GeriFuat BOL Helalleşmek mi dediniz?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Helalleşmek mi dediniz?

Helalleşmenin bizim kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır. Erdemli bir davranıştır.

Zira Allahü Teala bile onca büyük günahları affetmesine rağmen, kul hakkına karışmamaktadır. Kul haklarının başında kalp kırmak, gönül yıkmak gelir.

Nitekim bu hali en veciz şekilde sevgili Yunus Emre’miz ifade etmiştir:

‘Bir kez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.’

‘Yüz kez hacca vardın ise, yüz kez gaza kıldın ise

Bir kez gönül kırdın ise gerektir çekersin ahı.’

Gönüllerin kırılıp paramparça edildiği, şeref ve haysiyetlerin ayaklar altına alındığı, küfür, yalan, iftira ve hakaretlerin gırla gittiği, hakların gasp edildiği siyaset arenasından birisi (Kemal Kılıçdaroğlu) çıkmış, helalleşme turuna çıkacağını söyledi.

Oh! Ne âlâ memleket!

Olmadık şenaatleri (kötülük) işle, özür dileme, pişkin pişkin kalk bir de helallik iste!

Bir kere her şeyden önce helalleşebilmen için, senin günahlarını temizleyecek suyu bulman lazım. Oysaki sen işlediğin cürümlerle tüm suları kirlettin.

Helalleşmek, öyle arsız arsız, tek taraflı istekle olabilecek bir şey değildir. Hakkı yenenlerin, gasba, iftiraya uğrayanların, onuru beş paralık edilenlerin, senin bu isteğini kabul etmeleri gerekir.

Üstelik yalnızca kendi şahsı için değil, mensubu olduğu siyasi partinin, geçmişte işledikleri için de helallik peşindeymiş.

Daha dün, on binlerce başörtülü kızımızın eğitim haklarını ellerinden aldınız, geleceklerini kararttınız. Katsayı farkı uygulatarak, yüz binlerce meslek okulu mensubu yavrumuzu perişan ettiniz.

Başörtülü avukat kızlarımıza avukatlık yaptırmadınız, mahkemelerden kovdunuz. Lise, üniversite mezunu yavrularımıza, başörtüsü takıyorlar diye memuriyet vermediniz.

‘Sokakta, tarlada başörtüsüne karışan mı var?’ diyerek onları sokağa attınız, kendilerini dışlayarak ötekileştirdiniz. Yitirdiğiniz bu nesilleri, nerede bulup da helallik alabileceksiniz?

Üç beş, bilemediniz on on beş insan bir evde toplanıp dini kitap okudu diye, onları dağdaki eşkıya gibi takiple derdest edip hapislerde çürüttüğünüz, devlette görevli memurlarla, işten atıp aç bıraktığınız insan yığınlarıyla nasıl helalleşebileceksiniz?

Sizin bitmez tükenmez zulümlerinizden intikam almakta olan merhum Menderes’in ve arkadaşlarının ruhlarından nasıl helallik alabileceksiniz?

Daha önceki güne gidelim: Kendi memleketinin (Dersim-Tunceli) mağaralara sığınan insanları; çoluk çocuk, kadın erkek, yaşlı genç demeden zehirli gazla sıçanlar gibi (bu ifadeler, sizin yetkili kıldığınız memurlara ait) zehirlendi ve kitleler halinde ölüme gönderildi.

Mağdur edilmiş Dersim halkından Sayın Erdoğan devlet adına özür diledi; siz ise bunu bile yapmazken, hangi yüzle, kimlerle nasıl helalleşeceksiniz?

Siz helallik isteyeceksiniz de, mağdur ettikleriniz ne diyecek, diye hiç düşündünüz mü?

Haklarını gasp edip hayatlarını kararttıklarınız, hakkımı ve mahvettiğiniz hayatımı geri ver derse –ki, bunu demek onların en tabii haklarıdır- ve aksi halde helal etmiyorum derse ne yapacaksınız?

Hemen her işte olduğu gibi bunda da hayal peşinde koşuyorsunuz.

Zira tüm bu hakların büyük çoğunluğu Mahkeme-i Kübra’ya (Ahiret) kaldı.

Asıl oraya hazırlanın!

X

Tarih tekerrür ediyor!

Bizim ülkemizde her şey değişiyor lakin muhalefet anlayışımız ve tarzında en ufak bir değişiklik yok; olduğu yerde sayıyor ve bir milim ilerlemiyor.

Dünyanın çeşitli ülkelerindeki muhalefet partileri, iktidarlara karşı ürettikleri alternatif projelerle seçimlere girerler. Vaat ettikleri şeylerin ayakları yere basar, hayali konuşmazlar, seçmenin önüne plan ve projelerle çıkarlar.

Bizdeki muhalefet partilerine bakın, hepsinin hedefinde, yalnızca Sayın Erdoğan’ın şahsı var, onu alaşağı etsinler de sonrasında ne olursa olsun, isterse memleket batsın!

Hemen hepsinin tek derdi, Sayın Erdoğan; böyle bir muhalefet anlayışı olabilir mi?

Yıkıcılık, inkârcılık, imha edicilik üzerine kurulu ve ‘Dinim kinimdir’ diyen bir siyaset anlayışı.

Bu anlayış, yalnızca bugünün meselesi de değildir, dün de vardı ve onların da hedeflerinde sadece padişah vardı.

