GeriDr. Gülseren Budayıcıoğlu Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Sevgili okuyucularım, anne baba olmak ne zor değil mi?

Çocuklarımız bizim gözbebeğimiz. İstiyoruz ki onlar hayatın her alanında başarılı olsun, çok sevilsin, sayılsın, geçmişte bizim yapmak isteyip de yapamadıklarımızı yapsın, onlarla hep gurur duyalım.

Kimse onların kılına zarar vermesin, çünkü onlar henüz genç ve hayatı tanımıyorlar. Öyle herkesle de arkadaşlık etmesinler. Arkadaşın kötüsü bizim çocuğumuzu da yoldan çıkarır. Nereye gideceklerine, ne yapacaklarına, hatta ne giyeceklerine bile biz karar verelim. Soğukta üşütmesinler, öyle saçma sapan kıyafetlerle sokağa çıkmasınlar, gece dışarı çıkmak zaten yanlış. Zamanında yatıp zamanında kalksınlar, derslerini hiç ihmal etmesinler.

Hele ki sınav zamanı odalarından bile çıkmasın, masadan hiç kalkmasınlar. O ellerindeki telefonu da almak lazım. Ders çalışıyorum bahanesiyle odada hep telefonla oynuyorlar. Saatlerce bu telefonla ne yapılır Allah aşkına!

Ben de bu satırları bir anne olarak yazıyorum. Bu yazdıklarımın hepsi benim de kafamı zamanında çok meşgul etmişti. Ancak bu meslekte eskidikçe gördüm ki, bizim bu endişelerimiz bazen çocuklarımıza, gençlerimize çok zarar verebiliyor.

Aslında anne baba olmak zor zanaat... Çocukları tepenize çıkarıp her dediğini yapsanız yemeyip yedirseniz, giymeyip giydirseniz bir türlü, çocuklara ağır bir disiplin uygulayıp her şeye siz karar verseniz başka türlü.

Ancak her şeye rağmen ülkemizde biz anne babalar olarak, imkânlarımız elverdiğince çocuklarımızı en iyi okullarda okutup, gerekirse özel öğretmenler tutup, onlara harika bir gelecek hazırlamaya çalışıyoruz. Onlardan hiçbir şeyi esirgemiyor, yemiyor yediriyor, giymiyor giydiriyoruz. Anneler babalar yeter ki çocukları okusun diye kendi hayatlarından kısıp gerçekten onlar için büyük fedakârlıklar yapıyor.

Hal böyle olunca doğal olarak çocuklarımızdan beklentilerimiz de artıyor. İstiyoruz ki, madem biz bunca fedakârlığa katlanıyoruz, onlar da başını dersten kaldırmasın, gezmesin, tozmasın, televizyon bile seyretmesin, telefonda boş yere vakit kaybetmesin, arkadaşlarıyla buluşup hem boşa para harcamasın hem de haytalık etmesin. Her dediğimizi yapsınlar ki, onlar adına kurduğumuz hayallere onlarla birlikte biz de kavuşabilelim.

Biz ne yapıyorsak çocuklarımız için yapıyoruz zaten ama acaba gerçekten doğru mu yapıyoruz?

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun


TÜRKİYE İKİNCİSİ SALİH

Yıllar önce genç bir hastam vardı. Liseyi birincilikle bitirmiş, üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Ailesi çok memnundu çocuklarından. Bugüne kadar onları hiç üzmemiş, her yıl onur listelerine girmiş, okulları hep birincilikle bitirmişti. Hem okulda hem de evde çok uyumlu bir çocuktu. Bütün öğretmenler onu sever, aileye onunla ilgili hep güzel şeyler söyler, eve gelince de üstünü başını çıkarır, yemeğini yer, sonra da odasına kapanıp ders çalışırdı. Hatta her gün okula giderken ona verdikleri harçlıkları bile harcamaz, odasındaki kumbara hep dolu olurdu. Oğullarının gelecekte çok büyük adam olacağından emindi aile.

Ancak her şey bu kadar iyi giderken tam da liseyi birincilikle bitirdiği yıl illa “Beni bir psikiyatriste götürün” diye tutturmuştu oğlan. Nesi vardı bu çocuğun? Eğer onların oğlu böyle diyorsa, diğer çocuklar ne yapsındı? Asıl o çocukların, o haylaz çocukların ihtiyacı vardı psikiyatriste.

TEBRİKLER YAĞMIŞTI

Sonunda çocuğun ısrarlarına dayanamayıp onu bana getirdiler. Uzun boylu, oldukça yakışıklı bir delikanlıydı Salih. Yakında üniversite sınavlarına girecekti ve bu sınav onu çok korkutuyordu. Zaten son aylarda hiç odasından çıkmıyor, sürekli bu sınava çalışıyor, test çözüyordu. Yemeğini bile annesi odasına getiriyor, geç saatlere kadar çalışıp sabahın köründe kalkıp yine oturuyordu dersin başına.

İlk girdiği sınavda Türkiye ikincisi oldu. Gerçekten büyük bir başarıydı bu. Aile haberi alınca sevinçten havalara uçmuş, eş dost, akrabadan tebrikler yağmıştı. Okul yönetimi bile onunla gurur duymuş, okul binasına “Türkiye ikincisi bizim okuldan çıktı” filan gibi bir şeyler yazıp üzerinde Salih’in resmi olan koca bir pankart asmışlardı.

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

AMA SALİH MUTSUZDU

Ama Salih bu durumdan hiç hoşnut değildi. Gazeteciler onunla röportaj yapmak için peşine düşmüş, o ise kaçacak delik arıyor, resminin asılı olduğu okulun önünden geçmeye ödü kopuyordu. Salih herkesin onunla ilgilenmesinden, ona sorular sormasından rahatsızdı. Zaten oldum olası insanlarla ilişki kurmayı, onlarla gülmeyi, eğlenmeyi, gevezelik etmeyi hem hiç sevmez, hem de zaten beceremezdi.

Şimdi yepyeni bir okula başlayacak, hiç tanımadığı insanların arasına girecekti. Okula dereceyle girdiği için hocalar onunla daha çok ilgilenecek, diğer çocuklar ise belki de buna biraz sinir olacaktı. Onunla “Ot” diyerek alay bile edebilirlerdi.

