Elif Ebru Wibrew

Patates ve soğan

12 Aralık 2016
Hakikaten hep yan yanadırlar. Tezgahta beraber, saklama sepetinde beraber, tencerede beraber, anca beraber kanca beraber... İşte onlar gibi olan arkadaşlar ve arkadaşlıklar vardır.

Sevinç teyzem, o gün, eniştemi markete patates ve et alması için yolluyor. Eniştem bir koşu gidip alıyor.

Aradan bir saat geçiyor ve teyzem yemek yapmak için mutfağa geçiyor. Patatesli kuzu güveç yapacak. Lakin bakıyor ki evde soğan kalmamış. Günah keçisi olan kocasını çağırıp hesap soruyor:

“Soğan almamışsın”

“Ama sen soğan al demedin ki.”

Teyzem geri basar mı?

“Yahu, patates alınınca soğan alınmaz mı? Bunca yıldır öğrenemedin mi? Ceza olarak şimdi gidip soğan da alacaksın bak.”

***

Patates ve soğan... Hakikaten hep yan yanadırlar. Tezgahta beraber, saklama sepetinde beraber, tencerede beraber, anca beraber kanca beraber... İşte onlar gibi olan arkadaşlar ve arkadaşlıklar vardır. Öyle ki birini diğerinden ya da diğerlerinden ayrı düşünemezsin. Dış görüntülerinden geçtim, iç görüntüleri de birbirlerinden çok farklıdır ama aynı patates ve soğan gibidirler. Birini ya da grup üyelerini gördüğünde, aralarında o sıra olmaya kişinin nerede olduğunu sorarsın. Ayrı düşleyemezsin çünkü.

Yazının Devamını Oku

Asiye nasıl kurtuldu? Sedef nasıl kurtulur?

11 Kasım 2016
Şimdi efendim, ben evlendim böylece annemin misyonu bitti mi? Bitmez. Arkada bir kız daha var. Artık sahneye çıkma vakti onun.

Bir önceki yazımın devamıyla huzurlarınızdayım

Şimdi efendim, ben evlendim böylece annemin misyonu bitti mi? Bitmez. Arkada bir kız daha var: Sedef. Artık sahneye çıkma vakti onun.

Şanslı ki daha birkaç yılı var. Lakin bu yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçiveriyor. Kendisi hala Londra’da. Anne ise kızımız 25’ine dayanınca tarihi tekerrür ettirmek için kolları sıvıyor.

Ring ring

- Naber anne?

- İyi, iyi de kızım. Bu Sedef ne zaman dönecek? Söyle artık şuna da gelsin. Bir gidiyorsunuz kaç yıl dönmüyorsunuz. Olmaz ki. Bak Sedef’in yaşıtları evlendi de çoluğa çocuğa karıştı. Gelsin düzenini kursun o da. Yaşı ilerliyor.

- Anne, Sedef daha 25 yaşında. Arkadaşları erken evlendi diye o da mı kervana katılsın? Ne zaman hazırsa o zaman yuva kurar. Bak tersi terstir. Sakın ağzını açıp bir şey söyleme tamam mı?

- Yok canım ben söyler miyim hiç? Sen söyle, sana kızmaz. Hem 25 değil 24 yaşında. Yılın sonunda doğdu. Yaşını yükseltme çocuğun.

Yazının Devamını Oku

Yaşıtların çoluğa çocuğa karıştı, ya sen!

21 Ekim 2016
Bir reklam ajansında çalışan Elif, kendine ait bir koca adayı bulamamaktan yakınıyordu. Bir arkadaşının tavsiyesi üzerine internette chat odasına girip İngiliz Sam’le tanıştı.

Yirmi yedi yaşımdan gün aldığım gün, ondan önceki üç yıl içinde -o da tek tük- sorulan sorular birden hızını artırmıştı. “Biri var mı kızım? Artık vaktidir. Bak yaşıtların evlenip çocuğa karıştı.”

Beynimden aşağı kaynar sular dökülmüştü. Nereden bileydim ki, gelecek olan iki yıl içinde bu suların dökülmeye devam edeceğini, hatta beynime sıçrayan kanın ünite sayısını sayamaz hale geleceğimi.