Dünün Osmanlı Paşası (Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa) da aynı teraneleri sayıklıyordu ve şöyle diyordu: ‘Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan aşağıya gelir (Padişah). Bizim memlekette yukarıdan aşağıya gelen kuvvet herkesi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hasıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir. (elçilikler-yabancı ülkeler)’

Paşa’nın kastettiği muşta, kunduracıların, derileri inceltmek için kullandıkları demir tokmak.

Vaktiyle Osmanlı paşalarının (sadrazam ve bakanları) da hedeflerindeki kişi, zamanın padişahı idi. Onu tahtından indirirlerse her şeyi halletmiş olacaklardı.

Yazının Devamını Oku

Hz. Âdem (a.s.)

Hz. Âdem aleyhisselam, yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamberdir. Diğer bir ifade ile tüm insanların atasıdır yani büyük büyük büyük... babamızdır.

Ne acı bir gerçektir ki, en ziyade kendi dinimizin ve kendi dinimizce kutsal olanların cahiliyiz.

Yönümüzü Batı’ya döndüğümüzden olacak; tüm dini gerçeklikleri de Batı’dan, Batı kaynaklarından öğreniyoruz. Oysa Batı’nın ve Doğu’nun tüm dinlerinden bozulmamış (tahrif edilmemiş) tek din vardır, o da İslamiyet’tir.

Hz. Âdem aleyhisselamı da Batılı, bozuk ve yanlış olan kaynaklardan, özellikle İsrailiyattan öğrenip ahkâm kesiyoruz.

Bu cümleden olarak; sözde, Hz. Âdem ile Havva Annemizi ve melekleri çıplak heykeller şeklinde teşhir ediyorlar. Hz. Âdem ile Havva Annemizin günah işlediklerini ve onların nesillerini de (biz insanları) günah çocukları olarak ilan ediyorlar.

Halbuki İslam inancına göre peygamberler günah işlemezler; zira günah işlemekten korunmuşturlar. Bu yüzden onlarda ‘İsmet: Günahsız’ sıfatı vardır. Diğer sıfatları (özellikleri) ise:

1-Sıdk, doğruluk sıfatıdır.

2- Emanet, güvenilir.

3- Fetanet, bulunduğu toplumun en akıllısı olmak.

Yazının Devamını Oku

Din tartışılır mı?

Siz hiç, dünyanın herhangi bir yerinde, dinin tartışıldığını gördünüz mü?

Herhangi bir dine girmek veya mensup olunan dinden çıkmak için yapılabilecek tek şey, o dini enine boyuna irdelemek ve araştırmaktır.

Karar verdikten sonra, ya o dinin mensubu (inananı) ya da münkiri (inanmayanı) olunur. Her iki halde de bulunanlar, birbirlerinin imanına ve imansızlığına karışamazlar, karışmamalıdırlar.

Zira herkesin dini ya da o dine veya başka dinlere olan kayıtsızlığı kendinedir. Bu durum kendisinden başka kimseyi ilgilendirmez.

Ama gelin görün ki son iki asırdan beri, bizim toplumumuzda bu tartışmalara şahit oluyoruz. Bunun da yegâne sebebi, tarafların birbirlerine olan tahammülsüzlükleri ve karşı tarafı zorla kendine benzetmek istemesidir.

Asıl tartışmayı başlatanlar ise, inananlara ve inançlara tahammül göstermeyen, kendilerini dinden soyutlayanlar, yani inanmayanlar olmuştur. Zira bunlar, kendileri inanmadıkları gibi inananlara kendi hayat tarzlarını dayatmaktadır.

Başı açık olanları kimse kapatmaya zorlamadı lakin başını örtmek isteyenlerin eğitim hakları bile ellerinden alındı.

Bu kafa, kendine gerekçe olarak şu aşağılık formülü bulmuştur: ‘Din, terakkiye (ilerlemeye) manidir. Dindar bir kafa bilimsel düşünemez. Felsefi hiç düşünemez. Dolayısıyla yarınlarımızı emanet edeceğimiz nesillerimizi dinden azade (uzak) yetiştirmeliyiz. Başka türlü modernleşemeyiz ve kalkınamayız.’

Mahut kesim böyle düşünmekle kalmadı, bu hali inanan kesime zorla dayattı; bu denli bir etki-tepki sonucunda da, toplumda ikilik, ayrışma ve hatta çatışma başladı.

Yazının Devamını Oku

Ekmekle oynayanlar!

Manasını bütünüyle yitiren ve tüm hakikatiyle maddenin esiri olan insan; kendinin keşfettiği oyuncaklarıyla oynayıp dururken, bir de baktı ki, kendisi, oyuncakların oyuncağı olmuş.

Eskiden insanlar avlanacakları nesneleri tutarlardı (balık, kuş, hayvan vb.), bunun için de koşup yorulur ve neticede zinde kalırlardı. Darlık görüp sıkıntı da çekseler; tasasızdılar, kanaatkâr ve mutluydular.

Arkadaşlıkları, dostlukları, yârenlikleri ve hepsinden önemlisi komşulukları vardı. Her biri, tarağın dişleri gibi olup birbirlerine yardım için yarışırlardı.

Mahalle kültürü insanları birbirine bağlar, birinin sevinciyle herkes sevinir, hüznü ile herkes hüzünlenirdi.

Bu denli paylaşımlar; sevinçleri çoğaltır, acıları asgariye indirirdi.

Ailede, sokakta, kahvehanede, mahallede, okulda, işyerinde birlikte yaşama kültürü vardı. Ortak değerler etrafında insanlar; yekkalp, yekvücut olarak, tek hedefe, hayra, iyiliğe, güzelliğe koşarlardı.