OKULUNU BIRAKTI

Korkarak da olsa okula kaydını yaptırdı ve başladı. Ama bunu devam ettiremedi. Birkaç ay içinde o üniversitede okumaktan vazgeçti. “Aradığımı orada bulamadım, seneye sınavlara tekrar girerim” diyerek okulu bıraktı ve yine eve kapandı. Yeni bir sınav maratonu daha başladı. Oysa o sınava hazırdı zaten. Yeni sınava kadar hemen hiç çıkmadı evden, kalkmadı o masadan. Yemekleri bile yine odasına geldi. Televizyon izlemedi, arkadaşlarıyla buluşmadı, zaten onunla buluşacak arkadaşı da yoktu.

İLK 7 SORU BOŞ

İkinci kez üniversite sınavına girdiğinde bu sefer ilk yedi soruyu okumadı bile, boş bıraktı çünkü bir kere daha dereceye girmek, gazetecilerin sorularını cevaplamak, okulunun duvarlarında kendi resmini görmek istemiyordu. Sınav sonuçları açıklandığında istediği üniversitenin, istediği bölümüne yine çok yüksek puanla girmeyi başarmıştı. Artık bu sefer orada okuyacak ve hayallerine kavuşacaktı.

DÜNYAYI TANIMIYORDU

Onunla o sıralar daha sık görüşüyorduk. Bu gidişle hiçbir yerde aradığını bulamayacağını anlamıştım. Onun aradığı şey o okullarda değil, kendindeydi. Henüz insanlarla sosyal ilişkiler kurmayı, yaşıtlarıyla birlikte gezmeyi, tozmayı, muhabbet etmeyi, sinemalara, kafelere gitmeyi, güzel kızlara bakmayı, onlarla arkadaşlık etmeyi hiç denememiş, hiç öğrenmemişti. Odasına kapanıp ders çalışmak dışında bir hayatı hiç olmamıştı Salih’in. İçinde yaşadığı dünyayı henüz hiç tanımıyordu.

Gerçekten de tahmin ettiğim gibi oldu ve hevesle başladığı okuldan birkaç ay içinde yine vazgeçti. Ne okulu beğendi, ne de hocaları. Hiçbirinin dünyadan haberi yoktu. Hayal ettiği yere onu bu okul asla getiremezdi.

SALİH NE ARIYORDU?

Yok edilmiş, aşağılanmış, ezilmiş ruhunun devasız yaralarını başarılarla sarabilmek, acısını biraz hafifletebilmek, mutluluk, iç huzuru, yaşama sevinci gibi, hiç tatmadığı duyguları yakalayabilmek... Ancak bunları yanlış yerlerde arıyordu. Başarı, sonsuza doğru akan bir nehir gibidir. Hiç kimse o nehrin sonuna ulaşamaz ve ulaşamadıkça da kendini başarılı görüp bunun tadını çıkaramaz.

Gençlerimiz hem mutlu hem de başarılı olsun

Onunla konuşurken bir meslektaşımla konuşuyor gibi hissederdim kendimi. Çünkü her şey gibi psikiyatriyi de çok iyi biliyordu. Ayaklı kütüphane gibiydi. Sadece ders kitaplarıyla yetinmemiş, sanat, kültür, edebiyat ve bilim dünyasını o konuların uzmanıymış gibi anlamış ve öğrenmişti. Ona kalsa dünyada öğrenilecek daha pek çok şey vardı.

Bu kadar çok okuyan, bu kadar çok bilen, çok çalışan, bir genç başka ne yapar ki... Başka bir şey yapmaya fırsat kalmaz ki...

Hem çok biliyor, bu kadar bilmek kendi iç dünyasında onu yüceltirken başkalarını aşağılıyor, bir yandan da bütün bu bilgi hazinesine rağmen hayata bir türlü uyum sağlayamamak, herkes gibi olamamak onu için için yiyor, bu sefer de öfke okları kendine yöneliyordu.

Bu büyük zekâ ve yetenek hayata akamazsa ne yapar? Dönüp kendini imha eder.

BAŞARILARIN KADAR VARSIN

Babası memur, annesi ev hanımıydı. Ancak ailede yıllardır kavga gürültü hiç bitmiyordu. O ailede kimse kimseye fiziksel şiddet uygulamıyordu ancak aralarında olumlu bir iletişim de yoktu. Herkes birbirini aşağılıyor, kızıyor, bağırıp çağırıyordu. Ve Salih’e verilen mesaj hep “Başarıların kadar varsın” oluyordu. Anne babanın yüzünü sadece okuldan gelen onur belgeleri güldürebiliyor, bunun dışında odasından hiç çıkmayan Salih’in varlığının kimse farkında olmuyordu. Aile çocuklarını okutmak için ellerinden geleni yapsa da bir akşam bile sofrada ağız tadıyla yemek yiyemiyorlardı.

O evde sadece Salih değil, herkes mutsuzdu. Hem anne, hem de babanın bütün ümidi evin büyük oğlu Salih’ti. O diğerlerinden daha akıllıydı. Bir gün okuyup büyük adam olacak, böylece o karanlık ev aydınlanacaktı.

Lise bitene kadar bu düzen hep böyle devam etmişti. Onlar çocukları için pek çok fedakârlığa katlanmış ama oğulları da odasından hiç çıkmadan çalışmış, onları hep gururlandırmıştı. Üniversite giriş sınavlarında Türkiye çapında başarılı olması ise aileyi sevince boğmuştu. Demek ki yapılan fedakârlıklar boşa gitmemişti.

Ancak aldığı bunca yüksek puana rağmen Salih odalara kapanıp o masadan hiç kalkmayınca şaşırıp kalmışlardı. Artık kliniğe sadece Salih değil anne babası da sık sık gelip duydukları endişeyi anlatıyorlardı. Aradan yıllar geçip de çocuk hâlâ odasından çıkmayınca durumun vahametini anlamışlardı. Vazgeçmişlerdi her şeyden, birbirleriyle kavga etmeyi bile unutmuşlardı. Ne olmuştu bu oğlana, neden herkes gibi okula gitmiyordu bu çocuk? Hem anne hem de baba artık eskisinden çok farklı düşünüyordu. Akşamları hep birlikte sofraya oturmak, oğullarıyla konuşmak, sohbet etmek, arada hep birlikte bir yerlere gitmek istiyorlardı ama Salih bunların hepsini reddediyordu.

