar çok kritik. Okuma-yazma öğrenecekler. Sadeleştirerek eğitim yapılabilir. Doğru bir planlama ile okulların açılması şarttır” diyor.



DENGEYİ KURMALIYIZ

Yazının Devamını Oku