GeriErtuğrul ÖZKÖK Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

Cumartesi sabahı bizden önce yabancı bir gazeteci grubu Arslantepe’deymiş.

Orada bir gazeteci sormuş: “Siz burada neyin peşindesiniz?”

Yabancı gazeteci bu soruyu sorunca Francesca da ona bir başka soruyla cevap vermiş:

“Benim için burada bulduğumuz en önemli şey ne biliyor musunuz?”

Gazeteci merakla bakınca devam etmiş:

“Tohum. Evet kazı sırasında bulduğumuz en önemli şey tohumdu. Bir oda dolusu tohum bulduk. Çünkü en geç tabakalarda çalışıyoruz. O dönemde insanlar ne yiyor biliyoruz ama emin değildik. Çoğu buğday ama başka çok ince tohumlar da var. Seneye botanik antropologları bakacak ve ne yediklerine karar vereceğiz.”

‘Aslan’ın altındaki dünyaya yolculuğumuzun ikinci günü bu tohumların sırrıyla başlıyor.

Çünkü bu tohumlar daha şimdiden bize çok çarpıcı bir tarihi gerçeği anlatıyor.

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

1) BU ŞEHRE VE SARAYA GİREN İNSANIN ÖMRÜ UZADI MI

İNSANOĞLUNUN tarihine bakınca şunu görüyoruz. Toplumlar geliştikçe insan ömrü de uzuyor.

Ancak Arslantepe’de farklı bir durum var.

Arslantepe’de ilk sarayı kuran, yerleşik düzene geçen insanın ömrü uzamamış, tam aksine kısalmış. İşte bunda depoda bulunan tohumların etkisi var.

Bu hikayeyi Francesca’dan dinliyoruz:

“İnsanoğlu avcı toplayıcı dönemdeyken üç avantajı vardı. Bir kere av peşinde koşuyordu. Yani daha hareketliydi. Yerleşik düzene geçince, saraya yerleşince daha az hareket eder oldu.

İkincisi, avcılık döneminde et yiyordu. Yani protein alıyordu. Burada ise tarım başladı. Depodaki buğday temel gıda maddesi oldu. Yani karbonhidrat. Yani şeker. Bu da ilk aşamada insanın ömrünü kısalttı. Ömrünün kısalmasında bir etken daha var.”

Birbirine yakınlaşan insan aynı zamanda salgın hastalıklara da davet çıkarıyordu.

Ve hastalıkların yayılmasına yardım edecek canlılar da artık hazırdı.

Fareler ve yarasalar...

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu
Arkeologlar her yaz 2 ay çalışıyor. Böyle binlerce kalıntı bulunuyor. Sonra bunların restorasyonu başlıyor.

2) ARSLANTEPE FARELERİ SARAYI BASIYOR VE HİKÂYE DEĞİŞİYOR

ARSLANTEPE kazılarında MÖ 3600 yılına gelindiğinde, arkeologların karşısına ilginç bir iskelet çıktı. Kral mezarları, insan kalıntıları üzerinde çalışmaya alışmış arkeologlar için belki ilk bakışta ilginç bir iskelet değildi bu.

Ancak arkeoloji bilimi sadece çanak, çömlek, duvar, heykel ve silah beşgeninden çıkıp, aynı zamanda bir hayat tarzı ve insan hikâyesi mesleği haline gelince, o iskeletin anlamı da insanınki kadar büyüdü.

Bulunan bir fare iskeletiydi.

Sonra birçok başka fare iskeleti bulundu. Francesca bunu şöyle anlatıyor:

“İnsan avcı toplayıcı hayat biçiminden buradaki gibi yerleşik hayata geçince birçok şey değişti. İnsanlarla birlikte hayvanlar da yerleşik düzene geçti.

Evcil hayvanlar ortaya çıktı.”

Tabii doğada vahşi halde bulunan fareler de insanla birlikte bu evlere yerleşti. Yani şehirlerin sakini haline geldi.

Bu arada, sırada bir başka iskelet daha vardı.

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

3) SARAYDAKİ YARASA KEMİKLERİ COVID-19’UN TARİHİNİ Mİ ANLATIYOR

ARSLANTEPE’de fare iskeletinden sonra arkeologların alışık olmadığı bir iskelet daha bulundu.

Bu iskelet bir yarasaya aitti.

Demek ki farelerle birlikte yarasalar da yerleşim yerlerine inmişti. İşte bu noktada tıp arkeolojisi devreye giriyor.