Onlarla olmasa bile bari arkadaşlarıyla buluşsa, gezse, tozsa, onlarla yemek yese, sinemaya gitse, hatta eve geç gelse, biz hepsine razıyız ama onun bir tane arkadaşı bile yok, bu yaşa gelmiş bir gencin hiç mi arkadaşı olmaz doktor hanım, diye soruyorlardı bana.

GEÇ SORULAN SORULAR

Bu soruyu sormakta biraz değil, epeyce geç kalmışlardı. Hiç tanımadığı bu hayat Salih’i çok korkutuyordu. “Herkesin kolayca yaptığını ben yapamam ki... Aralarında ne konuştuklarını bile bilmiyorum. Benim gibi birini aralarına almazlar ki... Kendimi uzaylı gibi hissediyorum. Eğer onlar insansa ben değilim, ben insansam onlar değil” diyordu Salih. “Ne şakalarından anlarım, ne esprilerinden. Onlar da benim bildiğimi bilmez.”

Söylediği her şey doğruydu. Salih’in ilgi alanları bile onlardan çok farklıydı. Hem en iyi okulları bitirse bile alacağı diplomaların ona ne faydası olacaktı. Bir işyerinin kapısından bile girmeye korkan biri için başarılı olmak artık hayal olmuştu.

Odasına kapanıp kitap okumayı, yepyeni şeyler öğrenmeyi bir yaşam şekli haline getirmişti artık. Bir tek o odada korkmadan yaşayabiliyor, tek sevdiği şey olan kitaplara sarılıyordu.

Liseyi bitirene kadar, tam da biz anne babaların hayalindeki çocuktu Salih.

Çok iyi bir öğrenci olmak, çocuğumuzun gelecekte çok başarılı biri olmasına yetmiyormuş demek ki... Çocuklarımız hayatın gerçekleriyle yüzleşmeden, yenilmeden, hırpalanmadan, isyan etmeden, insanlarla ilişki kurma sanatını öğrenmeden, hayatla mücadele etmeden, kendilerini keşfetmeden, ağlamadan, üzülmeden, âşık olmadan, hayatın içinde kendine ait bir dünya kuramadan biz onları ne kadar korusak da, hayatın içinde kendilerine bir yer bulamıyorlar.

HAYATIN KENDİSİ BİR OKUL

Hayat bizden çok şey istiyor aslında. Ders başarısı, bunlardan sadece biri... Her şey mükemmel görünüyorsa zaten orada bir sorun vardır. Biz insanlar eksiğimizle, fazlamızla, yanlışımızla, doğrularımızla bir bütünüz.

Bunun gibi daha pek çok genç ve aile tanıyorum. Kimi üçüncü fakülteyi bitirmiş, kimi yüksek lisans ve doktora üstüne doktora yapma peşinde. Dıştan bakınca çok normal, çok başarılı görünseler de, hayatla tanışmayı, hayatın içine girmeyi geciktirebilme peşinde çoğu.

Bir yandan da biz anne babalar çocuklarımızı iyi yetiştirelim derken aslında onları ihmal ediyoruz. Hayatın hiçbir güzelliğini onlarla paylaşamıyoruz. “Hadi ders çalış” diyerek odalara kapatıyoruz çocuklarımızı. Bazılarımız ise yarış atı gibi görüyor onları.

Bir de sık sık onlara ettiğimiz sitemler var. Yıllardır onlar için yaptığımız fedakârlıkları bir bir sıralıyoruz yüzlerine. Borçlandırıyoruz çocuklarımızı. Hep biz konuşuyoruz, onları pek dinlemiyoruz.

Çocuklarımızı sadece biz anne babalar değil, bazı öğretmenlerimiz de çok sıkıştırıyor. Dışa dönük, daha sosyal çocukları pek tercih etmiyor, hatta sıkça onları eziyor, gururlarını kırıyorlar. Oysa bir gencin ortalık yerde gururunu kırmak, ona kurşun sıkmak gibidir. Onların kaderini etkiler.

Tabii ki çocuklarımızın aldığı eğitim, okul başarısı her zaman çok önemlidir ama onlara arada bir özgürlük tanımalı, yeni yaşam alanları sunmalıyız. Hayat, yaşanmadan öğrenilmiyor. Zaten hayata atıldığımızda diplomalarımızdan çok insan ilişkilerindeki başarımız, yeniliklere adapte olabilme yeteneğimiz daha önemli olabiliyor.

Çocuklarımıza önce sağlıklı, huzurlu, mutlu, hem kendiyle hem de çevresiyle barışık ve iyi insan olmayı öğretelim diyorum. Hayat sadece kitaplardan öğrenilmiyor. Hayatın kendisi bir okul zaten.

Çocuklarımızı bundan mahrum etmeyelim...

Haftaya görüşmek üzere...

Hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

X

Gülnihal’in mektubu...

Sevgili okurlarım. Bugün sizlerle ülkemizde sık görülen sorunlardan birini daha paylaşmak istiyorum. Evlilik sorunu...

Biliyorsunuz son yıllarda boşanmalar giderek artıyor. İnsanlar evlenmeye de çok çabuk karar veriyor, boşanmaya da.

Gençler evlenme kararı alırken bunun çok farklı bir yaşam şekli olduğunu, o güne kadar olan günlük düzenlerinin artık değişeceğini pek düşünmüyorlar. İki tarafın da evlilikle ilgili çok güzel ama birbirinden çok farklı hayalleri oluyor. Taraflar sanıyor ki evleneceğim, yanımda sevdiğim biri olacak ve ben bundan hep memnuniyet duyacağım.

BEKLENTİLER FARKLIDIR
Hele taraflar birbirini bir süredir tanıyorsa evlenince -zaten çok iyi tanıdığı biriyle- sorun çıkmaz diye düşünüyorlar. Oysa evlenmeden yani aynı evi, aynı sorumlulukları paylaşmadan, bir de çocuk sahibi olmadan taraflar birbirini hiç tanımaz, tanıyamaz. İki tarafın da evlilikten beklentileri farklıdır. Herkes o evlilikte kendi alışkanlıklarını sürdürmek ister. Kendi doğrularını hayata geçirmek ister. Oysa dünyada pek çok doğru vardır.

‘ÇOCUĞA HAZIR MIYIZ’
Çocuk sahibi olup olmama ise apayrı bir konu. Eskiden insanlar hiç düşünüp taşınmadan çocuk sahibi oluyorlarmış. O zaman çocuğun da pek kıymeti yokmuş zaten. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir hesabı yani. Şimdi çocuklarımıza neyse ki çok daha fazla değer veriyoruz ama yine de buna hazır mıyız diye sormadan doğuruveriyoruz.

