GeriElif Ebru Wibrew Atımı getirin bana
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Atımı getirin bana

En sevdiğim hayvan hep at oldu. Elizabeth Taylor’un “Yarış Aşkı” filmindeki rolü benim olsaydı ne güzel olurdu mesela. He öyle hiç ata bindim mi, rolü üstlenebilir miydim? Yok. Ama olsun. Hayal benim kim ne karışır? Sonra başka bir film “Siyah İnci”…  “Benim de pırıl pırıl parlayan siyah bir İngiliz atım olsa en mutlusu ben olurdum çocukların” diye düşünmeden edemezdim. Dağ bayır rüzgar gibi uçardım diye.

He şimdiden dipnot vereyim, bir İngiliz atım olmadı ama İngiliz kocam oldu. Asil, uyumlu ve büyük beyaz dişleriyle tam bir safkan. Böylesi iyi oldu. Bakımı daha ucuz ve kolay hem.

Sanırım bu iki filmin etkisi çok olmuştur. At sporlarına ve biniciliğe olan tutkum canım. Ve ben bu binicilik tutkusunu ilkokul esnasında epey bir gerçekleştirdim. Valla.

****

Okulun bahçesinden yalnız giriyorum. İlkokulun ilk günü olmasına rağmen kendi başıma gelmişim. Korkmama gerek yok. Zaten bildiğim yol bildiğim mekan. Geçen yıldan beri ara ara buraya gelip etrafında dolaşıyorum zaten. “Okula gideceğim, bir yıl daha beklemek istemiyorum. Balinler marka önlük de istiyorum diye tutturup yaygarayı bastığım için bir önlük ve çanta aldırmayı başarmış, derslere giremesem de her gün önlüğümü giyip okul yolunda volta atmışlığım çok. Niye korkayım? Zaten istesem de kim götürecek beni okula? Anam babam kendi öğrencilerinin başında. 

Evet, nihayet figüranlık dönemim bitmiş.  Artık gerçek öğrencilik yıllarım başlıyor. Sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz diye şarkı söyleyebilirim…

Bana o zaman dünyanın en büyük binası gibi gelen kocaman okulumuzun on yedi basamağına ve basamakların sonundaki kocaman gri kapıya heyecanla bakıyorum.  

Okul müdürü Necmi Usta’nın konuşması ve İstiklal Marşı’nın ardından mini mini birler olarak Yener ve Emin öğretmeleri takip edip basamaklardan çıkıyor ve üst kattaki sınıfımıza giriyoruz.

Öğretmenlerimiz sınıfların yarın ayrılacağını söylüyor. Bugün beraber oturacakmışız, tanışacakmışız. Aslında sınıfta tanıdığım Yasemin var mesela. Onunla zaten doğuştan arkadaşız. O ve dayısının kızı Fatoş’la oturmayı hayal ederken erkeklerin arasına kızlar olarak serpiştiriliyoruz ki konuşmayıp sessiz duralım. Kızlarla oğlanlar birbirleri için öcüdür ya o zamanlar. Gürültü olamayacağını düşünüyorlar.  

Ortalarına konulduğum Oğuz ve Hasan orada yokmuşum gibi sağımdan solumdan, kafamın üzerinden birbirine vurup duruyor. Anında üzerime pısırıklık çökmüş. Vur enseyi al lokmayı kıvamındayım.  Korkudan büzüşmüşüm darbe alacağım diye. Sesimi haddimi içime gömüp bekliyorum.

O sıra Oğuz silgisini düşürüyor. Almak için sıranın altına eğildiğinde Hasan kafasına bir darbe indiriyor. Hışımla doğrulan Oğuz can acısıyla Hasan’a yeltenecekken, Hasan “bu yaptı” deyip beni gösteriyor. Oğuz’un canı nasıl acıdıysa “sabahtan beri yeni gelin gibi ağzını açmadan oturan bu sabi niye bana vursun” diye düşünmeden saçıma öyle bir asılıyor ki başımı kaplayan kurdele yere düşüyor. Dedim ya öylesine sinmişim. Ağzımı açıp, “ben yapmadım o yaptı” diyemiyorum. Cadı kimliğimi göstermek için kendi sınıfıma geçmem, ortamımı tanımam ve o sahneye hakim olmam lazım tabii. Şimdilik sadece tehlikeyi tanımlama aşamasındayım.

Ertesi gün sınıflar iki şubeye ayrılıyor. Ben B Kabilesindeyim. Kabile diyorum çünkü başlıca oyunumuz sınıflar arası savaş. Yaşadığımız coğrafya Samsun efendim. Amazonların bölgesi. O yüzden genetik olarak savaş ruhuna sahip hatunlarız. Savaşı yaratan biz kızlarız. O taraftan Ülkü ve Zehra. Bayağı güçlüler. Bizden Yasemin, Derya ve ben. Üçümüz de çelimsiziz ama “vur- kaç” da çok iyiyiz. 

Aman ne savaşlar görüyor okul tarihi.  

İkinci sınıfta iki şube bu sefer alt kata geçiyoruz. Yan yana olan iki sınıfın arasını ayıran duvarda bir delik var. Süpürge sapını sokup ilerlete ilerlete bu deliği duvardan duvara açmayı başarıyoruz. Ve artık savaşa çağrıyı bu delik sayesinde yapıyoruz. Süpürge sapını sokup diğer sınıftan çıkmasını sağlamak hazır olun geliyoruz demek.  Bizim kabilenin oğlanları savaşçı ruha sahip değil. Ama öbür A Kabilesi amazonlara yardım etmeye bayılıyor. Peşimizden koşup yakalıyorlar saçımızı çekiyorlar ya da esir alabiliyorlar. Esir alınmak çok kötü. “Aha da cadıyı yakaladık hadi yakalım” ya da “derisini yüzelim” ruhunu hissediyorsun. Bizim kabiledekiler sadece barış çubuğu tüttürüyorlar. Kımıldadıkları yok.   

