"Elif Çongur" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Elif Çongur" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Elif Çongur

Geçmiş olsun Fatih Terim

27 Mart 2020

Belli bir yaşa, başımıza bir sürü iş gele gele geldik işte bir biçimde. Tecrübe deniyor sanırım ama yaşlı gösterdiği için sevmiyorum o sözcüğü ben. Bir takım şeyleri gördük, anladık demek istiyorum. Ama şu hayatta asla anlayamadığım şeylerden biri futbol üzerinden üretilen nefret benim.

Bana şunu anlatamazsınız mesela. Euro 2016’da Türkiye - Hırvatistan maçından sonra, Hırvatistan milli takımı oyuncusu Srna’nın kanser hastası olan babasının öldüğü haberi üzerine “Oh olsun” diyen bir nefreti. Sonra Srna, takım kampından ayrılarak Hırvatistan’a gitti; babasıyla vedalaştı, uğurladı babasını, kim bilir neler yaşadı, sonra döndü geldi Çek Cumhuriyeti maçına. Maç öncesindeki seremoni sırasında ülkesinin milli marşını duyunca tutamadı kendini hüngür hüngür ağladı. Bu haberin altına da “Beter ol” yazıyorlar. “Hahahaa” yazıyorlar. İnanmak mümkün değil. Benim için değil.

Aynı şampiyonada İspanya yenilgisinden sonra teknik direktörlüğünü beğenmedikleri Fatih Terim’in kızının doğmamış bebeğine edilen laflar mesela. Gencecik hamile bir kadına karnındaki bebeği için “Düşürürsün inşallah” demeler. Bunu düşünebilmek. Bunu akıl edebilmek. Bunu yazabilmek. Benim bunları anlamama imkân ihtimal yok. Yok.

Fatih Terim’in rahatsızlığı ortaya çıktığında benzer şeyleri görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olabiliyor da birinin hastalığına rakip takımın hocası diye sevinilebiliyor? Nasıl çalışıyor bu kafalar? Nasıl bu kadar kötüler?

Biz birbirimizi sevmeyiz Fatih Hoca. Gerçi sizin benim varlığımdan haberiniz yoktur zaten. Tüm spor yazarlığı kariyeri boyunca size muhalefet etmiş biri olarak tüm kalbimle şifa diliyorum. İyileşin, iyileşin ki yine muhalefet edeyim size.

Büyük geçmiş olsun Fatih Terim. Size de bu illete yakalanan yöneticilere de, sporculara da, tüm insanlığa da.

İnsanlık, bilim ve akıl kazanacak Corona ve nefret kaybedecek.

Yazının devamı...

Kimselerin vakti yok…

5 Mart 2020

Endüstriyel futbolun sabrı yoktur. Zamanı yoktur. Beklemeye tahammülü yoktur. Bir kere “süreç” diye bir şey vardır sporda. Süreç içinde olabilecekler... Süreç içinde gelişebilecekler… Süreç; zaman, sabır ve tahammül demektir. Endüstriyel futbol elbette sürece de inanmaz. Doğasına aykırıdır.

Defalarca yazdım, bin kere söyledim, şimdilerde televizyonlarda “Bilimle, istatistikle, bilmem neyle şampiyonluk olmuyo hocaaa” diye konuşanlara inat bir kez daha yineleyeceğim. Ersun Yanal, Türkiye futbolunu bilim ve istatistikle tanıştıran isimdir. Bu da öyle burada bir çırpıda yazdığım gibi kolay bir iş değildir. Her şeyden evvel Yanal’ın dayanıklılık ve kuvveti geliştirmeyi odağa alan antrenman programlarını bizim futbolcularımıza yaptırmak meseledir.