Benden paparayı yiyen annem yine de geri adım atmıyor, ya tanıdıklarla ya da sayısı fazla olan ve kendilerine bağırmayacağımı bildiği, gerek biyolojik gerekse manevi teyzelerimle merak ettiği soruları sormaya devam ediyordu.

Hani ben “asla evlenmeyeceğim” demiyordum ya. Hayatımı biraz dünyayı gezerek geçirecek, o seyahatler esnasında bir prens görürsem, onun atına binerek bu prensle Yakakent’e gelecek, baba ve annem başta olmak üzere, programda emeği geçmiş olan bütün teyzelerin elini öptürecektim söz yani.

“Ya anne, ben demiyorum ki evlenmem, ama evli olmak için de acele edemem kusura bakma.”

“Ama kızım ben sende hiçbir çaba görmüyorum ki. Lay lay lom gezip duruyorsun, insan bir çaba sarf eder, bir etrafındakilere alıcı gözle bakar.”

“Ya anne ya. Sanki telgrafın tellerine altı koca adayı kondu, ben de uzaktan taş atıp adayları kaçırıyorum. Şu anda ne benim beğendiğim ne de beni beğendiğini düşündüğüm biri var. Her gün aynı muhabbetten bıktım ben ama.”

“Kim sevmeyecekmiş benim gül gibi kızımı? Yok öyle değil. İnsanların sana yaklaşmasına izin vermiyorsun. Millet seni burnu havada görüyor. Kafan havada yürüyorsun mesela.”

Yazının Devamını Oku

What dedin?

28 Eylül 2016
Ne kadar meraklıyız dilimizi parçalamaya... El birliğiyle dilimizi pek bir güzel kanatıyoruz farkında mısınız?

Her zaman söylerim ben. Bir lisan bir insan. Keşke kapasitem olsa da istediğim her dili öğrensem. O dillerin konuşulduğu ülkeleri gezerken o lisanda sohbet edebilsem. Tanımak istediğim kültürleri ve insanları kendilerinden doğruca tanıyabilsem. En azından benim için böyle bir olasılık yok tabii. Bir yan bir de öz dilim var ve bu öze sahip çıkmayı bir borç bilirim.

Ana dilin yanında başka bir dili konuşanın önemini her zaman savunmuşumdur. Fakat olay o öğrendiğin dilin kelimelerini kendi öz dilinin arasına savunmasızca, anlamsızca ve (farkındalar mı bilmem) komediye kaçarcasına sıkıştıranlara gelince pek bir tepem atar.

Dilimize çok öncelerden bazı kelimeler Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizceden girmiş. Pantolon girmiş, estağfurullah girmiş, televizyon girmiş, elektrik, tren girmiş. Zamanında, bu yeni icatlara ya da oluşumlara karşılık gelecek kelime üretilememiş ya da kolaya kaçılmış bilemem. Artık bunlar sözlüğümüze katılmış, bize de eyvallah demek kalmış. Fakatttt, bu kadar zengin bir dilimiz varken, artık başka diyarlarda üretilen ya da üreyen yeni kelimelere Türkçede kolayca karşılık bulunup sözlüğümüze yerleştirilebiliyorken, nedir bu anlamsızca kendi kelimelerimizi diğer dillerle yer değiştirmek ya da yabancı kelimeyi edebiyatımıza sokma sevdası?

Dünya gelişiyor, teknoloji gelişiyor, zehir gibi beyinler yetişip zehir gibi icatların çıkışında rol oynuyorlar. Bu döngülerle yeni konular, yeni oluşumlar hayata giriyor ve isimlendiriliyor. Biz de eksik kalacak değiliz, Türkçesini bulup hayata geçiriyoruz yeni kelimeli oluşumu. Ama o da ne? Türkçesini kullanmak yerine orijinal kelimeyi bizim fiillerle birleştirip söyleme tutkusu artık sınır tanımıyor.
Abandone olmak, ambale olmak, prezantabl olmak…. Adı İngilizce soyadı bizden. Bunların karşılığı dilimde varken, neden uzaklara gidiyorum arkadaşım? Daha mı yakışıklı?