Atımı getirin bana

İki kabilenin birleştiği 5.Sınıf

Efendim bu savaş, bahara doğru fiziksel çekişmeden çıkıp daha ılıman mücadeleye dönüşüyor. Artık yeni oyunumuz ATÇILIK. Biz kızlar jokeyiz. Atlarımız ise sınıfımızın oğlanları. Zil çalar çalmaz atlarımızı seçiyoruz, yelelerine yani önlüklerinin arka kemerlerine sıkıca yapışıyoruz ve yarışmaya başlıyoruz. Bazen yarışmayıp sadece kocaman bahçeyi turluyoruz. Sanki yaylalardan geçiyoruz, özgürlüğe uçuyoruz. Aynı Elizabeth gibi ulusal yarışlara girmeyi hak kazanmış gibi hissediyorum.

Atlarımız evcil bizim. Savaşta değil yarışta kullanılmaya alışkınlar. Hakan, Uğur, Fikri, Kadir, Mete… Aralarından Hakan biraz vahşice… Tam ehlîleştirememişiz. Olur da yelesi koparsa bir iki itip kakıyor. O yüzden ben Hakan’ı değil genelde Uğur’u, ara sıra da Kadir ya da Mete’yi seçiyorum. Mete’nin anne babasıyla benimkiler aynı okulda öğretmen. O yüzden yelesi kopsa bile ondan zarar gelmez. Uğur desen hem uysal hem de iyi koşuyor, daha ne isterim.  

A Kabilesinin oğlanları hala daha vahşi. Mustafa Arpa, Bülent, Oğuz, Hasan, Mustafa Sancak…Ama onların sınıfında jokey olacak kadar kız yok. Zehra, Ülkü. Onlar iç alan savaşlarında iyiler. Sahalarda koşmayı sevmiyorlar. Bu nedenle kabileler arası yarış çok fazla olamıyor. Jokey kıtlığından yani.

Neyse efendim. Yine bir teneffüs arası dıgıdık dıgıdık koşarken, sınıfımızın pencerelerinin baktığı arka bahçede kara lahanaların büyümüş olduğunu görüyoruz. Yasemin, “Kızlar bu kara lahanaların kökü var ya, o kadar lezzetli ki” diyor. Hemen bir kara lahanının kökünü çıkarıp dişleriyle soyuyor ve bizlere de tattırıyor. Acıkmış olmalıyız o kadar hoşumuza gidiyor bu kökler. Hemen diğer lahanalara saldırıp cılız kollarımızla kökleri çıkarıp yemeğe başlıyoruz. Bilmiyoruz ki düşman kabile bizi gözlüyor.  

Derse giriyoruz. Daha beş dakika geçmeden kapı çalınıyor ve Mustafa Arpa içeri giriyor.  Bizim öğretmenimize selam verip:

“Müdür, Elif, Yasemin ve Derya’yı çağırıyor” diyor.  

Merakla Necmi Bey’in ders işlediği komşu kabileye geçiyoruz. Hemen yan tarafa. İçeri girer girmez kabilenin ileri gelenlerinin kıkırdamayla karışık “birazdan neler olacak, eğlenceye bak” temalı yüz ifadelerini görüyorum. 

Onların sırıtmasına rağmen Necmi Bey çok sinirli. Bahçe diyor ilk. O an anlıyoruz ki büyükbaş misali yediğimiz yeşillikler ve kökler adına buradayız. Cezaya razıyım da bu kabilenin karşısında böyle TSM korosu gibi durmayı gururuma yediremiyorum.

Müdür konuştukça konuşuyor biz kıpkırmızı yüzlerimizle bu işkencenin bitmesini istiyoruz. Daha fazla dayanamayıp yanağımı uzatıyorum müdüre. Görüyor ama es geçiyor. Bu sefer bir adım daha öne çıkarak yanağımı uzatıyorum. “Hadi vur da gidelim” demek istiyorum. O da anlıyor. “Ne o? Ver cezamızı da gidelim mi demek istiyorsun” diyor gülerek. “Bir daha olmasın gidin hadi”   Onlar sessiz zafer çığlıkları atarken biz İzmir Marşıyla kendi obamıza dönüyoruz. 

Bayrak töreninde Müdür bir nutuk daha çekiyor. İsim vermeden. Bugünkü olanları anlatıyor. Ve bu örnekle bütün okulu uyarıyor. 

“Aslında çok sinirliydim. Ceza da verecektim ama içlerinden biri tokat atmam için yanağını uzatınca yumuşadım. Ama bir daha böyle bir şey istemiyorum okulda anlaşıldı mı?” derken yüzümün rengi ala döndüğü için olmalı, Züleyha Öğretmen, “Elif yoksa sen misin o kişi?” diye soruyor. Sessiz kalıyorum. Ama çok mahcubum çok da kızgın. 

Atımı getirin bana çabuk. Fark etmez hangisi olduğu. Hakan da olur Mete de Uğur da…

A Kabilesini ateşe veresim, ocaklarına incir ağacı dikesim, bozguna uğratasım var. 

Dört nala gidesim sonra da… 

Elizabeth gibi. 

False