Elif Çongur

Naz Aydemir Akyol’a büyük onur

25 Mart 2021
Şenol Güneş’in başında olduğu milli takımımızla harika bir gece yaşadık. Mutluyuz, tebrik ediyoruz, devamını bekliyoruz. Yazanı çizeni çok olur nasılsa, ben bugün bir voleybolcumuzdan söz edeyim biraz. Naz Aydemir Akyol’dan.

Akyol, 1990 yılında İstanbul’da doğar. Eski voleybol milli takım oyuncuları Alev ve Ali Aydın Aydemir’in kızıdır. Spora atletizm ve basketbolla başlar. Ancak voleybolda karar kılar. Dokuz yaşındayken Eczacıbaşı altyapısında voleybola başlar. 2002-2003 sezonunda, öğrencilik yıllarında, okul takımına ek olarak Eczacıbaşı Voleybol yıldız ve genç takımlarında oynar. 2003-2004’te Yıldız Kızlar Balkan Şampiyonası'nda ilk kez giydiği formayla “En İyi Pasör” seçilir. 2004-2005 sezonunda Eczacıbaşı A takımıyla Top Teams Kupası Final Four'a katılır. 2005-2006’te tam zamanlı olarak A takımda oynamaya başlayan Naz, Eczacıbaşı'nın birinci pasörü olarak üç yıl üst üste Türkiye Şampiyonu olur. Aynı sezon Eczacıbaşı'nın Yıldız, Genç, A Takımları ve Özel Yüzyıl Işıl Lisesi okul takımıyla tam dört şampiyonluk kupasının birden sahibi olur.

2007-2008 sezonunda Yıldız Kızlar Dünya Şampiyonası'nda ikincilik kürsüsüne çıkarak Türk spor tarihinde bir ilki gerçekleştiren Yıldız Kız Milli Takımı’nın ve 2008 Genç Bayanlar Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalya kazanan Genç Milli Takım’ın kaptanlığını yapar. Genç Bayanlar Avrupa Şampiyonası'nda “En Değerli Oyuncu” seçilir. Bu da bir olur.

2008-2009 sezonu Türkiye Kupası’nda final, Türkiye Ligi Play-Off serisinde final ve Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Final Four oynar. 2009-2010 Fenerbahçe’ye transfer olan Naz Aydemir Akyol, şampiyonluk serisine devam eder. Fenerbahçe formasıyla ilk iki sezonunu; bir dünya şampiyonluğu, iki Türkiye Ligi şampiyonluğu, iki Süper Kupa şampiyonluğu, bir Türkiye Kupası şampiyonluğuyla tamamalar. Sözü edilen iki sezonda da Türkiye Ligi final serisinde “En İyi Pasör” ödülünü alır. 2011-2012 Fenerbahçe ile Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan Naz Aydemir, aynı turnuvada "En İyi Pasör'' seçilir.

A Milli Takım'la birlikte, aynı sezonda, Avrupa Kıtası Olimpiyat Elemesi birincisi, Dünya Grand Prix üçüncüsü ve İtalya Alassio'daki Edison Cup birincisi olur. 2012’de Londra Olimpiyatları’nda oynar. 2012-2013 Vakıfbank Spor Kulübü Voleybol A takımına transfer olur. Vakıfbank ile Türkiye Kupası ve CEV Kadınlar Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğunu kazanır. “En İyi Pasör” ödülünü üst üste ikinci kez kazanmış olur. 2019 senesinde tekrar Fenerbahçe'ye transfer olur.

Başarı haritasını buraya sığdırmanın mümkün olmadığı milli voleybolcumuz Naz Aydemir Akyol, Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB) tarafından “Tarihin En İyi 100 Oyuncusu” listesine seçildi. Uluslararası Voleybol Federasyonu’nun internet sitesinden “Sporcu bir aileyi gururlandırmak” başlığıyla yapılan paylaşımda Naz Aydemir Akyol'un başarılarına yer verildi. Akyol’un, 2012’de tarihinde ilk kez olimpiyatlara katılan A Milli Kadın Voleybol Takımımızın kadrosunda yer alması ve 2021 Tokyo Olimpiyat Oyunları’nda mücadele edecek olmasından söz edildi.

Büyük onur. Gurur duyuyoruz. Yolu hep böyle çok açık olsun.