“Nalan ya ben biraz kilo aldım. Karatay diyeti yapacağım. Ama hocanın bu ekmek konusunu egzajere ettiğini düşünüyorum. Sen ne dersin? Azıcık ekmek yesem ya. Bir dilim bari.”

“Pardon, what dedin gülüm?”

EGZAJERE DİYEN DİLİN, NE DEDİĞİNİN FARKINDA MI? Sen İngilizce biliyorsun da belki karşındaki bilmiyor. Hava mı attın ona bu harika deyiminle? Kendini , “değişik kelimeler biliyorum, çok okumuşum, çok gelişmişim” görüntüsüne bulayacağım diye görgüsüzce kullandığın bu ve benzeri kullanımlar çok can acıtıcı keşke bilsen. 

Yazının Devamını Oku

Bir tatlı huzur

15 Haziran 2016
Bahçesi güzel korunmuş tarihi yerler çok hoşuma gider mesela. Ben bir tatlı huzuru oralarda alırım.

Herkesin “şuraya geldiğimde pek bir huzur buluyorum” dediği yerler vardır eminim. Birçok insan denizin kenarında huzur bulur, kimi ormanının derinlerinde, kimi deniz altında, kimi ağacın tepesinde, kimi bahçede. Doğallığı bozulmamış ya da iyileştirme çalışmaları gerekmişse eğer, orijinaline bağlı kalınıp o eski tadının hala yaşatıldığı mekânlar ve çevrelerde de ben bir huzur bulurum efendim.

Bahçesi güzel korunmuş tarihi yerler çok hoşuma gider mesela. Ben bir tatlı huzuru oralarda alırım. Oralarda yürürken zamanda yolculuğa çıkarım. Bir zamanlar başka ayak seslerine şahitlik etmiş iki yanı ağaçlıklı yollar, ağaç altları, benden önce sırtlarını yaslamış olanların iz bıraktığı çınar ağaçları epey bir ilgi alanıma girer.

Elbette kendimden geçtiğim bir sürü nokta var. Bunlardan ikisi Polonya’da.

İlki, Zelazowa Wola köyündeki bir ev ve bahçesi. Öylesine bir ev ve bahçe değil ama. Ünlü müzisyen Chopin’in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev. Daha sonraları başkaları tarafından satın alınmış olsa da Kültür Bakanlığı burayı gurur kaynakları Chopin’in anısına müze haline getirmiş.



Fotoğraf: chopin.museum/en

Saatlerinizi, muazzam bakımlı ama doğallığına balta vurulmamış bu bahçede geçirirken, size sadece kuş sesleri, bir de ağaçların arasına görüntü kirliliği yapmayacak şekilde özenle yerleştirilmiş hoparlörlerden duyduğunuz Chopin’in melodileri eşlik ediyor.

Yazının Devamını Oku

Aynur çocukları nasıl yer?

25 Mayıs 2016
Çocukların hafızalarına yer eden şeylerin hafızadan silinmesi bilgisayarının sil tuşuna basıp yok etmek kadar kolay değil bilesiniz.

Gerçek dışı olay ya da söylemlerle çocukların korkutulması bizim çocukluk yıllarımızda daha fazlaydı. Şimdilerde, hem bilinçli ebeveynlik ve hem de doğru iletişim sayesinde çok daha az. Lakin hiç de yok değil. Benim karşılaştığım en az dört beş kere var mesela. Ağlayan çocuklarını susturmak, ya da istediği bir şey alınmadığı zaman ortalığı birbirine katanları yıldırmak için anne babaları ya da büyükanneleri tarafından “Bak şu teyze doktor, susmazsan iğne yapacak,” “Bak bu amca polis, ağlamayı şimdi kesmezsen seni hapishaneye atacak” gibi söylemler bunlar.

Şu dönemde hala bu tür korkutma ve sindirme işlemlerinin cari olduğunu görmek oldukça üzücü. Çünkü o tazecik beyinlere işlenen kodlamaların ne kadar zor unutulabildiğini, nelere sebep olabildiğini hatırlayabilenlerdenim.