Anladığımız kadarıyla Ersun Hoca; yaptığı dayanıklılık testleriyle önce her bir futbolcunun seviyesini belirler ve her birine bu seviyeye göre bireysel antrenman programı uygular. İsokinetik testler, kuvvet antrenmanları, futbolcuların zayıf kaslarının tespit edildiği yöntemler, taktik çalışmalarda pozisyon tespitleri için drone görüntüleri kullanmak, altyapı oyuncularını bu bilimselliğin içine dâhil etmek, spor psikologlarından destek almak gibi pek çok çağdaş anlayışla çalışır. Elektronik kalp atım takip sistemi, bilgisayarla maç analiz programları, antrenman ve maçlarda futbolcuların fiziksel olarak ne kadar enerji sarf ettiklerini, ne kadar mesafe kat ettiklerini ölçen sistemler kullanır. Yanal; kuvvetli, maç sonuna kadar giderek artan enerjileriyle baskı yapan, hücum eden, gol atan, minimum sakatlık yaşayan, ideal kilosunda, sağlıklı futbolcular ister.

Ersun Yanal ister de endüstriyel futbol için fark etmez. “Başarı gelsin de nasıl gelirse gelsin” der. Sabredemez. Tahammül edemez. Bekleyemez. Süreç uzadıkça her kafadan ses çıkar. “Süreç” kötü bir şeydir çünkü. Bu arada en ufak bir olumsuzlukta baskı artar. Taraftar gerilir. Sansasyon severler dozu iyice artırır. Sabahlara kadar “kadro tercihi” filan diye konuşulur. Sanki herkesin gördüğünü; futbola bu kadar kafa yoran, ilmini yapan, bilimini bilen hoca görmüyordur. Âlemin akıllısı bizizdir çünkü. Her şeyi de futbolu da biz biliriz. Hoca’nın elbette bazı hataları olmuştur, olacaktır, olabilir ama sorumluluğu tek başına yüklenecek kadar değil. Devrede başka hiçbir bileşen yoktur da varsa yoksa Ersun Hoca’dadır hata. Öyle mi? Hadi öyle olsun bakalım.

Üç alıntıyla bitireceğim yazıyı:

Bir: Erkan Kolçakköstendil’in yazıp oynadığı 12 Numaralı Adam adlı şahane gösteride mealen dediği gibi “Teknik direktör, dünya üzerinde herkesin en iyi bildiği işi yapan adamdır.”

İki: Ersun Hoca’ya veda ederken Luiz Gustavo’nun dediği gibi “Teknik direktör ayrılıyorsa oyuncular da suçludur.”

Üç: Ersun Hoca’nın da dediği gibi “Benim bırakmamla işler düzelecekse hiç düşünmeden bırakırım.”

Yazının devamı...

Elveda Kobe

28 Ocak 2020

 

Evvelce ve sık sık söylediğim gibi “Benim basketbolla kurduğum bağın üç kahramanı vardır: Ken ReevesDrazen Petrovic ve Sabonis. Biz bir kuşak, Los Angeles’daki Carver Lisesi’nde okuduk, Koç Reeves’i ordan tanırız. Basketbola, hayata, genç olmaya ilişkin temel eğitimimizi Koç Ken Reeves’den aldık. Dersler aksar diye basketbola başından beri karşı olan müdür yardımcımız Sybil Buchanan gelir de bizi koçtan ayırır diye ödümüz koptu. Siz ilk bölüm deyin, ben ilk antrenmanımızın sonunda diyeyim, Koç bize Her zaman ve her yerde arkanızda olacağım, dedi. İçimizden biri cümlesini tamamladı: ‘Beyaz bir gölge gibi.O yüzden Koç Reeves’i Beyaz Gölge isimli bir dizinin kurmaca kahramanı sanmayın. Değil. Biz onu gerçekten bir sporcu gibi, gerçekten hocamız gibi, gerçekten kahramanımız gibi sevdik. O yüzden bizim için Ken Howard aktör değil, Koç Ken Reeves’tir.
Ken Reeves olmasa sanki Drazen Petrovic olmayacaktı, Sabonis olmayacaktı, sanki basketbol bu kadar büyük bir aşk olmayacaktı benim için. Sanki basketbolun Amedeus’u Petrovic’in de, basketbolun Einstein’ı, gelmiş geçmiş en büyük pivotu Sabonis’in de koçu Reeves’ti. Öyle bi bağ. Öyle bi akış. Öyle bi devir daim.”