 

Yazının Devamını Oku

Dağ başını duman almış: Selim Sırrı Tarcan

2 Mart 2021
Çoğumuzun adını ünlü bir spor salonundan bildiğimiz Selim Sırrı Tarcan aslında kimdir bu yazıda onu anlatmaya çabalayacağım.

Selim Sırrı Tarcan, 1874 yılında Teselya’nın Yenişehir Fener’inde dünyaya gelir. Miralay Yusuf Bey ve Zeynep Hanım’ın oğludur. Baba Yusuf Bey, 1876 Karadağ Muharebeleri’nde şehit düşer, Selim Sırrı 2 yaşında babasız kalır. Annesiyle birlikte İstanbul’a, asker olan dayısının yanına gider, ancak dayı II. Abdülhamit’e muhaliftir. Bu suç cezasız bırakılmaz ve dayının sürgüne gönderilmesi uzun sürmez. Böylece Selim Sırrı için  Galatasaray Lisesi’nde sekiz yıl sürecek yatılı öğrencilik yılları başlar. Bu yıllarda sonradan soyadı “Üstünidman” olacak olan Ali Faik Bey’den jimnastik dersleri alır.

Galatasaray Lisesi’ndeki eğitimin ardından Mühendishane-i Berr-i Hümayun’u bitirir. Bir süre Servet-i Fünûn dergisinde spor bölümünü yönetir. O dönemde Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden Juery ile yakın arkadaşlık kuran Selim Sırrı, Juery aracılığıyla modern Olimpiyatların babası olarak kabul edilen Pierre de Coubertin ile temas kurar. Coubertin, o yıllarda Türkiye’nin de Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne girmesini istemektedir. Selim Sırrı’nın bu rüyayı gerçekleştirmesi I. Meşrutiyet'in ilanına denk düşer. 1908 yılıyla birlikte Selim Sırrı, ilk Millî Olimpiyat Komitesi’ni kurar. 28 Mayıs 1909’da Berlin’de yapılan Uluslararası Olimpiyat Komitesi toplantılarına katılır ve İsveç Kraliyet Askeri Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi’ne başlar. Sportif çalışmaları sürdürürken bir yandan da halkbilimi çalışmalarını dikkatle takip eder.

1911’de akademiyi bitirir. Türkiye’ye döner ve beden eğitimi öğretmeni olarak çalışmaya başlar. İsveç’te takip ettiği çalışmalar doğrultusunda, aynı yıl ülkede folklor çalışmalarını başlatan ilk isim olur. Ege Bölgesinden zeybek oyunları derleyerek tanıtmaya çalışır. Selim Sırrı, İsveç’ten gelirken aynı zamanda bazı İsveç şarkılarının notalarını da yanında getirir. Bunlardan “Tre trallande jäntor” adlı şarkıyı marş olarak düşünür, “Dağ Başını Duman Almış” diye başlayan ve bugün “Gençlik Marşı” olarak bilinen marşın yaratıcısı olur.

1913 yılı itibariyle İdman isimli spor dergisinde yazılar yazar. Bu arada I. Dünya Savaşı nedeniyle Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeliğinden çıkarılan Türkiye'nin Millî Olimpiyat Komitesi de dağılmış olur. Ama Selim Sırrı’nın bu rüyadan vazgeçeceği yoktur çabalarını ısrarla sürdürür, 1922’de Türkiye Millî Olimpiyat Cemiyeti tekrar kurulur.

Selim Sırrı, aynı zamanda Türkiye’de voleybol sporunun altyapısını kuran isimdir. Yetmez, Türkiye’de boks sporunun da kurucusu olur. Galatasaray Lisesi Edebiyat öğretmenlerinden Mösyö Goury ile çalışmış, ilk Türk boksörlerinden Sabri Mahir gibi boksörler yetiştirmiştir. Kendisinden bize 58 kitap, 2500’e yakın makale kalır. 1500’den fazla konferans verdiği söylenir.

Pek çok okulda beden eğitimi öğretmenliği yapan Selim Sırrı Tarcan 1924’te Beden Terbiyesi Başmüfettişi olur. 1935’e kadar bu görevi sürdürür. 1935 yılında Beden Terbiyesi Başmüfettişliğinden emekliye ayrılır. Ordu milletvekili olarak TBMM’de yer alır. V., VI., VII. dönemlerde mecliste görev yapar.

