GeriElif Çongur Seni uzaktan sevmek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Seni uzaktan sevmek

Futbolu çok özledik.

Maçları, oyunun kendisini, tuttuğumuz takımı. Bu süreçte; boğuştuğumuz küresel salgına, yaşadığımız sıkıntılara, futbol hasretimize rağmen “Acaba izolasyon günlerinde futboldan uzak kaldığı için biraz rahatlayanlar var mıdır?” diye düşünüyorum.

Futbolsuz geçen izolasyon günleri vesilesiyle bir kez daha görmüş olduk ki, memleket futbolunda, işin öznesi olmalarına rağmen, futbolun en az konuşulan bileşeni futbolcular. Futbolcular; eğer çok büyük bir çam devirmemişlerse hataları ve doğruları en az konuşulan, futbolun diğer bileşenlerine göre daha korunaklı, daha güvenli bir alandalar.

Kimse takım iyi gitmiyor diye faturanın tamamını futbolculara kesmediği gibi, kimse yaptıkları hataları göstere göstere, durdura başlata saatlerce de konuşmuyor. Dolayısıyla onlar için çok şey değiştiğini düşünmüyorum. Elbette özlemişlerdir futbol oynamayı, onu demiyorum.

Benim sorumun cevabının ilk muhatapları hakemler. Hakikaten en çok hakemler rahatlamıştır bu dönemde. Her şeyden önce, maçlarda on binlerce kişiden işittikleri küfürlerden uzaklar. Sonra, yaptıkları küçük veya büyük hataların sabahlara kadar, evrile çevrile, uzata uzata konuşulmasından uzaklar. O konuşmaların ayarının kaçıp hakaretlere varmasından, sürekli olumsuzlukla anıldıkları bir evrenden uzaklar. Evlerinde, varsa bahçelerinde antrenmanlarını yapıyorlardır herhalde. Teorik meseleleri çalışıyorlardır. Ne güzel.

Cevabın ikinci muhatapları da teknik direktörler. Memlekette herkesin en iyi bildiği şeyi meslek olarak yapmak gibi bir şansızlıkları olduğundan, teknik direktörler bir süredir kendilerine her dakika işlerinin öğretilmesi saçmalığından uzaklar. “Onu oynattın, neden bunu oynatmadın, o diziliş, vay bu taktik, bu Hoca’ya yazar, Hoca’nın hatası, Hoca şöyle, Hoca böyle” gibi ezber ettiğimiz lafları duymuyorlar/okumuyorlar bir süredir. Kafalarını dinliyorlardır. Ne rahatlık.

Spor basını da rahatlamıştır. Bazıları için konuşuyorum elbette, genelleme yapmıyorum. O bazıları için de kolay olmuyordu herhalde sürekli bir hadise beklemek, yoksa yaratmak, sonra onun üstüne sabahlara kadar konuşmak. Ya da kolay oluyordu belki de. Baksanıza lig tatil olunca futbol üzerine konuşacak bir şeyleri kalmamış. Çünkü zaten futbol üzerine değil; sansasyon üzerine konuşuyor, futbolumuzdaki her türlü itiş kakışı nimet biliyorlar, oralardan besleniyorlardı. Onlar bugünlerde ne yapıyor, dinleniyorlar mı, mesele mucitliği peşindeler mi işte onu bilemiyorum.

Esasında bakmayın biz de çok rahatladık. Takımlarımız haftalardır maç kaybetmiyor. Yenilgi yok. Üzüntü yok. Kavga dövüş yok. Bu açıdan şahane bence. Böyle diyorum ama bakmayın. Uzaktan sevmek çok zormuş.

Bir an evvel geçsin gitsin bu berbat zamanlar.

Seven sevdiğine kavuşsun.

Bu sırada bir umut futbolumuzda bazı konularda bazı akıllar başlara alınsın.

 

X

Naz Aydemir Akyol’a büyük onur

Şenol Güneş’in başında olduğu milli takımımızla harika bir gece yaşadık. Mutluyuz, tebrik ediyoruz, devamını bekliyoruz. Yazanı çizeni çok olur nasılsa, ben bugün bir voleybolcumuzdan söz edeyim biraz. Naz Aydemir Akyol’dan.

Akyol, 1990 yılında İstanbul’da doğar. Eski voleybol milli takım oyuncuları Alev ve Ali Aydın Aydemir’in kızıdır. Spora atletizm ve basketbolla başlar. Ancak voleybolda karar kılar. Dokuz yaşındayken Eczacıbaşı altyapısında voleybola başlar. 2002-2003 sezonunda, öğrencilik yıllarında, okul takımına ek olarak Eczacıbaşı Voleybol yıldız ve genç takımlarında oynar. 2003-2004’te Yıldız Kızlar Balkan Şampiyonası'nda ilk kez giydiği formayla “En İyi Pasör” seçilir. 2004-2005 sezonunda Eczacıbaşı A takımıyla Top Teams Kupası Final Four'a katılır. 2005-2006’te tam zamanlı olarak A takımda oynamaya başlayan Naz, Eczacıbaşı'nın birinci pasörü olarak üç yıl üst üste Türkiye Şampiyonu olur. Aynı sezon Eczacıbaşı'nın Yıldız, Genç, A Takımları ve Özel Yüzyıl Işıl Lisesi okul takımıyla tam dört şampiyonluk kupasının birden sahibi olur.

2007-2008 sezonunda Yıldız Kızlar Dünya Şampiyonası'nda ikincilik kürsüsüne çıkarak Türk spor tarihinde bir ilki gerçekleştiren Yıldız Kız Milli Takımı’nın ve 2008 Genç Bayanlar Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalya kazanan Genç Milli Takım’ın kaptanlığını yapar. Genç Bayanlar Avrupa Şampiyonası'nda “En Değerli Oyuncu” seçilir. Bu da bir olur.

2008-2009 sezonu Türkiye Kupası’nda final, Türkiye Ligi Play-Off serisinde final ve Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Final Four oynar. 2009-2010 Fenerbahçe’ye transfer olan Naz Aydemir Akyol, şampiyonluk serisine devam eder. Fenerbahçe formasıyla ilk iki sezonunu; bir dünya şampiyonluğu, iki Türkiye Ligi şampiyonluğu, iki Süper Kupa şampiyonluğu, bir Türkiye Kupası şampiyonluğuyla tamamalar. Sözü edilen iki sezonda da Türkiye Ligi final serisinde “En İyi Pasör” ödülünü alır. 2011-2012 Fenerbahçe ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan Naz Aydemir, aynı turnuvada "En İyi Pasör'' seçilir.

A Milli Takım'la birlikte, aynı sezonda, Avrupa Kıtası Olimpiyat Elemesi birincisi, Dünya Grand Prix üçüncüsü ve İtalya Alassio'daki Edison Cup birincisi olur. 2012’de Londra Olimpiyatları’nda oynar. 2012-2013 Vakıfbank Spor Kulübü Voleybol A takımına transfer olur. Vakıfbank ile Türkiye Kupası ve CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu kazanır. “En İyi Pasör” ödülünü üst üste ikinci kez kazanmış olur. 2019 senesinde tekrar Fenerbahçe'ye transfer olur.

Başarı haritasını buraya sığdırmanın mümkün olmadığı milli voleybolcumuz Naz Aydemir Akyol, Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB) tarafından “Tarihin En İyi 100 Oyuncusu” listesine seçildi. Uluslararası Voleybol Federasyonu’nun internet sitesinden “Sporcu bir aileyi gururlandırmak” başlığıyla yapılan paylaşımda Naz Aydemir Akyol'un başarılarına yer verildi. Akyol’un, 2012’de tarihinde ilk kez olimpiyatlara katılan A Milli Kadın Voleybol Takımımızın kadrosunda yer alması ve 2021 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda mücadele edecek olmasından söz edildi.

Büyük onur. Gurur duyuyoruz. Yolu hep böyle çok açık olsun.

 

Yazının Devamını Oku

Dağ başını duman almış: Selim Sırrı Tarcan

Çoğumuzun adını ünlü bir spor salonundan bildiğimiz Selim Sırrı Tarcan aslında kimdir bu yazıda onu anlatmaya çabalayacağım.