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

Acaba fare ve yarasanın da yerleşik düzene geçmesi, daha sonraki yıllarda insana musallat olacak veba ve bugünkü COVID-19 virüslerinin de yerleşik düzene geçip insan kalabalığına karışmasına mı yol açmıştı...

Muhtemelen öyle.

Arkeolojik iskelet yolculuğumuz şimdi insan iskeletleriyle devam edecek.

4) EVİN ALTINDAKİ ÇANAK TABUTTA YATAN ÇOCUK İSKELETİ KONUŞUYOR

BU yazki kazıda bulunan en önemli bulgulardan biri büyük bir çanak içindeki çocuk iskeletiydi. Bir süre sonra bir başka yerde yine bir çocuk iskeleti bulundu.

Bunlar MÖ 3600 yılına ait iskeletlerdi. Her ikisi de mezara cenin şeklinde konmuştu. Yani bacakları karnına çekilmiş, başı da karnına doğru eğilmişti. Ana rahminde yatıyor gibiydiler.

Asıl ilginç olanı toprak çanak şeklindeki bu tabutlar içinde yatan çocukların evlerin altında gömülü olmasıydı.

Çocuklar neden evin altına gömülmüştü? Francesca anlatıyor: “Çünkü o dönem toplumunda çocuk belli bir yaşa kadar ailenin mülkiyetinde görünüyor. Ondan sonra toplumun üyesi oluyor. Dolayısıyla çocuk çok küçük ölürse, ailenin yaşadığı evin altına gömülüyor. Ergen hale geldikten sonra ölürse ortak mezarlığa gömülüyor.”

Yarasalar ve fareler sarayı basınca ne oldu

5) BU ÇOCUKLAR KIZ MIYDI ERKEK Mİ, NİYE BİLİNEMİYOR

“NE yazık ki iskelete bakıp cinsiyetini tespit etmek mümkün değil. Çünkü erkek ve kız çocuğunun kemik yapısı 13-14 yaşına kadar farklılaşmıyor, birbirine çok yakın gidiyor. Kız çocuğunun leğen kemiklerinin doğuma uygun hale gelmeye başlaması daha sonraki yıllarda belli oluyor.”

Bize aile hayatı hakkında ilk bilgileri veren bu iki küçük çocuğun iskeleti şimdilik bir depoya kondu. Seneye antropolog gelecek. DNA testleri yapılacak. Ve o çocuklar bize belki de başka hikâyeler de anlatacak. Arslantepe’nin çocuk hikâyesi burada bitmiyor. Bu yazki kazılarda çok şaşırtıcı bir şeyler daha bulundu.

6) O KADAR KÜÇÜK ALANDA ÇOK SAYIDA FETÜS KALINTISI BULUNDU

FRANCESCA ile küçük çocuğun gömülü olduğu toprak çanağın önünde konuşmaya devam ediyoruz. Bana bugüne kadar hiçbir arkeolojik kazıda duymadığım çok ilginç bir bilgi veriyor. Kazı yapılan alanda çok sayıda fetüs kalıntısı bulmuşlar.Yani doğmadan ölmüş çocuklar. “Annenin rahminde mi kalmış, yoksa düşük mü?” diye soruyorum. Düşük fetüslermiş.

Niye bu kadar çok fetüs var, onlar da bu sorunun cevabını henüz bilmiyorlar. Bugüne kadar korku filmlerinde veya 19’uncu yüzyıldan kalkmış tıp laboratuvarlarında özel ilaçla dolu kavanozlarda görmeye alıştığımız fetüsün MÖ 3600’de bir yerleşim yerinde bulunması çok ilginç. Arslantepe’nin sessiz fetüsleri de konuşmak için antropologları bekliyor. Bu noktadan itibaren o çocukları doğuran kadınların dünyasına geçiyoruz. Orada da çok ilginç bir hikâye var.

MeToo ARKEOLOJİSİ
7) KADINA KARŞI ŞİDDET ARSLANTEPE’DE Mİ DOĞDU

İKİ yıl önce MeToo hareketi başladığında Francesca ve ekibi Arslantepe’de kazmaya devam ediyorlardı. Tabii ki MeToo hareketinin ayak sesleri buralara kadar ulaşmıştı. Arslantepe’nin her gün biraz daha ayağa kalkan duvarları bize kadınlar hakkında da çok farklı ve bizi şaşırtacak hikâyeler anlatmaya başlıyordu.

