Elif Ebru Wibrew

Mayıs çiçekleri

21 Ekim 2015
Yıl 2005… Aylardan mayıs, günlerden 9.

Aşağıda okuyacaklarınız gerçekte ve henüz yaşanmış organik bir hikâye… Yani fırından yeni çıkmış üzümlü kek gibi taze ve mis kokulu…
Fakat bu yaşanmışlığı anlatmadan önce bir on yıl geriye gitmek gerekmekte…

***

Yıl 2005… Aylardan mayıs, günlerden 9.

İstanbul Bakırköy’deki hastanenin kadın doğumcusu Dr. Nadide Hanım fotoğrafçılık eğitimi alan yeğenini yenidoğan ünitesine yönlendiriyor. Birazdan doğum operasyonlarına başlayacak olduğunu ve ilk ameliyata girecek olan Serap Hanım’ın bebeğinin fotoğraflarını çekebileceğini söylüyor ona. Fotoğrafçı yeğen yenidoğan servisine giderken, kendisi de ameliyathaneye geçiyor. Saatler 8.45’i gösterdiğinde, o sabahın ilk bebeği, yeğenim ÇAĞAN’ı hediye ediyor annesine.

Yıkanıp paklanan Çağan Bebek, yenidoğan ünitesindeki yatağında yatarken, odanın kalın camlı penceresinin ardındaki aile fertleri bebeği görmek için bu cama yapışıyorlar adeta. Bir yarım saat sonra ise cama yapışan yüzlere birkaçı daha katılıyor. Kendi torunlarını görmek için yerlerini alan bu insanlar da, Çağan’dan hemen sonra yine Nadide Hanım’ın eliyle dünyaya gelen İREM bebeğe aşkla bakıyor. Etraf mis gibi mayıs çiçekleri kokuyor…

Aradan bir saat daha geçince, hemşireler Çağan, İrem ve diğer bir bebeği aşı yapmak ve bezlerini değiştirmek üzere yan odaya alıyorlar. Fotoğrafçı yeğen bu sırada Çağan’ı bir kez daha kareliyor. Kadraja İrem de katılmış biçimde çıkıyor fotoğraf…

Yazının Devamını Oku

Yeni eğitim öğretim yılın kutlu olsun Pakize

30 Eylül 2015
Her çocuk farklıdır ve hepsinin mutlu ve başarılı olduğu ders de yetenek de ayrıdır. Bırak hepsinde başarılı olmasın yahu.

Offf off… Aha da başladı yeni eğitim öğretim yılı. Ama çocuklara mı hayırlı uğurlu olsun yoksa analara mı?

Benim gibi rahat olanlara sorun yok, hoş geldi sefa geldi de, hırstan gözü dönmüş analara kolay gelsin asıl. Ben genel anlamda bu analara Pakize diyorum. Adı Pakize olanlar alınmasın. Bu ismi pek bir severim. Cümle içinde kullanmaya da bayılırım. O yüzden yani.

Şimdi…. Evet, hırstan gözü dönmüş çocuklar var. Bu hırslı çocuklar okul dışında da burunlarından soluyarak en üst olma durumunu dibine kadar yaşamak isterler. Mutlaka örneklerini öyle ya da böyle görmüşsünüzdür. Azimli olmak iyidir. Ama bu azim her şeyde ben herkesten daha iyi olacağım kısmına gelince bence tehlikeli hırs tanımına girer. Çünkü bu hem çocuğun kendine zarar verir hem de çocukluğunu elinden alır. Bu tür çocukların daha yaş iken törpülenme olasılıkları elbette vardır ama ya bu hırsı genetik yolla aldığı ebeveyni onun değişmesini istemiyorsa? İşte asıl sorun orada başlar. Bu durumda önce Pakize Ana’nın kendini törpülemesi gerekir. Önce “Ana” sonra “dana” durumu.

Evet sevgili Pakize,

Yeni eğitim öğretim yılın sana ve çocuğuna hayırlı uğurlu olsun. Umarım bu yıl bari biraz akıllanırsın. Hırslarına yenik düşüp kendi yapamadıklarını çocuğundan acımasızca beklemeye devam etmezsin.