2 Mart 1957 yılında İstanbul'da hayatını kaybeder. Bugün altmış dördüncü ölüm yıldönümü. Ruhu şad olsun.

 

Yazının Devamını Oku

Bık tık

13 Şubat 2021
Memleketimizdeki maç sonraları yapılan açıklamalardan, bazı takımlara yakınlığıyla bilinen yorumculardan ve taraftarlardan sürekli ama sürekli aynı şeyleri duyuyoruz. Sürekli herkes haklı, sürekli hepsinin hakkı yeniyor, sürekli lig birilerinin aleyhine dizayn ediliyor.

Ligimizde bazı şeylerin iyi gitmediği muhakkak. Hakem hataları, VAR’ın kullanılma biçimi, bazı pozisyonlarda yaşanana standart dışı uygulamalar filan cepte. Ancak her takımın Federasyon’un her biriminde etkili ve yetkili adamları yokmuş gibi, bu dertleri başka türlü çözemezmişler gibi sürekli kamuoyuna şikâyet halindeler. Kimsenin meseleyi köklü bir tartışma zeminine çekme niyeti yok. Sadece aynı paranoyak laflar herkesin dilinde.

Biri diyor ki “İşin içinde ben varsam az ceza vermezler”, diğeri “Galatasaraylı olduğum için bu cezayı aldım”, öteki “Lig aleyhimize dizayn ediliyor” diyor. Fenerbahçeliler standartsızlıktan şikâyetçi, Beşiktaşlılar “E ona verilen kart buna niye verilmedi?” diye serzenişte. Beriki bu sene kendilerini şampiyon yapmayacaklarına adı gibi emin. Herkes bir başka takımın şampiyonluğuna işaret ediyor. Sonra bu laflar üzerine saatlerce konuşuluyor. Herkes haklı, hoca herkese takmış, hakem herkesin gölünü yiyor.

Wikipedi’de şöyle yazıyor: “Halk arasında, paranoya deyimi, genellikle bir şahsın, çevresindekiler hakkında aşırı şüpheciliğini tanımlamak için kullanılır. Böyle bir kişiye yapılan tavsiyeler, iyi niyetli bile olsa, o kişi tarafından kötü niyetle yapılmış olarak algılanır. Başkalarının kendisi hakkında komplo yaptığı kuruntusuna kapılabilir, kendilerine veya mülklerine karşı bir tehdit olduğu endişesi içine düşer. Bu düşünceler, o şâhısa büyük rahatsızlık verir. Çevresindekiler de, bu durumdan rahatsız olur. Paranoya deyim yerindeyse kişiye hiç ummadığı anda devamlı süreğen rahatsızlık vererek kuruntularının gerçekleşeceği düşüncesiyle her daim sıkıntı yaşatır.”

Yukardaki “paranoya” tanımına zerre halel getirmeyecek biçiminde sürüyor tartışmalar. Maçlardan sonraki açıklamalarda, basın toplantılarında bitse yine iyi. O pasları alan yorumcular sabaha kadar konuşuyorlar. Hepsi kendince haklı. Tam olarak tanımdaki gibi. Herkes başkalarının kendi takımı üzerine komplo yapıldığına inanıyor. Herkeste başkalarının kendi takımına karşı bir tehdit oluşturduğuna dair bir fikir. Devamlı ve süreğen bir kuruntu silsilesi.

Yazının Devamını Oku

Feyyaz Uçar’a açık mektup

23 Ocak 2021
Doruk Koç benim tanıdığım en büyük Beşiktaşlılardan biri. Kalemi ok gibi, yaydan çıksa hepimize yazmayı bıraktırır. Bugün ben kalemi onun Feyyaz Uçar’a yazdığı mektup için bırakıyorum:

“Bir uzun yol şoförünün, en uzun yoluna Beşiktaş’la çıkmış oğluydum. 7 yaşındaydım, 8’imin içinden birkaç gün araktım. O zamanlar sahip olabileceğimiz en değerli şey, sakız ya da cipsin içinden çıkan futbolcu fotoğraflarını biriktirip albümü tamamlamaktı. Bütün albümü tamamlayabilenlere tuttuğu takımın formasını gönderiyorlardı sözde. O zamanlar sizin bile yedek formanız yokmuş, büyüyünce öğrendik. Yine de bir umuttu. Biriktirmeye çalıştığımız albümde herkesin fotoğrafı çıkıyor, hatta elinde fazlası olanlar, mahalledeki kardeşlerinin eksiğini tamamlıyordu. Her takımdan, fotoğrafı bulunmayan bir iki futbolcu olurdu. Bizimkisi Feyyaz’dı.