Manasını yitiren günümüz insanı ise, bırakın toplulukları, tek başına kalan insanın bile bilyesi dağıldı.

Ailede, aynı apartmanda, sokakta, kahvehanede, mahallede, okulda ve işyerinde insanlar birbirlerine yabancı, kimse kimseyi tanımıyor, kimsenin sevinci ve derdi kimseyi ilgilendirmiyor.

İnsanoğlu, modernleştim, bilişim çağını yakaladım ve zamana hükmedecek hale geldim dediği ve ava çıktığı günde; inter-net ağlarına girerek hapsoldu ve kendisi av oldu.

Yazının Devamını Oku

Bilimsel kafa bu ise!

TIP fakültesinde okuyan ve bir cemaatin yurdunda kalan, bıraktığı mektupta da ateist (dinsiz-Tanrıtanımaz) olduğunu beyan eden Enes Kara’nın intiharı, bir haftadır tartışılıyor.

Tüm bu tartışmalara baktığımızda, insanın, ölmüşüz de ağlayanımız yok diyeceği geliyor.

Bir olay, bu kadar mı saptırılıp çığırından çıkarılır? Olay ve kişi hakkında en ufak bir inceleme ve araştırma yapmadan, hemen herkes, durduğu yerden ahkâm kesiyor.

Bunlardan en çarpıcıları ise kendilerini aydın ve bilime önem veren diye tanıtan; dine, dini değerlere ve dindarlara şaşı bakanlardır. Bunların büyük çoğunluğu din cahili olduğu için (elifi görseler mertek sanırlar) dine, dini değerlere ve dindarlara düşmandırlar.

Zira insan bilmediğinin düşmanıdır.

Bu kafaya göre, bu gencimizi intihara sürükleyen şey cemaat ve tabiatıyla bunlara göre cemaat denilince de akıllarına (!) tarikat geliyor ve suçluyu buluyorlar: Tarikatlar!

Halbuki bu gencimiz, cemaat ve tarikat mensubu olmadığını söylüyor. Üstelik ateist olduğunu söylüyor. Şimdi birileri de kalkıp bu genci intihara sürükleyen şey, onun ateist olmasıdır diyebilir mi?

Bu ne kadar gülünçse, onu cemaat ya da tarikat intihara sürükledi demek de aynı derecede tutarsız ve gülünçtür.

O zaman, diğer ateistler veya mahut yurtlarda kalan diğer kişiler neden intihar etmiyor, diye sorarlar.

Yazının Devamını Oku

Bu ülke

Bu ülke bir imparatorluk bakiyesidir, üstelik bu bir cihan imparatorluğu olup, üç kıta yedi iklimde hükümran olmuştur.

Altı yüzyılı aşkın bir zamanda, bağrında onlarca milleti barındırmış ve bu süre zarfında ırk, dil, din ve renk gibi aidiyetleri bakımından, hiç kimse diğerine yan gözle bakmamıştır, bakamamıştır.

Atalarımız bunu, bugün bile dünyanın bulamadığı ‘adil sistem’ sayesinde gerçekleştirmiştir.

Tüm bu farklı topluluklar, sahip oldukları değerler ve becerileriyle maddede ve manada cihanşümul bir zenginliği oluşturuyordu.

1789’daki Fransız İhtilali ile birlikte, imparatorluklar dönüşüm sürecine girdi. Milliyetçilik kavramı öne çıkarak milli devletlerin önü açıldı. İmparatorlukların yıkılması mukadderdi artık, onlar da bir bir yıkılıp yerlerini, irili ufaklı onca milli devlete bıraktı.

Milliyetçilikte endaze (ölçü) kaçırılınca, faşizm kaçınılmaz oldu. Kurulmuş olan ve kurulmakta olan hemen her milli devlet, faşizmden az ya da çok nasibini aldı.

Almanya ve İtalya, faşizmin öncüleri olarak, en üstün ırk olduklarını iddia ederek kendilerinden olmayanlara akla hayale gelmedik zulümleri reva gördüler.

Türkiye’de kurulan devletteki ‘İttihatçı kanadı’ boş durmadı ve milliyetçiliği ırka indirgedi; ‘En üstün ırk Türk’, ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’, ‘Türk olmayı en büyük şeref ve şan sayarız’, ‘Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!’ diyerek, Mimar Sinan dahil on binlerce insanın mezarları açılarak kafatası ölçümleri yapıldı.

Cumhuriyet Gazetesi, faşist

Yazının Devamını Oku

El-cevap!

08.01.2022 Cumartesi günkü makalemin başlığı ‘CHP’liler demokrat olabilir mi?’ şeklindeydi.

Sadece başlığa bakıp hüküm çıkaranlar oldu. Okuyucularımdan lehte-aleyhte epeyce e-mail aldım. Doğru anlayan ve hiç de layık olmadığım iltifatlarda bulunan sevgili okuyucularıma, kalbi muhabbetlerimle şükranlarımı sunarım.

İmdi; bakınız bendeniz o yazıya şöyle bir girişle başlamışım: ‘Genlerinde tek parti sultası yatan, kendi yaşam ve inanç ya da inançsızlıklarını halka dayatan, halka tepeden bakan, halkı ve halkın değerlerini horlayan; kısaca halka rağmen iş yapan bir zihniyet asla demokrat olamaz.’

Burada kast edilen zihniyet; CHP’li yöneticiler mi yoksa içinde milyonlarca CHP’liyi de kapsayan halk mı? Caminin içinde bile İslami usullere riayet eden, sayısız CHP’li vatandaşımız var.