Bak Pakize. Her çocuk farklıdır ve hepsinin mutlu ve başarılı olduğu ders de yetenek de ayrıdır. Bırak hepsinde başarılı olmasın yahu. Mutsuz olmasından daha mı iyi onu hırs küpü haline getirmen? Sorma şu çocuğa “ Türkçe'de Arif ne not aldı, Fen Bilgisi dersinde Demir’i geçtin mi” diye. Hem çocuk kendini devamlı sana kanıtlamaya çalışıyor hem de o karşılaştırdığın kişilere içten içe kin besliyor anlamıyor musun?

Çocuğun oyun oynarken, kendisinden iyi koşan, hoplayan, top fırlatan ya da ondan daha güçlü başka bir çocuğun olmadığını söylüyor bağıra bağıra. Çocuğun, tekeline almaya çalıştığı arkadaşlarına sadece onu dinlemelerini ve diğer çocuklarla oynamamalarını emrediyor. Ve yine senin çocuğun kendisinden birazcık daha güçlü ya da bir konuda iyi birini görünce, diğerlerini yanına çekip, o güçten uzaklaştırıyor. Sadece kendisini dinlesinler, sadece onun kurduğu oyunlarda oynasınlar diye. Rakip gördüğü diğerlerine ise kulplar takıyor. “Onun boyu kısa, diğeri ezik, öbürünün hızı yavaş, bir diğerinin bilgisayarında o oyun yok oynayamaz, beceriksiz” vs diyerek metazori bir tutumla çocukları birbirine düşürüyor. Görmüyor musun? Görüyorsun tabii.

Çocuğun, diğerlerinde gördüğü her şeyi istiyor. Salih’in mavi terliğinin aynısını, Kamer’in kırmızı pantolonunu, Sude’nin kemanını, Ali’nin dinozorlu tişörtünü, hatta Kerime Hanımlar’ın banyosundaki küveti. Sanem’in babasının cipini bir de. Peki, sen ne söylüyorsun bu istekler karşısında? Yapamayacak olduklarını karalıyorsun. Ama kırmızı pantolon alıyorsun. Dinozorlu tişört de. Hem de aynı yerden. Bir iki olur tabii. Ama sen bunu fotokopi makinesi kıvamında yapıyorsun. Çünkü başkasında olan şey sende olmayınca bir tık aşağı kaymış hissediyorsun kendini. Hemen işe el atman lazım o halde. Aynısını ya da benzerini al, giy ya da giydir. Çocuğuna başkalarının her yaptığını kopyalamayı ağaç yaş iken öğretmek ne kadar da güzel (!)

Yazının Devamını Oku

İlkokullarda stres yönetimi dersi isteyenler parmak kaldırsın

2 Eylül 2015
Arabanın içinde hop oturup hop kalkarken direksiyona asılıp koparacakmış gibi çekip itiyorum. Oğlum arkadan "anne yalvarırım sus" diyor.

Da-ya-na-mı-yor-rum… Trafik magandalarına… Hem yanlış yapıp hem de senden hesap sorar gibi el kol hareketleri yapmalarına, dudak kıpırtılarından anladığım söylemlerine.

Ben hatasız mıyım trafikte? Olur mu? Oluyor elbette. Ama ben yanlış yapıp tepki verildiğim zaman, ya el kol hareketlerimle ya camımı indirip bizzat sözlü olarak “kusura bakmayın” demeyi ve özür dilemeyi biliyorum dostlar.

Denedim. Valla. Yani başkasının hatalarına da sinirlenmeden eyvallah demeyi. Yerli yersiz arkamdan kornaya basana dikiz aynamdan şirince el mi sallamadım; yol benim olmasına rağmen zart diye köşeden çıkan arabaya buyurun siz geçin mi demedim; bizzat arabamı durdurup yolun karşısına geçen yayalara tabii ne demek mi demedim? Neden? Sinirlerim zıplamasın diye. Ayrıca affetmeyi bilip hoşgörüyü de en üst seviyeye çıkarabilmek için...

De… Suçluyken güçlü olmaya çalışan tiplere hala tahammülüm yok. Onları ve sözlerini yok sayamıyorum. “Bir daha nerede göreceğim” diyerek karşılık vermemezlik yapamıyorum.

