Elif Ebru Wibrew

Mavi düşlü genç adam: Ömür Kurt

9 Mayıs 2018
Onu ilk tanıdığımda mavi gözleri vardı. Işıl ışıl parıldayan bu mavilikte düşleri de maviydi, heyecan, azim ve cesareti de...

Onu ilk tanıdığımda mavi gözleri vardı. Işıl ışıl parıldayan bu mavilikte düşleri de maviydi, heyecan, azim ve cesareti de... Gördüm ben…


Genç bir gazeteciydi ama çok daha fazlası olacağı çoktan belliydi. Fikirlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Kesilmediği gibi her birini uygulamaya koyup sonuca koşuyordu. Bir yandan kariyer basamaklarını çıkarken diğer yandan yetenekleri bir bir kutudan çıkmaya başlamıştı. Müthiş çizimleri vardı bir kere. O çizimlerini sonradan çıkaracağı Mentollü Larva’sının sayfalarını süslemek için kullanacaktı.

Çocukları o kadar seviyordu, onların dünyasına o kadar ilgi duyuyordu ki, rotasını o sihirli dünyaya çevirmeye karar verdiğinde ona yine çok inanarak baktım. Ve gözleri hala maviydi… Düşleri de…

Hayatımıza küçük bir kız soktu Ömür… Adı KARACA olan kitap karakteri ile o çok sevdiği çocuklara yeni maceralar açtı. İlk çocuk kitabı Karaca ve Sihirli Orman’ı, Karaca ile Yürüyen Köşk izledi. Ömür’ün bu kitapları o kadar çok sevildi ki, ülkenin dört bir yanından yüzlerce öğrenci Ömür ağabeylerinin kitaplarını imzalamak için yolunu bekler oldu. Amanın o nasıl bir sevgi seliydi öyle? Minik elleriyle hazırladıkları pankartlara yazdıkları sevgi sözcükleriyle karşıladılar gelişini dört gözle bekleyen hayranları. Diğer yüzlercesi ise imza günlerine koştular ona kitaplarını imzalatmak ve onunla sohbet etmek için. Ve evet hala gözleri maviydi… Çocukların kalplerinin kapılarını bu kadar yakından, hem de bu samimiyetle tıklatan bir Adile (Naşit) Teyze, bir Barış (Manço) Ağabey vardı. Yeni ağabey ise bence bu mavi gözlü, mavi düşlü gençti…

Yazının Devamını Oku

Hayalini Arayan Kadın

14 Mart 2018
Hiç ummadığı bir zamanda, hiç ummadığı birinin yaşattığı tramvadan sonra masum hayalleri darmadağın...

“Bir kadının ışığı nasıl söner ya da söndürülür”ü anlatan güzel bir kitap elime geçti geçenlerde. Okurken, “Hadi canım daha neler, olur mu öyle şey?” diyemeyeceğiniz bir kitap. Çünkü kahraman çok tanıdık ve bizler onun yaşadıklarına toplum olarak bir hayli akrabayız.

Zeynep, yaşadıkları bağlamında hepimizin ya bizzat bildiği ya etraftan duyduğu ya da televizyonda izlediği yüzlerce talihsiz genç kızdan biri. Sakin bir kasabada, sakince yaşayan, sade düşleri olan çok güzel bir genç kız. Hiç ummadığı bir zamanda, hiç ummadığı birinin yaşattığı tramvadan sonra masum hayalleri darmadağın, hayatı ise tepetaklak olmuş, son bir çırpınışla yerini yurdunu bırakıp İstanbul’a sığınmış bir yüz… HAYALİNİ ARAYAN KADIN o… Mirza Tazegül’ün fırından taze çıkmış yeni romanının kilit ismi.


Zeynep’in hikayesinde masum bir aşk da var, o aşkın öbür yüzünü görmek de; korkulara hapsoluş da var korkulardan sıyrılıp yeniden ayağa kalkış da; ayrılık da var buluşma da, esaret de var özgürlük de; kaybolmuş hayaller de var, masalsı dokunuşlarla hayallere yeniden kavuşmaya çalışmak da…

“Hayatta problemler hep pusudadır. Bu problemler zayıf düştüğümüzde domino taşı gibi ardı ardına üzerimize çöker. Fakat sevinçler ve mutluluklar öyle değildir, onları biz emekle kazanır, adeta sürükleyerek sıraya dizeriz” diyor yazar. Zeynep’e domino taşları gibi çöküyor gerçekten de dertler. Onun canı acıdıkça sizinki de acıyor. Bir erkek yazar olarak kadın dünyasına girebilmeyi, o dünyadan o acıyı resmetmeyi çok iyi başarmış Mirza Tazegül çünkü...

Zengin konusuyla, akışkan kelimeleriyle sizi sürükleyen, sıkmadan içine alan bir kitap HAYALİNİ ARAYAN KADIN… Okurken canınız yansa da acaba bu can yanmasını dindirebilecek bir şey olacak mı tadıyla sayfaları heyecanla ve merakla çeviriyorsunuz.

Koltuğunuza yaslanıp, mis gibi kahvenizi yudumlayıp keyifle okurken HAYALİNİ ARAYAN KADIN’ın yanında olmak pek hoşunuza gidecek…

Yazının Devamını Oku

Takvim pozları

21 Aralık 2017
Evet, artistik pozlar vermeye pek bir bayılıyorum. Hatta arkadaşlarla karelendiğimiz zaman fotoğrafı çekene beş altı poz çek derim.

Herkesin tutkuları vardır. Onların peşinden gidebiliyor ve yapabiliyorsan ne güzel. En azından yapmayı denemek de mutlu eder. Eksik mi kalacağım? Efendim benim de var bir sürü tutkum. Hepsini yapmaya ya da yapabilmeye muktedir olmadıklarım da var, deneyip ulaştıklarım da deneyip ulaşamadıklarım da. Hatta realist olup denemeye gerek bile duymadığım, hayal kurup yalandığım da bir sürüsü oldu. Ama bugün burada yazdığım küçük tutkularımdan biri. Fotoğraf çekmek ya da kendimi model olarak kullanıp manzarayı bütünlemek.

Yok, öyle Japonlar gibi çekecekleri şeyin önüne geçip, iki ellerini önde birleştirip hafif gülümseyerek poz vermekten bahsetmiyorum. Bildiğin model gibi. Evet efendim model. Ne yapalım yani 1.80 boyumuz yoksa? Ne yapalım yani süpürge sapı inceliğinde değilsek? Şöyle uzaklara bakar gibi yapıp, saçları uçuşturarak arkadaki manzarayı doldurmayalım mı? Ne var ben de artistik bir iki takvim pozu versem. Hatıralık yani…

Evet, artistik pozlar vermeye pek bir bayılıyorum. Hatta arkadaşlarla karelendiğimiz zaman fotoğrafı çekene beş altı poz çek derim. O kişi deklanşöre her basışta benim saç, baş, beden bir o yana bir bu yana döner. Sanırsın katalog için çekime gelmişim.

Elbette doğal pozları çok severim. Doğal bir kahkaham yakalansın, artistik bir bakışa konu olayım falan. Ama çekerken de azıcık bir görüşünüz olsun be kardeşim. Fotoğraf çeken ben olduğumda bütün ince detaylara dikkat ederek yön vermiyor muyum size ha? Siz niye yapmıyonuz? Şuranı sakla buranı çevir diye niye yönlendirmiyonuz? Doğal kareler olacak diye de o böreği ağzıma tokuşturduğumda çekmeyin yani. Azıcık bekle arkadaşım. Doğal hem güzel olduğumda bas deklanşöre olmaz mı? Niye gözlerim belertilmiş halde, yüzüm Norveç’in yüzölçümü büyüklüğünde, kollarım pehlivanlar gibi, saçlarım çiftlik hayvanları tarafından yalanıp volümünü yitirmiş gibiyken çekiyorsun? Ya tabii tabii, gördüğünü kareliyorsun he mi? Anı görme, anı değiştir arkadaş! De ki, “Yüzünü hafif yana çevir, kolları geriye doğru çek, saçı aslan yelesi gibi kabart”. Kaybedeceğin ne var? Hiç. Ne kazanırsın peki? Takdirimi daha ne olsun…

He, şimdi anlaşılacağı üzere ben fotoğraf çekerken sorun yok da biri beni ya da benim içinde bulunduğum kareyi çekerken sorun oluyor efendim. Fotoğraf olayını duyduğum an bir tazı gibi kulaklarım dikilir. Yine bir tazı çabukluğunda her daim saçımın tepesinde duran çubuk toka yerinden çıkarılır, saçlar kabartılır, vücut yana döner, kollar arkaya, yüz hafif öne ve omza doğru ilerletilir. Otomatiğe bağladığımdan beş saniye içinde tamam hale gelirim ben.

Efendim. İşte bu yüzdendir ki normalde lokum kıvamındaki beyim pek bir streslidir manzarası bol tatil yerlerine giderken. Ona fotoğraf çektireceğim, çektiklerini beğenmeyip, kuralları belirttiğim halde “doğru bir bakış ve çekim açısı yakalamadın” diye homurdanacağım ve bir kare poz için yeniden ve yaklaşık yirmi iki adet daha çekim isteyeceğim diye titrek bir tavşan gibi arkamdan gelir garibim. Bir de herkes bize bakıyor diye bir telaş içindedir.

“O telaşla hepten hata yapıyorsun ama cicim.”

“Ama böyle devamlı durup durup foto çekiyorsun hayatım. Anı kaçırıyorsun” diyor.

Yazının Devamını Oku

Erken Ergen Chucky

4 Ekim 2017
Henüz on yaşını doldurmasına daha yarım yıl olmasına rağmen bizimki erken ergenlikten maaş almaya başladı bile.

“Lütfen şarkı söylemeyi, daha doğrusu söyleyememeyi kesebilir misin anneciğim?””

“Ama benim kişisel özgürlüğümü sınırlayamazsın oğlan çocuğu.”

“Ama beni acayip rahatsız ediyorsa fikrimi söylemem lazım anneciğim.”

Tövbe tövbe…

“Hem anne lütfen şu direksiyonu alttan tutma”

“Ya oğlum trafik polisi misin? Duran trafikte kolumu dinlendiriyorum ne var bunda?””

“Olmaz. Sonra alışkanlık yapacak. Farkında olmadan tutacaksın. Bu çok tehlikeli olur.”

Ay babası kılıklı. Babasından duyduklarını satmaya bak hele. Lakin bu artık kronik hal aldı bile. Arabamın simidini alttan tutacak olduğum an otomata basılmış gibi sesi yükseliyor.

Yazının Devamını Oku

Bir zahmet düşer misiniz?

19 Haziran 2017
Hiç hoş değil biliyorum. Biliyorum da elimde değil.

Hiç hoş değil biliyorum. Biliyorum da elimde değil. Yolda giderken tökezleyen ya da düşene çok gülüyorum. Kendim düşsem de öyle ama. Düştüğüm yerde doğrulup gülüyorum dakikalarca. Sarsıntı anımı, düşerken yüzümün aldığını düşündüğüm hali ve yerde aldığım pozisyonu. Sanırsın ki hayatta beni güldüren başka bir şey yok da hazır düşmüşüm ya da düşen görmüşüm bir sinirlerimi boşaltıvereyim hele, şöyle keyifleneyim demişim. Ha tabii gidip yüzlerine karşı göbeği tuta tuta gülmüyorum. Arkamı dönüyorum, kuytuya gidiyorum falan.

Şimdi yanlış anlaşılmasın. Bu demek değil ki, canı acımış olan birinin ardından eğleniyorum. Yok. Öyle komik biçimde sendeleyen ve masumca, acısız, komik düşenlerle benim eğlencem.

Çok düştüm ben. Durduğum yerde iki ayağım birbirine takılarak düşüşüm de var, tökezleyip uçan sincap gibi kanatlarımı açarak zeminle öpüştüğüm de. Hatta son düşüşümde canım öyle bir yanıyor ki, kimsenin geçmediği biz zaman diliminde yerden doğrulmamım mümkün olmadığı bir beş dakika Medine dilencisi gibi oturmak zorunda kalıyorum. Önüme mendil koysam para bile toplayabilirim de gülen dilenciye papel verilir mi?

İrili ufaklı böyle kapaklanmalarımın dışında bir tanesi ki var ki bana ders için gönderildiğine inanıyorum.

Şimdi, söylemeden edemeyeceğim. Pek bir aram yok gibi. Bazı konularda kendimi yontmaya çalışıp hafif esnediğim olsa da genelde iki uçlarda her hareketim ya da düşüncem.

İlkokulda lakabım leylekti ya hani. Uzunum ki hem ne kadar. Boynum da maşallah kuğu. Zayıf omuzlarım uzun boynumu pek taşıyamıyor. Ben bu boynumu güya kısaltmak için aşağıya doğru devekuşu gibi içeri çekmeye çalışıyorum. “Allahım bu kız ne zaman güzelleşecek” bakışlarıyla beni süzen annem, kuğusuna sesleniyor:

“Kambur durma, başını dikleştir”

He, dik durunca zürafa gibi duran sen değilsin tabii.

Yazının Devamını Oku

Renkli çizmeler

1 Mart 2017
Kadınlar ve ayakkabılar… Ayırabilir misiniz birbirinden? Küçük bir kızken de ayıramazsınız sonrasında da…

Seksenli yıllarda “Resimli Bilgi” adında ansiklopediler vardı. Yedi cilt. Hiç sıkılmadan karıştırır, hiç sıkmayan anlatımı olduğundan kitap okur gibi okurdum içindeki bilgileri. Görsel zenginliği olduğu için hafızama işlemiş olan bir dolu bilgim bu ansiklopedi kaynaklıdır.

İşte oradan öğrenmiştim ilk. Eski Çin’de, küçük kızların ayakları parmakları kıvrılacak şekilde sıkıca bağlanıp kırılmaları sağlanır, ayak büyümesin diye demir ayakkabılar giydirilirmiş. Zamanla ayakların formu bozulmuş ve lotus dedikleri şekli almış. Bu bozuk formlu 7.5 santimlik ayaklar güzellik sembolüymüş asırlar boyu.

Resimlerden biri, küçücük bir yaşlı kadının ayaklarının sargılarını ve demir ayakkabıdan dolayı oluşmuş yamuk şeklini gösteriyordu. “Hemen yamulmaz ya” diyerek demir ayakkabıyla nasıl yürünürdü deneyimlemek istemiştim. Annemin, içinde ayran çırptığı iki çelik kâseyi alıp, tülbentlerle sardığım ayaklarımı bu taslara soktum. Yürümeye çalıştım. İlk adımda yere kapaklanmam önemli değildi. Demir ayakkabı giymiştim. Bugün, ayakları küçük bırakmak için değil ama moda deseler kesin demir ayakkabılar yeniden üretime geçerdi diye düşünmeden edemiyorum. En azından ayakkabı delileri kesin koleksiyonlarına dahil ederlerdi.

Hemen her kız çocuğu gibi ben de annemin ayakkabılarını giyip giyip salındım evde. Annem okuldayken bana bakan anneanneminkileri de giyer aynanın önünde epey vakit geçirdim. Yine anneannemin, özel günlerde ya da düğünlerde giydiği, üzerinde minik kahve şal desenleri olan beyaz elbisesini ve üzeri iki sıra boncuklu terliğini gizlice giymekten de kaçınmadım. Terlikler topukluydu… Yerleri süpürdüğü için bana balo elbisesi gibi olan bu kıyafete elbette ve maalesef Ali Garson olan kısa saçlarım uygun düşmüyordu. Kız başımda adı erkek adı olan modeli baş örtüsü takarak halleder, saç yerine kullandığım bu örtüyü kıvırıp yandan öne sarkıtırdım. O sevdiğim masal kahramanlarına dönüştüğüm bir gerçekti. Benim gerçeğim. Upuzun kumaş saçla Rapunzel de olabilirdim, dünyanın en güzel kıyafeti olarak düşündüğüm bu beyaz elbise ve boncuklu terliklerle, baloya giden Sindirella da. Gerçi Sindirella’nın elbisesi maviydi ama olsun. “Hayal benim, zaman benim el ne karışır? Bendenize bu esvaplar ne de yakışır…”

Tüketimin bu kadar sık, çok rengin de giyim kuşamda bu kadar çok yoğun olmadığı dönemlerde seksenlerde çocuktum. Seksenlerdeki fosforlu turuncu ve yeşil modasının olduğu yıllar hariç, klasik siyah, kırmızı, beyaz renkte ayakkabılar vardı ekseri.

Bayramlık ayakkabılarımızın alınacağı güne kadar olan heyecan, alındıktan sonra bayrama kadar geçen zamanki heyecan, bayram günündeki heyecan nasıl bir şeydi çok iyi hatırlarım. Önce elbisen dikilir ya da alınırdı. Sonra da ona uyacak ayakkabı için gidilen şehrin heyecanı. O gün şehir, lunaparkıyla, kâğıt helvası, atomu ya da bezesiyle değil sadece ayakkabıcılar pasajıyla hayallerimize hizmet ederdi. O pasajın uçsuz bucaksız mağazaları ve mağazaların vitrin ve önlerini süsleyen çeşit çeşit ayakkabıları… Saatlerce gezilir, onlarcası denendikten sonra yeni ayakkabı alınır ve alındıktan sonra bayrama kadar kimseye gösterilmezdi ki baştan aşağı her şeyimiz görülmemiş olsun. Piyasaya ilk bayram günü sürülelim.

Ama ben dayanamaz, mutlaka akşamları yatmadan önce bir giyer yürürdüm yenilerimle. Gezinir, dakikalarca gözlerimle yerdim onları. Bayram arifesi gelir çatar, ayakkabılar baş ucumda, elbisem ertesi güne jilet gibi ütülenmiş bir biçimde sabahı zor ederek uykuya dalar ve horozların sesiyle erkenden kalkardım. Piyasaya çıkacağım an geldiğinde ise şeker sepetim, yeni elbisem ama en çok da ayakkabılarım, heyecan ile dışarı çıkar, başım ayakkabılarıma bakar şekilde dolaşmaya başlardım. Hem ayakkabılarıma bakmak hem de yüzeyinde çizgiler oluşturup bozmadan yürüyebiliyor muyum göreyim diye.

Böyle bayramlardan biri içindi. Kırmızı babet şekilli ama onun kadar ince tabanlı olmayan, beyaz fiyonklu bir ayakkabı beğenmiştim. Alıp eve geldiğimizde hemen ayağıma geçirdim. Tapıyordum. Hiç çıkarasım yoktu. Dans ediyordum. Andersen’in “Kırmızı Pabuçlar” adlı masalındaki kızın ta kendisiydim o an. Yani ayaklarımı kesmeleri lazımdı pabuçlarımı çıkarmaları için.

Yazının Devamını Oku

Sarı çoraplı eksik etek

20 Ocak 2017
Çocuk eteğimi işaret ediyor: "Eteğin, eteğin". Çoğu kişi gibi onun da kıyafetime iltifat edeceğini sandığım için, kibarca bir reverans yapıp gülümsüyor ve kendisine teşekkür ediyorum.

Daha önceki bir yazımda da değinmiştim. Herkesin olduğu gibi benim de küçükken hayran olduğum kitap karakterleri vardı. Ama fazladan bir huyum daha vardı. O sevdiğim kimlikler olamayacağımı bilsem de onların kitaplarda yaşadığı olayların benzeri karşıma çıkınca anında moda girme huyu. Biraz daha yaş alınca hayranlık kısmı sona erse de, o içime işlemiş ve neredeyse ezbere anlatabileceğim karakterlerin kitaplardaki ortamlarına benzer yerlerde bulunduğum çok olmuştur. İşte o zaman, kitabı okurken duyduğum hazzı karınca kararımca ve bir iki dakikalığına da olsa yaşamış gibi hissederdim.

Efendim, Londra’ya ilk gideceğim zaman valizimin içine yeni ciciler koyuyorum. Yeni şehre yeni cicilerle başlamak için… Bunlardan biri de, kırmızı- sarı- lacivert kareli bir İskoç mini etek (o yıl çok modaydı), üstüne lacivert balıkçı bir kazak ve etekteki cırt sarıya eş tonda sarı kilotlu çorap. Sarı beni hep mutlu etmiştir. Öylesine mutluyum…

Haftada ya da iki haftada bir okula giderken forma gibi giyiyorum bunları. Modanın başkentindeyim ama, Londra’ya sanki sarı çoraplarımla rengi ve modayı ben getirmişim gibi hissediyorum. Çünkü okulda herkes o kadar sempatiyle ve beğeniyle bakıp hatta üzerimdekileri nerden aldığımı soruyor ki, böyle hissetmem çok normal.

Okul kocaman. Her derste başka bir dersliğe başka öğrencilerle girdiğin bir sistemi var. Öğretmenler de devamlı değişiyor ki değişik aksanlara alışalım. Bu, devamlı yeni yüzlerle tanışıyorsun demek. Bir sürü yeni yüz de seni tanıyor. Fakat benim tanınmamın iki sebebi var: Birincisi söz konusu olan cırt sarısı çoraplarım, ikincisi, daha yeni yetme İngilizcemle sınıf sınıf dolaşıp, iki üç dakika erken girmiş öğretmen gibi yaparak, o günkü hocalarının kendim olduğunu söyledikten sonra ders anlatmaya başlamak. Gerçek öğretmen gelince de reverans yapıp kaçmak.

Her gün suç mahallinde olduğum için, suçu işledikten sonra artık bu formamı giymemem lazım değil mi? Doğrudan parmakla “aha da geçen gün bizi işleten kız bu” diye öğrencilerin bakışları altındayım. Çünkü en çok sarı çoraplarından tanınıyorum. O sarı çoraplardan ben suçluyum. O zaman yaksana onları? Olmaz. Her görenin kıyafetime iltifat etmesine o kadar alışmışım. Lady Gaga neyse ben de oyum. Kimilerine göre sarı çoraplı sempatik kızım, kimilerine göre, işi gücü yok, sınıf sınıf dolaşıp öğretmen taklidi yapan şımarık sarı çoraplı kızım, kimine göre de hem sempatik hem deli dolu bir sarı çoraplı kızım. Neysem neyim. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Magazin basınında mıyım? Evet öyleyim efendim. Yıllardır beklediğim üne sahibim. Çıkaramam çorabımı.

Okulun koridorları bir kare gibi birleşiyor. Bu yüzden de bazı sınıfların pencereleri caddeye, bazılarınınki ise ortadaki avlu gibi bir boşluğa bakıyor. Yani bir pencereden çıkıp, karenin öbür tarafındaki kenarına gidebileceğimi, oradaki pencerelerden içeri girebileceğimi anlıyorum. Yalnız o günkü sınıfım beşinci katta. Ben bir kenardayım ama karşı kenarda öğretmen taklidi yapmadığım cillop gibi sınıflar var. Pencereden kafamı uzatıp yürüyebilmek için bir metrelik bir çıkıntının olduğunu da görüyorum. O sınıflara ulaşmam mümkün yani. Çalıkuşu da ağaç tepelerindeydi, hatta bir ara da okulun çatısına çıkmamış mıydı? İşte okul, işte çatı. Geriye özne kalıyor. Aha da o benim. Feride Nizamettin… Yani Çalıkuşu… Yani ben yahu. Bu çatıda yürümeyi, hala kandırmadığım sınıflara öğretmen olmak için kullanıyorum. Kullanırken de sevdiğim karakterin kimliğine giriyorum. Bir taşla iki kuş. Üzerimde de tesadüf bilin bakalım ne var? Formam.

Pencereden içeri girip, “Merhaba arkadaşlar bugünkü yeni öğretmeniniz benim.” diyerek beşinci katı da dolandırıyorum nihayet. Girdiğim pencereden şaşkın bakışlar altında hızlıca çıkıp kendi sınıfıma dönerken diğer bir sınıftan Sonia beni görüyor. Sonia İsviçreli. Onu ne zaman görsem, kendimi çocukluk kahramanım, Dörfli kasabasından dedesinin dağdaki kulübesine gitmeye çalışan Heidi gibi hissediyorum. Kız da bana Heidi diyor hep.

“Heidi selam ne işin var orada?” diye sesleniyor kız.

Yazının Devamını Oku

Özel tatlara yolculuğun adresi: Yakakent

21 Aralık 2016
Her yerin kendine göre özel ve güzel yemekleri var elbette. Hatta adı aynı olan yemekleri birden fazla şehrimizde görmek de mümkün.

Yolunuz Yakakent’e düşerse oranın kendine has yemeklerini tadana kadar kalmanızı öneririm. Bir yandan mis gibi denizinin manzarasında kendinizi kaybeder, diğer yandan iyotun açtığı iştahınızı yörenin tatlarıyla taçlandırabilirsiniz.

Elli, altmış hatta daha fazla yıldan beri değişen mimari dokusuna karşın, bu şirin ilçenin değişmeyen öyle özel yemekleri vardır ki, bir tadarsan başka yerde aynı tadı bir daha asla bulamaz, o tadı damağında saklamak zorunda kalırsın.

Her yerin kendine göre özel ve güzel yemekleri var elbette. Hatta adı aynı olan yemekleri birden fazla şehrimizde görmek de mümkün. Lakin bu yemekler o yörenin özel yapım teknikleriyle ve o yörede üretilen sebzeyle, yağla, peynirle ya da otuyla sebzesi ile yapılınca “oranın yemeği” olur.

Ha işte bu “ora”lardan biri de Yakakent. Samsun’un bu deniz kenarındaki şirin ilçesine yolunuz düştüğünde -ki düşürseniz pek iyi olacaktır- aşağıda söyleyeceğim yemeklerini yemeden ayrılmayın derim.

Her yerin güveci vardır. Ama siz bir de Yakakent’te güveç yaptırın. Çünkü bu güvece konulan et, yaylada serbest otlayan koyundan, tereyağı yine mutlu mesut yayılmış inekten, içine konulan sebzesi köylerden taze taze gelmektedir. Toprak güveç tencerenin içindeki et, taş fırındaki yerin alıp, odun ateşinde öyle bir pişer ki, pişip de evine getirdiğin güvecin o müthiş kokusunu duyan senin kendisini yemeğe davet etmen için gözlerinin içine bakar.

Siz hiç pırasa sirkelisi diye bir yemek duydunuz mu? Benim sorduklarım duymamış. Belki sadece zeytinyağlısını bildiğiniz yemeği bir de böyle deneyip yiyin. İnanın sirkeyle sarımsakla harmanlanmış kızarmış pırasanın bu formuna bayılacaksınız.

Civar köylerden cuma günü kurulan pazara taze taze toplanıp satılmak üzere getirilmiş, doğal gübrede yetişen kara lahananın kavrulmuş halini, fırından yeni çıkmış ekmekle yemeyi deneyin hele bir. Karadeniz’in meşhur turşu kavurması sadece burada domates turşusu ile yapılı ve inanın bir başkadır.

Yörenin iki özel tadı daha vardır ki, kaç nesildir ne tadından ne adından ödün vermiştir.

Yazının Devamını Oku