Geçen haftalardan birinde sizlerle onu terk eden eşini geri getirmeye çalışan bir erkeğin mektubunu paylaşmıştım. Şimdi de benzer şeyleri bir kadının ağzından dinleyelim. Bakalım o ne diyor...

Yazının Devamını Oku

Erkeklerin dinmeyen öfkesi

Sevgili okurlarım, her gün eşleri ya da erkek arkadaşları tarafından öldürülen kadınlarla ilgili haberleri okumaktan, o kadınlar için üzülmekten yoruldum, hep birlikte yorulduk. Ne istiyorsunuz kadınlardan? Nedir sizi bu kadar acımasız ve vahşi yapan? Ne oldu size?

Bundan çok yıllar önce yani ben çocukken bu ülkede erkekler kadınlara yol verirken, otobüste onlar ayaktaysa kendi asla oturmazken, elindeki paketler ağırsa koşup alırken, düşerse kaldırırken, yardıma ihtiyacın var mı bacım derken, rahat giysinler diye paltolarını tutarken, yaptıkları yemeklere “eline sağlık hanım” demeden yemezken, kadınları başlarında taşırken... Ne oldu size?

HAYATIN HER ALANINDA...

Aradan yıllar geçti, artık ülkemizde okula gitmek, her türlü eğitimi almak daha kolaylaştı. Kadın-erkek öğretmenlerimiz, kızlı-erkekli çocuklarımıza ışık oluyor. Hastanelerimizde kendimizi rahatlıkla kadın doktorlara emanet ediyor, onlara güveniyoruz. Kadın yargıç ve savcılarımız, kadın eczacılarımız, kadın mühendislerimiz, kadın müdürlerimiz, yöneticilerimiz, bankacılarımız, kadın avukatlarımız, muhasebecilerimiz, kadın pilotlarımız, şoförlerimiz, kadın girişimcilerimiz, bol bol kadın sanatçılarımız var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bizi temsil eden kadın milletvekillerimiz var.

İş hayatında da kadınlarımız çok başarılı. Onların kurdukları işyerlerinde binlerce kişi çalışıyor. Yurtdışına ihracat yapan, dış ülkelerde bizi temsil eden kadınlarımız bunlar.

NEDEN KIYMET BİLMİYORUZ

Bugün ülkemizde iş hayatından kadınları çekiversek ne olur biliyor musunuz? Hastaneler doktorsuz, hemşiresiz, adliyeler hâkimsiz, savcısız, avukatlık büroları avukatsız kalır. Her köşe başında önünüze çıkan eczaneler kapanır, inşaatlar mimarsız, mühendissiz ve pek çok kişi işsiz kalır. Müzik susar, edebiyat susar, televizyonlar ne göstereceğini şaşırır, kütüphaneler kitapsız kalır.

Evdeki kadınlarımızı birkaç gün alıversek hepimiz aç kalırız, aç...

Neden kıymetini bilmiyoruz kadınlarımızın?

Yazının Devamını Oku

Karımı nasıl geri getiririm

"7 ay geçti... Eşim boşanma davası açtı. Ben direniyorum. O da giderse ne yaparım... Yanımdayken kıymetini bilmedim, şimdi aklım başıma geldi ama bu sefer de bunu ona anlatamıyorum."

İSMAİL BEY'İN MESAJI

Sevgili okuyucularım,

Bu hafta da sizlere bir erkek hikâyesi anlatacağım. Eskiden erkekler pek fazla yazmazdı bana ama şimdi kendilerini tanıtmadan, bir başka isimle de olsa rahat rahat içlerini döküyorlar.

İşte o mektuplardan biri de İsmail Bey’den geliyor. Bakın bana neler yazmış:

Merhaba saygıdeğer hocam...

‘Kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş’ diye bir söz vardır. İşte ben de bu ara öyle sıkıştım. Bir doktorun karşısına geçip bütün dertlerini anlatmak, biz erkekler için o kadar kolay değil. Belki de ben öyle değilim ama başka bir isimle yazma fikri aklıma gelince hemen geçtim bilgisayarın başına.

GERİ DÖNMEZ, BİLİYORUM

Yazının Devamını Oku

Saliha’nın mektubu

Sevgili okuyucularım, bu sayfada verdiğim mail adresine Türkiye’nin dört bir yanından mesajlar geliyor.

Bunların çoğunu kadınlar yazıyor ve her biri kendi hayat hikâyesini ve sorunlarını anlatıyor bana. Bu hikâyelerin çoğu hüzün kokuyor. Bizim ülkemizin çocuklarının büyük bir kısmı, ne yazık ki doğdukları evlerde ihtiyaçları olan sevgiyi, şefkati, ilgiyi ve değeri bulamıyorlar demek ki...

Oysa bizler çok duygulu, merhametli, sevecen insanlarız. Çocuklarımızdan bu güzel duygularımızı neden esirgiyoruz acaba? Özellikle kadınlarımızdan gelen mesajlarda neden bu kadar acı, hüzün ve çaresizlik var?



Bir kısım aileler çocuklarını başlarında taşırken geri kalanı neden onların varlığını bile kabul etmiyor, hele çocuk erkek değil de kızsa, bir an önce evlendirip onlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

İşte o mektuplardan biri de ülkemizin güney illerinden birinde yaşayan

Yazının Devamını Oku

Süheyla terk edilmekten çok korkuyor

Sevgili okuyucularım... Bugün Süheyla’nın hikâyesini anlatacağım size. Bakalım bu hikâyede kendinizden bir şeyler bulabilecek misiniz?

Süheyla yirmili yaşlarda bir genç kız. Üniversiteyi yeni bitirmiş. Ancak gönül ilişkilerinde bir türlü aradığını bulamamış. İlişkilerini ya çabucak kendisi bitirmiş ya da çok sevdiği ve çok bağlandığı erkek arkadaşları tarafından terk edilmiş. O gün klinikte yaşlı gözlerle şöyle başladı söze:

- Erkek arkadaşlarımın hepsi de terk etti beni. Son arkadaşım Tolga güya çok seviyordu beni. Ona öyle inanmıştım ki... İlk tanıştığımız günler beni günde en az on kere arar, nerede olduğumu, ne yaptığımı, o gün dışarı çıkıp çıkmayacağımı sorar, hemen her gün beni mutlaka görmek ister, bu da yetmezmiş gibi mesaj üstüne mesaj atardı. O zamanlar öyle mutluydum ki... Nihayet şansım dönmüştü, Tolga gibi beni çok seven ve her şeyimi düşünen bir erkek arkadaşım olmuştu.