Birkaç hafta önce örneğin… Dar bir sokak. Tek yön. Doğru yönde olan benim. Hanımefendice yolumda gidiyorum. Baktım karşıdan bir araba geliyor. Biraz daha ilerlersem iki metre sonra sıkışacağız çünkü park etmiş arabalar var sağlı sollu. Karşıdakinin de durmaya niyeti yok. Kendi arabamı biraz daha sağa kırıp, olasılıkla farkına varmadan ters yöne giren sürücüye yer vermek istiyorum. Benim durmamı mantığa aykırı görmüş olmalı ki, -yan yana geçebilecekken durmayı tercih ettiğim için olmalı- sürücü arabasının camından o topuz başını çıkarıp bana “geri zekâlı” diye hönkürmez mi?

Sensin o! Hem de kaymaklı gerisin. Cehennem ateşinde yan. Girilmez yola giren sensin ben niye geri oluyorum?

Arabanın içinde hop oturup hop kalkarken direksiyona asılıp koparacakmış gibi çekip itiyorum. Oğlum arkadan “anne yalvarırım sus” diyor. Çünkü eğer beyaz araba dönüp gelir de topuz dışarı çıkarsa bana zarar vereceğinden korkuyor. Susma sınırını geçmişim. Kendimden hep geçmişim. Lafı iade etmem lazım. Oysa topuz efendi kağnısını çekip gitti bile. He ne olacak sesimi duyuracağım da? Adamı yaka paça arabadan indirip “bak aslanım yanlış yoldasın, doğru yoldakine ne uyarsın?” diye mani mi yakacağım? Yaktım diyelim, karşımdaki geri adım mı atacak? Bu arada ben “geri zekalı falan değilim bak nerelerden mezunum” desem “tüh, Allah belamı versin benim! Kime uymuşum” diyerek, benimle özür tokası yapıp olay mahallini pişmanlıkla terk mi edecek?

Lakin bunları düşünecek kadar sakin değilim. Ana kraliçe ben önde ağzından köpükler saçarak zıplıyorum. Hem de sesimin düğmesi sona kadar açık. Kudurmuşun önde gideniyim. Anasının prensi de arkadan bana akıl veriyor “sakin ol” diye.

Yazının Devamını Oku

Yeniden modaya çıkar

6 Ağustos 2015
Külkedisi Sindirella, ayağını uzatıyor. Ayakkabıya sığarsa prens olan babamın onunla tekrar evlenecek olması önemli değil. Önemli olan o ayakkabıyı atılmaktan ya da verilmekten kurtaracak olması.

Bugün annem ve babamdan gizli bir işe kalkıştım. Çoktan beridir düşündüğüm ama bir türlü yakalayamadığım fırsat ayağıma gelince kolları sıvadım. Lakin fena yakalandım. Önce anneme sonra babama.

Efendim herkesin türlü türlü huyu var malum. Burada annemim ve babamın birçok huyundan en göze çarpanının açıklamam gerek ki meseleyi tam oturtabilelim.

Babam düzen meraklısı bir adam. Eline geçen her şeyi bir yere kaldırıp ortalığı düzenleyen taraf iken, annem hayatına giren hiçbir maddeyi hayatından çıkaramadığı için evi tarihle dolduran öbür taraf. Bu bir kutu, kalem, karton çanta, saç tokası, elbise olabilir. Hala 17 yaşında giydiği yirmi adet elbisesinin yanında, yetmişlerden, seksenlerden ve doksanlardan kalma, hani film sektörüne epey malzeme çıkaracak bir gardırobu mevcuttur. Ona sözüm yok. Çünkü onlar evinde kalabalık yapmadan ayrı bir dairede ayrı bir gardıropta.

Lakin şu anki evinin, dört metreye üç metre olan ayakkabı dolabının her biri dört rafa sahip sekiz bölümden altısını dolduran 4532 ayakkabısına sözüm. Bu ayakkabılar babamın düzen merakı dolayısıyla her biri ayrı ayrı konulmuş, her kutunun içinde ayakkabının tarifini yapan iki üç kelimelik yazı yazılmış halde mağazada durduğu gibi durur. Öyle ki annem düğün derneğe giderken, “Erol, üzeri taşlı siyah ayakkabımla kırmızı boncuklu ayakkabılarımı verir misin? İkisini deneyip öyle karar vereyim” derken, babam oflayarak dolaba gider. O düzene ve tanıtım yazılarına karşı işi yine de zordur çünkü.