Ayrıca; halkın kendisi, halka rağmen nasıl iş yapacak ki? Veya kendi yaşam biçimini halka nasıl dayatacak, dayatabilecek ki?

Örneğin; okumak isteyen kız çocuklarımızın başlarını zorla açtıran halk mıydı? Onlara, kendi yaşam biçimlerini dayatan ve bu uğurda çıkarılan yasaları bile Anayasa Mahkemesi’ne taşıyıp iptal ettiren, CHP’ye oy veren halk mıydı yoksa CHP’yi TBMM’de temsil edenler miydi?

Şu halde; demokrat olmayan, bir türlü olamayan zihniyet; CHP’yi idare edenlerden başkası olabilir mi?

Üstelik bu ifademiz, CHP’yi idare edenlerin tümünü de kapsamaz. Nitekim bendeniz TBMM’de iken, CHP’li onlarca kişiyle arkadaşlığımız vardı.

Bu cümleden yola çıkarak; yazımdaki şu ifademe dikkat buyurunuz: ‘

Yazının Devamını Oku

Koynumuzda yılan beslemişiz!

Türkiye ile ABD’nin dost ve müttefikliği, vaktiyle ifade edildiği gibi; ayıyla yatağa girmeye benziyor. Bu sözü, zamanında ABD ile yatağa giren siyasetçi (İnönü), tecrübesiyle söylemiştir.

2. Dünya Savaşı’nı kesin bir zaferle sona erdiren ABD ayısının yatağına bir girdik, pir girdik!

Demokrasi ve maddi yardım vaadiyle, İsmet İnönü’yle kedi fare ile oynar gibi oynadılar. ABD’nin İnönü’ye dayatıp imzalattırdığı anlaşmalarla Türkiye, kelimenin tam anlamıyla ‘uydu’ devlet haline getirildi.

Böylece; sözde demokrasinin (vesayetle hastalıklı) gelip geçen tüm iktidarları, ABD’ye bağımlı kalmış; ufak bir şekilde de olsa aykırı davranan iktidarlar alaşağı edilmiş; idam dahil, hemen her çeşit cezaya çarptırılıp hizaya sokulmuşlardır.

Bu yüzden; Adnan Menderes ve arkadaşları darağacını boylamış, Süleyman Demirel altı kere gitmiş, yedi kere gelmiş, Bülent Ecevit’e (Türkiye’ye)
ambargo konulmuş, Necmettin Erbakan’a dünya dar edilip iktidardan uzaklaştırılmış, Recep Tayyip Erdoğan’a da darbe üstüne darbe yapılarak iktidardan düşürülmeye çalışılmıştır.

1940’lı yıllarda iliklenen ilk düğme yanlış olduğundan (ABD’nin isteği doğrultusunda anlaşmalar imzalandığından), ondan sonra iliklenen tüm düğmeler hep yanlış olmuştur.

ABD, Türkiye’nin yalnızca siyasetini teslim almadı; NATO ile askeriyesini, müfredatla Milli Eğitimini ve topyekûn ekonomisini güdümüne aldı.

Türkiye’ye biçilen kefen: İç siyasette; laiklik, komünizm gibi hayali tehlikeler oluşturulup halkın üzerine gidilerek (Bu yüzden, devlet baskısı ve zulmünden nasibini almayan hiçbir kesim olmamıştır); dış siyasette, başta komşular olmak üzere dış dünyayla irtibat kesilecek; eğitimde müfredatı ABD Büyükelçisi’nin başkanlığında ABD’li uzmanlar belirleyecek; ekonomide ise Türkiye, toplu iğne yapmaktan mahrum bırakılacaktı.

Yazının Devamını Oku

CHP’liler demokrat olabilir mi?

Genlerinde tek parti sultası yatan, kendi yaşam ve inanç ya da inançsızlıklarını halka dayatan, halka tepeden bakan, halkı ve halkın değerlerini horlayan; kısaca, halka rağmen işi yapan bir zihniyet asla demokrat olamaz.

Bunların demokratlıkları da demokratik solculukları da medenilikleri de ilericilikleri de hep laftadır, göstermeliktir, su katılmamış ikiyüzlülüktür.

Bunlar, Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı ilericilik, solculuk ve medenilik bilirler.

Bu millet büyük çoğunluğuyla Müslümandır ve asırlar boyunca İslamiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Başka bir deyişle, bu milletin büyük çoğunluğunun ruhu İslam’dır.

Ruh, bedenden ayrılınca ölüm gerçekleşir. İşte, laikliği din düşmanlığı şeklinde anlayan bir kısım CHP’liler, bu milletin bedeninden ruhunu ayırmaya çalışmış ve onu, manasıyla ve tüm mukaddesatıyla ölüme terk etmiştir.

Tek başına, mutlak iktidar olduğu dönemde (tek parti ve o partinin il başkanları, aynı şehrin hem valisi ve hem de belediye başkanı); okullardan din dersleri kaldırılmış, halkın Kuran-ı kerim okuması yasaklanmış, ezanın asli lisanıyla okunması yasaklanmış, ahırlarda, izbelerde gizli Kuran-ı Kerim öğreten hocalar yakalanıp, ellerindeki Mushaflar yırtılıp atılmış ve kendileri kodese tıkılmıştır.

Öyle ki 1940’lı yılların sonuna gelindiğinde, cenazeleri İslami usulle defnedecek imam bulmakta zorluk çekilmiştir.

Aynı zihniyet, Avrupa’dan ithal edip Anayasa’ya koyduğu laikliği, Avrupa’nın tersine anlamış ve din düşmanlığı şeklinde tatbik etmiştir.