İnsanoğlunun avcı-toplayıcı toplumdan yerleşik düzene geçmesi, aslında gelişmenin en önemli aşamalarından biri kabul ediliyordu. Gerçekten öyle mi?

Francesca’ya soruyorum: Kadın, avcı-toplayıcı dönemde mi daha eşitlikçi ve güçlüydü, yerleşik düzene geçip evde oturmaya başlayınca mı... “Kadın, yerleşik düzende erkeğe daha bağımlı hale geldi. Bu da kadını erkek karşısında güçsüzleştirdi. Bugün bildiğimiz manadaki erkek egemen toplumun başlaması da bu aşamadadır.”

O söylemedi ama benim yorumum şu: Kadına karşı ilk şiddet hareketleri belki de bu geçişle başladı.

8) ‘ALDATMA’ NE ZAMAN BAŞLADI DAĞDA MI, ARSLANTEPE’DE Mİ

GEZİNİN sonuna doğru geliyorduk. Kafamdaki son hınzırca soruyu şöyle sordum: “Peki kadın-erkek ilişkilerinde ‘aldatma’ dediğimiz olay ne zaman başladı?”

Francesca müstehzi bir ifade ile “İsterseniz sorunuza tersine çevirip cevap vereyim, daha kolay anlaşılır” deyip devam ediyor: “Bu sorunun cevabı ‘Aile ne zaman başladı?’ sorusundan sonra alınabilir. Aile hiç şüphesiz yerleşik düzene geçişle ortaya çıktı. Aile olunca ‘aldatma’ kavramı da ortaya çıktı.”

Arslantepe’nin iskeletler ve kadınlar dünyasına yolculuğumuz burada sona eriyor. ‘Aslan’ın altındaki bu dünyanın bize daha anlatacak çok hikâyesi var.

SON
TEŞEKKÜR

Bana yaptığı yardımlardan dolayı, şehrini büyük sevgi ve tutkuyla anlatan Malatya Belediye Başkanı Selahattin Gürkan’a;

Kazı Heyeti’nin mükemmel Türkçe konuşan sempatik, hikâyesini tutkuyla anlatmayı çok iyi bilen başkanı Francesca Balossi Restelli’ye;

O gün bize her türlü misafirperverliği gösteren Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine, kazı görevlilerine, belediye çalışanlarına çok teşekkür ederim. Bu yazı onlar sayesinde ortaya çıktı.

X

Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

Normal olarak sabah kalktığınızda tartılırsınız...

Yani kilonuzu ölçersiniz...

Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

*

Başka...

Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

Yazının Devamını Oku

O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

Hayatım boyunca gezdiğim ülkeler içinde ikisi beni çok etkilemişti.

Biri Yemen’di...

Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

“Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

Şibam olağanüstüydü...

Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

Yazının Devamını Oku

Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

Önceki akşam Swissôtel’in balo salonunda çok güzel bir davet vardı.

“Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

*

Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

Bu yılki tema “Sirk”ti...

Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

Yazının Devamını Oku

Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

Pazar günü iki haberi arka arkaya okudum...

Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

Türkiye’de

Yazının Devamını Oku

Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

İtiraf edeyim, Türk medyasında en dikkatle okuduğum gazete Hürriyet Kelebek...

Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

*

Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

*

Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

Geçen pazar İspanya’nın televizyon kanallarında ilginç bir yarış vardı...

Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...

*

Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

Yazının Devamını Oku

34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

Bu fotoğrafı dün Rasim Ozan Kütahyalı gönderdi.

Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli

Yazının Devamını Oku

Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

Erenköy Kız Lisesi’nin yatılı öğrencileri hafta sonu tatili için evlerine giderlerken, anne ve babası ayrı olan Nüzhet okulda kalmaktadır.

Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

*

1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

*

Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

Yazının Devamını Oku

Önceki gece bu istihbaratı iki ayri kişiden dinledim

Durun hemen heyecanlanmayın. Öyle ittifakları altüst edecek, seçimi öne aldıracak, büyükelçi krizini çözecek muazzam bir siyasi istihbarat değil...

Ben naçizane bir magazin yazarıyım, tabii ki bir magazin istihbaratı bu...

*

Önceki gece yine uykusuz kalıp New York’taki “Ahmet Ertegün’ü anma yemeği”ni dakika dakika izledim.

Türkiye ile ABD arasında patlayan ve çok kötü bir noktaya gidebilecek büyükelçi krizinin tatlıya bağlanmasından 24 saat sonra New York’ta Türkiye ile ABD’yi birbirine bağlayan müthiş bir geceydi bu.