 

Önce seksenlerde çocuk olan her çocuk gibi, benim de kahramanım olan Drazen Petrovic’i kaybettik. Basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden birini. Basketbolun Amedeusu’nu. Drazen Petrovic, 1993 yılında Zagreb uçağıyla ailesinin yanına gidecekken sevgilisini görmek için Münih’e geçiyordu. Yağış, tır, ani fren, takılı olmayan emniyet kemeri. Yan koltukta uyuyan Drazen bir daha uyanmadı. İlk aşkımıza oracıkta veda ettik. Gencecikti.

             

2016 yılında bazıları için aktör Ken Howard’ı bizim için Koç’umuz olan Ken Reeves’i kaybettik. Futbol efsanelerimizden biri olan Cruyff’la aynı gün. Zaman içinde çok basketbolcu, çok futbolcu, çok sporcu sevdik. Hayatımıza Micheal Jordan girdi mesela. Basketbolu onunla bir daha bir daha sevdik.

 

Yazının devamı...

Beşiktaş kalesinde bir kartal: Sabri Dino

15 Ocak 2020

Dino’yu kalesinde görmek isteyen sadece Beşiktaş değildir. Devreye Fenerbahçe de girer. Öyleydi böyleydi derken uzayan mücadele sonunda Sabri Dino’yu kalesinde görecek olan Beşiktaş olur. Hemen değil tabii.

1964-1965 sezonundan başlayarak Necmi Mutlu’nun yedeği olur. Kaleyi tamamen devralması 1966-1967 sezonuna denk gelecektir.

Artık Beşiktaş kalesinde Beşiktaşlıların söyleme biçimiyle “Bir Avrupalı’yı andıran sarı saçları, mükemmel fiziği, beyefendiliği ve kaleciliğiyle örnek bir futbolcu olan Sabri Dino” vardır.

O kaleyi 1975’e kadar koruyacaktır. Ve bu Necmi Mutlu’dan sonra Beşiktaş kalesini en çok koruyan isim olmak demektir. 194 lig maçı. 12 kez A Milli forma.

Babam o berbat haberi aldığında kederini dağıtmak için bir süre bekledi, sonra 1973 Dünya Kupası grup eleme maçındaki Sabri Dino’yu anlattı bana:

“İtalyanlar ne yaptılarsa Sabri’ye gol atamadılar” dedi.  

Sonra yeniden kederlendi.

“Ah be Sabri” deyiverdi sadece.

Yazının devamı...

Futbolun feylesofu

4 Ocak 2020

Albert Camus 1913 yılında Cezayir’de doğar. Zor bir çocukluğun ardından Cezayir Üniversitesi’ne girer. Ancak yaşadığı sağlık sıkıntıları yüzünden sürdürdüğü felsefe eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalır. 1938’de Paris’e gider. İlk iki eseri Tersi ve Yüzü ile Düğün’ü yayınlar. Ancak esas bomba 1942’de yayımlanan Yabancı ve Sisifos Söyleni’yle patlar. Çünkü arkasına varoluşçuluğun rüzgârını aldığı “saçma” felsefesini yaratmış olur.

Başkaldıran İnsan, Yaz, Sürgün ve Krallık’la artık edebiyat düşünce dünyasındaki krallığını ilan eder. Mutlu Ölüm ve İlk Adam ise ölümünden sonra yayınlanır. 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü alır. 1960 yılında bir trafik kazasında yaşamını yitirir.

Edebiyat ve düşün dünyasının bu dev ismi sağlık nedenleriyle sadece eğitimini değil büyük aşkı futbolu da bırakmıştır. Cezayir Üniversitesi’nde okurken kendini okul takımının kalesinde bulur. Kaleciliği “tutkulu” ve “cesur” olarak tarif edilen Camus tüberküloz illeti yüzünden hem eğitimine hem kaleye veda eder. Ama futbol aşkı asla bitmeyecektir.