Türk Ceza Kanunu’na konan 163. Madde ile

Yazının Devamını Oku

Kendisine yakışanı yapıyor!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, artık kimlerden talimat almışsa son günlerde sürekli aynaya bakar oldu; hem de boy aynasına. Zira, ‘Kişi, kişinin aynasıdır’ diye boşuna dememişler.

Kılıçdaroğlu da, özellikle iktidar cenahındaki muhataplarına baktığında, onların aynasında kendisini görüyor ve sürekli içindeki ufuneti kusuyor.

Bu yüzden; onların, insanların haklarını gasp ettiklerini, hak etmeyen kişileri öğretmen olarak atadıklarını diline doluyor.

Bununla da yetinse iyi. İster gibi yaptığı randevunun cevabını beklemeden, emrivaki yapıp Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapısına dayanıyor. Resmen baskın yapmak istiyor.

Orası ve diğer tüm devlet kurumları, yolgeçen hanı olmadığı için (ama o öyle sanıyor), içeri alınmıyor.

Herkesin rahatlıkla ve hiçbir zorlukla karşılaşmadan girebildiği kapıdan, ana muhalefetin başı giremiyor. Yol ve yordam bilemediği için mi giremiyor? Yoksa biliyor da, inadına mı bu rezaleti işliyor?

CHP Lideri’nin bu eşkıya tavrı karşısında Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, insanlığını takınarak, devlet adamlığı ciddiyetiyle: ‘Bakanlığımızın kapıları herkese açık. Kamuoyunu yanlış yönlendirerek maksadını aşan, emrivaki şeklinde yapılacak görüşme talebini karşılamamız beklenmesin’ diyerek, ilgiliye haddini bildiriyor.

İnsanların haklarını gasp etmek ve kendi yandaşlarını devlet dairelerine doldurmak, CHP’nin genlerinde var. Var ki, şimdilerde devlete eleman alanlara da aynı gözle bakıyor. Muhatabını, kendisi gibi zannediyor.

Nitekim vaktiyle, CHP’li Adalet Bakanları

Yazının Devamını Oku

Hırs, muhalefetin aklını örtmüş!

Ana muhalefet partisi konumundaki CHP, demokrasiye, diğer bir deyişle, seçimlerde halkın oyuna başvurduğumuz günden beri, girdiği her seçimi kaybediyor.

Adı halk olmasına rağmen, halkla bu partinin arasını açan ve onu halktan koparan ne oldu?

Vaktiyle CHP’den ayrılan kadroların oluşturduğu DP’yi ve onu takip eden partileri iktidara getiren ne idi?

Öyle ya; DP’liler de köken itibarıyla CHP’liydi. Halk, asıl parti dururken, neden onlardan ayrılan bu tali (ikinci) derecedeki partiye teveccüh etti?

Üstelik o günden bugüne, yetmiş küsur sene geçmiş olmasına rağmen halk, hep CHP’nin karşısındaki partileri iktidara getiriyor. Hem de yeni kurulan, kuruluşları daha bir-iki yıl olan partiler iktidara gelebiliyor; kuruluşu Cumhuriyet’le yaşıt olan asırlık CHP, bir türlü iktidar yüzü görmüyor.

İktidar olabilen diğer tüm partilerin bir- iki, bilemediniz üç- beş yılda halka anlatıp onu ikna edebildiğini, CHP bir asır boyunca anlatabilmiş ve ikna edebilmiş değildir?

Neden?

Aradan yüz sene geçti. CHP, bu sorunun cevabını hâlâ bulamadı; ilk defa genel başkan seçtirilen K. Kılıçdaroğlu’na bu durum anlatıldı; o da anlar gibi oldu lakin o da samimi olmayıp ‘takiyye’ yaptığı için inandırıcı olmuyor, olamıyor.

Bu yüzden, başta dindarlar olmak üzere halkın büyük çoğunluğuna karşı yaptıkları zulümlerden dolayı helallik istemesi, timsah gözyaşını yansıtmaktan başka bir mana ifade etmiyor.

Yazının Devamını Oku

2022

Seneler su gibi akıp gidiyor. Ticari kurum ve kuruluşlar, yılsonu itibarıyla hesaplarını kapatıp, kâr zarar mizanlarını yapıp bilançolarını çıkardılar. Bu tablolara bakarak yeni yıl hedeflerini belirlediler.

Şahıs, şirket, toplum ve devlet olarak hemen herkes, maddi hesaplaşmalarla boğuşuyor. Hemen herkesin aklı fikri kurda, dövizde, faizde, borsada, enflasyonda, çarşıda ve pazarda.

Vahşetten medeniyete gittiğini (gerçekte tam tersi) iddia eden insanoğlu, geldiği nokta itibarıyla kendini “homo economicus” ‘ekonomik insan’ diye tanımlıyor.

Buna göre ‘ekonomik insan’; kusursuz bir akla, sınırsız bilişsel kapasiteye, sadece kendini (çıkarını) düşünen, her türlü bilgiye kolayca erişebilen ve tüm ideali kendisi ve kendisine dönük hedefleri olan bir varlıktır.

Günümüz insanı, kendisini çerçevelediği bu kavrama tıpatıp uydurmak için, varını yoğunu seferber ediyor. Diğer bir deyişle, ne istediyse ona kavuşuyor. Dünyayı istedi ve kendisine dünya verildi.

