"Elif Ebru Wibrew" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Ebru Wibrew" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Ebru Wibrew

Elif Ebru Wibrew

Canım kaynana vahım kaynana

16 Mayıs 2020

Kreşte Ali ve Ayşe evcilik oynuyorlar. Ayşe bıcır bıcır konuşuyor. Yapılacakları söylüyor. Ali de güçlü kollarıyla Ayşe’nin istediği minder, kova, mutfak setini falan taşıyor. Ayşe, bir yandan evcilik alanını kurarken bir yandan da Ali’yi şimdi ne yapacağı konusunda yönlendiriyor. Hatta bu oyunda Ali’nin rol icabı neler söyleyeceğine kadar Ayşe karar veriyor. Peki Ali bu durumdan bunalmış mı? Ayşe’nin bitmek tükenmek bilmeyen konuşmasından, isteklerinden yani. Yok canım. Ali, tam ve net olarak söylenen her şeyi yapmaktan memnun. Yeter ki Ayşe onunla oynasın.

Oğlum ve arkadaşı Hasan Mete, anaokulundayken, yaklaşık bir ay Gökçe’nin köpeği rolünde, onun kurduğu evin önünde havladılar yahu. Gökçe ne dediyse, onların ne olması ve yapması gerektiğine karar verdiyse onu yaptılar. O kadar yani. Evin baba ya da çocuğu rolüne çıkmaları bir ayın sonunu buldu. Gariplerim hiç de şikayetçi değillerdi. Üst role geçtiklerine de durum değişmedi. Nereye yönlendirildiyseler oraya gittiler. 

Ha şimdi hal böyle olunca, yani kadınların erkekleri idare etme yetisini hem kendinden bilen hem de çocukları gözlemleyerek öğrenen erkek analarının en büyük korkularından biri, “oğlum evlendiği kadının elinde oyuncak olur mu?” oluyor.  “Ah ah kıyamadığım oğluma bu kız temizlik bile yaptırır. Bak bak oğluma bak, evdeyken yatağını toplamazdı, tabağını bile ben kaldırırdım. Şimdi arı gibi çalışıyor. Parmağında döndürüyor gelin” türü şikayetleri duymayanınız var mı?

Gözlemlerime göre dört ana başlıkta toplanan kaynana tipi var. Daha alt başlıklar da olabilir de bunlar benim en çok karşıma çıkanlar.

1) Gerçekten sevecen biri olup, oğlu hangi kadınla mutluysa onu bağrına basanlar

2) Oğlunu başka bir kadının himayesine verdiği için alaşağı olmuş, duygularını kontrol edemeyip sevilmeyeceğine aldırmadan laf sokuşturan ve gelinini asla sevmeyenler

3) Oğlunu başka bir kadının himayesine vermesine ve içinin yangısı sönmese de gelinini severmiş gibi görünüp, duygularını kontrol ederek politik davrananlar

4) Ne oğlunun evlenmesini ne de yeni gelinin nasıl olduğunu umursayan, “kendi evlerinde mutlu olsunlar yeter, beni sevdiği kadar ben de gelinimi severim, çok da önemli değil” diyenler.

Yazının devamı...

Atımı getirin bana

9 Mayıs 2020

He şimdiden dipnot vereyim, bir İngiliz atım olmadı ama İngiliz kocam oldu. Asil, uyumlu ve büyük beyaz dişleriyle tam bir safkan. Böylesi iyi oldu. Bakımı daha ucuz ve kolay hem.

Sanırım bu iki filmin etkisi çok olmuştur. At sporlarına ve biniciliğe olan tutkum canım. Ve ben bu binicilik tutkusunu ilkokul esnasında epey bir gerçekleştirdim. Valla.

****

Okulun bahçesinden yalnız giriyorum. İlkokulun ilk günü olmasına rağmen kendi başıma gelmişim. Korkmama gerek yok. Zaten bildiğim yol bildiğim mekan. Geçen yıldan beri ara ara buraya gelip etrafında dolaşıyorum zaten. “Okula gideceğim, bir yıl daha beklemek istemiyorum. Balinler marka önlük de istiyorum diye tutturup yaygarayı bastığım için bir önlük ve çanta aldırmayı başarmış, derslere giremesem de her gün önlüğümü giyip okul yolunda volta atmışlığım çok. Niye korkayım? Zaten istesem de kim götürecek beni okula? Anam babam kendi öğrencilerinin başında. 