Bütün edebiyat dünyasının gözü ondayken “Dünyaya bir daha gelseydim ve bir tercih şansım olsaydı, yazarlık ve futbolculuk arasından ikincisini seçerdim.” diyecek, futbol aşkını asla gizlemeyecek, “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam futbola borçluyum.” diye ekleyecektir. Futbolu küçümseyenlere “Filozoflar ve siyasetçilerin dediklerine bakacağınıza, futbola bakın!” diye yapıştıracaktır cevabı.

Racing Paris - Monaco maçını statta izlerken kendisiyle maç sırasında yapılan bir röportajda muhabirin “Racing Paris’in kalecisi bugün formunda görünmüyor?” sorusuna “Onu suçlamayın, işin içine girmedikçe ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz.” diyecektir.

Bu cümleyi futbolcuları çok kolay eleştirenlere “Topun asla beklenen yere gitmediğini öğrendim. Özellikle, söylendiği gibi gerçek olmayan insanların yaşadığı büyük şehirlerde bunun bana çok yardımı dokundu” cümlesini de sanırım hepimize söyledi.

4 Ocak ölüm yıldönümüdür.

Toprağı bol olsundur.

Yazının devamı...

Oysa sevgili, bir tek sevgili

24 Aralık 2019

Kabul ediyoruz. Bir yandan hakemler sürekli gündemde, VAR yüzünden saçını başını yolan çok. Bir türlü futbol konuşulamıyor, saha dışı karışıyor, karıştırma meraklıları kaşığı kazanın dibinden yukarı doğru daldırıp daldırıp çıkarıyor.

Her yönetim şikâyetçi, her takım şikâyetçi, her teknik direktör şikâyetçi. O sıkıntı var, bu sıkıntı var, var oğlu var. Buraya kadar tamam.

Hakem hatalarına isyan eden de, takımının hakkının yendiğini düşünen de, canı yanan da elbette arayacak hakkını. Arasın. Arayacak tabii. Fakat nasıl?

Oturulsun tartışılsın, VAR eğitimiyse yeniden verilsin, hakemler yeniden alınsınlar eğitimlere gerekiyorsa. Ne yapılacaksa yapılsın. Ne gerekiyorsa yapılsın. Hem de derhal yapılsın.

Ama şu yapılmasın. Taraftarlar arasındaki nefret körüklenmesin. En büyük iş yönetimlere düşüyor burada. Lütfen haklarını ararken sağduyulu açıklamalar yapsınlar, zaten yay gibi gerilmiş sinirleri hepten germesinler, taraftarlar arasına öfke tohumları ekmesinler.

Üç düşünüp bir konuşsunlar, çok şeyi değiştirecektir üslup değişikliği. Bakarsınız bir adıma, üç adım atar “karşı” taraf. Bir de bunu deneyin lütfen. Çünkü biliyoruz ki;

“Oysa sevgili, bir tek sevgili.

Nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini”

Yazının devamı...

Lakabını emekten alan bir futbolcu: Rıza Çalımbay

17 Aralık 2019

Bektaş Çalımbay ve eşi Fatma Çalımbay için Sivas’ta işler zorlaşmaya başlar.  1970'li yılların başında çocukları; Songül, Şengül, Rıza ve Kemal’i de yanlarına alıp gurbet yollarına düşerler. Bildiğimiz göç hikâyelerindeki gibi olur her şey. Hemşerilere, daha önce İstanbul’a göçenlere, eşe dosta haber salınır, iş aranır.

 

Bu günlerin sonunda Bektaş Baba, Toto Karaca Tiyatrosu’nda temizlik ve bekçilik yapmaya başlar. Rıza’yı okutacak durumları yoktur, Rıza hem çalışır hem okur. Bakkal çıraklığı yapar. Rıza Çalımbay için bakkal çıraklığının en şahane yanı, sipariş götürdüğü apartmanlardan İnönü Stadı’na uzun uzun bakabilmektir.