Mahallenin bütün Beşiktaşlı çocukları, okul sonrası önce bakkala gidip albüm için Feyyaz fotoğrafı kovalar, sonra da topun peşinden koşup Feyyaz olurlardı. Korneri atan Rıza, tacı kullanan Kadir, kaleye geçen Bako diye bağırmazdı ama golü atan mutlaka Feyyaz olurdu. En çok golü atan o gün mahallenin en Feyyaz’ı olarak giderdi evine. Ertesi gün yeniden, yeni bir Feyyaz olma yarışı başlardı sokaklarda.

Babamın evde olduğu ender zamanlardan birinde, o bir türlü tamamlayamadığım albümü gösterdim ona. Yanında olup Beşiktaş’ı istediği gibi aşılayamadığı oğlunun o yaşında bile bir Beşiktaş forması için mücadele etmesi hoşuna gitmiş, ‘Ne olacak bu albümü tamamlayınca?’ diye sormuştu. Forma işini öğrendiğinde de ilk işi, albümde Feyyaz’ın boş kalan yerini dolduramayan oğluna, Beşiktaş çarşı’sının işportacılarından bir forma getirmek olmuştu. Bembeyaz, 7 numara. Neden 7 diye sormak bile abes. 7 numara, Feyyaz’ın giydiği forma.

Aradan aylar geçti. Kâh sefere, kâh maça gittiği İstanbul yoluna, bu defa ‘bi işim var’ diyerek çıktı baba. Haberlerde duydum sonra. Feyyaz Beşiktaş’la anlaşamamış, çekli senetli bazı durumlar varmış, Seba çok kızmış, affetmiyormuş. Eski tribüncü baba da o kadar yolu, sonradan tanıyacağım abilerimle birlikte ‘Büyük Başkan Feyyaz’ı bize bağışla’ demek için tepiyormuş.

Çünkü bağışlamadı.

Büyük Başkan seni bize bağışlamadı.

Ve sonra kimse, bize bir Feyyaz daha bağışlamadı.

Babam evine, Feyyaz Fener’e, mahalle maçlarında gol atınca Feyyaz diye bağırma sırası Fenerli çocuklara geçti. Birkaç gün ağız alışkanlığı, tam Feyyaz diyecekken Fenerliler bizimle güzel maytap geçti. Feyyaz eşittir Beşiktaş olmuş çocuk kafamda. Gittim sordum babama, ‘Feyyaz şimdi Fener’e gitti ya, biz de mi Fenerli olacağız baba?’

Yazının Devamını Oku

Beşiktaş gülerse

2 Ocak 2021
Ligin bir arada olmaktan en çok mutlu olan takımı Beşiktaş gibi görünüyor. Şimdi olay çıkmasın. Bana öyle görünüyor diyeyim ve açıklayayım.

Spor üzerine yazıyor olmaktan gelen her şeyi takip etme durumumuz var malumunuz. Takımların genel hallerini ne yapıp ettiklerini düzenli olarak tarıyoruz. Bu genel takip halindeyken önüme düşen fotoğraflardan, videolardan ve görüntülerden ligin en güler yüzlü, en mutlu, en neşeli takımının Beşiktaş gibi göründüğünü söyleyebilirim. Kolej takımı diyorlar, ben mahalle takımı diyorum.

Bakmayın siz mahalle takımı kavramının aşağılandığına. Dünyanın en muazzam şeyi aşağı mahalleyle maç almış bir mahalle takımıdır. Gazoz dışında hiçbir çıkarın olmadan oynarsın. İsteyerek oynarsın. Gülerek güldürerek nükteyle şakayla tatlı tatlı atışmayla oynarsın. Gazoz yalan eğlenmek hakikattir.