Evet, nihayet figüranlık dönemim bitmiş.  Artık gerçek öğrencilik yıllarım başlıyor. Sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz diye şarkı söyleyebilirim…

Bana o zaman dünyanın en büyük binası gibi gelen kocaman okulumuzun on yedi basamağına ve basamakların sonundaki kocaman gri kapıya heyecanla bakıyorum.  

Okul müdürü Necmi Usta’nın konuşması ve İstiklal Marşı’nın ardından mini mini birler olarak Yener ve Emin öğretmeleri takip edip basamaklardan çıkıyor ve üst kattaki sınıfımıza giriyoruz.

Öğretmenlerimiz sınıfların yarın ayrılacağını söylüyor. Bugün beraber oturacakmışız, tanışacakmışız. Aslında sınıfta tanıdığım Yasemin var mesela. Onunla zaten doğuştan arkadaşız. O ve dayısının kızı Fatoş’la oturmayı hayal ederken erkeklerin arasına kızlar olarak serpiştiriliyoruz ki konuşmayıp sessiz duralım. Kızlarla oğlanlar birbirleri için öcüdür ya o zamanlar. Gürültü olamayacağını düşünüyorlar.  

Yazının devamı...

Oğlumun geleceğine mektup

1 Mayıs 2020

Bundan 10 yıl önce 2020’nin Ocak aylarından itibaren bütün dünyayı bir virüs etkisi altına aldı. COVID-19 dediler adına. Hiçbir virüse benzemiyordu. Birçok kişiyi bu hayattan sildi süpürdü, binlerce kişiyi hastanelere tıktı. “Ne kadar az dışarıda olursanız bu illetin yayılma süresi o kadar yavaşlar” dediler.

Hepimiz evlerimizde kaldık aylarca. Zorunlu olmadıkça çıkmadık. Kurallara uymayanlar çok oldu elbette ama çoğumuz bilim ne derse onu yaptık. Gece gündüz demeyen doktorlar ve diğer sağlık çalışanları evlerine bile gidemiyorlardı hastaları iyileştirmeye çalışmaktan. Biz onlara teşekkür edebilmek için zaten evde kalmalıydık.

Hatırlar mısın oğlum okullar aylarca kapalı kaldı. İlk önce okul bitti diye, tatil olacak bir daha da açılmayacak diye seviniverdin. Dedim ya sadece on üç yaşındaydın, bilmiyordun o öğrencilik yıllarının ve okulda geçirdiğin günlerin hayatının en güzel yılları olduğunu…

Okullar tatil olmadı elbette. Uzaktan eğitimle öğretmenleriniz bilgisayarlarının başından sizlere seslendiler. Ders verdiler, ödev verip o ödevleri takip ettiler.

Ergenliğin seni dönüştürdüğü bir kurt gibiydin. Ders aralarını iple çekiyordun ki bir şeyler yiyesin. Saat başı ya da en fazla iki saatte bir, koca bir aslana et yetiştirmeye çalışan antilop gibi koşturup duruyordum. Beni yemediğine şükrediyordum.

Yalnız ben mi? Değil. Bütün ergen anaları aynı şeyden bahsediyordu. “Ay çatladım, ay ne yapacağımı şaşırdım, doymak bilmiyor” diyen annelerle konuştuklarımı duydukça suratını asıyordun niye söylüyorum diye.  

Psikolojik deneyler yaşadık adeta o dönemde. Hayatları evlere sığdırmaya çalıştık. Aman ne yeni Cem Yılmaz’lar çıktı pencereler ardında ne danslar ne konserler gördük ve duyduk yeteneğini içinde tutsak etmiş olanlardan. Bu virüs içimizdeki cevherleri çıkardı adeta.

Çeşitli dansları öğrendik mesela. Örneğin baban muhteşem Kızılderili dansı yapmaya başladı. Orayı sildim basma, bastın mı yoksa şu tarafa atla, o terliği çıkarıp geçmen lazımdı, ya şimdi virüs oraya bulaştıysa off, sola bas, parmak ucunda atla.  Aman ceylan gibi sekmeyi öğrendi baban. Bir kıvraklık anlatamam. Duydum ki bayağı bir baba bu dansı öğrenmiş.

