Eskinin neyine özlem duyalım? (2)

Demokrasiyi sindirebilmiş ülkelerin anayasalarında yer alan ‘temsilde adalet, yönetimde istikrar’ cümlesinin, bizim gibi ‘malul’ demokrasilerde anayasalara laf olsun diye konduğunu gördük.

Haberin Devamı

Zira 1960 darbesiyle çığırından çıkardığımız demokrasimiz bir daha iflah olmadı ve biz ne yönetimde istikrarı sağlayabildik, ne de temsilde adaleti temin edebildik.

Kısa süreli koalisyon hükümetleriyle çözemediğimiz sorunlarımız devasa boyutlara varınca, askeri yönetimle hallederiz zehabına kapıldık ve her on yılda bir darbe yaptık.

Kurabildiğimiz sivil(!) hükümetlerin ortalama ömrü de on sekiz ayla sınırlı kaldı.

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında doğanlar bugün 18 yaşında, bu gençlerimiz elbette 2002’den önceki Türkiye’yi hatırlamayacaklardır.

Dolayısıyla da bugünlerin kıymetini bilmeyeceklerdir.

Hepsinden önemlisi ülkemiz, IMF’nin boyunduruğuna girmiş ve bağımsızlığı elinden alınmıştı. Parlamentomuz ipotek altına alınmış, dışarıdan dayatılan kanunları çıkarmakla meşguldü.

Haberin Devamı

Meclis’in duvarında yazılı olan “Egemenlik milletindir” sözü lafta kalmıştı, zira gerçek egemenlik IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarındı. Onlar, bizim sosyal, siyasal, ekonomik ve hatta askeri hayatımızı biçimlendirip şekillendiriyorlardı.

Bize borç olarak verdikleri parayı öyle istediğimiz yerlere kullanamazdık, istihdam oluşturacak yatırımları yapamazdık.

Yollar çamurdan geçilmez, insanlar hastane kapılarında sürünürdü; hastaneye sağlam giden refakatçi hasta olur, hastanede ölenlerin cesetleri parasızlıktan rehin kalırdı.

Her gün elektrikler kesilirdi, saatler süren bu durum bazen gün boyu devam ederdi.

Doğalgaz da nesi? Tüp yoktu. çiçek yağı, margarin, benzin, motorin, akaryakıt yoktu ve bütün bunlar karaborsaydı.

Hani bir söz var ya: “Devlete verilen size yol, su, elektrik olarak geri döner.” Bize bir şeyin döndüğü yoktu, zira ne suyumuz, ne yolumuz ve ne de elektriğimiz vardı.

Düşünebiliyor musunuz? Bu ülkenin başbakanı, kaloriferler yanmadığı için makamında palto ile oturuyordu. Mazot yokluğundan tarlalar sürülemiyor; bu perişan hal başbakana sorulduğunda “Akaryakıt vardı da biz mi içtik?” diyerek geçiştiriyordu.

Başbakanı bu halde olan ülkenin halkını siz düşünün!

2002 öncesi, Ecevit’in başbakanlığı döneminde (DSP-ANAP MHP koalisyonu) Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa esnaf yürüyüş yaptı ve hükümeti protesto etti. Bir esnaf, kucağındaki yazarkasayı Ecevit başbakanlıktan çıkarken önüne atıp parçaladı.

Haberin Devamı

İş insanlarımız fabrikalarını Türkiye’den söküyor, başka ülkelere götürüp kuruyorlardı.

Başörtüsü zulmü ayyuka çıkmıştı; başörtülü milletvekili TBMM’den yuhalanarak kovuluyor, aynı şekildeki öğrenciler için üniversitelerde ‘ikna odaları’ kuruluyordu.

Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede başörtülü kadınlara ‘cadı’ muamelesi yapıldı ve başta okullar olmak üzere, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında cadı avına çıkıldı.

Başbakanın eşi başörtülü diye TSK Rehabilitasyon Merkezi’nde tedavi gören ünlü tiyatrocu Nejat Uygur’u ziyaret edemedi.

Dillerine pelesenk ettikleri laiklik ve irtica kavramlarıyla milleti canından bezdirmişlerdi.

Bugün isteyen her yerde (üniversite, devlet dairesi, parlamento vb) başörtüsü takabiliyor. Ne irtica hortladı, ne laiklik yerinden oynadı.

Haberin Devamı

Toplum hayatımızdaki anormallikleri törpüleyerek normal hayata geçmenin mücadelesini veriyoruz.

Kimileri anormal dönemin özlemiyle yaşasa da bizler önümüze bakalım ve bekleyen reformları bir an önce toplum hayatına kazandıralım.

 

Yazarın Tüm Yazıları