Beşiktaş aynı öyle görünüyor bu aralar gözüme. Özellikle antrenman fotoğraflarından. Mahallenin abisi Atiba’nın kanatları altında, bir arada olmaktan keyif alan, keyif aldıkları için keyif veren birtakım genç adamlar sırf mutlu olmak için oynuyorlarmış gibi. Antrenmanlarda hep bir neşe, hep bir yan yanalık, hep bir oyun hali. Birbirlerinin sevinçlerine ve acılarına sahip çıkışları da çok etkileyici. Annesini kaybeden arkadaşlarının gol sevinci yapıyorlar onun aralarında olmadığı, annesiyle vedalaşmasına, cenaze törenine denk gelen maçta. Gol sevinçleri de öyle. Sarılmalara doyamıyorlar birbirlerine. Aile gibi. Mutlular.

Belli ki Sergen Hoca’nın yıllardan beri bildiğimiz esprili keskin zekâsı bu genç insanlarda önemli bir noktaya dokunmuş. Gülmekten çekinmiyorlar. Hele o N'Koudou… Sürekli güler yüzlü, sürekli pozitif, sürekli neşe saçıyor. İnsanın ona bakınca istemsizce gülümseyesi geliyor. E bu bir arada mutlu olma halinin futbola yansımaması da pek mümkün değil. Çünkü en başarı mutluluk. Sonrası çorap söküğü.

Sürekli damar damar üstüne binmiş biçimde yaşayan Beşiktaşlılar da biraz daha rahat bu sene. Tabii maç kazanırken aradaki fark üçe çıkmadan rahatlayamazlar o ayrı. Çünkü biliyoruz ki Beşiktaş’ın canı nasıl isterse öyle olur. Bütün çabalardan, çalışmalardan, futbol aklından azade Beşiktaş’ın keyfi diye bir şey vardır. Kimseye keyfine kâhyalık ettirmez. Beşiktaş öyle istemişse öyle olur. Yapı meselesi.

Tüm bu mutluluk taraftara da sirayet ediyor. Beşiktaşlılar daha umutlu bu sene. Sonuç ne olur bilemeyiz ama bu güler yüzün kimseye zararı olmaz, tersine faydası olur. Beşiktaş gülerse dünya güler. Kadir İnanır gülüşü gibi.

Yazının Devamını Oku

Bazen yetmiyor

7 Aralık 2020
Maradona gitti. Sinsice de olmadı gidişi, çat diye çarptı gitti kapıyı. Ama bana yine de sessiz sedasız gitti gibi geliyor.

Sanki hemen unuttuk, sanki yeterince yas tutmadık, sanki üzerine sayfa sayfa yazı yazmadık gibi geliyor. Hâlbuki hemen unutmadık, yasımızı tuttuk, arkasından sayfa sayfa yazdık. Belki de küresel lanet yüzünden böyle geliyor. Belki de dünyanın dört bir yanında, yüz binlerce taraftar, tribünlerden tezahüratlarla uğurlayamadı onu diye böyle hissediyorum. Öyle olabilseydi ne hissederdim şimdi tam bilemiyorum. Çünkü sanırım bazen bazı şeyler için ne yapsan yetmiyor.

Gazetelere verilen teşekkür ilanlarını hiç anlamazdım ben. Hastalanmış, tedavi görmüş ya da ameliyat geçirmiş, sonra da iyileşmiş hastaların, hekimlerine teşekkür etmek için verdikleri ve tepesinde “Teşekkür” yazan ilanları hiiiç anlamazdım. “E taburcu olurken teşekkür etmişlerdir” ya da “Neden sonradan uğrayıp yüz yüze etmiyorlar?” filan diye düşünürdüm. Asla yazılı teşekkürü anlamazdım. Şimdi anlıyorum. Beklenmedik bir hastalık yüzünden bir süredir buralarda yokum. Döndüm, artık buradayım ve taburcu olurken doktorlarıma ettiğim teşekkürün, onlara olan hissiyatımı zerre kadar aktarmadığını düşünüyorum. O yüzden iş bu yazı doktorlarıma teşekkür etmek için yazılmıştır. 

O günün icapçı hekimi olduğu için benim gibi pek de tekin olmayan bir hastaya çarpan, teşhisi koyup ameliyat kararını alan ve uygulayan, bu genç yaşında çok görkemli bir hekimlik kariyerine şimdiden selam çakan Uzm. Dr. Ali Gemici’ye çok teşekkür ediyorum. Her türlü huysuzluk, şımarıklık ve saçmalıklarıma rağmen benimle sabırla uğraştığı uzun günler ve geceler için. Ameliyat ve tedavi ekibinin iki diğer şahane hekimine; Doç. Dr. Ömer Lütfi Tapısız’a ve Doç. Dr. Şadıman Kıykaç Altınbaş’a da sabırları, güler yüzleri ve sevgileri çok teşekkür ediyorum. Hastanızım.