Kendi benliğinin (nefs) esiri olan insanın oluşturduğu “Vur patlasın, çal oynasın” dünyasında, birileri tepişirken altta kalanların canı çıkıyor.

‘Ekonomik insan’ın dünyasındaki ölümler, ya fazla yemekten (obezite) ya da yemek bulamamaktan (açlık) kaynaklanıyor. Zira günümüz insan tipi, sadece kendisine faydalı olmakla ilgilenir ve başka kimseyi umursamaz.

‘Ekonomik insan’ın temel amacı; tüketiciyse faydayı en üst düzeye çıkarmak, üreticiyse en yüksek kârı elde etmektir.

Halbuki gerçek insan, insani değerlere sahip insan, başkasının mutluluğuyla mutlu olan, başkasının hüznüyle hüzünlenen, maddesini ve manasını başkalarıyla paylaşabilen insandır.

Yazının Devamını Oku

Yedi kocalı Hürmüz!

Döviz fiyatları uçup pahalılık mal ve hizmetlere sirayet edince, tüm muhalefet çevrelerinin uçuşu hepsinden fazla oldu.

Zira arkalarındaki güç (Biden), “Türkiye ekonomisini mahvedeceğim” demiş ve mahut çevrelere göre de, o söz tutulmuştu. Onlara göre, iktidarı alaşağı etmenin tam zamanıydı.

Artık derhal bir erken seçimden başka bir şey yapılamazdı. Daha cumhurbaşkanı adayları bile belli değildi ama olsun, nasılsa hepsi birden ‘Benden sonrası tufan’ idraksizliği içindeydi.

Demokrasi tarihimiz boyunca, yalanı su gibi söyleyen, iftirayı fütursuzca atan, hakaretin en aşağılık türlerini diline pelesenk eden Kemal Kılıçdaroğlu gibisini gördünüz mü?

Bunun kadar rahat yalan söyleyebilen ve ardından hiçbir şey dememiş gibi davranan pişkinine tarihte çok az rastlanır.

Bu yalan ve iftiralarına, mahkemelerce verilen ve yalnızca bir kısmını kendisinin ödediği, büyük kısmını ise, tüm milletvekillerine ödettirdiği tazminat paraları, neredeyse bir ilçe belediyesinin bütçesine denk gelmekte.

Yalancılığı ve müfteriliği mahkemece tescilli böyle bir kişi, üst üste on seçim kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ ana muhalefet partisinin başında ve üstelik haiz olduğu bu sıfatlara aldırış etmeden, kendini sütten çıkmış ak kaşık gösterip cumhurbaşkanlığına aday olabileceğini söylüyor.

Bu hale pişkinlikten ziyade yüzsüzlük dense yeri değil midir?

Yedi kocalı Hürmüz

Yazının Devamını Oku

Kur, faiz, enflasyon sarmalı!

Yeni nesiller pek bilmez lakin bizim gibi yaşları 60’ın üstünde olanlar, onlarca ekonomik krizi yaşayarak bu günlere geldik.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, ekonomik açıdan denemediğimiz yol ve yöntem kalmadı; bunların hiçbirisinden istenilen sonuç elde edilemedi.

En katı devletçilik (komünizm) uygulamalarının (1940’lı yıllarda gayr-i Müslim vatandaşlara uygulanan varlık vergisi, çakmak taşı kullanımının yasak olması vb.) yanında, karma ekonomik sistem denilen devlet ve özel sektörün iş hayatında olduğu uygulamalar da yapıldı, olmadı.

Son olarak da devletin iş hayatından çok büyük ölçüde çekildiği liberal ekonomiyi de uyguladık, yine olmadı.

Türk Parasını Koruma Kanunu (kendine faydası olmayanı artık neden koruyacak idiysek!) ile birlikte kapalı ekonomiyi denedik, olmadı. Olamadı.

Mahut Kanunu kaldırıp Türk Lirası’nı konvertibl kıldık (1989) ve serbest piyasa ekonomisine geçtik.

Merhum Özal, alınması gereken tüm bu ekonomik önlemleri alırken sonunu getiremedi, getirtmediler. Özal’dan sonra ise gelen koalisyon hükümetleri, Özal’ın yaptıklarından adeta intikam aldılar.

On yıl içinde Türkiye’ye sıfırı tükettirdiler ve ülkeyi, borç batağına sokup IMF’ye teslim ettiler.

Yaşanılan tüm bu süreçlerde ülkemiz hep faiz, döviz-kur ve enflasyon girdabına sürüklendi.

Yazının Devamını Oku

İç ve dış çetelere rağmen!

Etraflarında büyük kalabalıklar olan insanlar (liderler) gerçekte dünyanın en yalnız kişileridir. Günümüzde bu durumun tipik örneği Sayın Tayyip Erdoğan’dır.

En yakınındaki mesai (ve tabii sözde dava) arkadaşlarından, içeriden; başta ABD, sözde dost ve müttefiklerinden olmak üzere, dışarıdan onca darbe görmesine rağmen, hâlâ dimdik ayakta ve rakipsiz olarak tek başına iktidarını sürdürüyor.

Dünya üzerindeki demokratik ülkelerin hiçbirisinde böylesine uzun süreli ve başarılı bir iktidar mevcut değildir.

En üst görevler verdiği en yakın mesai arkadaşları bile trenden indiler lakin inenler indikleriyle kaldılar ve partinin bütünlüğüne bir zarar veremediler. Halbuki tüm dünyada olduğu gibi bizde de, kitle partilerinin kaderi bölünmektir.