Geçen gün, beyaz kırmızı sandaletlerini ara ara bulamayınca annem, hıncını babamdan çıkarmaya kalkışırken, babam da o stresle bütün kutuları tek tek açmaya başladı. Ben de bu dolabın önündeydim. Ve işte o zaman anladım ki bu kutuların içinden tarih çıkıyor. Ta seksenlerden kalma, artık fotoğraflarda zar zor rastlayacağın çeşit çeşit, giyilmiş, az giyilmiş ve artık yamulmuş ayakkabılar.

“Baba ben bu kutuları elden geçireceğim kimse kusura bakmasın. Boş yere yer işgal etmelerini bırak, kimseye de veremezsin bunları, çünkü tedavülden kalkmış şeyler var burada. Pes yani” dedim.

“Kızım ne yapayım annen attırmıyor” dedi.

Yazının Devamını Oku

Alaçam'ın pidesi

15 Temmuz 2015
Pide var pide var arkadaş. Bu zamana kadar çok pide yemişsinizdir. Ama bizim tarafın pidesini yedikten sonra diğerlerine pidemsi demek lazım düşer alınmayın gücenmeyin.

Yolum Ankara’ya son yirmi yılda pek bir seyrek düşüyor. Gönül istiyor daha fazla gideyim, yol kısa amma velâkin hep başka koşturmalar bazı işleri de şehirleri de erteletiyor bana. Oysa üniversite yıllarımın geçtiği şehri zaman kısıtlaması olmadan ziyaret etmek, hala birçoğu orada yaşayan dönem arkadaşlarımla yine DTCF’nin koridorlarını arşınlamak hayalim hep var.

Her yaz iki aylığına arabayla Yakakent’e gideriz. Eşim, Ankara’da biraz zaman geçirip öyle devam etmek ister hep ama yol bir saat daha kısalıyor diye Sinop yolunu seçerim. Ama bu sefer yemiyor “Zühtü dayını göreceğim bana ne bana ne” diye tutturuyor. “Dayı benim dayım Yakakent’e gelince göreceksin” desem de, İngiliz inadı tutuyor. “İyi madem” diyorum. Fakat Serpil yengem Trabzon’da olacakmış, evin ana kahramanı evde olmadan o haneye gidilir mi desem de, hem İngiliz hem de erkek olduğu için anlam veremiyor. Dayım için de durum aynı. “Yemek işini dışarıda halledeceğiz gerisinde sorun yok” diyor. Böylelikle rota Ankara'nın Mutlukent'i oluyor.

Şehre son gelişimin üstünden tam dört yıl geçmiş. Farklı yollar farklı, mekânlar, farklı evler. Zamanında çok uzak olan Ümitköy beni en şaşırtanlarından. O benim zamanımın “çok uzak” yeri olmuş sana kendisi şehir. Yolun iki yanına sıralanmış cıvıl cıvıl kafeleri, restoranları pek bir hoşuma gitti.

Dayımın evine vardıktan ve biraz sohbet ettikten sonra soruyor bize ne yiyelim diye. Oğlum bir dert kocam başka bir dert benim. Her şeyi yemiyorlar ya. O olur mu yok, bu olur ıhh, derken, dayım sihirli sözcüğü çıkarıyor ağzından. “Pide” diyor. Büyük ve küçük tazı kulaklarını dikip kafalarını hızla sallamaya ve ağızlarından salyaları akıtmaya başlarken dayım pideci ile ilgili detay veriyor. Ticaret yapmak için Yakakent’in komşu ilçesi, benim de liseyi okuduğum Alaçam’ın ilk kez dışına çıkan Özkan PAK’ın, kuzeniyle birlikte bu pideciyi açtığını, restoranın ise açıldığı günden bu yana Ankara’da yaşayan Alaçam, Yakakent ve hatta Samsunluların buluşma noktası olduğunu söylüyor.