Birkaç ay içinde arkadaşlığımız ilerledi ve artık evlenmeyi düşünür olduk. İşte Tolga’nın annesi tam da o sırada hastalandı. Çok üzüldü çocuk. Tabii ben de çok üzüldüm. Sık sık arayıp annesinin durumunu sordum ama Tolga artık beni eskisi gibi arayıp sormaz oldu. Önce annesiyle ilgileniyor, nasıl olsa arar dedim ama olmadı. İçime bir kurt düştü. Acaba başkasını buldu da bana yalan mı söylüyor dedim. Durumu araştırdım. Gerçekten de hastaymış annesi.

FAZLA ÜZERİNE GİTTİM

Yazının Devamını Oku

Kadınlarımızı öldüren hasta adamlar

Merhaba sevgili okuyucularım,

Ben eğer bugün doktor olabilmişsem, üzerinde yaşadığım topraklara vatanım diyebiliyorsam, kitaplar çıkarmış, hatta bir gazetede sizlere istediğim konuda köşe yazıları yazabiliyorsam bunu vatanımızın düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra 29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’e borçluyum.

Eşimi 14 yıl önce kaybetmeme rağmen yalnız ve özgür yaşayabiliyor, seyahat edebiliyor, kendi paramı kendim kazanabiliyor, seçimlerde gidip istediğim partiye oy verebiliyorsam, bunu sevgili Atatürk’ümüz önderliğinde kurulan Cumhuriyet’e ve hayata geçirilen yepyeni ve devrim niteliğindeki kanunlara borçluyum.

Cumhuriyet Bayramınızı kutluyor, Atatürk ve silah arkadaşlarını bir kere daha saygıyla yâd ediyorum.

Bu hafta sizlere uzun yıllardır devam eden hatta giderek artış gösteren kadın cinayetlerinden ve bu cinayetlerin bir bölümünü işleyen hasta adamlardan söz etmek istiyorum.

ŞİKÂYETLER KORUMAYA YETMİYOR

Bir psikiyatrist olarak bu cinayetlerin çoğunun bu hasta adamlar tarafından işlendiğine neredeyse eminim. Medyadan bu cinayetlerle ilgili haberleri okurken ya da izlerken o birkaç dakika içinde bile, katilin hasta bir adam olup olmadığını hissedebiliyorum. Bunu sadece ben değil, birçok meslektaşım da kolayca anlayabiliyor.

Hayatının tehlikede olduğunu fark edip polise başvuran kadınlarımızı ise ya halen yürürlükte olan yasalarımız koruyamıyor ya da var olan yasalar gerektiği gibi uygulanamıyor. Bunu sadece ben değil, hepimiz, her gün görüyor ve duyuyoruz.

Yazının Devamını Oku

Öznur’a sorular

Sevgili okuyucularım, Geçen hafta sizlere Öznur’un acılı hikâyesini yazmıştım. Hatırlarsınız, Öznur henüz çok genç bir kızımız. Üniversite öğrencisi. Ne yaparsa yapsın büyük şehirde, okulda kendini arkadaşlarına kabul ettirememiş, hep dışlanmış ve çok mutsuz. Ondan önceki hafta da size geçmişimizin geleceğimizi nasıl etkilediğini yazmış ve sizlere kaderle ilgili pek çok soru sormuştum. Ve demiştim ki “İşte kaderiniz sizlere sorduğum ve bu sorulara verdiğiniz cevaplarda gizli”.

Şimdi de gelin bu soruları Öznur’a soralım. O daha genç, nasıl bir kader onu bekliyor bilmiyoruz ama hep birlikte bazı tahminler ve çıkarımlar yapalım diyorum. Bunu bir çeşit kendimizin ya da çocuklarımızın geleceğini bir kâhin gibi aşağı yukarı tahmin edebilmek için yaptığımız bir egzersiz olarak da kabul edebilirsiniz.

ANA DİLİMİZ ŞİDDET DEĞİL ŞEFKAT OLSA

İlk sorumuz, nasıl bir coğrafyada dünyaya geldiğinizle ilgiliydi. Öznur, Güneydoğu Anadolu bölgemizin önemli illerinden birinde dünyaya gelmiş. Ben o bölgedeki pek çok ilimizi gidip gördüm. Bazılarında imza günlerine katıldım. Her yeri ayrı güzel, her yeri tarih kokuyor bu bölgemizin. Gezmelere, bakmalara doyamıyor insan. Bir de orada yaşayan kadınlı-erkekli tanıştığım pek çok insan var. Her biri nasıl misafirperver, nasıl sıcacık insanlar anlatamam. Sizi adeta başlarında taşıyor, nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlar. Özellikle gençlerin elleri, kolları kitap dolu... Pek çok kitapçı dükkânı, hatta kütüphaneler var. Sanatın her türlüsüne, özellikle müziğe de çok meraklılar, kimi çalıyor, kimi söylüyor.

HÜZÜN KOKUYORLARDI

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı yaptığım bu gezilerde... Belki de ülkemizin en güzel kızları, en yakışıklı erkekleri oralarda yaşıyor. Annem eskiden birini beğendiği zaman, “Allah’tan sürmeli” derdi. Gerçekten de doğuştan sürmeli hepsi. Kaşlar, gözler her birinde dikkat çekecek kadar güzeldi.

Bir başka özellikleri de hemen hepsinin derin duygulara sahip olmasıydı ama bu duygular sanki en çok hüzün kokuyordu. Ve ben her birine baktıkça, gülerken bile, gözlerindeki bu derin hüznü hep hissettim.

Peki ama sen bunu nasıl hissettin diye soracak olursanız, hüznü tanımayan insan nasıl hissetsin bunu... Demek ki ben de bu duyguyu çok iyi tanıyorum.

Yazının Devamını Oku

‘Sen bir hiçsin’

Sevgili okuyucularım, bugün yine beni çok etkileyen gerçek bir yaşamöyküsünü daha sizlerle paylaşmak istiyorum. Güneydoğu Anadolu kültürü içinde “Sen bir hiçsin” mesajıyla büyüyen Öznur’un hikâyesi bu.