Sayın Erdoğan’ın kaptanlıktaki dehasına bakın ki, sahip olduğu kitle partisini yirmi yıla yakın bir süredir, bölünmeden ve üstelik tek başına iktidarda tuttu.

Ve 2023 seçimlerine giderken de, partisi hâlâ birinci parti, kendisi de rakipsiz cumhurbaşkanı adayı. Zira adaylığı aylar öncesinden ilan edilmesine rağmen, karşısındaki yamalı bohça ittifaktan, adaylık adına çatlak seslerden ve kendi kendilerine gelin güvey olanlardan başka bir şey duyulmuş değil.

Sayın Erdoğan’daki üstün meziyetler yalnızca liderlik ve çok çalışmakla da sınırlı değildir. O, elde ettiği her türlü başarıyı, kendisini durdurmak isteyen ve yanlış yollara sürüklemek isteyen, başbakanına, bakanlarına, grup başkan vekillerine, komisyon başkanlarına, milletvekillerine, yardımcılarına ve bir kısım üst düzey bürokratlara rağmen sağlamıştır.

Son olarak, faiz-kur enflasyon sarmalına karşı gösterdiği refleks ve geliştirdiği sistem, dost düşman herkese şapka çıkarttı. Girdaba sürükletilmek istenen gemiyi, üstün bir manevrayla salimen limana yanaştırdı.

Böylece iktidarları boyunca tüm yanlışları ve başarısızlıkları Sayın

Yazının Devamını Oku

Pandemi sonrası

Bilyesi dağılan dünyanın altının üstüne gelmesi için, bardağı taşıran son damla olarak adeta pandemi bekleniyordu.

Bir gelip pir gelen pandemi, ekonomisi en güçlü ülkelerin insanlarının bile hayatlarını altüst etti. Salgının başında iddia edildiği gibi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Nitekim olmadı ve bundan böyle olamayacak da.

Enerji ve girdi mallarındaki artışlar ile tedarik zincirlerindeki aksamalar ve hepsinden önemlisi, döviz fiyatlarındaki aşırı yükseliş, emtia yokluğunun yanında, olan mallarda da fahiş fiyatı getirdi.

Amerikalı ve Avrupalılar bu trajik durumla yeni karşılaşıyor lakin Türk insanının ömrü hep bu denli manipülasyonlara maruz kalmakla geçti.

Dememiz o ki, Türk milleti olarak biz bu filmi çok gördük.

En çok bir buçuk seneyle sınırlı koalisyon hükümetleri dönemlerinde, bir yandan zam yağmuru altında inlerken, diğer yandan en hayati temel gıda maddeleri dahil hemen her şeyin yokluğunu çekerdik.

En pahalı malın, olmayan mal olduğunu yıllarca gördük. Düşünün, margarin yağı, ayçiçeği yağı, tüp gaz, şeker gibi temel gıda madde ve ürünlerinin yanında benzin, mazot ve daha niceleri bulunmazdı.

Neredeyse tüm mal ve ürünler, tezgâh altından, gizli olarak ve karaborsa fiyatla satılırdı.

Yazının Devamını Oku

Kara Afrika’nın kara bahtı

3. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi, Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirildi.

Osmanlı tarih sahnesinden silinip yerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’ne de kabuğunda kalması ve asla dışarı çıkmaması dayatılınca; asırlar boyu, tasada ve kıvançta birlikte olduğumuz ülkelerden ayrı düştük.

Merkezkaç kuvvetinden çıkıp çil yavrusu gibi dağılan ve sahipsiz kalan ülkelerin her biri, kapanın elinde kaldı.

Bunlardan Afrika’da olanlara, renklerinden dolayı zenci, kıtalarına da Kara Afrika denmişti.

Halbuki emperyalistlerin nasırlaşan vicdanlarındaki zifiri karanlıktı yüzlerine yansıyan. Zira zenci dediklerinin aynalarında, kendi kapkaralıklarını görüyor ve sözde kurtuluşu, onları ezmekte, köleleştirmekte, sömürmekte ve öldürmekte görüyorlardı.

Sözde beyaz, gerçekte ise karadan da daha kara olan vicdansız Batılılar; sırtlan sürüleri misali, siyahi insanlara saldırdılar.

Afrika’nın altını üstüne getirdiler; mallarını yağmaladılar, envai çeşit işkencelere tabi tutarak canlarını aldılar.

Bütün bu zulüm ve işkencelerden, canlı olarak günümüze kalabilen Afrikalı’nın ruh hali son derece dramatiktir. Öyle ki, beyaz adamı gördüğünde, ondan, canavar görmüş gibi ürküp kaçıyor.

Oysa aynı topluluklar, daha bir asır öncesine kadar, beyaz tenli olan Türklerle hemhal idiler; birbirlerine şefkatle bakıyorlardı.

Yazının Devamını Oku

Şükretmek!

Eskilerin ‘Sular bulanmadan durulmaz!’ diye pek yerinde bir deyimi vardır.

Koronavirüs salgını, en güçlü ekonomileri bile derinden sarstı, üstelik bu sarsıntı, şiddetlenerek daha da devam edeceğe benziyor.

Başta ABD, İngiltere ve Almanya olmak üzere, en gelişmiş ülkelerde bile sağlık sistemleri alarm veriyor.

Hem işverenin ve hem de çalışanın yüksek prim ödediği ABD’de, herhangi bir sigortalı acile gittiğinde, saatlerce bekletilmesinin yanında, yüksek faturayla karşılaşıyor.