 

Sonra Bektaş Çalımbay, Bebek’te apartman görevliliği yapmaya başlar. O yıllar Rıza Çalımbay’ın hayaline doğru adım attığı yıllardır. Şöyle anlatmıştır o zamanları:

 

“Mahalleden arkadaşım Murat, beni Beşiktaş seçmelerine götürdü. İlk seçmeye kaleci olarak girdim, başaramadım. Daha sonra futbolcu olarak şansımı denedim, üçüncüsünde seçildim.”

 

Yazının devamı...

Beşiktaş’ın umudu

7 Kasım 2019

 

Tamam, sadede gelmeye çabalıyorum ve fakat bakınız yine bir sert sessiz yumuşuyor. “Sadet” o sözcüğün kendisi esasen. Asıl konu, esas mevzu, gerçek mesele manasında. Şimdi “Sadete gel!” diye bir çıkış yapsanız on paralık etkisi olmaz mesela ama “Sadede gel!” deyince bakın nasıl hemen geliyorum. Mesele Umut Nayır.

Ne zamandır gözüm üzerinde. Ne zamandır usul usul gizli gizli korka korka izliyorum. Korkuyorum çünkü tiyatrocular bir konuda çok haklı. Tiyatroda “En iyi yazar ölü yazardır” diye bir durum vardır. Allah hepsine uzun ömürler versin ama hakikaten yaşayan yazar tiyatroda sıkıntıdır. Gelir provaya karışır, yönetmeni darlar, rejiyi beğenmez. Prova sürecinde ortada yoktur diyelim. Daha fenadır çünkü bu defa prömiyere patlamaya hazır bomba olarak gelecektir. İki taraf birbirinden habersiz yay gibi gerilecektir. Zaten o gün dünyanın en gergin insanı olmak tiyatro yönetmeni olmanın şanındandır, bir de üstüne yazar gelecektir. Oyuncuların da eli ayağına dolanacak, yönetmen yetmezmiş gibi şimdi bir de yazar devreye girecektir.

 O gece yazar güzel güzel oyun seyretse bile gerginlik had safhada olur. Esasında olayın aşağı yukarı nereye varacağı başından bellidir. Yazarın metni yazarken kurduğu düşle yönetmenin rejiyi yaparken kurduğu düş birbirine tam olarak uymayacak, yazar olanı biteni hiç beğenmeyecektir. Hasılı, yaşayan oyun yazarının sahnelenen bir oyunundan mutlu ayrıldığı çok az görülmüştür. Tiyatro denen sanatın doğası budur zaten. Futbol gibi. Çok yaratıcı, çok bileşen, çok sorun. Yuvarlanıp gidilir böyle.

Spor yazarlığında da, en azından benim spor yazarlığımda da durum bence aynen bu şekilde.Yaşayan, hele hele aktif spor hayatı devam eden bir sporcuyla ya da genel olarak bir spor insanıyla ilgili bir şey yazmak dünyanın en riskli işlerinden biri. Dün çok beğendiğin, methiyeler dizdiğin bir futbolcu ertesi gün olmadık bir laf edebiliyor, en olmayacak hareketi yapabiliyor. Birinin spor ahlakını filan uzun uzun anlattığın bir yazıdan bir müddet sonra kendisini hakemin boğazına yapışık halde bulabiliyorsun. “Maşallah” dediğinin üç gün yaşamadığı bir mecra memleket sporu. Artık aramızda olmayanlar üzerine yazmakla hâlâ aramızda olanlar üzerine yazmak arasında dağlar kadar fark var. Onu diyorum.

Fakat yine tutamayacağım kendimi bu riski Umut Nayır için de alacağım. Çünkü gerçekten umut. Çünkü gencecik, pırıl pırıl, su gibi. Çünkü Beşiktaş’ın da futbolun da memleketin de umudu Umut Nayır gibi gençlerde.

Diliyorum ki Umut Nayır’ın Hukuk Fakültesi’yle antrenmanlar arasındaki zorlu yolları su gibi aksın. Goller de atsın finallerden yüz de çaksın. Sert sessizle biten sözcüklere sesli harfle başlayan bir ek geldiğinde sert sessizler hemen yumuşasın.

 

Yazının devamı...