Hikâyeyi sizlere Öznur’un ağzından anlatacağım.

KADIN ERKEK FARK ETMİYOR

Ben, Güneydoğu Anadolu’nun bir ilinde dünyaya gelen ve oranın kültürüyle büyütülen, 23 yaşında bir kızım. Şu anda üniversite öğrencisiyim. İnşallah okul bitince öğretmen olacak ve yıllardır hayalini kurduğum hayata kavuşacağım.

Bu kültürde büyümek erkekler için büyük bir şansken kızlar içinse büyük bir şanssızlık. Gerçi burada yetişen erkeklere şanslı desem de, onlar da hayatın gerçek yüzünü tanımadan yetişiyor ve sonunda bizim gibi onlar da mutsuz oluyorlar.

Biz kızlara gelince, doğduğumuz günden itibaren bize verilen en önemli mesaj “Sen bir hiçsin” oluyor. Bizler insan kategorisinde bile değiliz. Aşağılık mahluklarız. Sanki bizi hiç istemeyen, hep reddeden bir dünyaya zorla gelmişiz. Bizim varlığımız bile onlara batıyor ve bizi görmek bile istemiyorlar.

İsterseniz hikâyem annemden başlasın.

‘BEN SİZE KIZI VERDİM GİTTİ’

Annem genç kızlığında çok güzelmiş. Evlerine her gün görücüler gelir, bu kızı hangimiz kapacağız diye birbirleriyle yarışırlarmış. Annem bir süre gelenleri istememiş. Oysa aile, kızlarını bir an önce birine verip ondan kurtulmak derdindeymiş. Dedem giderek kızmış bu işe. “Ne bu böyle... Her geleni geri mi çevireceğiz? Ben seni bir an önce birine vereyim de gör” diyerek söylenmeye başlamış.

Yazının Devamını Oku

Kaderimizi anlamanın sırları

Sevgili okuyucularım,

Psikiyatrist olunca, hikâyeleri başka türlü dinlemeyi öğreniyor insan. Kızmadan, yargılamadan ama hikâyenin ne zaman ve kimler tarafından açılan yaralarla başladığını, kişiyi neden bu kadar etkilediğini, incittiğini anlamaya çalışarak, kendinizi onun yerine koyarak, her anladığınızı zamanından önce kişiye söylemeden dinlemeyi.

İnsanlar psikiyatriste gelirken asıl sorunlarının ne olduğunu, geçmişte en çok nerelerinden yaralandıklarını bilmez. Kimi hep anlatır, kimi susar. Cevap ne anlatanın anlattığında, ne susanın suskunluğundadır. Gerçekler her zaman bizim gizli geçmişimizde ya da kişisel tarihimizde gizlidir.

Hakikati bulmaya çoğu zaman kişisel tarihimiz de yetmez. Ülkemizin, ailemizin, sülalemizin geçmişte yaşadıkları da etkiler kaderimizi. Anamız, babamız, dedemiz, ninemiz, onların da dedeleri nineleri ne yaşamış, nerede yaşamış, nasıl yaşamış? Başlarına ne gelmiş de ne gelmemiş?



HANGİ COĞRAFYANIN EVLADISINIZ

Yazının Devamını Oku

İlk aşk

Sevgili okuyucularım, bu hafta sizlerle, yine sizlerden gelen bir mektubu paylaşmak istiyorum.

Okurken ben çok etkilendim. İlk aşkın izlerini buldum o mektupta. Çok gençken yaşananlar, çocukken yaşananlar kadar derinden etkileyebiliyor bizi. Adeta kaderimizi, hayat yolumuzu değiştiriyor.

Bazen olaylar öyle bir içine alıyor ki, kendimizi öylesine çaresiz hissettiriyor ki bu çaresizlik sonradan üstümüze yapışıp kalabiliyor.

Bakalım okuyunca siz ne düşüneceksiniz?

Merhaba Gülseren Hocam,

Ben Songül, size daha önce de yazmıştım ama o zaman kendimi yanlış anlatmışım. Olsun bana cevap vermeniz bile benim için önemliydi. Nasılsınız hocam, sizi yakından takip ediyorum, umarım iyisinizdir? Bugün size kendimi anlatmak istiyorum. Bu fırsatı bize verdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim.


Yazının Devamını Oku

Sahipsiz hastalar

Sevgili okuyucularım,

Tüm dünyada teknolojinin inanılmaz gelişimi ile birlikte bilgisayar kullanımının yaygınlaşması, her alanda olduğu gibi hastayla doktor arasındaki ilişkiyi de etkiledi. Artık hekimler bir yandan hastalarını dinlerken, bir yandan da önemli noktaları bilgisayara kaydediyorlar.

Eskiden biz bunları elimizdeki kalemle hasta dosyalarına yazardık. Bu durum, hastaların takibi açısından çok önemli ancak yine de kimi durumlarda hasta-doktor ilişkisini bozabiliyor.

Oysa doktora büyük umutlar ve heyecanlarla giden biri istiyor ki, doktor onu önce can kulağıyla dinlesin. O uzun uzun anlatsın, sonra doktor onu iyice muayene etsin, sorular sorsun, o bitirince bu sefer de hasta ona merak ettiklerini sorsun, sende şu var, bunun için şöyle yap, şu ilaçları al, şu kadar zamanda geçer desin. Muayene odasından çıkarken, hasta elinde reçetesi, içi rahat, merak ettiği her şeyi öğrenmiş olarak oradan çıksın. Artık onu anlayan, dinleyen, nesi olduğunu bilen, başı sıkışırsa “Yine ara, yine gel” diyen bir doktor olsun hayatında.

Eskiden böyleydi. Ev doktorlarımız vardı. Bir ihtiyaç olduğunda elinde çantasıyla gelir, sizi uzun uzun dinler, muayene eder, sorular sorar, sizin sorduğunuz soruları cevaplar, sırtınızı okşar, size moral verir, ilaçlarınızı da yazar giderdi.

Her şeyi bilirdi o doktorlar.

Ancak şimdi işler değişti. Doktorlar, bunların çoğunu yapmıyor ya da yapamıyor.