Yazının devamı...

Babamın beyaz yalanları

18 Mart 2019

Annemden çok babam düşkündü değişikliğe, değişik kıyafetler almaya falan. Alışverişi severdi bizler için. Ya ikisinin ya da tek babamın benim için aldıkları şeyleri beğenir miydim? Çoğu zaman hayır.

Henüz okula gitmiyorum. En fazla beş buçuk altı yaşındayım. Bir gün, görünüşü hantal ama çok rahat bir çift yazlık ayakkabı ile geldi babam. Annem burun kıvırdı “Bunları da nereden buldun” diye. Evimizin yanındaki otelde konaklayan ve arabasının bagajındaki Alman mallarını satan adamdan almıştı. Babam onları ayağıma geçirmemi istedi. Erkek çocuğu ayakkabısı gibiydi. Hiç de sevmemiştim ama yine de denedim. Rahattı hem de çok, lakin boldu. O yüzden, ertesi gün Alman plakalı arabasının bagajını açmış diğer mallarını satan adama iade ettik onları. O arabanın arkasında elindeki trampeti çalan tavşan, havlayarak ilerleyen ve beş adım attıktan sonra takla atan oyuncak köpek çok daha ilgimi çekmişti ama bir şey demedim.

Babamla annem, aradan birkaç ay geçtikten sonra, satın aldıkları bir elbise ile çıktılar karşıma. Bayramlık elbisemmiş. O da ne?

Sonbahar sarısı bir renkte elbise. Renk berbat. Model de güzel değil bence. Rengini geçtim kolları da ne öyle? Dirseğe kadar gelen kollar yaprak kesimli. Kollarından yaprak çıkan elbise beni ağaç, dolayısıyla odun yapmaz mı?

“Giymem ben bunu beğenmedim”

Babam: “Aaa kızım. Bu en son moda elbise. Senden başka kimsede yok. Ne kadar farklı bak. İçinde harika görüneceksin. Soranlara moda dersin.”

Yazının devamı...

Çocukluğumun dalları

10 Eylül 2018

Babaannemin kocaman bahçesinin içindeki dut ağacıdır benim çocukluğum. Biri ağaca çıkar, dalları sertçe sallar ve yağmur yağdırırdı. Dut yağmuru… Ağacın altına serilen sergene patır patır düşen bu yağmurlar altındadır o çocukluğum.

Sonra, kendi bahçelerindeki ağacın dutlarını, köşedeki odun ateşine oturtulmuş kocaman kara tavada kaynatan Ayşe ve Fatma Ninelerimin pekmezine bulanarak devam eder bu çocukluk. O simsiyah pekmezin konulduğu küplerin tarafına koşar, yeşil mutfak kapısından geçiverir ve kahverengi testinin kapağından içeri dalar parmakları çocukluğumun… 

Dut kokusunu severim ben. Çünkü o koku benim tek basamaklı yaşlarımın aromasıdır. 

Evimizin karşısında, bana uçsuz bucaksız gelen Dursine Yenge’nin yemyeşil bahçesindeki dut ağacıdır sonra çocukluğum… Daha okula gitmezken, kah anneannemin kah babaannemin bahçeleri arasında oynamaktan bunalıp, başka bahçelerde aylak aylak dolaşıp ilginç bir şeyleri bulma merakıyla daldığım yerlerden biri orası. O da ne? Bu bahçede bir de karadut ağacı var. Ama dallarına uzanacak boyum yok… Kırmızı ve kuzu büyüklüğündeki karadutlar… Yere düşeni bile ağzıma atmaya çoktan razı olsam da henüz karalığa erişmemiş, henüz tam düşme kıvamına gelmemişler ki. Onlar ulaşması güç hayallerin simgesi… Bulduğunla yetinmenin, elindekinin kıymetini bilmenin simgesi… Yine beyaz duta dönüş hikayesi…