Çok değil ertesi gün Yakakent’te olacağım. Her yaz yaptığım gibi en az haftada iki kere pide yenecek. Dibine vurulup yaz sonu bir beden fazla olunacak. Bedene de pideye de eyvallah. Bizim pide bu. Fırsat kaçar mı? Hem bakalım Ankara benim bildiğim tadı mı tatmaya başladı? Aynısı mı?

Henüz acıkmamıştım bana neler oluyor? “Anne kaç dakika sürer gitmemiz” diyen küçük tazıma “sabret biraz” desem de umarım uzak değildir” diye geçiriyorum içimden. Anasına bak oğlunu al tabii... Usulden usul öğretiyorum çocuğa.

Pide var pide var arkadaş. Bu zamana kadar çok pide yemişsinizdir. Ama bizim tarafın pidesini yedikten sonra diğerlerine pidemsi demek lazım düşer alınmayın gücenmeyin. Yakakent ve Alaçam’da bizim kültürel mirasımızdır pide ve pide içi hazırlamak. Özel bir seremonidir. Yapmadan önce de yerken de. Japonların nasıl çay seremonisi varsa biz de pidenin seremonisi vardır. Bir gün önceden kasaptan alınan nefis kıymalar soğan ile kavrulur ve pide iç malzemesi olarak hazır hale getirilir. Ya da pide yaptırılacağı sabah alınan taze kıyma, içine soğan, (bazen de domates ve biber) karıştırılarak kıymalı pide malzemesi hazırlanır. Öyle bildiğiniz lahmacun kıvamında değildir bu iç. Peynirli pide için ise Yakakent ve Alaçam’ın yaylalarında yetişen koyunlardan sağılmış sütten yapılan, eşsiz bir aromaya sahip koyun peyniri ile taze köy yumurtası, tereyağı, dereotu ve biraz yoğurt karıştırılarak ortaya çıkar.

Yazının Devamını Oku

Meryemana'yı gördüm!

1 Temmuz 2015
Bir Meryemana ağacı var. Olasılıkla bir dut ağacı. Kocaman yürekli, kocaman gölgeli. Mis gibi dut kokan, mis gibi dost kokan

Bir önceki yıl, henüz altıncı ayını bile dolduramadan bu dünyadan ayrılan bebeklerinin ismini ve bu ismin yazıldığı nüfus cüzdanını şimdiki bebeklerine verivermişti aile. Çok ağlıyordu ve hep ağlıyordu bu yeni kızları da. Konya Ereğli’yi inletiyordu ağlayışı. Anne Nuriye, bağdaki ekimini yaparken, onu koca dut ağacının altındaki yer yatağına yatırdı. “Karnı tok altı kuru, ama hep ağlıyor” diye üzülüyordu. Üst üste toprağa verdiği diğer çocukları gibi, bu seferkinin de yaşamayacağını düşünüyordu.

Ağacın altındaki bebek hiç susmadan yarım saat ağladı. Ve yarım saat sonra birden kesildi sesi. Annesi doğruldu. “Bu da gitti işte” dedi. Elindeki çapayı fırlatıp koca ağaca doğru koştu. Öldü zannettiği kızı, ağzına düşen olgun bir dutu emerek uykuya dalmıştı.

O doğuştan savaşçıydı. Öyle her şeyin, bebekken olduğu gibi, ağzına düşüvermesine izin vermeyecek kadar da gururluydu. Arkadaşları bebekle oynarken, o turistlere fındık satarak para kazanıyordu. Lise arkadaşları yemek yapmayı öğrenirken, o abisinin restoranında hesap tutuyordu.

Aslında avukat olmayı istemişti ama sayılardaki bu başarısı onu sayısala, üniversite sınavı da ekonomiye götürdü. Üniversitede okurken bir yandan Çalışma ve Kültür Bakanlığı’nda çalışıyordu. O zamanın Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Şu Çılgın Türkler kitabının yazarı Turgut Özakman sayesinde çok keyifli bir memurluk geçiriyordu. Turgut abisinden dolayı da tarihe iyice merak sarmıştı. 