Son yıllarda okuduğum bir makaleye göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde, ilk kez bir doktora muayeneye giden bir hastanın sözü kesilmeden konuşabildiği ortalama süre yirmi üç saniye. Londra gibi son derece gelişmiş bir kentte bile ortalama muayene süresi altı ila sekiz dakika çünkü doktor sorunun hangi organda olduğunu bir an önce anlayabilmek için pek çok tetkik isteyecek. Tetkikleri görecek ki, hastalığın ne olduğunu tam olarak anlayabilsin.

BİR KÂĞITLA BİTİYOR

Yazının Devamını Oku

Acil servis günleri

Geçen haftalarda yazdığım “Nöbetçi Doktor” adlı yazıdan etkilendiğinizi gösteren mesajları görünce, sizlere bu hafta da Hacettepe Acil’de çalıştığım zamanlara ait anılarımı anlatmak istedim.

Bizim zamanımızda Hacettepe’de hangi bölümde ihtisasa başlarsanız başlayın, bir an önce doktor olabilmeniz için sizi acil rotasyonuna yollarlardı. Çok haklıydılar çünkü Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş biri, hastanelerde çalışmadan, hastalarla birebir ilişki kurmadan kendilerini doktor gibi hissetmez.

Üstelik ben Ankara Tıp mezunuydum. Ah o günler ah... Kitapların her biri tuğla gibiydi maşallah. Oku okuyabilirsen. Aman Tanrım! Bize neler öğrettiler neler...

Bu sözleri o zaman söylerdim. Zaten ihtisasta bilmemiz gereken her şeyi öğretecekler bize. Bunca ayrıntı, bunca teorik bilgiye ne gerek var ki, diye söylenir dururdum. Hocalarımızın her biri gerçekten de eli öpülecek hocalardı. Ne çok emek verirlerdi bize. Şimdi aradan yıllar geçince o öğrendiklerimizin hiçbirinin gereksiz ayrıntılar olmadığını, hangi ihtisası yaparsanız yapın, aslında doktorluğun bir bütün olduğunu çok daha iyi anlıyor ve herbirini saygıyla anıyorum.



İşte henüz arkamdan biri “Doktor Hanım” diye seslendiğinde, hiç üstüme alınmayan ben, Hacettepe acile girince doktor olduğumu anlayıvermiştim.

Yazının Devamını Oku

Zil çaldı haydi okula

Sevgili okuyucularım

Uzun bir aradan sonra nihayet okullar açılıyor. Umarım öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz bu dönem çok başarılı, çok sağlıklı ve keyifli bir yıl geçirirler.

Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Çocukluğumuz zihnimizin en değerli, en unutulmaz hazinesidir. Yaşlansak da, hatta Alzheimer gibi hafızamızı silen hastalıklardan birine yakalansak, her şeyi unutsak da... Çocukluk anılarımız hep taze kalır. Okulların açılacağını duyunca benim de aklım o günlere gitti, ilkokula başladığım günlere...

Açık kumral, hatta biraz kızıla çalan saçlarımı annem sabah erkenden iki taraftan sıkıca örmüş, uçlarına beyaz kurdeleler bağlamıştı. Siyah önlüğüm, beyaz yakam ve rugan ayakkabılarımı çoktan giymiş, bir hafta önceden hazırladığım çantamı sırtıma takmış, heyecanla babama bakıyordum. O hâlâ hazır değildi. Babam işte... Kırk kere kravatını düzeltmeden, şapkası başına iyi oturmuş mu diye aynada bakıp onu iyice oturtmadan çıkmaz ki evden.



ZIPLAMAK YASAK MIYDI

Yazının Devamını Oku

Nöbetçi doktor

Geceleri hep geç yattığım için sabahları dokuzdan önce kalkamam ve erkenden kalkıp da güneşin doğuşunu izleyenlere hep imrenirim.

Hacettepe’de nöbetçi olduğum günler gelir aklıma. Nöbette uyuma şansımız pek olmazdı. Ya klinikte yatan hastalarla ilgilenirdik ya da sık sık acilden çağırırlardı. Acil servisler psikiyatri bölümlerinden en çok intihar vakaları nedeniyle konsültasyon isterler. Genelde her gece birkaç intihar vakası mutlaka gelirdi. Bayram seyran, yılbaşı gibi özel günlerde, bu sayı artardı. Demek ki özel günlerde insanlar daha hassas oluyorlar.




Gece kuşu olsam da, saat üçü geçince kulaklarım düşer, yatağın yolunu zor bulurum. Bu yüzden hayatımda gece üçten sonrası pek yoktur benim ama nöbetteysen uyumayacaksın. Ben de içimden derdim ki, madem uyumuyorum, bari hayatın hiç yaşamadığım saatlerini de göreyim. Hacettepe’nin koridorlarında üzerimde beyaz doktor gömleğimle gezerken bile aklım hem içeride, hem de dışarıda akan hayatta olurdu.

Yazının Devamını Oku

Gerçek olan hayaller

Merhaba sevgili okurlarım... Kadın cinayetlerinin, bitmek tükenmek bilmeyen COVID-19 salgınının, sellerin, yangınların ve bunlara bağlı ölümlerin ardı arkası kesilmezken, ben bugün sizlere biraz moralinizi yükseltecek, size pozitif enerji verecek bir kadın hikâyesi anlatmak istiyorum.

Bir kadının içinde bulunduğu olumsuz koşullara rağmen okuyup meslek sahibi olması, ayakları üzerinde durabilmesi, hayata güvenle bakabilmesi ne güzel değil mi? İşte Özden Hanım da o kadınlardan biri... Ben Özden Hanım’a da, anlattıklarına da bayıldım. Umarım siz de beğenirsiniz.

Özden Hanım anlatıyor:

“Her çocuğa sorulan sorudur ‘Büyüyünce ne olacaksın?’... Kimi heyecanla “Doktor!” der boynunda stetoskop ve beyaz önlüğüyle kendini düşlerken, kimisi öğretmen olmak istediğini söyler gururlanarak. Bir yandan da kendini tahta önünde ders anlatırken, öğrencilerine sorular sorarken hayal edip gülümser. Kimi hemşire, kimi itfaiyeci, kimi polis, kimi de pilot olmak istediğini söyleyip gözlerinin içi gülerek o günlerin hayalini kurar.



Yazının Devamını Oku

Genç bir kızı hunharca öldüren... Ali anlatıyor

Meslek hayatım boyunca pek fazla suçlu tanımadım ama yine de gencecik bir kadını hunharca öldürüp cezasını çektikten sonra bana gelen birini çok iyi hatırlıyorum.