Beş yaşlarındayım. Annem ve babam, okullar kapandıktan sonraki iki haftalık seminer döneminde beni de öğretmenlik yaptıkları Kozköy İlkokulu’na götürüyorlar. Sıkılmayayım diye okulun hemen karşısında oturan Ayçin adlı kızın ailesine bırakıyorlar beni. Ayçin benden iki yaş büyük ve bu okulun öğrencisi olduğundan annemler ailesini tanıyorlar. Ben bizimkilerin işi bitene kadar Ayçin’le kâh evlerinin içinde, kâh bahçelerinde uslu uslu oynuyorum. Yeni oyun yerime ve bu aileye alıştıktan bir iki gün sonra ise asıl yüzüm ortaya çıkıyor ve tüm hareketliliğim ve sesimin son notasına kadar kullandığım tonlamalarla sesli sesli kuduruyorum oyun oynarken. Tabii Ayçin de. Bir, iki, üç derken Ayin’in annesi Yurdagül Teyze bizi susturmak için uyarıyor, bazen kızıyor kadıncağız. Bir susarsak ikinci de yine dayanamıyoruz. Evdeysek divanların koltukların üstünde zıplıyoruz, bahçedeysek Apaçi’leri aratmayacak şekilde koşturup bağırıyoruz. Zaten de Kızılderilicilik oynuyoruz.

Bir öğleden sonra, biz Komançi Kabilesi’nin üstüne taarruza geçmek için hazırlanırken, bahçe girişinin önünde Yurdagül teyzeyle sohbet eden iri kıyım bir kadın görüyoruz. Otuz yaşlarında, kısa dalgalı saçlı, kalın dudaklı bu kadında bir tuhaflık var ama tam çözemiyorum.

Yurdagül Teyze:

“Bakın bu Aynur” diyor bize. “Aynur yaramaz çocukları yiyor biliyor musunuz? Ses duymuş gelmiş. Siz miydiniz diye sordu”.

Sonra Aynur’a dönüyor. “Aynur, bu çocuklar yaramazlık yapmadı. Sen yanlış duymuşsun. Yeme onları tamam mı?”

Yazının Devamını Oku

Takım elbise mağduru Pretty Woman

4 Mayıs 2016
Kafamın içinde Julia Roberts’ın "Pretty Woman" filmindeki kimliği yüklü, kulaklarımda da filmdeki tema şarkı, sanki filmin ikinci bölümü benimle çekiliyormuş gibi salınarak yürüyorum.

Bundan iki yıl önceki yazılarımdan birinde bahsetmiştim “Beni bu takım elbiseler mahvetti” diye. “Takım elbiseyle ilgili bir hikâyem daha var sonradan anlatacağım” deyip bitirmiştim. 

İşte o ikinci hikâyeyi anlatmadığımı fark ettim. Şimdi beni mahveden ikinci takım hikâyeme başlıyorum.

Efendim, malum yurt dışından ülkeme dönüşümün ikinci yılı falan. Güzel bir işim var ama şirket kapanıyor birkaç haftaya. Yeni iş arayışları eşittir stres başımda duman, bir yandan ekmek kemirip bir yandan online başvurularımı yapıyorum. Ara sıra görüşmelere gidiyorum giyinip kuşanıp. Aylar geçmiş, ben gardırobumdaki takım elbiselerimin içine biraz ıkınarak girdiğimi anlıyorum bu görüşmelere giderken. Zaten bir keresinde düğmeden dolayı rezil olmuşum bir daha mı tövbe rezil olamam.

O sıralarda büyük bir insan kaynakları şirketi beni yine büyük bir şirket için görüşmeye davet ediyor. Gidiyorum. Bu görüşme sonrasında, “bizim için çok olumlusunuz. Sizi ikinci görüşme için şirketin genel merkezine yönlendireceğiz” diyorlar. Şimdi, bu şirket Amerikan şirketi, Türkiye pazarına ise ülkenin en büyük gruplarından biriyle ortaklaşa gireceklermiş. İşte bu ikinci görüşme için şirketten aranıyorum ve beş gün sonra, uzaktan bile insanın ağzının suyunu akıtan holding binasına davet ediliyorum.