Geceye davetliydim, ama COVID-19 pozitif yüzünden katılamadım. Bedenim orada değildi ama aklım oradaydı... Gece boyunca konuştum katılanlarla... Bu arada Plaza otelinin kulislerinde Ahmet Ertegün’ün eski dostlarının fısıldadığı, benim için müthiş bir bilgi aldım...

*

Türk magazininin 1990’lı ve 2000’li yıllarının en büyük konularından biri şuydu:

Yazının Devamını Oku

19 ayda tek hata yaptım COVID-19 o an beni yakaladı

COVID-19 sendromuna girdiğimiz Mart 2020’den beri kendimi çok iyi korudum.

Sokağa çıkmama kurallarına uydum.

Maskesiz gezmedim.

Sosyal mesafeye hep dikkat ettim.

Evde kapalı olduğum günlerde bile sporumu ihmal etmedim.

Sonra aşı dönemi geldi...

Önce 2 Sinovac oldum.

Sonra 2 BioNTech oldum.

Yazının Devamını Oku

Diyonizyak öfkenin kırmızı kart gördüğü muhteşem bir gece

Pazar gecesi benim için uykusuz bir geceydi...

Hayır hayır, geçirdiğim COVID-19 yüzünden değil.

Tam aksine cumartesi günü yapılan test negatif çıkmıştı.

Yaptırdığım 4 aşı sayesinde hafif bir nezleden bile hafif geçmişti.

Uykusuzluğumun nedeni 10 Büyükelçinin istenmeyen insan ilan edilmesi de değildi...

Nedeni, benim gibi bir spor manyağı için, tarihte az görülecek bir derbi gecesi olmasıydı...

Düşünebiliyor musunuz?

Yazının Devamını Oku

İlk gençlik hapınızı kaç yıl sonra alabileceksiniz

Şimdi kahvenizden veya çayınızdan bir yudum alın...

Siz “brunch şampanyacıları”, tabii ki siz de kadehinizi kaldırabilirsiniz...

Şu güzel pazar sabahı size çok umut verici bir haberim var...

Çok değil... İki-üç yıl sonra bir hapla gençleşme ihtimaliniz çok yükseldi...

*

Size ölümsüzlük vaat etmiyorum ama...

En geç 10 yıl içinde, sizi 150 yaşına kadar yaşatacak çok önemli gelişmeler olabilir.

Silikon Vadisi’nin en zengin 10 adamını alın...

Yazının Devamını Oku

Yaşayan bir numaralı Müslüman o olabilir mi

Adı Muhammed. Soyadı Salah.

Yani yüzde yüz Müslüman adı ve soyadı...

Dünya artık onu “Mo Salah” olarak tanıyor.

Liverpool’un şahane oyuncusu...

*

Bu yıl İngiliz futbol liginin başından beri Liverpool’u uçuruyor...

Ne Messi bıraktı ne Ronaldo...

İki haftadır futbolla ilgilenen herkes onun Manchester United’a attığı golü ve asisti konuşuyor.

Şimdiden futbol tarihine geçti...

Yazının Devamını Oku

Diyarbakır Müzesi'ndeki domuz dişi ve 48 saat sonra gelen bir haber

Geçen hafta Diyarbakır Arkeoloji Müzesi’ni gezerken rehberimiz bize ilginç bir şey anlattı.

Rehberimiz, vitrindeki süs eşyaları arasındaki bir domuz dişini gösterip şunları söyledi:

“Domuz insanoğlunun ilk evcilleştirdiği hayvandı. O nedenle mezarlarda bulduğumuz süs eşyaları domuz dişinden yapılmış eserlerdi.”

*

Demek ki domuz, bu topraklarda, yani Mezopotamya’da insanoğlu ile birlikte yaşamaya başlayan ilk hayvanlardan biriymiş... Ne ilginçtir ki yine bu topraklarda doğan iki inancın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin de haram ilan ettiği ilk hayvan oldu.

Diyarbakır’da rehberimizden bunu dinlememizden 48 saat sonra dünya medyasına şu haber düştü:

New York Üniversitesi’nden bir doktor grubu çok ilginç bir deney gerçekleştirdi.

Domuzun bünyesinde geliştirilen bir böbreği, ailesinin iznini alarak, beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanın bedenine bağladılar.

Yazının Devamını Oku

En iyisi halayı size Hint atasözü ile anlatayım

Çok sevdiğim bir Hint atasözü aynen şöyle diyor:

“Dans etmek kalplerimizin konuşmasını duymaktır...”

*

Halay da bir danstır...