Adı Ali’ydi. İç Anadolu’nun bir köyünde doğmuş, ilkokuldan sonra bir daha okula gitmemiş, 17-18 yaşlarında İstanbul’da bir akrabasının yanına gelmiş ve inşaatlarda çalışmaya başlamış. Köyde bir sevdiği varmış, aile onu başkasına verince o da kendini İstanbul’a dar atmış. Askerliğini de yaptıktan sonra bir daha köye dönmemiş.

Aile çiftçilikle geçiniyor, çocuklar biraz büyüyünce tarlada hiç olmazsa getir götür işlerine bakıyormuş. Aile zar zor geçindiğinden kızları bir an önce evlendirmenin, oğlanları da şehre gönderip üç beş kuruş para kazanmasının peşindeymiş. Ne kazanırlarsa, çoğunu herkes köye gönderiyormuş.

Ali önce inşaatlarda amelelik, sonra küçük lokantalarda garsonluk yapmış. Onun gibi yersiz yurtsuz pek çok arkadaş edinmiş. En büyük eğlenceleri izinli günlerinde ya da saatlerinde ıssız bir deniz kenarında bir yandan denize bakarken bir yandan bira içip kadınlardan, kızlardan konuşmakmış. Her birinin kadınlarla ilgili anlatacağı bir şeyler varmış; Ali hariç.

UTANGAÇ, KORKAK...

Zaten çocukluğundan beri az konuşan, alıngan, çekingen, korkak bir çocukmuş Ali. Babası hepsini çok döver ama en çok Ali ağlar, o ağladıkça “Sen ne biçim erkeksin” diyerek onu daha çok dövermiş. Köy yerinde babaların çoğu dövermiş çocuklarını. Bazı anneler çocukları çok dövülünce kızar, araya girer, bazılarıysa, Ali’nin annesi gibi sadece uzaktan bakmakla yetinirmiş.


Yazının Devamını Oku

Anneee evimize gidelim

Bu ara ülkemizde ve dünyada felaketler hiç bitmiyor. Karadeniz’i sel götürürken Akdeniz ve Ege yanıyor. Eğer ormanlarımızı ve evlerimizi bilerek yaktılarsa, onların da yüreği yansın inşallah. Ne zaman bir yere sel gelse, birinin evi yansa, hep çocukluğum gelir aklıma.

Ben sanırım o zamanlar henüz 4-5 yaşlarındaydım. Ankara Varlık Mahallesi’ne sel gelmişti. Ankara o zamanlar büyük, gelişmenin, medenileşmenin heyecanını yaşayan bir kasaba gibiydi. Nerede yangın olsa, sel gelse ya da bir cinayet işlense bunu daha gazeteler yazmadan kulaktan kulağa herkes duyar, meraklanır ve akın akın olay yerine giderdi.



ŞEKERLİ SU İÇİRİYORLARDI

Gece vakti, annem, bütün komşularla birlikte kız kardeşimle benim ellerimizden tutmuş, sel gelen mahalleye götürmüştü. Ortalık karanlıktı. Bir çukurun içindeki evler yarı beline kadar suyun içinde kalmış, büyük bir kalabalık bu çukuru çevrelemiş, kimi olayı korkuyla, merhametle seyrediyor, kimileri kayıklarda kürek çekerek evlerin çatısına çıkan insanları kurtarmaya çalışıyor, kimileri de yine suyun içinde onlara yardım ediyordu.

Kurtarılanlar kıyıya, bizim olduğumuz yere çıkarılıyor, kalabalığı oluşturan herkes selden kurtarılanların başında, kimi yanında getirdiği temiz sularla çıkanların önce yüzünü yıkıyor, sonra da her birine

Yazının Devamını Oku

Şiddet artık insana yakışmıyor

Sevgili okurlarım, Sizlerle bir süre daha şiddeti konuşmaya, bunun örneklerini sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Şiddet artık bilimde ve teknolojide inanılmaz keşiflere imza atmış, sanatın her dalında harikalar yaratmış, ciltler dolusu kitaplar yazmış, internet aracılığıyla dünyayı ayağımıza getirmiş, uzaya gitmiş biz insanlara hiç yakışmıyor.

Şiddet sadece karşınızdakine gösterilen fiziksel saldırı değildir. Bunun karşındakini öldürmeye kadar gideni var, yaralama var, tehdit var, şantaj var, aşağılama, kınama, utandırma var, cinsel taciz ve tecavüz var.

HER ALANDA MEVCUT

Şiddet aslında hayatımızın her alanında var.

Geçen günlerden birinde sanatçılarımızdan biri, konsere çıkarken giydiği kıyafet nedeniyle sosyal medyada adeta linç edildi. Bizler onu beğenmek zorunda değiliz. Ama linç etmek, hakaret etmek neden?

Bizim toplumumuzda açık giyen de var, kapalı giyen de. Başını örten de var, açan da... Onlar bizim düşmanımız değil, hepsi de bizim insanlarımız, yani içimizden biri onlar. Tam tersine birbirimize kenetlensek; yargılamak, ayıplamak, yermek, aşağılamak yerine elimizden geldiğince birbirimize destek olmaya çalışsak ne güzel olurdu.

Bizler aslında çok

Yazının Devamını Oku

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

“Nasıl yani?” diyorum içimden: “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...” İlk anda böyle düşünsem de çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor."

O gün, uzun boylu, kumral, saçlarını arkasında toplamış, dudağındaki pembe rujdan başka makyajı olmayan, güzel yüzlü, kırklı yaşlarda bir kadın giriyor benim kırmızı odama. Üzerindeki lacivert etek ceket ve elindeki büyükçe çantayla çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor.

Bana anlatacağı şey her neyse, bundan çok utandığını hemen anlıyorum. Onu rahatlatmak için kurduğum bir iki cümleden sonra, başını önüne eğerek, usul usul başlıyor anlatmaya:

- Hocam ne olur, beni ayıplamayın. Artık bu yaşadıklarımı biriyle paylaşmam gerekiyor. Belki siz bana bir yol gösterirsiniz. Ben 15 yıllık evliyim ve on üç yaşında bir kızım var. Ve hâlâ kocamdan dayak yiyorum.

‘KADIN OLMAK SUÇ MU’

İçime ince bir sızı yayılıyor. Dayağı yiyen o, bundan utanan yine o.


Yazının Devamını Oku