Evde bir bayram havası. Bu kadar gaz da verilmiş bana. Kabıma sığamıyorum, gaz haldeyim ya havalardayım. Beraber yaşadığım kuzenim, “bu görüşme için çok şık olmalısın. Nereye gittiğinin farkında ol” diyor ve hemen gidip yeni ciciler almamız gerektiğini söylüyor. “Ya hani şu an işsizim ya, daha dikkatli gitsem, ne güzel urbalarım da var. Yanlardan azıcık açtırsak falan” desem de “olmaz” diyor. Tam tekmil cillop gibi olmam lazımmış. “Baştan ayağı yenileceksin. En kaliteli ürünlerle girmen lazım içeri” diye de ekliyor.

Amannn iş zaten garanti gibi. Önce ye kürküm ye derim, sonra da başımdan aşağı dökülecek paraları yerim ne var.

Kuzenimle Bağdat Caddesi’ne gidiyoruz. Bir önceki maaşımın üç katını harcayarak (kredi kartına 12 taksit) çanta, ayakkabı, gömlek, takım elbise, üstüne takılar falan satın alıp eve dönmek için elimizde çantalarla yürüyoruz. Kafamın içinde Julia Roberts’ın “Pretty Woman” filmindeki kimliği yüklü, kulaklarımda da filmdeki tema şarkı, sanki filmin ikinci bölümü benimle çekiliyormuş gibi salınarak yürüyorum. Ama yok, ikinci bölüm New York’ta olcek efem. Başrol benim. 5. Avenue'de de elimde böyle alışveriş çantalarıyla yürüyeceğim birkaç ay sonra…

Yazının Devamını Oku

Yaz Sezintisi

13 Nisan 2016
Soluk bir lambanın aydınlattığı meydandaki ahşap bankta anneannesi ile birlikte oturuyordu.

Soluk bir lambanın aydınlattığı meydandaki ahşap bankta anneannesi ile birlikte oturuyordu. Sarı mantosu ve başına bağlanmış olan, üzerinde beyaz minik çiçek desenli kırmızı eşarbı, bu eşarbın altında görünen uzun gece siyah saçları, hokka burnu, bal sarısı ve ela karışımı iri gözleri ile Ayşecik, Gülşah gibi Yeşilçam’ın çocuk yıldızlarını andırıyordu. Ama dört buçuk -beş yaşlarındaki bu yıldız kız, hiç konuşmadan, sanki yüzünde küskün bir ifadeyle ileriye bakıyordu.

Akşam gezmesine gidiyorduk annemle. Yanlarından geçerken durup selam verdik.

“İyi akşamlar Zarif Abla” dedi annem.

“İyi akşamlar, Şahin Ali İstanbul'da gelecek de onu bekliyoruz” dedi o da.

Annem Zarif Teyze’ye göz aydınlığı da diledi. Sonra küçük kıza dönerek , “Seni de tebrik ediyorum güzel kız. Artık abla oldun" dedi. Küçük kız sanki duymamıştı. Sadece yutkunarak, gözünün görebildiği en uzağa bakmaya devam etti. Ela gözlerini bir iki kere kırpıştı ama sağ tarafına dönüp kendisine söylenen tebrike tepkisiz kaldı. Anlamıştım. Yeni bir kardeşi olmuştu ve o annesini paylaşmak zorunda kaldığı için öfkeliydi. Üstelik yeni bebek annesinin yanındayken o buradaydı.

Yolumuza devam ederken “Kimdi o kız?” diye sordum. “Sezin” dedi annem. “ Zarif ablanın torunu. İstanbul’da yaşıyor. Annesinin yeni bir bebeği oldu.”

Sezin, ortanca kız kardeşimle yaşıttı. Yani dört yaş küçüktü benden. O sıralarda dokuz yaşında olan ben için küçük bir kızdı, oyun arkadaşı değil. O sekiz, ben ise on ikilerimi devirmek üzereyken ( oyun arkadaşı) olmasak da epey zaman geçirirdik.

Yazının Devamını Oku