Üç mucize hekim. Fakat mucizeleri; teşhis, tedavi ya da başarılı bir operasyonla beni birtakım çukurlardan çıkarmalarından gelmiyor bence. Hekimlerin hastalarıyla kurabilecekleri en şahane iletişimi kurabilmelerinden geliyor. Hastalarını dinleyip anlamalarından geliyor. Ve hatta hastalarını sevmelerinden ve sevdiklerini de bir biçimde hissettirmelerinden. Üçüne de tam istediğim gibi olmasa da, layıkıyla olduğunu düşünmesem de, daha büyük cümleler kurmak istesem de ancak bu şekilde teşekkür edebiliyorum. Çünkü sanırım bazen bazı şeyler için ne yapsan yetmiyor. 

Ömer Lütfi Hocam, bizim statta yaptığınız hiç olmadı, bir-iki neyse de dört atmak hiç yakışık almadı, size söz verdiğim gibi sigarayla en ufak bir münasebetim kalmadı. 

Misli.com'a üye ol, Sanal Oyun kuponu yap, 10 TL kazan! Sadece Misli.com'da, hemen üye ol...

Yazının Devamını Oku

“Suçlar ve Cezalar Hakkında”

30 Eylül 2020
Takip etmişsinizdir. Ben bir özet geçeyim. Mesele aynen şu şekilde gelişti: Ozan Kabak, Schalke 04-Werder Bremen maçında rakibi Augustinsson yerdeyken, oyuncunun üzerine gelecek biçimde tükürdü. Tükürmüş demek daha doğru olacak, sonradan izledim çünkü.

 

İzledim derken herhangi bir spor programında filan değil. İnternet üzerinden. Ne olmuş anlayabilmek için durdura durdura, arka arkaya, yirmi-otuz kere izlemek zorunda kaldım. Böyle yapmak zorunda kaldım çünkü spor uleması derhal hep bir ağızdan Ozan Kabak’ı savunmaya geçtiler.

Normalde en ufak bir pozisyon için “İleri alalım, geri alalım, durduralım, ellinci kameradan bakalım, hakemin canına okumak için bir de şu açıdan bakalım” biçiminde, on saniyelik bir görüntü üzerine sabahlara kadar konuşanlarda bu defa görüntü filan yoktu.  Ozan Kabak’ın tükürdüğünü ama tam da o sırada rakip futbolcunun Ozan Kabak’ın tükürdüğü yerde yuvarlanmakta bulunduğu, tükürüğün futbolcuya o şekilde isabet ettiğini ve hatta tükürüğün futbolun içinde olan bir şey olduğunu anlatıyorlardı. Gerçekten.  İnanmayan varsa açar izletirim. Ben kulaklarıma inanabilmek için bu konuşmaları ileri geri ala ala, durdura durdura, her açıdan elli kere izledim, eminim.

Burada benim sıkıntım şu. Yolun başında, başarılı, gencecik bir futbolcuyu bunun için yiyip bitirelim, hatasını affetmeyelim, kariyerini bitirelim demiyorum elbette. Şunu diyorum: Böyle bir meseleyi bu komik sahip çıkışlarla geçiştirmek kötülüktür. En çok da Ozan Kabak’a.

Yapılması gereken önce isteyerek ya da istemeyerek birine tükürmenin bir karşılığını olduğunu söylemekti. Hukukta da hayatta da futbolda da. Yapılması gereken Ozan Kabak’ı uyarmaktı, tükürdüğü yere futbolcu denk geldiğini söylemek değil. Hadi bunları geçtim kendisine “Sen de tükürdüğün yere bi bak kardeşim!” dense bile yapılan bu komik savunmalardan daha yapıcı olurdu.

Ozan Kabak’tan zaten hemen özür açıklaması geldi. “Augustinsson’dan içtenlikle özür dilerim. Bilinçli bir hareket değildi, kaza eseri oldu. Kamera açısı yanıltıcı olabiliyor ama ona doğru tükürmeyi hedeflemedim. Böyle sportmenliğe aykırı bir hareketi kariyerim boyunca hiç yapmadım ve bundan sonra da yapmayacağım. Büyük bir şanssızlık oldu. Yine de rakibimden özür dilerim.” dedi Ozan.