Bir süre sonra yurt dışında mastır bursu kazandı. Artık Londra’yı alt üst edecekti.

Önce University of Sussex sonra London Guildhall University’de iki yüksek lisans tamamladı. Aynı üniversitede doktorasına devam ederken, ilgisini çeken borsada buldu kendini. Alıyordu satıyordu. Bunun yanında emlak sektörüne de el atıvermişti.

Eğitimini tamamlamasına rağmen artık yaşamını İngiltere’de devam ettirmeye karar verdi. Bir yandan ekonomistliğini borsada konuştururken, gençlik hayali avukatlığı da başka bir boyutta yaşıyordu. Göçmen haklarına takmıştı aklını. Hakkını tam bilmeyen, hakkı yenen, mağdur olan ya da mağdur kalmasına ramak kalmış kişilere yardım etmeye başladı. Onları mahkemede temsil edemese de, kendilerini nasıl savunacaklarını öğretti. Nasıl haklarına kavuşacaklarına karşı çözümler üretti. İngiltere’deki göçmenlerin nefesi, devletin ise korkulu rüyası haline geldi. Onun zekâsına ve sunduğu veya incelenmesini istediği noktalara sesini çıkaramıyordu kimse. Çıkardıkları an başka açıklarını çıkarıyordu çünkü. Seminerlerin, konferansların cevaplanamaz Demir Leydisi oydu artık. Kimsenin göremediğini görüyor, kimsenin sormaya cesaret edemediğini soruyordu. İşi mi yoktu? Vardı tabii. Ama bu da onun işiydi. İNSAN VE İNSANLIK İŞLERİ... İnsanlara iş buldu, ev buldu, kanuna karşı gelmeden haklarını elde ettirdi.

Yazının Devamını Oku

Nicole'un çocukları

10 Haziran 2015
Daha bir yaşına gelmemiş oğlu ve karnındaki yeni bebeğiyle ve umutla beklemeye devam ediyor kız ve hala kocası sandığı kocasına para göndermeye devam ediyor.

“Gelin” sıfatıyla geri döndüğüm İngiltere’de bu sefer sahil şehri olan Brighton’dayım. Şehre alışmam uzun sürmüyor. Zaten çok büyük değil. Bir iki haftada bilmecesini bulmacasını çözmüşüm. Cıvıl cıvıl bir yer. Öğrencilerin çok tercih ettiği bir yer ayrıca. Fakat ben artık öğrenci değilim. Henüz anne de değilim. Bu yüzden bu iki gruba ait insanlarla muhabbet şansım yok. Hala Londra’da epey arkadaşım var ama bu yeni şehirde yalnızım. O yüzden tek başıma bir gün alışverişe çıkıyorum, diğer gün evde sinema keyfi yapıyor, iki film arası bedava olan telefonumuzla akşama kadar Türkiye ile konuşuyorum, bir gün de bahçe ile uğraşıyorum. Sonra döngü tekrar başa sarıyor.

Her günün ortak paydası ise yemek yapmak. Devamlı değişik yemekler deneyip, beyimi bereketli sofralara oturtmak. Çorba, ara sıcak, ana yemek, salata ve tatlıyla “bak ne kadar doğru karar verdin de beni tercih ettin”i gözüne ve midesine sokarak her gün hatırlatmak.

Tamam, beyim doğru ata oynadığını anlamıştır herhalde. Lakin artık bayıyor. Beyim efendim yuvamıza gelinceye kadar her gün aynı şeyi yapmak rutini benim ruhuma ters. Konuşmam lazım birileriyle, beraber yemem içmem, fikir bilgi alışverişi yapmam, bir yerlere beraber gitmem lazım falan fıstık. Yar bana bir eğlence nameleriyle volta atıyorum sahilde.

Birkaç gün sonra kapım çalınıyor. Mavi gözlü, sarı saçlı, benim yaşlarımda karnı burnunda bir bayan gülümsüyor. Adının Nicole olduğunu ve alt katımda oturduğunu söylüyor. Bebek doğmadan önce evde küçük çaplı bir parti vereceğini gelmek isteyip istemediğimi soruyor. Avı ayağına gelmiş kaplan gibi kızı içeri davet ediyorum. Kahvesini yapıp önünde elimde avucumda ne varsa koyuyorum. Meğer ne kadar suskun kalmışım, nefessiz konuşuyorum. Ertesi gün partiye de giderek sosyal yaşamıma ilk adımımı atıyorum.

Zaten kendimi yemek yapmaya vermişim. Her pişirdiğim Türk yemeğinden Nicole de götürüyorum. Şakşuka, börek, pilav üstü kuru, Ankara tava, biber dolması, karnıyarık. Hani kendi ülkemin yemeklerinde çok iyi olmamama, yaptıklarımın maharetli hatunlarınkinin yanından bile geçmemesine rağmen, Nicole gözlerini açıp”aman tanrım” diyerek yedikçe nimetleri, ben gaza geliyorum. Gözlerinde Türkiye’nin haritası beliriyor adeta kızın. Aşerme sorunu olmayan Nicole artık benden gelecek Türk yemeklerine aşeriyor.

Güzel bir arkadaşlık başlıyor aramızda. Çocuğu doğduğunda elimden geleni yapıyorum. Bebeğini bana bırakmasını söylüyorum ki yeni açacağı bebek mağazası için yeterince zaman harcayabilsin. Aslında büyük firmaların reklam yüzü olan Nicole’ün modelliği bırakıp bir mağaza açmak istemesinin altında bir adam yatıyor. Bu adam ise sözde bir koca olan çocuğunun babasından başkası değil. Hikâyesinin girişini ondan dinliyor, gelişme kısmına ise eşlik ediyorum.

GİRİŞ:

Ünlü bir firmanın Japonya ayağının katalog çekimi için önce Tokyo sonra da Cape Town’a gidiyor kız. Çekim sonrası sahilde dinlenirken karşısında performans sergileyen müzik grubunu dinliyor. Bir ara Bongo çalan müzisyenle göz göze geliyor. Etkileniyor. Konser sonrası yanına geliyor bongocu. Sohbet ediyorlar. Sohbet akşam yemeği davetiyle ilerliyor. Havada aşk kokusu oluyor. Bongocu Mali’li olduğunu ama para kazanmak için Cape Town’da yaşadığını söylüyor. Babasının Mali’de bir kabilenin reisi olduğunu ve kendisinin çok nüfuslu ailesine yardımcı olduğunu falan.

Yazının Devamını Oku

Kahve muhabbeti No:2

27 Mayıs 2015
Artık Londra’daki son yılım. Tezimi ve yüksek lisansımı bitirip, kepimi fırlatıp ülkeme geri döneceğim. Tez konusunu almışım.

Geçen yazımda yazdığım kahve çiğnememin üstünden, ikisi Ankara’da, dört yılı da Londra’da olmak üzere toplam altı yıl geçmiş. Ciddi ciddi hiç kahve içmemişim. Yok, beni az kalsın öteki tarafa gönderdiği için ona küsmüşlüğüm yok. Başka içecekleri yeğ tuttuğumdan. Kahve benim için sadece bir araç. Uyanık kalmam için. Ona da ihtiyacım olmamış pek bu uzun süre.

Artık Londra’daki son yılım. Tezimi ve yüksek lisansımı bitirip, kepimi fırlatıp ülkeme geri döneceğim. Tez konusunu almışım. Kaşınmayı çok sevdiğim için yine beni güzelce kaşıyacak bir konu bulmuşum. “Hatun sana ne el alemin turizminin geliştirilmesi için hangi pazarlama stratejilerine ihtiyaç var? Sana mı soracaklar sanıyorsun? Hadi sordular diyelim oralara gidip yerleşme fikrin mi var da ha gayret ve illa onu bulacağım diyorsun? Kendi ülkenin turizmini ele al. Mis gibi bilgi de var. Yok. İşin niye kolayına kaçayım ki? Ben Sovyetler Birliği'nin çökmesiyle ortaya çıkmış olan Türk Devletlerinin turizmi nasıl gelişir onu yazacağım. Hepsinin bir de. Ülke çok bilgi az. Kolay gelsin.”

Hiç de kolay gelmiyor. Londra’da bir sürü ülkenin turizm bürosu olmasına rağmen Özbekistan ve Kazakistan hariç hiçbirinin yok. Diğerlerinin tek tek konsolosluklarına gidiyorum. Bilgi yok diyorlar. Olsa olsa WTO'da vardır diyorlar. Dünya Turizm Organizasyonu’nda yani. Bütün ülkeler verilerini oraya bildiriyorlar. Yani bana Madrid’in yolları görünüyor. Ne pes edecem? Yol yakınken ne diye tez konumu değiştireyim? Giderim ben Madrid’e. Sabah WTO’nun kütüphanesinde çalışır, öğlenden sonra da gezerim.

Üç hafta sonra, kuzenimle birlikte Madrid’de WTO’nun kapısından içeri giriyorum. Birkaç gün akşamüstüne kadar çalışacağım dediğim yerde iki saat kalmak yetiyor. O iki saatte de fazla olmayan verilere ulaşmaya çalışıyorum. Toplam dört sayfa. Aza kanaat getirerek çıkıyorum.

Efendim, yazıları ve grafiklerini çok önceden bitirdiğim tezimin son düzeltmelerini tipik huyumla en son haftalara bırakıyorum. Sonra da son günlere. Sıkışıyorum neticede. Teslim tarihinden ancak bir gün önce çalışmam bitiyor. Sabah ciltletmeye oradan da okula gidip tez danışmanıma teslim edeceğim.

Sabah bilgisayarın yazdır düğmesine basıyorum. Sekiz aylık emeğim çıkmaya başlıyor. İlk yirmi sayfası güzel çıkarken diğer sayfalar solmaya başlıyor. Anlıyorum ki kartuş bitiyor. Yazma işlemini durdurmak için bir şeylere basıyorum. Hemen dışarı fırlayıp yeni kartuş alıp eve dönüyorum. Yeniden yazdır tuşuna basıyorum fakat çıkan sayfalarda her şey eciş bücüş. Yazıların arasına sıkışmış grafikler, yarım kalmış sayfalar, boşluklar, yıldızlar. Biri bana rüya gördüğümü söylesin! Ne yaptım ne ettiysem düzeltemiyorum. Çıldırmanın eşiğindeyim. Dört saat vaktim var teslime ama bunu bitirmemin imkanı yok. Çaresiz tez danışmanının arayıp durumu belirtiyorum ve bir gün ek süre istiyorum. Günü vereceklerini ama nottan düşüleceğini söylüyor o da. Gözünün yağını yiyim demeye ne İngilizcenin yapısı ne de gururum olanak veriyor.

Yüz iki sayfanın sekseni yeniden yazılacak. Yaz yaz yaz. Saat akşam on bir ve ben iptal durumdayım. Daha bir sürü sayfa ve on adet de grafik var girilecek. Akşamüstünden beri içtiğim kahve kupası sayısı altı. Gece uzun süreceği için akşam altıdan beri üst üste ve sütsüz içiyorum. Gidip yedincisini yapıyorum çünkü hala deli gibi uykum var. İşte bu esnada bana bir şeyler oluyor. Kalbim dakikada bin beş yüz atmaya başlıyor sanki. Ellerim titriyor, avuçlarım terliyor. Gaipten çınlamalar mı duyuyorum ne? Bana doğru yaklaşan ak sakallı dede mi bismillah? Yok, penceremin perdesini havalandıran rüzgarmış. Değil mi yoksa? Ay sıyırmak üzereyim. Gerçek miyim yalan mı? Öldüm de göğe mi yükseldim?

O titremeye, o çarpıntıya rağmen uykum hala var. Zaten korkudan tez mez umrumda değil şu an. Saati sabahın dördüne kurup uyumaya, sonra devam etmeye karar veriyorum. Hemen yatıyorum titrek halimle. Uyumuşum. Rüya görüyorum. Bugün bile tüm netlikle hatırladığım rüyamda tezimi yetiştirmeye çalışıyorum. Çalışma odasında üç bilgisayar var. İkisinde ellerimle birinde ise ayaklarımla yazıyorum ha bire ve titreyerek. Ve rüyada bile öyle stresliyim ki dilimi ısırıp duruyorum acımasına aldırmadan.

Yazının Devamını Oku