Erik… Can erik, canım erik… İsterse dünyanın en pahalı eriği olsun, hiçbiri, benim komşu bahçelerden aşırdıklarımın tadını vermez. Benim için en güzeli, ağacın dalından kopardığım, sahibi görmeden kaçıp, çocuk gördüğünde cırlayacak olan Fatma Cicianne’nin evini çevreleyen briket duvarın kuytusunda, yıkamaya bile gerek duymadan yediğindir. Suyunu eme eme bitirdiğin çekirdeği, yeniden ağaç olsun diye, ağzınla uzaklara puh diye fırlattığındır. Latife Teyze’nin henüz olgunlaşmadığı için toplamamıza izin vermediği karaca eriklere ne demeli? Henüz yeşilken, gizlice koparıp, cebimdeki kağıda koyup getirdiğim bir parça tuza banıp banıp yediklerim hani… Erik çocukluğumun hırsız köşesidir benim. Ne zaman bir erik ağacı görsem hırsız olurum ben. 

Elmayı çok sevmedim hiç. Belki de o yüzden harcamaya kıydığım cephanem o oldu hep. En çok elma ağacı sık sık evcilik oynadığımız Şule’lerin bahçesindeydi. O bahçede başka neler yoktu ki? Ayva, kiraz, armut… Ama en çok elma. Olgunlaşmamış elmayı yemeyi severdim. Tatlı elma benim tadıma acıydı. Şule’nin bahçesinde evcilik oynadığımız bir öğlen sonrasıydı… Aysel ile kavga ediyorduk. Beni itip oradan uzaklaşan Aysel’i durdurmanın yolu ilk uzandığım daldan kopardığım al elmaydı. Çöp gibi bir şeydim ama kuvvetim deliydi. Fırlattım ona doğru. Kızın kafasına isabet eden elma, ilk o gün ve ondan sonra da çok güneşli günlerde arkadaşımın hep burnunun kanamasına sebep oldu. Elma benim kanayan yaramdı. Neyse ki Aysel bir elmanın aramıza girmesine izin vermedi. Farklı takımlarını tuttuğumuz bir yarışmayı izlerken benim yaptığım gövde gösterisine kızdığı bir an ağzımın ortasına bir dirsek darbesi oturtup dişlerimi kanatınca, “Şimdi ödeştik işte” dedi. Kan davamız bitmişti.

Yazının devamı...

Mavi düşlü genç adam: Ömür Kurt

9 Mayıs 2018

Onu ilk tanıdığımda mavi gözleri vardı. Işıl ışıl parıldayan bu mavilikte düşleri de maviydi, heyecan, azim ve cesareti de... Gördüm ben…


Genç bir gazeteciydi ama çok daha fazlası olacağı çoktan belliydi. Fikirlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Kesilmediği gibi her birini uygulamaya koyup sonuca koşuyordu. Bir yandan kariyer basamaklarını çıkarken diğer yandan yetenekleri bir bir kutudan çıkmaya başlamıştı. Müthiş çizimleri vardı bir kere. O çizimlerini sonradan çıkaracağı Mentollü Larva’sının sayfalarını süslemek için kullanacaktı.

Çocukları o kadar seviyordu, onların dünyasına o kadar ilgi duyuyordu ki, rotasını o sihirli dünyaya çevirmeye karar verdiğinde ona yine çok inanarak baktım. Ve gözleri hala maviydi… Düşleri de…

Hayatımıza küçük bir kız soktu Ömür… Adı KARACA olan kitap karakteri ile o çok sevdiği çocuklara yeni maceralar açtı. İlk çocuk kitabı Karaca ve Sihirli Orman’ı, Karaca ile Yürüyen Köşk izledi. Ömür’ün bu kitapları o kadar çok sevildi ki, ülkenin dört bir yanından yüzlerce öğrenci Ömür ağabeylerinin kitaplarını imzalamak için yolunu bekler oldu. Amanın o nasıl bir sevgi seliydi öyle? Minik elleriyle hazırladıkları pankartlara yazdıkları sevgi sözcükleriyle karşıladılar gelişini dört gözle bekleyen hayranları. Diğer yüzlercesi ise imza günlerine koştular ona kitaplarını imzalatmak ve onunla sohbet etmek için. Ve evet hala gözleri maviydi… Çocukların kalplerinin kapılarını bu kadar yakından, hem de bu samimiyetle tıklatan bir Adile (Naşit) Teyze, bir Barış (Manço) Ağabey vardı. Yeni ağabey ise bence bu mavi gözlü, mavi düşlü gençti…

Yazının devamı...