Ben söylediklerine içtenlikle inanmak isterim. Neden istemeyeyim? Özür dilemek erdem. Orası da muhakkak. Ama işte özürle geçiştirilemeyecek irili ufaklı hatalar var. Onlara suç deniyor sanırım. Özür dilemekle suçun karşılığı olan cezadan kaçılamıyor. Aşağı yukarı adalet de böyle bir şeye deniyor sanıyorum.

Bakalım Alman Futbol Federasyonu ne diyecek? Ozan Kabak mı tükürmüş? Augustinsson tükürüğün geldiği yere mi denk gelmiş?  Meselenin özü bu muymuş? Yoksa genç sporculara bu meseleden yola çıkarak spor ahlakı üzerine, centilmenlik üzerine, suçlar ve cezalar başka bir şey anlatmak mı gerekiyormuş? Göreceğiz.

Yazının Devamını Oku

Beşiktaşlı Haldun Boysan

2 Eylül 2020
Bir bölümdaşımı kaybettim.

Bunun ne demek olduğunu şöyle anlatabilirim ancak: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü, verdiği ilk mezunlarının bile, orada hâlihazırda okumakta olan öğrencileri tanıdığı bir yerdir. Tanıdığı, görüştüğü, birbirlerine bağlı oldukları bir yer. Öğrencisi, hocası, mezunuyla birlikte büyük bir aile. Haldun Boysan’ın önce kendi ailesinin, sonra DTCF Tiyatro Bölümü ailesinin başı sağ olsun.

Haldun Boysan’ı anlatmaya nereden başlamalı gerçekten bilemiyorum. 1958 doğumludur. TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’ne girmiştir. Sabahtan beri taziye için bölümden kiminle konuşsam Boysan’la ilgili iki temel şeyden söz ediyorlar.

Bunlardan ilki iyi insan oluşu. Sınıf arkadaşları, dönem arkadaşları, birlikte sahneye çıktıkları rol arkadaşları dönüp dolaşıp “Çok iyi insandı” diyorlar. Böyle anılmak ne şahane bir şey. Arkandan “Çok iyi bir insandı” denilmesi. Geride kalmış bir hayatın kutlanması gibi.

Diğer meseleyse Beşiktaş. Tüm üniversite arkadaşları sözü döndürüp dolaştırıp Beşiktaşlı Haldun Boysan’a getiriyorlar. Ondan böyle söz ediyorlar: “Beşiktaşlı Haldun.” Çünkü Haldun Boysan, bölüm yıllarında kimi zaman, derslerden, sınavlardan ve görevli olduğu oyunlardan bile önde tutarmış Beşiktaş’ı. Bölümün büyük hocalarının; Sevda Şener’in, Metin And’ın, Sevinç Sokullu’nun, Turgut Özakman’ın fırtına gibi estiği yıllarda. Derslere bir saniye geç girilmediği, derya deniz hocalarının tek bir cümlesinin kıymetinin bilindiği, DTCF Tiyatro Bölümü ekolünün yaratıldığı yıllarda.

Haldun Boysan bu yıllarda, sınavların, bölüm oyunlarının ya da provaların Beşiktaş maçlarına denk geldiği zamanlarda büyük sıkıntı yaşarmış. İki aşk arasında sıkışıp kalmak gibi. Dönem arkadaşları Haldun Boysan’ın sahne altında “O saatte Beşiktaş’ın maçı var kardeşim! Beşiktaş’ın maçı var!” diye gürlediğini anlatıyorlar. Bunu yaparken asla kabalaşmadığını, kimseleri kırmadığını, hocalarını üzmediğini. Fakat Beşiktaş aşkının her zaman galip geldiğini. Sahnedeki, sinemadaki, seslendirmedeki tüm başarılarından ötede bir yerdeymiş onun için Beşiktaşlılık. Beşiktaşlıların başı sağ olsun.

İyi bir insanı, iyi bir Beşiktaşlıyı, iyi bir oyuncuyu kaybettik. Hepimizin başı sağ olsun.

Yazının Devamını Oku