Dans literatüründeki adı “folklorik dans”tır...

-

Fanatikler danstan korkarlar... Aralarında “hayatında hiç dans etmemiş olmakla” övünenler vardır.

Korkmakta haklıdırlar... Çünkü dans, onları besleyen nefreti, bir ilkokul çocuğunun bembeyaz silgisi gibi yumuşacık dokunuşlarla siler...

Yok eder...

Yazının Devamını Oku

Özdemir Bey geç de olsa sizi tanımak bir şerefti

Türk Savunma Sanayii’nin son 15 yıldaki parlayan yıldızı, Bayraktar ailesinin kurucu babası Özdemir Bayraktar aramızdan ayrıldı.

Muhafazakâr bir ailenin üyesiydi...

Dün bizim mahallede onun hakkında yazılanlara baktım...

Üzülerek gördüm ki bu insanı hiç tanımıyormuşum...

Meğer tam da Türkiye’nin bugünlerde aradığı insanmış...

Hürriyet’te Yalçın Bayer’in yazısını okudum.

Onun daha ilk ve orta eğitimden başlayan bilim tutkusunu...

Üniversite yıllarını, sonrasını, Türk sanayisinin gelişmesi için verdiği mücadeleyi...

Yazının Devamını Oku

Yer Diyarbakır, kuyruk Picasso kuyruğu gibi

Bu fotoğrafta, sırada bekleyen insanların ancak bir bölümünü görüyorsunuz. Çekilen videoları seyrederseniz, kamera sıranın sonuna kadar gidip köşeyi döndüğünde, bu kuyruğun devam ettiğini göreceksiniz...

Bu bir maç kuyruğu değil...

Bir pop müzik konseri kuyruğu değil...

Ahmet Güneştekin’in geçen cumartesi Diyarbakır’da açılan “Hafıza Odası” sergisine girmek için bekleyen insanlar bunlar...

Sanat alanında böyle bir kuyruğu geçtiğimiz 10 yıl içinde iki defa gördüm...

Biri İstanbul’da Sakıp Sabancı Kültür Merkezi’ndeki Picasso sergisiydi.

Öteki de İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde açılan Picasso sergisiydi.

Bugüne kadar

Yazının Devamını Oku

Sonradan görme bir züğürdün o sorusu

Dün size 85 metrelik bir megayatı bütün iştahımla anlattım.

Ne yalan söyleyeyim, güzel yaşamak hayalleri olan bir insandım, hâlâ da öyleyim.

O nedenle memleketin bunca meselesi varken aklım yine de böyle şeylere takılıp gidiyor...

Yani benim de böyle sevdalı bir başım var.

İyi yaşamak bugün kurduğum bir hayal değil...

Mavi yolculuklar, yat sefaları ile ilgili hayallerim çok eskilere gidiyor...

Mesela şu fotoğraf.

1971 yılında Gökova’da bir yerde çekildi.

Yazının Devamını Oku

Sizce bu 85 metrelik megayatı satın alabilecek kaç kişi vardır?

Türkiye’de değil, dünyada kaç kişi vardır diye soruyorum.

Yat 85 metre...

Türkiye’de yapıldı.

Bir Türk şirketi tarafından yapıldı.

Yapımı 4 yıla yakın sürdü.

Ve geçen ay Cannes’daki dünyanın en önemli yatçılık fuarında ilk defa dünyanın dikkatine sunuldu.

Aldığım bilgiye göre, fuarın en ilgi çeken teknelerinden biri oldu.

4 gün boyunca 1.000 kişiye yakın insan tekneyi gezdi...

Yazının Devamını Oku

Öyleyse... Bir gün ben de Kırmızı Kraliçe'ye giderim

İlk haber 12 Ekim günü, ABD’nin Teksas eyaletinin Van Horn adlı bölgesinden havalanan bir uzay aracından geldi. Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un Blue Origin adlı şirketinin uzaya ikinci uçuşunu yapan roketinin içinde tanıdık bir isim varmış.

William Shatner...

*

Biz onu daha çok “Captain James T. Kirk” olarak tanıyoruz...

Yani bizim bildiğimiz, 1970’lerin efsane uzay dizisi Star Trek’in ünlü kaptanı Kirk...

İşte onu oynayan aktör William Shatner, bu defa gerçekten uzaya gitmiş ve dönmüş.

‘Uzay Yolu’ (Star Trek) dizisi ilk kez 8 Eylül 1966 günü yayınlandı.

Dünya

Yazının Devamını Oku