Selim Sırrı Tarcan, 1874 yılında Teselya’nın Yenişehir Fener’inde dünyaya gelir. Miralay Yusuf Bey ve Zeynep Hanım’ın oğludur. Baba Yusuf Bey, 1876 Karadağ Muharebeleri’nde şehit düşer, Selim Sırrı 2 yaşında babasız kalır. Annesiyle birlikte İstanbul’a, asker olan dayısının yanına gider, ancak dayı II. Abdülhamit’e muhaliftir. Bu suç cezasız bırakılmaz ve dayının sürgüne gönderilmesi uzun sürmez. Böylece Selim Sırrı için  Galatasaray Lisesi’nde sekiz yıl sürecek yatılı öğrencilik yılları başlar. Bu yıllarda sonradan soyadı “Üstünidman” olacak olan Ali Faik Bey’den jimnastik dersleri alır.

Galatasaray Lisesi’ndeki eğitimin ardından Mühendishane-i Berr-i Hümayun’u bitirir. Bir süre Servet-i Fünûn dergisinde spor bölümünü yönetir. O dönemde Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden Juery ile yakın arkadaşlık kuran Selim Sırrı, Juery aracılığıyla modern Olimpiyatların babası olarak kabul edilen Pierre de Coubertin ile temas kurar. Coubertin, o yıllarda Türkiye’nin de Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne girmesini istemektedir. Selim Sırrı’nın bu rüyayı gerçekleştirmesi I. Meşrutiyet'in ilanına denk düşer. 1908 yılıyla birlikte Selim Sırrı, ilk Millî Olimpiyat Komitesi’ni kurar. 28 Mayıs 1909’da Berlin’de yapılan Uluslararası Olimpiyat Komitesi toplantılarına katılır ve İsveç Kraliyet Askeri Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi’ne başlar. Sportif çalışmaları sürdürürken bir yandan da halkbilimi çalışmalarını dikkatle takip eder.

1911’de akademiyi bitirir. Türkiye’ye döner ve beden eğitimi öğretmeni olarak çalışmaya başlar. İsveç’te takip ettiği çalışmalar doğrultusunda, aynı yıl ülkede folklor çalışmalarını başlatan ilk isim olur. Ege Bölgesinden zeybek oyunları derleyerek tanıtmaya çalışır. Selim Sırrı, İsveç’ten gelirken aynı zamanda bazı İsveç şarkılarının notalarını da yanında getirir. Bunlardan “Tre trallande jäntor” adlı şarkıyı marş olarak düşünür, “Dağ Başını Duman Almış” diye başlayan ve bugün “Gençlik Marşı” olarak bilinen marşın yaratıcısı olur.

1913 yılı itibariyle İdman isimli spor dergisinde yazılar yazar. Bu arada I. Dünya Savaşı nedeniyle Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeliğinden çıkarılan Türkiye'nin Millî Olimpiyat Komitesi de dağılmış olur. Ama Selim Sırrı’nın bu rüyadan vazgeçeceği yoktur çabalarını ısrarla sürdürür, 1922’de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti tekrar kurulur.

Selim Sırrı, aynı zamanda Türkiye’de voleybol sporunun altyapısını kuran isimdir. Yetmez, Türkiye’de boks sporunun da kurucusu olur. Galatasaray Lisesi Edebiyat öğretmenlerinden Mösyö Goury ile çalışmış, ilk Türk boksörlerinden Sabri Mahir gibi boksörler yetiştirmiştir. Kendisinden bize 58 kitap, 2500’e yakın makale kalır. 1500’den fazla konferans verdiği söylenir.

Pek çok okulda beden eğitimi öğretmenliği yapan Selim Sırrı Tarcan 1924’te Beden Terbiyesi Başmüfettişi olur. 1935’e kadar bu görevi sürdürür. 1935 yılında Beden Terbiyesi Başmüfettişliğinden emekliye ayrılır. Ordu milletvekili olarak TBMM’de yer alır. V., VI., VII. dönemlerde mecliste görev yapar.

2 Mart 1957 yılında İstanbul'da hayatını kaybeder. Bugün altmış dördüncü ölüm yıldönümü. Ruhu şad olsun.

 

Yazının Devamını Oku

Bık tık

Memleketimizdeki maç sonraları yapılan açıklamalardan, bazı takımlara yakınlığıyla bilinen yorumculardan ve taraftarlardan sürekli ama sürekli aynı şeyleri duyuyoruz. Sürekli herkes haklı, sürekli hepsinin hakkı yeniyor, sürekli lig birilerinin aleyhine dizayn ediliyor.

Ligimizde bazı şeylerin iyi gitmediği muhakkak. Hakem hataları, VAR’ın kullanılma biçimi, bazı pozisyonlarda yaşanana standart dışı uygulamalar filan cepte. Ancak her takımın Federasyon’un her biriminde etkili ve yetkili adamları yokmuş gibi, bu dertleri başka türlü çözemezmişler gibi sürekli kamuoyuna şikâyet halindeler. Kimsenin meseleyi köklü bir tartışma zeminine çekme niyeti yok. Sadece aynı paranoyak laflar herkesin dilinde.

Biri diyor ki “İşin içinde ben varsam az ceza vermezler”, diğeri “Galatasaraylı olduğum için bu cezayı aldım”, öteki “Lig aleyhimize dizayn ediliyor” diyor. Fenerbahçeliler standartsızlıktan şikâyetçi, Beşiktaşlılar “E ona verilen kart buna niye verilmedi?” diye serzenişte. Beriki bu sene kendilerini şampiyon yapmayacaklarına adı gibi emin. Herkes bir başka takımın şampiyonluğuna işaret ediyor. Sonra bu laflar üzerine saatlerce konuşuluyor. Herkes haklı, hoca herkese takmış, hakem herkesin gölünü yiyor.

Wikipedi’de şöyle yazıyor: “Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şâhısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur. Paranoya deyim yerindeyse kişiye hiç ummadığı anda devamlı süreğen rahatsızlık vererek kuruntularının gerçekleşeceği düşüncesiyle her daim sıkıntı yaşatır.”

Yukardaki “paranoya” tanımına zerre halel getirmeyecek biçiminde sürüyor tartışmalar. Maçlardan sonraki açıklamalarda, basın toplantılarında bitse yine iyi. O pasları alan yorumcular sabaha kadar konuşuyorlar. Hepsi kendince haklı. Tam olarak tanımdaki gibi. Herkes başkalarının kendi takımı üzerine komplo yapıldığına inanıyor. Herkeste başkalarının kendi takımına karşı bir tehdit oluşturduğuna dair bir fikir. Devamlı ve süreğen bir kuruntu silsilesi.

Yazının Devamını Oku

Feyyaz Uçar’a açık mektup

Doruk Koç benim tanıdığım en büyük Beşiktaşlılardan biri. Kalemi ok gibi, yaydan çıksa hepimize yazmayı bıraktırır. Bugün ben kalemi onun Feyyaz Uçar’a yazdığı mektup için bırakıyorum:

“Bir uzun yol şoförünün, en uzun yoluna Beşiktaş’la çıkmış oğluydum. 7 yaşındaydım, 8’imin içinden birkaç gün araktım. O zamanlar sahip olabileceğimiz en değerli şey, sakız ya da cipsin içinden çıkan futbolcu fotoğraflarını biriktirip albümü tamamlamaktı. Bütün albümü tamamlayabilenlere tuttuğu takımın formasını gönderiyorlardı sözde. O zamanlar sizin bile yedek formanız yokmuş, büyüyünce öğrendik. Yine de bir umuttu. Biriktirmeye çalıştığımız albümde herkesin fotoğrafı çıkıyor, hatta elinde fazlası olanlar, mahalledeki kardeşlerinin eksiğini tamamlıyordu. Her takımdan, fotoğrafı bulunmayan bir iki futbolcu olurdu. Bizimkisi Feyyaz’dı.

Mahallenin bütün Beşiktaşlı çocukları, okul sonrası önce bakkala gidip albüm için Feyyaz fotoğrafı kovalar, sonra da topun peşinden koşup Feyyaz olurlardı. Korneri atan Rıza, tacı kullanan Kadir, kaleye geçen Bako diye bağırmazdı ama golü atan mutlaka Feyyaz olurdu. En çok golü atan o gün mahallenin en Feyyaz’ı olarak giderdi evine. Ertesi gün yeniden, yeni bir Feyyaz olma yarışı başlardı sokaklarda.

Babamın evde olduğu ender zamanlardan birinde, o bir türlü tamamlayamadığım albümü gösterdim ona. Yanında olup Beşiktaş’ı istediği gibi aşılayamadığı oğlunun o yaşında bile bir Beşiktaş forması için mücadele etmesi hoşuna gitmiş, ‘Ne olacak bu albümü tamamlayınca?’ diye sormuştu. Forma işini öğrendiğinde de ilk işi, albümde Feyyaz’ın boş kalan yerini dolduramayan oğluna, Beşiktaş çarşı’sının işportacılarından bir forma getirmek olmuştu. Bembeyaz, 7 numara. Neden 7 diye sormak bile abes. 7 numara, Feyyaz’ın giydiği forma.

Aradan aylar geçti. Kâh sefere, kâh maça gittiği İstanbul yoluna, bu defa ‘bi işim var’ diyerek çıktı baba. Haberlerde duydum sonra. Feyyaz Beşiktaş’la anlaşamamış, çekli senetli bazı durumlar varmış, Seba çok kızmış, affetmiyormuş. Eski tribüncü baba da o kadar yolu, sonradan tanıyacağım abilerimle birlikte ‘Büyük Başkan Feyyaz’ı bize bağışla’ demek için tepiyormuş.

Çünkü bağışlamadı.

Büyük Başkan seni bize bağışlamadı.

Ve sonra kimse, bize bir Feyyaz daha bağışlamadı.

Babam evine, Feyyaz Fener’e, mahalle maçlarında gol atınca Feyyaz diye bağırma sırası Fenerli çocuklara geçti. Birkaç gün ağız alışkanlığı, tam Feyyaz diyecekken Fenerliler bizimle güzel maytap geçti. Feyyaz eşittir Beşiktaş olmuş çocuk kafamda. Gittim sordum babama, ‘Feyyaz şimdi Fener’e gitti ya, biz de mi Fenerli olacağız baba?’

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş gülerse

Ligin bir arada olmaktan en çok mutlu olan takımı Beşiktaş gibi görünüyor. Şimdi olay çıkmasın. Bana öyle görünüyor diyeyim ve açıklayayım.

Spor üzerine yazıyor olmaktan gelen her şeyi takip etme durumumuz var malumunuz. Takımların genel hallerini ne yapıp ettiklerini düzenli olarak tarıyoruz. Bu genel takip halindeyken önüme düşen fotoğraflardan, videolardan ve görüntülerden ligin en güler yüzlü, en mutlu, en neşeli takımının Beşiktaş gibi göründüğünü söyleyebilirim. Kolej takımı diyorlar, ben mahalle takımı diyorum.

Bakmayın siz mahalle takımı kavramının aşağılandığına. Dünyanın en muazzam şeyi aşağı mahalleyle maç almış bir mahalle takımıdır. Gazoz dışında hiçbir çıkarın olmadan oynarsın. İsteyerek oynarsın. Gülerek güldürerek nükteyle şakayla tatlı tatlı atışmayla oynarsın. Gazoz yalan eğlenmek hakikattir.

Beşiktaş aynı öyle görünüyor bu aralar gözüme. Özellikle antrenman fotoğraflarından. Mahallenin abisi Atiba’nın kanatları altında, bir arada olmaktan keyif alan, keyif aldıkları için keyif veren birtakım genç adamlar sırf mutlu olmak için oynuyorlarmış gibi. Antrenmanlarda hep bir neşe, hep bir yan yanalık, hep bir oyun hali. Birbirlerinin sevinçlerine ve acılarına sahip çıkışları da çok etkileyici. Annesini kaybeden arkadaşlarının gol sevinci yapıyorlar onun aralarında olmadığı, annesiyle vedalaşmasına, cenaze törenine denk gelen maçta. Gol sevinçleri de öyle. Sarılmalara doyamıyorlar birbirlerine. Aile gibi. Mutlular.

Belli ki Sergen Hoca’nın yıllardan beri bildiğimiz esprili keskin zekâsı bu genç insanlarda önemli bir noktaya dokunmuş. Gülmekten çekinmiyorlar. Hele o N'Koudou… Sürekli güler yüzlü, sürekli pozitif, sürekli neşe saçıyor. İnsanın ona bakınca istemsizce gülümseyesi geliyor. E bu bir arada mutlu olma halinin futbola yansımaması da pek mümkün değil. Çünkü en başarı mutluluk. Sonrası çorap söküğü.

Sürekli damar damar üstüne binmiş biçimde yaşayan Beşiktaşlılar da biraz daha rahat bu sene. Tabii maç kazanırken aradaki fark üçe çıkmadan rahatlayamazlar o ayrı. Çünkü biliyoruz ki Beşiktaş’ın canı nasıl isterse öyle olur. Bütün çabalardan, çalışmalardan, futbol aklından azade Beşiktaş’ın keyfi diye bir şey vardır. Kimseye keyfine kâhyalık ettirmez. Beşiktaş öyle istemişse öyle olur. Yapı meselesi.

Tüm bu mutluluk taraftara da sirayet ediyor. Beşiktaşlılar daha umutlu bu sene. Sonuç ne olur bilemeyiz ama bu güler yüzün kimseye zararı olmaz, tersine faydası olur. Beşiktaş gülerse dünya güler. Kadir İnanır gülüşü gibi.

Yazının Devamını Oku

Bazen yetmiyor

Maradona gitti. Sinsice de olmadı gidişi, çat diye çarptı gitti kapıyı. Ama bana yine de sessiz sedasız gitti gibi geliyor.

Sanki hemen unuttuk, sanki yeterince yas tutmadık, sanki üzerine sayfa sayfa yazı yazmadık gibi geliyor. Hâlbuki hemen unutmadık, yasımızı tuttuk, arkasından sayfa sayfa yazdık. Belki de küresel lanet yüzünden böyle geliyor. Belki de dünyanın dört bir yanında, yüz binlerce taraftar, tribünlerden tezahüratlarla uğurlayamadı onu diye böyle hissediyorum. Öyle olabilseydi ne hissederdim şimdi tam bilemiyorum. Çünkü sanırım bazen bazı şeyler için ne yapsan yetmiyor.

Gazetelere verilen teşekkür ilanlarını hiç anlamazdım ben. Hastalanmış, tedavi görmüş ya da ameliyat geçirmiş, sonra da iyileşmiş hastaların, hekimlerine teşekkür etmek için verdikleri ve tepesinde “Teşekkür” yazan ilanları hiiiç anlamazdım. “E taburcu olurken teşekkür etmişlerdir” ya da “Neden sonradan uğrayıp yüz yüze etmiyorlar?” filan diye düşünürdüm. Asla yazılı teşekkürü anlamazdım. Şimdi anlıyorum. Beklenmedik bir hastalık yüzünden bir süredir buralarda yokum. Döndüm, artık buradayım ve taburcu olurken doktorlarıma ettiğim teşekkürün, onlara olan hissiyatımı zerre kadar aktarmadığını düşünüyorum. O yüzden iş bu yazı doktorlarıma teşekkür etmek için yazılmıştır. 

O günün icapçı hekimi olduğu için benim gibi pek de tekin olmayan bir hastaya çarpan, teşhisi koyup ameliyat kararını alan ve uygulayan, bu genç yaşında çok görkemli bir hekimlik kariyerine şimdiden selam çakan Uzm. Dr. Ali Gemici’ye çok teşekkür ediyorum. Her türlü huysuzluk, şımarıklık ve saçmalıklarıma rağmen benimle sabırla uğraştığı uzun günler ve geceler için. Ameliyat ve tedavi ekibinin iki diğer şahane hekimine; Doç. Dr. Ömer Lütfi Tapısız’a ve Doç. Dr. Şadıman Kıykaç Altınbaş’a da sabırları, güler yüzleri ve sevgileri çok teşekkür ediyorum. Hastanızım.

Üç mucize hekim. Fakat mucizeleri; teşhis, tedavi ya da başarılı bir operasyonla beni birtakım çukurlardan çıkarmalarından gelmiyor bence. Hekimlerin hastalarıyla kurabilecekleri en şahane iletişimi kurabilmelerinden geliyor. Hastalarını dinleyip anlamalarından geliyor. Ve hatta hastalarını sevmelerinden ve sevdiklerini de bir biçimde hissettirmelerinden. Üçüne de tam istediğim gibi olmasa da, layıkıyla olduğunu düşünmesem de, daha büyük cümleler kurmak istesem de ancak bu şekilde teşekkür edebiliyorum. Çünkü sanırım bazen bazı şeyler için ne yapsan yetmiyor. 

Ömer Lütfi Hocam, bizim statta yaptığınız hiç olmadı, bir-iki neyse de dört atmak hiç yakışık almadı, size söz verdiğim gibi sigarayla en ufak bir münasebetim kalmadı. 

Misli.com'a üye ol, Sanal Oyun kuponu yap, 10 TL kazan! Sadece Misli.com'da, hemen üye ol...

Yazının Devamını Oku

“Suçlar ve Cezalar Hakkında”

Takip etmişsinizdir. Ben bir özet geçeyim. Mesele aynen şu şekilde gelişti: Ozan Kabak, Schalke 04-Werder Bremen maçında rakibi Augustinsson yerdeyken, oyuncunun üzerine gelecek biçimde tükürdü. Tükürmüş demek daha doğru olacak, sonradan izledim çünkü.

 

İzledim derken herhangi bir spor programında filan değil. İnternet üzerinden. Ne olmuş anlayabilmek için durdura durdura, arka arkaya, yirmi-otuz kere izlemek zorunda kaldım. Böyle yapmak zorunda kaldım çünkü spor uleması derhal hep bir ağızdan Ozan Kabak’ı savunmaya geçtiler.

Normalde en ufak bir pozisyon için “İleri alalım, geri alalım, durduralım, ellinci kameradan bakalım, hakemin canına okumak için bir de şu açıdan bakalım” biçiminde, on saniyelik bir görüntü üzerine sabahlara kadar konuşanlarda bu defa görüntü filan yoktu.  Ozan Kabak’ın tükürdüğünü ama tam da o sırada rakip futbolcunun Ozan Kabak’ın tükürdüğü yerde yuvarlanmakta bulunduğu, tükürüğün futbolcuya o şekilde isabet ettiğini ve hatta tükürüğün futbolun içinde olan bir şey olduğunu anlatıyorlardı. Gerçekten.  İnanmayan varsa açar izletirim. Ben kulaklarıma inanabilmek için bu konuşmaları ileri geri ala ala, durdura durdura, her açıdan elli kere izledim, eminim.

Burada benim sıkıntım şu. Yolun başında, başarılı, gencecik bir futbolcuyu bunun için yiyip bitirelim, hatasını affetmeyelim, kariyerini bitirelim demiyorum elbette. Şunu diyorum: Böyle bir meseleyi bu komik sahip çıkışlarla geçiştirmek kötülüktür. En çok da Ozan Kabak’a.

Yapılması gereken önce isteyerek ya da istemeyerek birine tükürmenin bir karşılığını olduğunu söylemekti. Hukukta da hayatta da futbolda da. Yapılması gereken Ozan Kabak’ı uyarmaktı, tükürdüğü yere futbolcu denk geldiğini söylemek değil. Hadi bunları geçtim kendisine “Sen de tükürdüğün yere bi bak kardeşim!” dense bile yapılan bu komik savunmalardan daha yapıcı olurdu.

Ozan Kabak’tan zaten hemen özür açıklaması geldi. “Augustinsson’dan içtenlikle özür dilerim. Bilinçli bir hareket değildi, kaza eseri oldu. Kamera açısı yanıltıcı olabiliyor ama ona doğru tükürmeyi hedeflemedim. Böyle sportmenliğe aykırı bir hareketi kariyerim boyunca hiç yapmadım ve bundan sonra da yapmayacağım. Büyük bir şanssızlık oldu. Yine de rakibimden özür dilerim.” dedi Ozan.

Ben söylediklerine içtenlikle inanmak isterim. Neden istemeyeyim? Özür dilemek erdem. Orası da muhakkak. Ama işte özürle geçiştirilemeyecek irili ufaklı hatalar var. Onlara suç deniyor sanırım. Özür dilemekle suçun karşılığı olan cezadan kaçılamıyor. Aşağı yukarı adalet de böyle bir şeye deniyor sanıyorum.

Bakalım Alman Futbol Federasyonu ne diyecek? Ozan Kabak mı tükürmüş? Augustinsson tükürüğün geldiği yere mi denk gelmiş?  Meselenin özü bu muymuş? Yoksa genç sporculara bu meseleden yola çıkarak spor ahlakı üzerine, centilmenlik üzerine, suçlar ve cezalar başka bir şey anlatmak mı gerekiyormuş? Göreceğiz.

Yazının Devamını Oku

Beşiktaşlı Haldun Boysan

Bir bölümdaşımı kaybettim.

Bunun ne demek olduğunu şöyle anlatabilirim ancak: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü, verdiği ilk mezunlarının bile, orada hâlihazırda okumakta olan öğrencileri tanıdığı bir yerdir. Tanıdığı, görüştüğü, birbirlerine bağlı oldukları bir yer. Öğrencisi, hocası, mezunuyla birlikte büyük bir aile. Haldun Boysan’ın önce kendi ailesinin, sonra DTCF Tiyatro Bölümü ailesinin başı sağ olsun.

Haldun Boysan’ı anlatmaya nereden başlamalı gerçekten bilemiyorum. 1958 doğumludur. TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ne girmiştir. Sabahtan beri taziye için bölümden kiminle konuşsam Boysan’la ilgili iki temel şeyden söz ediyorlar.

Bunlardan ilki iyi insan oluşu. Sınıf arkadaşları, dönem arkadaşları, birlikte sahneye çıktıkları rol arkadaşları dönüp dolaşıp “Çok iyi insandı” diyorlar. Böyle anılmak ne şahane bir şey. Arkandan “Çok iyi bir insandı” denilmesi. Geride kalmış bir hayatın kutlanması gibi.

Diğer meseleyse Beşiktaş. Tüm üniversite arkadaşları sözü döndürüp dolaştırıp Beşiktaşlı Haldun Boysan’a getiriyorlar. Ondan böyle söz ediyorlar: “Beşiktaşlı Haldun.” Çünkü Haldun Boysan, bölüm yıllarında kimi zaman, derslerden, sınavlardan ve görevli olduğu oyunlardan bile önde tutarmış Beşiktaş’ı. Bölümün büyük hocalarının; Sevda Şener’in, Metin And’ın, Sevinç Sokullu’nun, Turgut Özakman’ın fırtına gibi estiği yıllarda. Derslere bir saniye geç girilmediği, derya deniz hocalarının tek bir cümlesinin kıymetinin bilindiği, DTCF Tiyatro Bölümü ekolünün yaratıldığı yıllarda.

Haldun Boysan bu yıllarda, sınavların, bölüm oyunlarının ya da provaların Beşiktaş maçlarına denk geldiği zamanlarda büyük sıkıntı yaşarmış. İki aşk arasında sıkışıp kalmak gibi. Dönem arkadaşları Haldun Boysan’ın sahne altında “O saatte Beşiktaş’ın maçı var kardeşim! Beşiktaş’ın maçı var!” diye gürlediğini anlatıyorlar. Bunu yaparken asla kabalaşmadığını, kimseleri kırmadığını, hocalarını üzmediğini. Fakat Beşiktaş aşkının her zaman galip geldiğini. Sahnedeki, sinemadaki, seslendirmedeki tüm başarılarından ötede bir yerdeymiş onun için Beşiktaşlılık. Beşiktaşlıların başı sağ olsun.

İyi bir insanı, iyi bir Beşiktaşlıyı, iyi bir oyuncuyu kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun.

Yazının Devamını Oku

Gönlümüz şen değil

Emre Gönlüşen’i kaybettiğimiz andan itibaren hakkında okuduklarımızdan fazlasını yazamayacağım. Ne kadar biliyorsak o kadar. Hakkında az şey biliyoruz ama onu çok sevmişiz, çok benimsemişiz, ona çok alışmışız.

22 Ekim 1978 Adana doğumlu. Ahmet Sivaslı’yla yaptığı bir röportajdan okudum: Emre Gönlüşen mahallede maç yaparken bile yaptıkları maçı anlatırmış. Eve geldiğinde de  Commodor 64 oynarken anlatmaya devam edermiş. Babasının içerden “Emre yeter artık!” diye seslendiğini aktarmış röportajda. “Yeter artık anlatma!”

Daha çok küçük yaşlarında abisiyle beraber evde kaset kaydı yaparlarmış. Biri sunarmış, biri konuk olurmuş, sonra diğeri sunuculuk işini alır diğerini konuk olarak ağırlarmış. Anlatma, sunma, aktarma merakı yolunu Adana Devlet Konservatuvarı’na düşürmüş, orada iki sene diksiyon dersi almış.

Sonra dayanmış Adana’da Kanal A’nın kapısına “Ben Adanasporluyum” demiş, “Adanaspor haberlerini ben anlatmamak istiyorum.” Karşı taraftan gelen “Tamam gel” cevabı hayatının haritasını çizmiş. Montaj, ana haber, müzik programı, maç anlatımı, komedi programı derken her aşamadan geçmiş.

Sonra ilk iş başvurusunda söylediklerine benzer şeyleri içeren bir mektup yazmış. Bu defa İstanbul’a. Oradan da “Gel” cevabı almış. Sonra biz onu yavaş yavaş tanımışız. Yavaş yavaş sızmış hayatımıza, Yavaş yavaş sevmişiz. Bugün vedalaşıyoruz. Henüz 42 yaşındayken.

Emre Gönlüşen’in pek çoğumuzun bilmediği özellikleri varmış. The Beatles ve Rolling Stone hayranıymış. Ufak konserler bile vermiş. Bar programlarına çıkmış, kamplarda müzisyenlik yapmış. Klasik Batı müziği eğitimi de varmış, gitar çalarmış. Bir de klarnet.

Yine aynı röportajdan anladığıma göre emeğe saygısı büyük bir insanmış Emre Gönlüşen. Ekran karşısındakinden çok, önüne konan habere emek verenlerin öneminden söz etmiş. Haberi bulandan, araştırandan, yazandan,  hazırlayandan montajlayandan dem vurmuş. Hep kameranın arkasında kalan spor emekçilerin çabasını anlatmış.

Çok kıymetli bir insanı kaybettik. Ailesine sonsuz sabır diliyorum. Yakınlarına, dostlarına, meslektaşlarına da. Bizim için de onu bir daha televizyonda göremeyeceğimizi, ondan bir daha maç dinleyemeyeceğimizi, onun sunduğu programları izleyemeyeceğimizi kabullenmek çok güç. Ve Adanaspor tabii. Onlar da büyük bir taraftarlarını kaybettiler.

Hepimizin başı sağ olsun. Emre Gönlüşen’i elbette unutmayacağız ama önümüzdeki sezona adını vererek ismini yaşatmaya başlayabiliriz. Emre Gönlüşen’in ruhu şad olsun. Önümüzdeki sezon Emre Gönlüşen Sezonu olsun.

Yazının Devamını Oku

B’enim sabitim O’dur

Bir spora kulübüne duyulan aidiyet üzerine düşünüp duruyorum günlerdir. İlk düşünenin ben olmadığımı biliyorum. Meselenin birçok disiplinin alanına girdiğini, bu konu üzerine yazılar, makaleler, tezler yazıldığını da biliyorum. Bu konuda hayatın sırını da verecek değilim. Düşünüyorum öyle.

 

Tek vaadi mutlu etmek olan ve çoğunlukla bu vaadini gerçekleştirmeyen bir şeyi; tüm değişkenlere, tüm karmaşık bileşenlere ve bazen uzun zamanlara yayılan mutsuz etme haline rağmen sevmeye devam etme hali.

Bir futbol taraftarının bir futbol takımını tutarken esasında sevdiği şey nedir? Futbolcular olmasa gerek. Zira oyunun asli unsurları olmalarına rağmen futbolcular bugün var yarın yoklar. Sürekli olarak gidiyorlar ve geliyorlar. Kimileri giderken bir ince sızı bırakıyor, kimileri gelirken “Bunun benim tuttuğum takımda  ne işi var?” duygusu yaratıyor ama en derinde değişen bir şey olmuyor.

Kimse, o gitti, beriki geldi diye tuttuğu takımı sevmekten vazgeçmiyor. Bazı geliş gidişler, ara sıra kimilerinde ”Tutmuyorum artık”, “Taraftarlığımı askıya aldım”, “Desteklemem bu sene ben bu takımı” duygusu yaratsa da bir süre sonra, o en derinde, en dipte, en köşede sevilen neyse o ağır basıyor. Kendini yine “Goool” diye bağırırken buluyorsun.

Bir takımın yönetimi ya da teknik kadrosunun da bu sevme haliyle uzaktan yakından ilgisi yok. Mesele burada da futbolcuların geliş gidişleriyle aynı biçimde işliyor. En uç örneklerde bile takımı bir süre için tutmayı bıraktırabiliyor, sevmeyi değil. Başka bir sevme halinde vazgeçersin. Pat diye beceremezsen de vazgeçmeye çalışırsın. Aklı devreye sokar bunun ne tür bir sevgi olduğunu sorgular, uzaklaşman gerekirse uzaklaşır, bitirirsin. Güven duygusu diye bir şey var. O olmayınca yürümez der, bırakırsın. Takım tutarken bunu yapmıyorsun.

Yazının tam burasında büyük bir genelleme yapmak istemediğimi hatırlatmak isterim. Bana “Yoo ben artık sevmiyorum” diye gelmeyin. Herkesi kast etmiyorum, genel bir sevme biçimi üzerine akıl yürütmeye çabalıyorum.

Esasında belli ki akılla yürütmeyle filan çok açıklanabilecek bir şey değil bu. Takım tutmanın kendisi gibi. Neden o takımı seçtiğinin açıklaması, o aşkı kimden devraldığının öyküsü, takımı seçme hikâyenin derinliği ne olursa olsun; takım tutma halini akılla fikirle açıklayamıyorsun. Sürekli olarak her şeyin değiştiği, isimlere tutunamadığın, aslında çok tekinsiz ve güvensiz bir şeyi ısrarla sevmeye devam ediyorsun. Tek sabiti kendisi. Herhalde onu seviyorsun. Ben de şimdi aklıma değil Birhan Keskin’e soracağım.

“Geçmiyor bu, sabit

Yazının Devamını Oku

Hocam hoşça kal

Bazı isimler devir açar, devir kapatır.

Obradovic o isimlerden biridir. Hem Fenerbahçe’nin hem ülke basketbol tarihinde bir devir açmış, gidişiyle de o devri kapatmıştır. Obradovic’ten sonra olumlu ya da olumsuz artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Ülke basketbolunda Obradovic devrini sadece elde ettiği başarılarla açıklamak olanaksızdır. Obradovic’in bize yaptığı başka bir şeydir. Bunu iyi anlamak gerekiyor.

Obradovic ülke basketbolunda bir zihniyeti değiştirmiştir. Basketbol denen denklemi savunmadan, hücumdan filan değil takım olmak fikri üzerinden inşa etmiştir. Umutlu olmanın kenarda durup iyi şeyler olmasını dilemekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, meselenin; umudu yaratmak, ona emek vermek ve son saliseye kadar peşinden gitmek demek olduğunu öğretmiştir. Onu maçlarda takımı bin sayı gerideyken de bin sayı ilerdeyken de hep aynı yüz ifadesiyle görmemiz bundan sebeptir.

Obradovic’in yüzündeki ifadede bazılarının hırs sandığı şey esasında umuda verdiği emeğin yansımasıdır. Sanıyorum yazıyı ısrarla di’li gçmiş zamanda yazmam da gidişini kabullenmeyişimin karşılığıdır.

Obradovic dönüşsüz bir biçimde Fenerbahçe efsanesidir. Efsaneleriyle zamansız vedalardan çok yorgun olan Fenerbahçeliler için hem tanıdık hem çok zor. Alex’in arkasından şaşkınlıkla baktığımız gibi Obradovic’in arkasından da bakakaldık. Kalakaldık. Büyük bir veda ister miydik onu da tam bilemiyorum şimdi.

Bir gün ağzımdan öylece çıkan sonra zamanla takımla birlikte anılır olan “Dünyanın En Güzel Basketbol Takımı” ifadesini ne yapacağım şimdi ben? Obradovic’in bu ifadedeki ağırlığı o kadar çoktu ki. Önce onu çözmem lazım.

Obradovic, bir ülkede bir kuşağa bir sporu sevdiren adamdır. Basketbola, hayata, genç olmaya ilişkin temel eğitimini Koç Reeves’ten almış olan birkaç kuşağa da basketbol aşklarını yeniden hatırlatan hocadır. Obradovic sadece Fenerbahçe Basketbol Takımı’nın değil, ülke basketbolunun Beyaz Gölgesi’dir. O yüzden de Koç Reeves’in dediği gibi her zaman ve her yerde arkamızda olacaktır. Beyaz bir gölge gibi.

Koç Reeves’e rağmen, basketbol geleneğindeki yaygın kullanılışına rağmen, nedenini tam bilmiyorum ama “koç” kavramı çok sevemediğim bir kavramdır benim. “Hoca”lığı çok sevdiğimden olabilir. O yüzden izninizle Obradovic’e öyle veda etmek istiyorum.

Yazının Devamını Oku

Çünkü insan

Dünya futbolunda Pandemi sebebiyle verilen aralar yavaş yavaş bitti. Ligler start verdi. Futbol; tartışması, itişi kakışı, tadı ve tatsızlığıyla hayatımıza geri döndü.

 

Sadece İngiliz futbolseverlerin değil dünya futbol kamuoyunun da 100 gündür heyecanla beklediği Premier Lig enteresan bir maçla başladı. Aston Villa - Sheffield United maçında yaşanan hadise; “futbol ve insan”, “futbol ve teknoloji”, “futbol ve hata” konularında uzun süre tartışılabilecek malzeme verdi bize.

Tam olarak şöyle oldu. Maç golsüz devam ederken konuk takım Sheffield United gitti gayet nizami bir gol attı. Top, çizgiyi güzel güzel geçti. “Goool!” diye bağırıldı. Ancak maçın hakemi Michael Oliver golü vermedi. Sheffield United’lı oyuncular hakeme koştu. Anladığımız kadarıyla “Hocam nasıl gol değil?”, “Bal gibi geçti Hocam top çizgiyi, napıyorsun Allah aşkına?”, “Hocam git VAR’a sor VAR’a!” minvalinden cümleler kurdular ısrarla.

Bunlar olurken, yayınlanan pozisyon tekrarlarından bütün dünya topun çizgiyi geçtiğine hepten emin oldu. Ancak hakem Michael Oliver “I ıh” dedi, “VAR’dan uyarı yok” dedi, sanırım bir de “Gidin oynayın hadi” dedi. Oynadılar. Sheffield United, Twitter hesabından “Gerçekten mi? Muhtemelen çalışmıyor.” diye isyan etti. Biz televizyonunda başında isyan ettik. Maç devam etti.

Şimdi öğrendik ki, ligin kale çizgisi teknolojisini sağlayan şirket, teknolojik bir hata olduğunu belirtmiş. Her iki takımdan da özür dilemiş. Hatanın kaynağını açıklamak için de “Kaleciyle birlikte çok fazla savunma oyuncusu da vardı. 9000 maçta uygulanan bu sistem, böyle bir kalabalıkla karşılaşmadı.” demiş.

Çünkü endüstriyel futbol ne yaparsa yapsın, futbol eninde sonunda ya da önünde sonunda insanla oynanan bir oyun. İnsan malzemesi her türlü hataya açık. Hata yapa yapa öğrenmek üzerine kurulmuş bir mekanizması var. Futbolda “hata olmasın” diye sağa sola koyulan o teknolojik aletler de işte böyle hata yapabiliyor. O aletlere teslim olunca insan da hataya düşebiliyor. Dünya golü görüyor ama teknolojinin varlığı hakemi körleştirebiliyor. Normal şartlarda çat diye süzebileceği pozisyonu süzemeyebiliyor.

Özünde oyun var futbolun.

Oyunsuluk var. Eğlence var. Hata var. Doğuşundan gelen bu özelliklerinden uzaklaştıkça tatsızlaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Dayı Hikmet Topuzer

Fenerbahçe’nin armasının yaratıcısı olarak bildiğimiz, dün ölüm yıl dönümünde andığımız Hikmet Topuzer’i anlatmak istiyorum biraz.

Fenerbahçe’nin bugün kullandığı armayı yaratan büyük golcünün resim yeteneğini ve yeğeni büyük ressam Fikret Mualla ile olan bağlarını.

Hikmet Topuzer’le ilgili ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Sade ama derin bir hikâyesi var. O yüzden o tarihte onu, şu tarihte bunu yaptı diyemeyeceğim bu yazıda. Zaten sanıyorum hikâyesi gibi kendisi de sade ve derin bir adammış. Koskoca Fenerbahçe için yarattığı armayı “Rozetimizi çizerken, ona şu manayı vermeye çalıştım: Kalpten gelen bir bağımlılıkla bu kulübe hizmet etmek…” biçiminde bir sadelikle anlatmış çünkü.

Hikmet Topuzer, kalıplı bir futbolcu olduğu için arkadaşları tarafından “Topuz Hikmet” olarak anılır. Soyadı Kanunu’ndan sonra lakabını terk etmeyip “Topuzer” soyadını seçer. Fenerbahçe’nin sol açığı olarak oynadığı zamanlarda özellikle penaltı kullanışlarındaki başarısı nedeniyle “Penaltı Kralı” olarak da anılır.

Hikmet Topuzer, ressam Fikret Mualla’nın dayısıdır. Biricik dayısı. Fikret Mualla’nın, çocuk yıllarının idolüdür.  Ondan futbol aşkını da devralmıştır. Ancak ne yazık ki Fikret Mualla, 12 yaşında futbol oynarken bir sakatlık geçirecek, aldığı hasar bütün hayatını derinden etkileyecek bir rahatsızlığa dönüşecektir. Futbol sevmenin bedelini bütün hayatı boyunca sürükleyecektir. Hem bedeninde hem ruhunda.

Fikret Mualla büyük bir ressam olduğu yıllarda da, derin sıkıntılara düştüğü zamanlarda hep dayısına sığınır, dayısıyla dertleşir, onun mektuplarıyla moral bulur. Ruhen de çok sıkıntılı zamanları olur. Ağır tedaviler görür. Maddi manevi bir türlü huzur bulamadığı şu hayattan arkasında paha biçilmez resimler bırakarak gider. Kendisi göremez ama sonra; hayatı da eserleri de kitaplara, tezlere, önemli çalışmalara konu olur. Müzelerde onun resimlerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Çalışmaları sanat tarihimizin önemli duraklarından olur.

Hikmet Topuzer, futbolu bıraktıktan sonra Denizyollarında veznedarlık yapar. Tıpkı yeğeni gibi arkasında paha biçilemez bir eser bırakır: Fenerbahçe’nin suretini. Bildiğimiz kadarıyla çizdiği amblemi Manchestar’da yaşayan Tevfik Taşçı Bey'e yollar. Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bugünkü ambleminin bulunduğu ilk rozet 1910 yılında Almanya'da yapılır.

Dayı-yeğen huzur içinde uyusunlar. Geride bıraktıklarını başımızın üstünde taşıyoruz. Sonsuza kadar da öyle olacak. Ölümsüzlük böyle bir şey çünkü.  

Yazının Devamını Oku

Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Bursu

Salgın günlerinin her biri hepimiz için çok ağır geçiyor kuşkusuz. Küresel salgın; dünyanın dört bir yanından aldığımız vefat haberleriyle, ülkemizdeki hastalar ve kayıplarla küresel bir yasa dönüştü aynı zamanda.

 

Ama öğrencilerinin, meslektaşlarının, hastalarının göz bebeği Cemil Taşçıoğlu Hoca’yı kaybettiğimiz gün hepimize çok çok ağır geldi. Hem bu illette ilk hekimi hem de ülkemizde bu illetin tanısını koyan ilk hekimi kaybettik.

Ama esasında en çok, mesleğini aşkla yapan bir halk sağlıkçısını görevi başında yitirdik. Öğrencilerinden asistanlarına, meslektaşlarından çalışma arkadaşlarına herkesin anlattığı gibi bambaşka bir hocaydı Cemil Hoca. Çok seveni vardı. Çok savaştı. Çok direndi. Olmadı.

Memleketin dört yanından saygı duruşu fotoğrafları düştü sonra önümüze. Yetiştirdiği öğrenciler, gencecik hekimler, asistanlar görev başındaydı ülkenin her bir yanında. O gün sosyal mesafelerini koruyarak, beyaz önlükleri ve maskeleriyle selam durdular Hoca’nın ardından. Çünkü büyük hocalık böyledir. Keramet profesörlükte filan değil, öğrenciye dokunabilmektedir. Hoca, hepimize varlığıyla da gidişiyle de çok dokundu.

Kendi gibi bir evlat yetiştirmiş Cemil Hoca. Salgın yüzünden cenaze törenine katılma şansı olmayan ama Hoca’ya veda etmek isteyenler için babasının kabrine, Hoca’nın boynundan hiç eksiltmediği fularlardan birini bırakmış. Bize de not düşmüş “Hepinizin adına” diye. Tıpkı babası gibi bunca acısına rağmen “Biz” diyebilmiş. Bizim için de veda etmiş. Var olsun.

Beşiktaş kulübü, BJK Kabataş Eğitim Vakfı’nın bu zamana kadar verdiği Tıp Fakültesi öğrencilerini kapsayan tüm bursların, bundan böyle “Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Bursu” adıyla anılacağını açıkladı. Hocanın adı, en çok önem verdiği şeyle, ömrünü vakfettiği işle, öğrenci yetiştirmeye katkı sunan bir bursla anılacak. Akıl edenin de hemen uygulamaya geçirenin de eline sağlık. Beşiktaş’ı ve BJK Kabataş Eğitim Vakfı’nı haddim olmayarak kutluyorum. Teşekkür ediyorum diyeyim, daha yerinde olur.

BJK Kabataş Eğitim Vakfı aynı zamanda; salgında hayatını kaybeden on sağlık emekçisinin çocuklarının vakıf okulunda, anaokulundan lise kademesine kadar tüm eğitim giderlerini ve Kabataş Erkek Lisesi bünyesinde öğretmenlik yapan tüm öğretmenlerin çocuklarının eğitimlerini de anaokulundan liseye kadar vakıf tarafından karşılama kararı almış. Beşiktaş bu. Çok yakışmış.

Hocamızın oğlu Onur Taşçıoğlu “Sevgili babam Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu’nun adının ‘Tıp Bilimine Emek’ için yaşatılacak olmasından son derece gururluyum. O da bunu inanıyorum ki; çok isterdi.  Çocuklarımızın her biri Dr. Cemil Taşçıoğlu ismini yaşatacak ve onun gibi bilim insanı olacaklar. Ben de bir evladı olarak ‘BJK Kabataş Vakfı Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Tıp Bilimine Emek Burs’ fonunun büyütülmesi ve yaşaması için ailem adına elimden gelen her çalışmanın bizzat içerisinde olacağım. Babamın tüm meslektaş, öğrenci ve sevenlerinden bu idealimize sahip çıkmasını istiyorum. İstiyorum ki, nice pandemileri bilimle aşalım.” demiş.

Yazının Devamını Oku

Geçmiş olsun Fatih Terim

Bizim yıldızımızın barışmasına imkân yoktu. Barışmadı da. Ne sportif bakış açımızın, ne dünya görüşlerimizin yan yana gelmesi imkânsızdı. Gelmedi de. Onunla ilgili tüm olumsuz görüşlerimi defalarca buradan yazdım. Çok eleştirdim. Çok kızdım. Bana sorarsanız haklıydım.

Belli bir yaşa, başımıza bir sürü iş gele gele geldik işte bir biçimde. Tecrübe deniyor sanırım ama yaşlı gösterdiği için sevmiyorum o sözcüğü ben. Bir takım şeyleri gördük, anladık demek istiyorum. Ama şu hayatta asla anlayamadığım şeylerden biri futbol üzerinden üretilen nefret benim.

Bana şunu anlatamazsınız mesela. Euro 2016’da Türkiye - Hırvatistan maçından sonra, Hırvatistan milli takımı oyuncusu Srna’nın kanser hastası olan babasının öldüğü haberi üzerine “Oh olsun” diyen bir nefreti. Sonra Srna, takım kampından ayrılarak Hırvatistan’a gitti; babasıyla vedalaştı, uğurladı babasını, kim bilir neler yaşadı, sonra döndü geldi Çek Cumhuriyeti maçına. Maç öncesindeki seremoni sırasında ülkesinin milli marşını duyunca tutamadı kendini hüngür hüngür ağladı. Bu haberin altına da “Beter ol” yazıyorlar. “Hahahaa” yazıyorlar. İnanmak mümkün değil. Benim için değil.

Aynı şampiyonada İspanya yenilgisinden sonra teknik direktörlüğünü beğenmedikleri Fatih Terim’in kızının doğmamış bebeğine edilen laflar mesela. Gencecik hamile bir kadına karnındaki bebeği için “Düşürürsün inşallah” demeler. Bunu düşünebilmek. Bunu akıl edebilmek. Bunu yazabilmek. Benim bunları anlamama imkân ihtimal yok. Yok.

Fatih Terim’in rahatsızlığı ortaya çıktığında benzer şeyleri görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olabiliyor da birinin hastalığına rakip takımın hocası diye sevinilebiliyor? Nasıl çalışıyor bu kafalar? Nasıl bu kadar kötüler?

Biz birbirimizi sevmeyiz Fatih Hoca. Gerçi sizin benim varlığımdan haberiniz yoktur zaten. Tüm spor yazarlığı kariyeri boyunca size muhalefet etmiş biri olarak tüm kalbimle şifa diliyorum. İyileşin, iyileşin ki yine muhalefet edeyim size.

Büyük geçmiş olsun Fatih Terim. Size de bu illete yakalanan yöneticilere de, sporculara da, tüm insanlığa da.

İnsanlık, bilim ve akıl kazanacak Corona ve nefret kaybedecek.

Yazının Devamını Oku

Kimselerin vakti yok…

Ben her zaman sporun sabır işi olduğuna inanırım. Endüstriyel futbol inanmaz. Ben de endüstriyel futbola inanmam. Aramızdaki ilişki son derece nettir.

Endüstriyel futbolun sabrı yoktur. Zamanı yoktur. Beklemeye tahammülü yoktur. Bir kere “süreç” diye bir şey vardır sporda. Süreç içinde olabilecekler... Süreç içinde gelişebilecekler… Süreç; zaman, sabır ve tahammül demektir. Endüstriyel futbol elbette sürece de inanmaz. Doğasına aykırıdır.

Defalarca yazdım, bin kere söyledim, şimdilerde televizyonlarda “Bilimle, istatistikle, bilmem neyle şampiyonluk olmuyo hocaaa” diye konuşanlara inat bir kez daha yineleyeceğim. Ersun Yanal, Türkiye futbolunu bilim ve istatistikle tanıştıran isimdir. Bu da öyle burada bir çırpıda yazdığım gibi kolay bir iş değildir. Her şeyden evvel Yanal’ın dayanıklılık ve kuvveti geliştirmeyi odağa alan antrenman programlarını bizim futbolcularımıza yaptırmak meseledir.

Anladığımız kadarıyla Ersun Hoca; yaptığı dayanıklılık testleriyle önce her bir futbolcunun seviyesini belirler ve her birine bu seviyeye göre bireysel antrenman programı uygular. İsokinetik testler, kuvvet antrenmanları, futbolcuların zayıf kaslarının tespit edildiği yöntemler, taktik çalışmalarda pozisyon tespitleri için drone görüntüleri kullanmak, altyapı oyuncularını bu bilimselliğin içine dâhil etmek, spor psikologlarından destek almak gibi pek çok çağdaş anlayışla çalışır. Elektronik kalp atım takip sistemi, bilgisayarla maç analiz programları, antrenman ve maçlarda futbolcuların fiziksel olarak ne kadar enerji sarf ettiklerini, ne kadar mesafe kat ettiklerini ölçen sistemler kullanır. Yanal; kuvvetli, maç sonuna kadar giderek artan enerjileriyle baskı yapan, hücum eden, gol atan, minimum sakatlık yaşayan, ideal kilosunda, sağlıklı futbolcular ister.

Ersun Yanal ister de endüstriyel futbol için fark etmez. “Başarı gelsin de nasıl gelirse gelsin” der. Sabredemez. Tahammül edemez. Bekleyemez. Süreç uzadıkça her kafadan ses çıkar. “Süreç” kötü bir şeydir çünkü. Bu arada en ufak bir olumsuzlukta baskı artar. Taraftar gerilir. Sansasyon severler dozu iyice artırır. Sabahlara kadar “kadro tercihi” filan diye konuşulur. Sanki herkesin gördüğünü; futbola bu kadar kafa yoran, ilmini yapan, bilimini bilen hoca görmüyordur. Âlemin akıllısı bizizdir çünkü. Her şeyi de futbolu da biz biliriz. Hoca’nın elbette bazı hataları olmuştur, olacaktır, olabilir ama sorumluluğu tek başına yüklenecek kadar değil. Devrede başka hiçbir bileşen yoktur da varsa yoksa Ersun Hoca’dadır hata. Öyle mi? Hadi öyle olsun bakalım.

Üç alıntıyla bitireceğim yazıyı:

Bir: Erkan Kolçakköstendil’in yazıp oynadığı 12 Numaralı Adam adlı şahane gösteride mealen dediği gibi “Teknik direktör, dünya üzerinde herkesin en iyi bildiği işi yapan adamdır.”

İki: Ersun Hoca’ya veda ederken Luiz Gustavo’nun dediği gibi “Teknik direktör ayrılıyorsa oyuncular da suçludur.”

Üç: Ersun Hoca’nın da dediği gibi “Benim bırakmamla işler düzelecekse hiç düşünmeden bırakırım.”

Yazının Devamını Oku

Elveda Kobe

Bugün bütün dünyada onun için yazılan/ yazılacak binlerce yazıdan biri bu. Bu da benim Kobe’ye vedam.

 

Evvelce ve sık sık söylediğim gibi “Benim basketbolla kurduğum bağın üç kahramanı vardır: Ken ReevesDrazen Petrovic ve Sabonis. Biz bir kuşak, Los Angeles’daki Carver Lisesi’nde okuduk, Koç Reeves’i ordan tanırız. Basketbola, hayata, genç olmaya ilişkin temel eğitimimizi Koç Ken Reeves’den aldık. Dersler aksar diye basketbola başından beri karşı olan müdür yardımcımız Sybil Buchanan gelir de bizi koçtan ayırır diye ödümüz koptu. Siz ilk bölüm deyin, ben ilk antrenmanımızın sonunda diyeyim, Koç bize Her zaman ve her yerde arkanızda olacağım, dedi. İçimizden biri cümlesini tamamladı: ‘Beyaz bir gölge gibi.O yüzden Koç Reeves’i Beyaz Gölge isimli bir dizinin kurmaca kahramanı sanmayın. Değil. Biz onu gerçekten bir sporcu gibi, gerçekten hocamız gibi, gerçekten kahramanımız gibi sevdik. O yüzden bizim için Ken Howard aktör değil, Koç Ken Reeves’tir.
Ken Reeves olmasa sanki Drazen Petrovic olmayacaktı, Sabonis olmayacaktı, sanki basketbol bu kadar büyük bir aşk olmayacaktı benim için. Sanki basketbolun Amedeus’u Petrovic’in de, basketbolun Einstein’ı, gelmiş geçmiş en büyük pivotu Sabonis’in de koçu Reeves’ti. Öyle bi bağ. Öyle bi akış. Öyle bi devir daim.”

 

Önce seksenlerde çocuk olan her çocuk gibi, benim de kahramanım olan Drazen Petrovic’i kaybettik. Basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden birini. Basketbolun Amedeusu’nu. Drazen Petrovic, 1993 yılında Zagreb uçağıyla ailesinin yanına gidecekken sevgilisini görmek için Münih’e geçiyordu. Yağış, tır, ani fren, takılı olmayan emniyet kemeri. Yan koltukta uyuyan Drazen bir daha uyanmadı. İlk aşkımıza oracıkta veda ettik. Gencecikti.

             

2016 yılında bazıları için aktör Ken Howard’ı bizim için Koç’umuz olan Ken Reeves’i kaybettik. Futbol efsanelerimizden biri olan Cruyff’la aynı gün. Zaman içinde çok basketbolcu, çok futbolcu, çok sporcu sevdik. Hayatımıza Micheal Jordan girdi mesela. Basketbolu onunla bir daha bir daha sevdik.

 

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş kalesinde bir kartal: Sabri Dino

Sabri Dino 1942 yılında İstanbul’da doğar. Futbola 14 yaşında Tarabya’da başlar. Önce Galatasaray Genç Takımı’nın sonra Beyoğluspor’un kalesini korurken Beşiktaş kalecisi Özcan Arkoç’un Avusturya’ya gitmesi Dino’nun hikâyesinin seyrini değiştirir.

Dino’yu kalesinde görmek isteyen sadece Beşiktaş değildir. Devreye Fenerbahçe de girer. Öyleydi böyleydi derken uzayan mücadele sonunda Sabri Dino’yu kalesinde görecek olan Beşiktaş olur. Hemen değil tabii.

1964-1965 sezonundan başlayarak Necmi Mutlu’nun yedeği olur. Kaleyi tamamen devralması 1966-1967 sezonuna denk gelecektir.

Artık Beşiktaş kalesinde Beşiktaşlıların söyleme biçimiyle “Bir Avrupalı’yı andıran sarı saçları, mükemmel fiziği, beyefendiliği ve kaleciliğiyle örnek bir futbolcu olan Sabri Dino” vardır.

O kaleyi 1975’e kadar koruyacaktır. Ve bu Necmi Mutlu’dan sonra Beşiktaş kalesini en çok koruyan isim olmak demektir. 194 lig maçı. 12 kez A Milli forma.

Babam o berbat haberi aldığında kederini dağıtmak için bir süre bekledi, sonra 1973 Dünya Kupası grup eleme maçındaki Sabri Dino’yu anlattı bana:

“İtalyanlar ne yaptılarsa Sabri’ye gol atamadılar” dedi.  

Sonra yeniden kederlendi.

“Ah be Sabri” deyiverdi sadece.

Yazının Devamını Oku

Futbolun feylesofu

20.yüzyılın edebiyat ve düşünce dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Albert Camus’nün ölümünün 60. yılındayız. İzin verirseniz “Tiyatro mu? Futbol mu?”sorusuna verdiği “Tereddütsüz futbol!”cevabıyla gönlümdeki tahtı sarsılmaz olan Camus’nün futbol aşkını anlatmak istiyorum bugün.

Albert Camus 1913 yılında Cezayir’de doğar. Zor bir çocukluğun ardından Cezayir Üniversitesi’ne girer. Ancak yaşadığı sağlık sıkıntıları yüzünden sürdürdüğü felsefe eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. 1938’de Paris’e gider. İlk iki eseri Tersi ve Yüzü ile Düğün’ü yayınlar. Ancak esas bomba 1942’de yayımlanan Yabancı ve Sisifos Söyleni’yle patlar. Çünkü arkasına varoluşçuluğun rüzgârını aldığı “saçma” felsefesini yaratmış olur.

Başkaldıran İnsan, Yaz, Sürgün ve Krallık’la artık edebiyat düşünce dünyasındaki krallığını ilan eder. Mutlu Ölüm ve İlk Adam ise ölümünden sonra yayınlanır. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü alır. 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirir.

Edebiyat ve düşün dünyasının bu dev ismi sağlık nedenleriyle sadece eğitimini değil büyük aşkı futbolu da bırakmıştır. Cezayir Üniversitesi’nde okurken kendini okul takımının kalesinde bulur. Kaleciliği “tutkulu” ve “cesur” olarak tarif edilen Camus tüberküloz illeti yüzünden hem eğitimine hem kaleye veda eder. Ama futbol aşkı asla bitmeyecektir.

Bütün edebiyat dünyasının gözü ondayken “Dünyaya bir daha gelseydim ve bir tercih şansım olsaydı, yazarlık ve futbolculuk arasından ikincisini seçerdim.” diyecek, futbol aşkını asla gizlemeyecek, “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam futbola borçluyum.” diye ekleyecektir. Futbolu küçümseyenlere “Filozoflar ve siyasetçilerin dediklerine bakacağınıza, futbola bakın!” diye yapıştıracaktır cevabı.

Racing Paris - Monaco maçını statta izlerken kendisiyle maç sırasında yapılan bir röportajda muhabirin “Racing Paris’in kalecisi bugün formunda görünmüyor?” sorusuna “Onu suçlamayın, işin içine girmedikçe ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz.” diyecektir.

Bu cümleyi futbolcuları çok kolay eleştirenlere “Topun asla beklenen yere gitmediğini öğrendim. Özellikle, söylendiği gibi gerçek olmayan insanların yaşadığı büyük şehirlerde bunun bana çok yardımı dokundu” cümlesini de sanırım hepimize söyledi.

4 Ocak ölüm yıldönümüdür.

Toprağı bol olsundur.

Yazının Devamını Oku