İngiltere’de ise hastaların fizik tedavileri için bir yıla yakın sıra beklemeleri gerekiyor. Aile hekimlerinden randevu talep edebilmek için bile saatlerce bekliyorsunuz, muayene ise ancak günler sonra. Buradaki acillerde de saatlerce sıra beklemeniz gerekiyor.

Sağlık konusunda Batı insanının geldiği duruma bakar mısınız: Kendimize iyi bakıp, hasta olmamak için dua etmekten başka çaremiz yok diyorlar.

Sağlık çalışanlarımızın çok üstün gayretleriyle hemen her gün destan yazdıkları Türkiye’miz ise sağlık altyapısı ve verilmekte olan hizmetler yönüyle gıpta edilecek konumda.

Çok değil, daha yirmi sene öncesine kadar, bizler Batı’ya imrenirdik; oralarda tedavi olabilmenin çarelerini arardık. Açık kalp ameliyatı için bile ABD’nin yolunu tutardık.

Sadece yirmi sene içerisinde Türkiye’de nelerin değiştiğini görmemek için gerçekten kör olmak lazım. Zerre miktarı vicdan sahibi olanlar, bu hakkı teslim ederler ve bunu gerçekleştirenleri tebrik ederler.

Yazının Devamını Oku

Asıl satılan!

Kendini ve neye hizmet ettiğini bilmeyen (belki de çok iyi bilen!) bizdeki sorumsuz muhalefet, şimdi de ASELSAN’ın satıldığını iddia ederek yeri göğü inletiyor.

Dün de aynı zihniyet, Adapazarı’ndaki Tank-Palet Fabrikasının Katar’a peşkeş çekildiğini iddia etmişti. İddianın yalan, düzmece ve iftira olduğunun delilleri, defaatle gözlerine sokulması rağmen, aynı teranelerini ısrarla sürdürmektedirler.

Savunma sanayimiz, özellikle son on yılda, dünyada parmakla gösterilecek çok üstün başarılara imza attı.

Türkiye’miz, son üç yüz yıldır ilk defa, sahip olduğu çetrefilli coğrafyayı, kendi imkânlarıyla elinde tutabilecek güç ve kuvvete erişti. Bunu nasıl başardı derseniz; cevabı şu atasözümüzdedir: Kötü komşu insanı mal sahibi yapar.

Türkiye’ye dost ve müttefik gözüken; gerçekte ise, ambargolar dahil, kendisine her türlü kötülüğü reva görenler, onu mal sahibi yaptılar.

Bakınız, ABD bizi, ortak olmamıza rağmen F-35 savaş uçağı projesinden çıkardı. Bir milyar iki yüz milyon dolarımızın üstüne de yatmak istedi. Paranın tahsili için Türkiye diretince, ABD görüşmeleri başlatmak zorunda kaldı. Paramızı ne zaman ve nasıl ödeyecekleri belli değil.

Türkiye tank imalatına girişti, dost ve müttefikimiz olan Almanya ile anlaştı. Tankın tüm parçalarını ürettik, iş motora gelince, Almanya yan çizdi, göndermem dedi.

Aynı filmi, on beş sene öncesinde İHA’larda görmüştük. ABD, bize paramızla İHA vermiyor, yazılımı kendilerine ait beş-on İHA’yı tamir için gönderdiğimiz İsrail de bunları onarıp geri göndermiyordu.

Oysa aynı ABD, en sofistike silah ve mühimmatları, bedelsiz olarak, Türkiye ile savaşmakta olan terör örgütlerine boca ediyordu.

Yazının Devamını Oku

HDP parmağında oynatıyor!

Sayın Bahçeli, Millet İttifakı için ‘Zillet İttifakı’ diye boşuna söylemiyor.

Beş benzemezdiler; altı hatta yedi benzemezin bir araya gelmesiyle oluşturulan sözde Millet İttifakı, her dilin konuşulduğu ve kimsenin birbirini anlamadığı Babil Kulesi’ni andırıyor.

Tek ortak noktaları, Tayyip Erdoğan düşmanlığı. Erdoğan düşmanlığını öylesine içselleştirdiler ki, kinim dinimdir diyorlar ve tıpkı dün olduğu gibi; Edirne’yi Enver (Paşa) alacağına Bulgar alsın zihniyetindeler. Erdoğan gitsin de, Türkiye batarsa batsın!

Şu hazin tabloya bakar mısınız? Koskoca Türkiye muhalefeti, ABD’nin içi geçmiş başkanı Biden’ın alametine binerek kıyamete doğru, hızla yol almayı maharet biliyor.

ABD yetkililerinin, Erdoğan düşmanlığının gerçekte Türkiye düşmanlığı olduğunu göremiyorlar! Görüp de Biden ile ortak hareket ediyorlarsa sözün bittiği yerdeyiz.

Kılıçdaroğlu, ABD’nin PKK-YPG-PYD’yi silahlandırması karşısında ne dedi biliyor musunuz? ‘PYD bize mi saldıracak?’ Bu denli bir aymazlığa, gaflet deyip geçebilir miyiz?

Allah’tan korkmuyorsunuz diyelim; YPG’nin kahpece katlettiği şehitlerden de mi ibret almıyor ve kuldan da mı utanmıyorsunuz?

Bu ülkenin 700 tane gencecik evladı, çukur eylemlerinde; sizler, HDP-PKK ile halay çekesiniz diye mi can verdi?

CHP, kendisine üç büyük şehrin belediye başkanlıklarını kazandırdı ve daha önemlisi, ABD Başkanı, Kürt kartını açtı diye HDP’nin dümen suyuna girdi; girmek zorunda kaldı.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI