"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Anka’nın Yükselişi

14 Mayıs 2019

Derler ki Karaoğlanoğlu Hanı’ndaki kumaşçılarda başka renk kumaş olmadığından kırmızı-siyahı seçer gençler. Bir rivayet de renklerin Ankara gelinciğinin kırmızı ve siyahından geldiği üzerinedir. Öyle de güzel, böyle de güzel.

Yıllar içinde yarattığı tribün kültürüyle, taraftarıyla, duruşuyla Türkiye futbolunda bir ekol olur Gençlerbirliği. Taraftarlık fikri üzerine büyük katkı yapan bir taraftarı, bambaşka bir tribünü olur. Şehrin futbol hayatında çok büyük yer kaplar.

1987-88 sezonunda bir alt lige düşer, bir sene sonra 1988-89 sezonunda şampiyon olarak tekrar döner. 1989-90 sezonundan beri aralıksız olarak Süper Lig’de oynayan Gençlerbirliği, geçen sene, 29 sene sonra, İlhan Cavcav sezonunda, İlhan Cavcav’ın kaybının ardından lige veda eder.

Ankara için, Ankaralı futbolseverler için ve en çok da kendine has tribün kültürünü yaratan ve yaşayan taraftarı için çok zor olur bunu kabullenmek. Gençlerbirliği Taraftar Grubu KaraKızıl bundan tam bir sene önce lige vedanın ardından sosyal medyadan “Çaktırmıyoruz. Ama içimiz yanıyor,” diye ifade eder üzüntülerini. Şimdi sevinme zamanı.

Çünkü Gençlerbirliği, küllerinden yeniden doğup sonsuza kadar yaşayan Anka Kuşu gibi geri döndü yine.

Çünkü bazen düşmek gerekiyor kalkmak için. Çünkü bazen ayağını dibe vurmadan çıkamıyorsun yüzeye. Çünkü bazen yanınca küllerinden yeniden doğuyorsun.

Emeği geçen kimseyi atlamadan Anka’nın yükselişini kutlamak istiyorum ben de: Ligin ilk yarısında 41 gibi rekor bir puanla devreyi lider bitiren Erkan Sözeri Hoca’yı, takımı ondan devralan İbrahim Üzülmez Hoca’yı, futbolcuları, taraftarı, teknik ekibi, kulüp personelini, doktoru, şoförü, çaycıyı, malzemeciyi, çimleri sulayanı, yemeği yapanı, herkesi herkesi.

Hoş geldin Anka Kuşu. Hoş geldin Gençlerbirliği. Ankara’nın kırmızı kara gelinciği.

Yazının devamı...

Elveda Josef

1 Mayıs 2019

29 yaşında, iki kız babası gencecik bir futbolcu.

2008 yılında Zbrojovka Brno takımında başlayan profesyonel futbol kariyeri Slovan Liberec ve Sparta Prag’ta devam eder. En uzun süre oynadığı Slovan Liberec takımında bir kez lig şampiyonluğu yaşar. Milli takım forması da giyer. Hatta 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda Türkiye’ye karşı forma giyer. Bu yılın Ocak ayında Aytemiz Alanyaspor’a transfer olur.

Şimdi dönüp geçmişine, şimdi dönüp açıklamalarına, şimdi dönüp fotoğraflarına bakma zamanı. Josef Sural için yarın yok artık çünkü. Kayserispor deplasmanından dönen Alanyasporlu futbolcuları taşıyan minibüsün yaptığı kazadan sağ çıkamadı. O berbat cümleyle söylersek “tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”

Alanyaspor’la sözleşme imzaladıktan sonra yaptığı açıklamada “Alanya, ailemle yaşayabileceğim bir yer. Burada futbol oynamanın ve yaşamanın ne kadar güzel olabileceğini düşündüğüm için Alanyaspor'u tercih ettim” demiş. Umarım gencecik ömrünün son ev sahibinde ailenle birlikte güzel günlerin geçmiştir Josef.

Dönüp fotoğraflarına bakıyorum. Büyük kızı Vanessa’yla Alanya sokaklarında geziyorlar. Küçük kızını yeni kucağına almış. Daha üç ay önce. “Eşimle ikinci kez hayatımızın en güzel anını yaşıyoruz. Şimdi ikinci kızımız Melissa Denise’le. Aileye hoş geldin küçük prenses” yazmış.

Kendisi de tam bir ay sonra 30. yaşını kutlayacaktı. Akdeniz’e bakarak.

Elveda Josef. Keşke böyle olmasaydı gidişin. Seni böyle uğurlamasaydık. Bütün golleri kaçırıp, kulüple kavga edip, ne bileyim takımla birbirinize girerek filan olsaydı. Bütün o goller kaçsaydı da sen kalsaydın. Ya da önümüzdeki sezon iki kızınla güle oynaya geri dönseydin.

Alanya Kalesi’nden Alanya’ya her bakışımızda aklımızda olacaksın. Öyle kolay değil memleketinden uzaklarda ölüp unutulmak. Akdeniz seni aklında tutacak.

Yazının devamı...

Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler

17 Nisan 2019

Can Bartu’nun ardından yazılacak her şey yazıldı, tam yazılamaz. Anlatılacak her şey anlatıldı, tam anlatılamaz. Ne yapsak hakkıyla yapamayacağımız şeyler bunlar. Efsanelerle vedalaşmak. Ben bugün onları kısa kısa anayım, sonra ne yazsam olmayacak oturup ona yanayım.

Cihat Arman’dan başlayayım. Fenerbahçe’nin uçan kalecisi. Cihat Arman, bir gün yine üzerinde sıklıkla giydiği kanarya sarısı forma varken 90’a giden topu nefis bir biçimde çıkarır. Derler ki, o an tribünden bir ses yükselir: “Kanaryama bak, yine nasıl uçtu.” Sonra zamanla basının manşetlerine sık sık yansıyan “Sarı Kanaryalar” kullanımı uçar Fenerbahçe’nin lakabı olarak omzuna konar. Cihat Arman’dan armağan.

Lefter’in kendisi armağandır Fenerbahçe’ye. Varlığı armağandır. Fenerbahçe’nin başına gelmiş en güzel şey, en muazzam hikâye, en derin izdir. Şimdi burada Lefter için ne yazsam sözcüklere işkencedir.

Fenerbahçe’de Fikretler iki tanedir. İlki “Büyük Fikret” Fikret Arıcan’dır. Fenerbahçe’deki 20 yılında 400’ün üstünde maç oynar, 231 gol atar. İkincisi henüz 14 yaşındayken giymeye başladığı Fenerbahçe formasını 22 yıl taşıyan Fikret Kırcan’dır. “Küçük Fikret.” “Kefal Fikret” de derler. 412 maçta 139 gol atar. Fenerbahçe tarihinin en uzun süre forma giyen futbolcusu olur. Milli takım kaptanlığı da yapan Kırcan, Fenerbahçe'de teknik direktörlük ve yöneticilik de yapar.

Can Bartu’yu anlatmak için memleketin hem futbol hem basketbol tarihine bakmak gerekir ki bu spor tarihinde karşılaşılması çok zor bir hadisedir. Can Bartu, Fenerbahçe basketbol takımında oynarken futbolcu eksikliğinden dolayı futbol maçı için basketbol takımından çağırılan iki oyuncudan biridir. Maçta üçü sayılmasa da dört gol atar. Fenerbahçe o maçtan 1-0 galip ayrılır. Sonra Fikret Arıcan aracılığıyla Fenerbahçe’de futbol oynamaya başlar. 4 lig şampiyonluğu yaşar. 28 kez milli olur. Milli takım formasını hem basketbol hem de futbolda giyen ilk ve tek sporcudur. Dahası aynı günde hem futbol hem de basketbol maçına çıktığı olur.

Bana “Can Bartu kimdi?” derseniz, “Metin Oktay’ın jübile maçında Galatasaray forması giyen büyük bir sporcudur” derim. O yüzden benim için Can Bartu’ya veda etmek demek o acayip zamanlara da veda etmek demek.

“Efsaneler birer birer gidiyor” cümlesinin ağırlığı üzerimize çökmüş duruyoruz. Ama biliyoruz ki, işin içine böyle sevilmek girdi mi efsaneler ölmez. Marşta söylediği gibi:

Yazının devamı...

Yalınayak bir koşu

27 Mart 2019

Posta gazetesi onu “Umudumuz Sizsiniz” başlığıyla manşetiyle taşımasa, futbolun harala gürelesi arasında kaybolup gidecekti bu dev hikâye. On bir çocuklu Akbingöl ailesinin kızı Emine’nin eşsiz başarı hikâyesi.

            Emine Akbingöl, Muş’un Varto ilçesine bağlı Haksever köyünden. İsmini elbette öğrenemediğim sporun gizli kahramanlarından bir beden eğitimi öğretmeni, Emine on iki yaşındayken fark ediyor ışığını. “Koş!” diyor. Sonra futbol dışındaki branşlara önem vermenin ne demek olduğunu çok iyi kavramış olan Fenerbahçe Kulübü giriyor devreye. Emine on altı yaşında milli atlet oluyor.

“Spora başladığımda maddi durumumuz yetersizdi. Kulüpten iki yıldır maddi destek alıyorum. On bir kardeşiz, kalabalık bir aileyiz. Babam hepimize bakmak zorunda. Babam hayvancılıkla uğraşıyor. Okuyan kardeşlerime elimden geldiğince maddi yardım ediyorum. Babamın yükünü hafifletiyorum. Hayvanlarımız var. Her yaz yaylaya gidiyorum. Anneme ev işlerinde yardım ediyorum. Hayvanlarla uğraşıyorum. Muş’ta okula gidiyorum. Hafta sonu eve geldiğimde babama yardım ediyorum. Saman taşıyorum ve koyunlara bakıyorum,” diye özetlemiş bir vakitler hayatını.

            Emine Akbingöl yıllar içinde Sırbistan’da düzenlenen Yıldızlar Balkan Şampiyonası’nda 1500 metre ve Çekya’da düzenlenen Avrupa Kulüpler Şampiyonasında 3000 metrede şampiyon oluyor. Bu arada üniversite yılları başlıyor. Alparslan Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu öğrencisi.

            Onu manşete taşıyan “yalınayak şampiyonluk” hikâyesi, Portekiz’in Albufeira şehrinde yapılan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kros Şampiyonası’nda yaşanıyor. Emine o yarışta şampiyon oluyor olmasına ama tek ayakkabısı ayağında, tek ayakkabısı elinde. Çünkü koşarken ayakkabısı ayağından çıkıyor ancak ayakkabıyı bırakması mümkün değil zira ayakkabıların bağcıklarında çip takılı. Kurallar gereği atletin çipin takılı olduğu ayakkabılarla finişi geçmesi gerekiyor. Emine ayakkabıyı bıraksa olmaz, durup giymeye kalksa kaybedeceği vakti telafi edemez. Ani bir kararla koşmaya devam ediyor.

Bir gizli kahraman da o anda devreye giriyor. Yarışmanın başhakemi Emine’nin geride kalan ayakkabısını kapıp koşmaya devam eden Emine’nin eline tutuşturuyor. Çipli ayakkabıyla yarışı bitirmek zorunda olan Emine, 4 bin 270 metrelik parkurun 3 bin 500 metresini bir elinde ayakkabı, bir ayağı çıplak koşuyor. Yalınayak. Vazgeçmeden. Böylece Fenerbahçe Genç Kadın Atletizm Takımı birinci olurken, Fenerbahçeli atlet Emine Akbingöl ferdi kategoride de altın madalya kazanmış oluyor.

Bu hikâyenin başkahramanı elbette Emine Akbingöl. Kendisinin, imkânsızlıklar içinde başladığı spordan vazgeçmeyişinin, yıllardır verdiği emeğin önünde saygıyla eğiliyorum.

Ama Emine’nin kendisini teşvik eden beden eğitimi öğretmeninin,

Yazının devamı...

Spor tarihimizin öncü kadınları

8 Mart 2019

1936 Berlin Olimpiyatları’na katılarak Türkiye’yi olimpiyatlarda temsil eden ilk kadın sporcularımız.

Biri,  Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün kurucularından Ahmet Fetgeri’nin kızı Suat Fetgeri Aşeni, diğeri sonradan akademinin büyük ismi olacak olan Halet Çambel.

Her ikisi de Beşiktaş Kadın Eskrim şubesinde yetişir. Halet Çambel savaş yıllarında büyüdüğü için çok zayıf bir çocuktur. Hastalanmasın diye annesinin üst üste kazaklar, yün çoraplar giydirdiği çelimsiz bir kız çocuğu. Güçlenmek için spora başlasın istenir, okuduğu kitaplardaki şövalyelerin etkisiyle eskrime başlar. Önce okulda sonra Beşiktaş’ta. Sonradan kendisini ve Suat Fetgeri’yi olimpiyatlara taşıyacak yolu, Beşiktaş Dergisi’ne verdiği bir röportajda şöyle anlatır:

“Robert Koleji’nde okuyordum. Öğrenciler için tiyatro, folklor, eskrim gibi birçok etkinlikler vardı. Ben eskrimi tercih ettim. Hocamız da Nadolsky, eski bir Rus subayıydı. Bir gün bana, ‘Seni Beşiktaş’tan istediler’ dedi. Böylece Beşiktaş’la tanışmış oldum. Beşiktaş’ta Ahmet Fetgeri vardı. Kızı Suat Fetgeri de Beşiktaş’ta eskrimciydi. Çok iyi bir çevreydi.”

Ve elbette kısıtlı olanaklarla, büyük emekle ve aşkla geçen zamanlar. Bir sporcu duş alırken, diğerinin pompayla su bastığı, üstelik o suyun soğuk olduğu antrenman sonraları.  Eskrim için gerekli malzemelerin bulunamadığı, maskelerin pazardan alınan tellerle sporcular tarafından kalıplara çakıldığı günler. Bu kadar yoksunluğun arasında yine de mutlu yıllar: “İlkel bir ortamdı ama mutluyduk. Sporda da imece yapmak lazım. Yoksa böyle ticari ve yalnızlık yaşanan bir dünyada mutluluk olabilir mi?” 

O röportajda Halet Çambel Hoca, kendisine sorulan “Bu kadar dolu dolu yaşamış bir insan olarak gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?” sorusuna “Para her şey değildir. Şimdi her şey para olmuş,” diye karşılık verir. Çünkü hoca.

Suat Fetgeri Aşeni ve Halet Çambel.

İki öncü kadın sporcumuz.

Yazının devamı...

Zor zamanlarda aşk

15 Şubat 2019

 

           Ziraat Türkiye Kupası son 16 turu Fenerbahçe-Ümraniyespor rövanş maçında Fenerbahçeli Skrtel, Ümraniye sporlu Atabey Çiçek’in yüzüne dirsek attı. Hakem önce sarıyı, VAR incelemesinin ardından da kırmızıyı bastı Skrtel’e. 

           Benim için hikâye bundan sonra başlıyor. Öğrendik ki Atabey Çiçek, Skrtel’in kendisine gönderdiği özür mesajını paylaştı. Şöyle demişti Skrtel:

          “Merhaba dostum. Öncelikle maç içinde gerçekleşen olaydan dolayı senden özür dilemek istiyorum. Amacım sana zarar vermek değildi. Sakatlandığını görmekten dolayı çok üzgünüm. Umarım en kısa zamanda iyileşirsin. Sezonun geri kalan kısmında başarılar diliyorum.”

           Endüstriyel futbolun her türlü vahşiliğinin arasında içime su serpildi benim. Skrtel’in mesajındaki duygu, beni aldı çok eski bir hikâyenin duygusuna götürdü. Şeref Stadı’nın tıklım tıklım dolu olduğu, her iki takım için de çok önemli bir maçın oynandığı bir ana. Yenilen nefis bir kafa golünün ardından, kaptanın oyuncuları yanına çağırdığı, takımına dönüp golü atan rakip golcü için “Bu çocuk büyük futbolcu olacak, aman dikkat edin, tekme mekme gelmesin,” dediği bir ana. Hakkı Yeten’in yedikleri golün sahibi Galatarasaylı Coşkun Özarı için kurduğu bu şahane cümleye.

          Skrtel’in içten, samimi ve sahici bu mesajı kadar bi şahane mesaj da cevap olarak Atabey Çiçek’ten geldi:

          “Maç içinde böyle talihsiz pozisyonları her futbolcu yaşıyor ama önemli olan bu yanlışlardan ders çıkartıp yanlışı düzeltmektir. Bize bu şekilde örnek olduğun için ben teşekkür ederim. Umarım Fenerbahçe’yi bu zorlu süreçten kurtarırsınız. Önünüzdeki maçlarda başarılar.” 

         Özrü kabul ederken nazlanmamak, üste çıkmamak, üstelik tam tersi bunu genç futbolculara örnek alınacak bir tavır olarak karşılamak. Bunun ötesinde zor zamanlar geçiren Fenerbahçe için gerçekten samimi olduğunu hissettiren bir başarı temennisinde bulunmak. Bu sonuncusu beni yine bir Hakkı Yeten hikâyesi duygusuna götürdü:

Yazının devamı...

Açılın hasta nefes alsın

30 Ocak 2019

Fenerbahçe taraftarının üzüntüsünü, sıkıntısını, ağırına giden şeyleri görmemek, bilmemek, anlamamak mümkün değil. Uzatmanın lüzumu yok, bizzat kendimden biliyorum.

Elbette çok üzgün, sıkıntılı ve yorgunuz. Ama “sabrımızın sonuna geldik” filan derken atladığımız bir şey var. Sonuna filan gelmek nere, sabrımızın başındayız daha. Başında olmalıyız. Hem bir taraftar hem de eski bir sporcu olarak neden böyle düşündüğümü anlatmaya çabalayayım:

Şimdi önce şunu kabul etmek gerekiyor. Bir anda, pat diye, kolayca çözülecek gibi değil Fenerbahçe’nin derdi. O ya da bu nedenle bu sıkıntılı günlere gelindi. Nedenini niçinini konuşuruz, konuşuluyor zaten, benim toplar değil onlar. Yönetim filan bilmem ben, şucu bucu filan olmadığım, o sularda yüzmediğim bunca yıldır anlaşılmıştır zaten.

Benim acil meselem şu; kimsenin elinde sihirli değnek yok, boyacı küpü değil bu, bir anda düzelmesi mümkün değil. Bunu kavramak gerekiyor. O yüzden ısrarla, döne döne “biraz sabır” diyorum. Biraz sabır. Görüyoruz ki herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor. Hoca çabalıyor. Sizin gördüğünüzü yönetim de görüyor müsaadenizle.

Sporun içinden gelenlerin aşina oldukları bir kavram vardır: Süreç. “Sürece bırakmak” demek değildir bu. Tam tersine işlemesi gereken mekanizmaların zaman içinde yapılan çalışmalarla oturacağı fikridir. Ki takımın başında mekanizma uzmanı bir hoca var. İzin verin. İzin verin de Türkiye futbolunu bilim ve istatistikle tanıştıran Ersun Hoca işine bakabilsin.

Bi bırakalım da Ersun Hoca çalışsın. Kendi öncülüğünde memleket futboluna giren bilgisayarla maç analiz programlarını, antrenman ve maçlarda futbolcuların fiziksel olarak ne kadar enerji sarf ettiklerini, ne kadar mesafe kat ettiklerini ölçen sistemi, dayanıklılık ve kuvveti geliştirmeyi odağa alan antrenman programlarını bi uygulasın.

İsokinetik testler, kuvvet antrenmanları, futbolcuların zayıf kaslarının tespit edildiği yöntemler, taktik çalışmalarda pozisyon tespitleri için drone görüntüleri kullanmak, altyapı oyuncularını bu bilimselliğin içine dâhil etmek, spor psikologlarından destek almak için zamana ihtiyacı var. İkili mücadeleye giren, çoğunu kazanan, kuvvetli, enerjisi düşmek bir yana maç sonuna kadar giderek artan, baskı yapan, karşı takıma nefes aldırmayan, hücum eden, gol atan, minimum sakatlık yaşayan, ideal kilosunda, sağlıklı futbolculardan oluşan bir takım için de.

Bunlar kolay işler değil. Hastanın başına üşüşüp felaket senaryoları yazmak, tepesinde vahlanmak, bi de üstüne hastaneye gizlice zeytinyağlı sarma sokup hastaya yedirmeye çalışmak yerine bi duralım da uzmanı müdahale etsin. Bi açılalım hasta nefes alsın.

Yazının devamı...

Voleybol yeniden: Giovanni Guidetti

12 Ocak 2019

Kadın sporcularımızın bu muazzam başarıların arkasında duran adamı Giovanni Guidetti’yi anlatmaya çalışsın.

2008 yılından bugüne VakıfBank’ın hocası olan Guidetti, 1972’de İtalya’nın Modena şehrinde doğar. Antrenör olarak ilk deneyimini yaşadığında henüz 22 yaşındadır. Volley 2000 Spezzano takımında 1997 yılında İtalya’nın en üst ligine çıkma başarısı gösterir. Üstelik o yıl İtalya’da “Yılın Antrenörü” seçilir. 1997-2000 yılları arasında İtalya Milli Takımı’nda yardımcı antrenörlük yapar ve 2000 Sydney Olimpiyat Oyunları’na katılır.

Olimpiyatların ardından bir yıla yakın bir süre Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışır sonra tekrar İtalya’ya döner. Vicenza, Reggio Emilia, Modena ve Chieri takımlarında baş antrenörlük yapar. Başında bulunduğu Chieri 2005 yılında Top Temas Cup Şampiyonu olur.

2003 Avrupa Şampiyonası’nda Bulgaristan Milli Takımı’nın başındadır. 2006-2014 yılları arasında Almanya Milli Takımı’nı çalıştırır. Almanya Mili Takımı ile 2009 World Grand Prix Üçüncülüğü, 2011 ve 2013 Avrupa Şampiyonası İkinciliği, 2013 Avrupa Ligi Şampiyonluğu kazanır. Hollanda Milli Takımı ile 2015 Avrupa Şampiyonası İkinciliği, 2015 World Grand Pirx 2. Grup Şampiyonluğu ve 2016 Olimpiyat Oyunları Dördüncülüğü yaşar.

Vakıfbank’taki hikâyesi ki yaşananlara destan demekte zerre beis görmüyorum şu şekildedir: 2017 ve 2013 Dünya Kulüpler Şampiyonası, 2011, 2013, 2017 ve 2018 Avrupa Şampiyonlar Ligi, 2013, 2014 ve 2016, 2018 Türkiye Ligi, 2013 ve 2014 Türkiye Kupası ile 2013 ve 2014 Türkiye Süper Kupası şampiyonlukları. 2011 Dünya Kulüpler Şampiyonası’nda İkincilik, 2014 ve 2016 Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde İkincilik ve 2015 Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde de Üçüncülük.

Basketbolda Obradovic, voleybolda Guidetti, insana “Bir sırları olmalı bu adamların” dedirten spor insanları. “Nasıl başarıyorlar? Nasıl yapıyorlar” dedirten hocalar. Sırları ne?

Ben Guidetti’nin sırrını geçen sene bu vakitler Serkan Ünlü’ye verdiği röportajında buldum. Sizden esirgeyecek değilim herhalde:

Giovanni Guidetti’ye göre Türkiye’deki en büyük sorun -elbette şaşırmayacaksınız- altyapıda. “Türkiye’de voleybol altyapısında ciddi bir sorun var: Kazanma dürtüsü! Bu özellikle koçlarda o kadar yüksek ki, turnuva kazanmayı oyuncu yetiştirmeye tercih ediyorlar. Türkiye’deki kazanma takıntısı, oyuncu gelişimini etkiliyor. Altyapıda hedef, kazanacak oyuncu değildir. Gelişecek, A takıma kazandıracak oyuncu yetiştirmektir ki A takım kazansın, Milli Takım kazansın” diyor.

Yazının devamı...