Hayalini Arayan Kadın

14 Mart 2018

“Bir kadının ışığı nasıl söner ya da söndürülür”ü anlatan güzel bir kitap elime geçti geçenlerde. Okurken, “Hadi canım daha neler, olur mu öyle şey?” diyemeyeceğiniz bir kitap. Çünkü kahraman çok tanıdık ve bizler onun yaşadıklarına toplum olarak bir hayli akrabayız.

Zeynep, yaşadıkları bağlamında hepimizin ya bizzat bildiği ya etraftan duyduğu ya da televizyonda izlediği yüzlerce talihsiz genç kızdan biri. Sakin bir kasabada, sakince yaşayan, sade düşleri olan çok güzel bir genç kız. Hiç ummadığı bir zamanda, hiç ummadığı birinin yaşattığı tramvadan sonra masum hayalleri darmadağın, hayatı ise tepetaklak olmuş, son bir çırpınışla yerini yurdunu bırakıp İstanbul’a sığınmış bir yüz… HAYALİNİ ARAYAN KADIN o… Mirza Tazegül’ün fırından taze çıkmış yeni romanının kilit ismi.


Zeynep’in hikayesinde masum bir aşk da var, o aşkın öbür yüzünü görmek de; korkulara hapsoluş da var korkulardan sıyrılıp yeniden ayağa kalkış da; ayrılık da var buluşma da, esaret de var özgürlük de; kaybolmuş hayaller de var, masalsı dokunuşlarla hayallere yeniden kavuşmaya çalışmak da…

“Hayatta problemler hep pusudadır. Bu problemler zayıf düştüğümüzde domino taşı gibi ardı ardına üzerimize çöker. Fakat sevinçler ve mutluluklar öyle değildir, onları biz emekle kazanır, adeta sürükleyerek sıraya dizeriz” diyor yazar. Zeynep’e domino taşları gibi çöküyor gerçekten de dertler. Onun canı acıdıkça sizinki de acıyor. Bir erkek yazar olarak kadın dünyasına girebilmeyi, o dünyadan o acıyı resmetmeyi çok iyi başarmış Mirza Tazegül çünkü...

Zengin konusuyla, akışkan kelimeleriyle sizi sürükleyen, sıkmadan içine alan bir kitap HAYALİNİ ARAYAN KADIN… Okurken canınız yansa da acaba bu can yanmasını dindirebilecek bir şey olacak mı tadıyla sayfaları heyecanla ve merakla çeviriyorsunuz.

Koltuğunuza yaslanıp, mis gibi kahvenizi yudumlayıp keyifle okurken HAYALİNİ ARAYAN KADIN’ın yanında olmak pek hoşunuza gidecek…

Yazının devamı...

Takvim pozları

21 Aralık 2017

Herkesin tutkuları vardır. Onların peşinden gidebiliyor ve yapabiliyorsan ne güzel. En azından yapmayı denemek de mutlu eder. Eksik mi kalacağım? Efendim benim de var bir sürü tutkum. Hepsini yapmaya ya da yapabilmeye muktedir olmadıklarım da var, deneyip ulaştıklarım da deneyip ulaşamadıklarım da. Hatta realist olup denemeye gerek bile duymadığım, hayal kurup yalandığım da bir sürüsü oldu. Ama bugün burada yazdığım küçük tutkularımdan biri. Fotoğraf çekmek ya da kendimi model olarak kullanıp manzarayı bütünlemek.

Yok, öyle Japonlar gibi çekecekleri şeyin önüne geçip, iki ellerini önde birleştirip hafif gülümseyerek poz vermekten bahsetmiyorum. Bildiğin model gibi. Evet efendim model. Ne yapalım yani 1.80 boyumuz yoksa? Ne yapalım yani süpürge sapı inceliğinde değilsek? Şöyle uzaklara bakar gibi yapıp, saçları uçuşturarak arkadaki manzarayı doldurmayalım mı? Ne var ben de artistik bir iki takvim pozu versem. Hatıralık yani…

Evet, artistik pozlar vermeye pek bir bayılıyorum. Hatta arkadaşlarla karelendiğimiz zaman fotoğrafı çekene beş altı poz çek derim. O kişi deklanşöre her basışta benim saç, baş, beden bir o yana bir bu yana döner. Sanırsın katalog için çekime gelmişim.

Elbette doğal pozları çok severim. Doğal bir kahkaham yakalansın, artistik bir bakışa konu olayım falan. Ama çekerken de azıcık bir görüşünüz olsun be kardeşim. Fotoğraf çeken ben olduğumda bütün ince detaylara dikkat ederek yön vermiyor muyum size ha? Siz niye yapmıyonuz? Şuranı sakla buranı çevir diye niye yönlendirmiyonuz? Doğal kareler olacak diye de o böreği ağzıma tokuşturduğumda çekmeyin yani. Azıcık bekle arkadaşım. Doğal hem güzel olduğumda bas deklanşöre olmaz mı? Niye gözlerim belertilmiş halde, yüzüm Norveç’in yüzölçümü büyüklüğünde, kollarım pehlivanlar gibi, saçlarım çiftlik hayvanları tarafından yalanıp volümünü yitirmiş gibiyken çekiyorsun? Ya tabii tabii, gördüğünü kareliyorsun he mi? Anı görme, anı değiştir arkadaş! De ki, “Yüzünü hafif yana çevir, kolları geriye doğru çek, saçı aslan yelesi gibi kabart”. Kaybedeceğin ne var? Hiç. Ne kazanırsın peki? Takdirimi daha ne olsun…

He, şimdi anlaşılacağı üzere ben fotoğraf çekerken sorun yok da biri beni ya da benim içinde bulunduğum kareyi çekerken sorun oluyor efendim. Fotoğraf olayını duyduğum an bir tazı gibi kulaklarım dikilir. Yine bir tazı çabukluğunda her daim saçımın tepesinde duran çubuk toka yerinden çıkarılır, saçlar kabartılır, vücut yana döner, kollar arkaya, yüz hafif öne ve omza doğru ilerletilir. Otomatiğe bağladığımdan beş saniye içinde tamam hale gelirim ben.

Efendim. İşte bu yüzdendir ki normalde lokum kıvamındaki beyim pek bir streslidir manzarası bol tatil yerlerine giderken. Ona fotoğraf çektireceğim, çektiklerini beğenmeyip, kuralları belirttiğim halde “doğru bir bakış ve çekim açısı yakalamadın” diye homurdanacağım ve bir kare poz için yeniden ve yaklaşık yirmi iki adet daha çekim isteyeceğim diye titrek bir tavşan gibi arkamdan gelir garibim. Bir de herkes bize bakıyor diye bir telaş içindedir.

“O telaşla hepten hata yapıyorsun ama cicim.”

“Ama böyle devamlı durup durup foto çekiyorsun hayatım. Anı kaçırıyorsun” diyor.

Yazının devamı...
Elif Ebru Wibrew Kimdir?
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde Klasik Arkeoloji’de ön lisans yaptı. Londra’da çeşitli dil kurslarında eğitim aldıktan sonra London Metropolitan University, Uluslararası Turizm Siyaseti ve Pazarlama bölümünde yüksek lisansını tamamladı. İstanbul’da çeşitli şirketlerde kariyerine devam ettikten sonra evlenip tekrar İngiltere’ye döndü. İki yıl da orada devam eden kariyer hayatına eşiyle birlikte İstanbul’a gelince ara verdi. Çünkü önündeki birkaç yılını yakında doğacak olan oğlu Thomas Nejat’a ayıracaktı. Bu birkaç yıl epey bir yıla dönüşünce, uzun zamandır yarım bıraktığı yazma tutkusuna geri dönüp roman çalışmalarına başladı. “Bir Londra Masalı” adlı ilk romanı Nisan 2012 de yayınlanmıştır. Yazarın ayrıca “Bir Battaniye, Bir Ayıcık, Bir Ayşe Bebek” adlı öyküsü “Tuhaf Alışkanlıklar” isimli kitapta yer almıştır.Elif, eşi ve oğlu ile birlikte 2006 yılından beri İstanbul’da yaşamaktadır.