Helal kazanç

Kuran ve sünnette “Zekât alın” diye bir emir olmamasına rağmen, “Namazı kılın ve zekâtı verin” diye onlarca emir bulunmaktadır. Temiz ve helal olmayandan zekât verilmeyeceğine göre bununla İslam’ın mesajı açık ve nettir. Çalışın, helal kazanın, şehirleri imar edin, gelir dağılımında adaleti gözetin ve kâfirlere muhtaç olmayın. İslam’ın kurtuluş reçetesi sayılabilecek bu anlayışa, kendisi de tacir olan Peygamber Efendimizin ticari faaliyetlere bakış açısından da ulaşabiliriz.

TİCARET, toplumu ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir. Toplumun adeta eli ayağı veya şah damarı mesabesindedir. Ticaret hayat demektir, kalkınma demektir, refah demektir, güç demektir. Ticaret ve sanat hayatının bütünüyle ihmal edilmesi halinde hayat durur ve halkın çoğu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

ÖMER’İN SÖZLERİ

Hz. Ömer’den (ra) rivayet edilen şu hikâye, İslam’ın ticarete bakış açısını özetler niteliktedir. Hz. Ömer (ra) halifeliği sırasında pazara gider ve oradakilerin çoğunun Nebatîlerden (Müslüman olmayan tüccarlar) olduğunu görünce üzülür, halk onun yanına toplanınca kendilerine bunu haber vererek pazarı terk etmelerinden dolayı onları kınar. Onlar da kendisine şöyle derler: Allah, bize nasip ettiği zaferle bizi pazarlardan müstağni kılmıştır. Hz. Ömer (ra) ise onlara: “Allah’a and olsun, eğer böyle yaparsanız, yani ticareti, pazarı Müslüman olmayanlara bırakırsanız, muhakkak ki erkekleriniz onların erkeklerine, kadınlarınız da onların kadınlarına hizmetçi olur” der.

Helal kazanç

İSLAM’IN MESAJI

İslam, toplumu inşa edecek, insanların birbirleri arasındaki münasebetlerini adalet ve ahlak temelinde düzenleyecek bir din olduğuna göre ticari faaliyetleri göz ardı etmesi beklenemez. Zira Kuran ve sünnette “Zekât alın” diye bir emir olmamasına rağmen, “Namazı kılın ve zekâtı verin” diye onlarca emir bulunmaktadır. Temiz ve helal olmayandan zekât verilmeyeceğine göre bununla İslam’ın mesajı açık ve nettir. Çalışın, helal kazanın, şehirleri imar edin, gelir dağılımında adaleti gözetin ve kâfirlere muhtaç olmayın. İslam’ın kurtuluş reçetesi sayılabilecek bu anlayışa, kendisi de tacir olan Peygamber Efendimizin ticari faaliyetlere bakış açısından da ulaşabiliriz. Ticaret hayatı içerisinde atılan her adımda Allah Rasulü’nün (sav) “Bizi aldatan, bizden değildir” (Müslim, Îmân, 164) düsturunu aklımızda tutmalıyız. Aksi takdirde başkasını aldatarak haram kazanç elde etme hastalığının ticaret hayatına egemen olması, Müslümanların hem dünyada, hem de ahirette kötü sonuçlarla karşılaşmasına yol açacaktır.

HİLEDEN KAÇININ

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Alışveriş yapanlar birbirlerinden ayrılmadıkları sürece alışverişi kabul edip etmeme konusunda serbesttirler. Eğer dürüst davranırlar ve malın kusurunu açıkça söylerlerse, alışverişleri bereketlenir. Fakat kusuru gizler ve yalan söylerlerse, yaptıkları alışverişin bereketi gider” (Ebû Dâvûd, Büyû’,51) Allah Rasûlü (sav), ticarette dürüstlük ve pazarlıkta açıklık hakkında sarf ettiği bu sözleriyle, alışverişte sıkça başvurulan usulü böyle düzenliyordu. Zira hangi durum ve şartta olursa olsun ve ne şekilde yapılırsa yapılsın, alışverişte karşı tarafa yapılacak her türlü hileden kaçınmak, doğru söyleyip dürüst davranmak, helal kazanç elde etmek ticari ahlakın gereğidir.

HANEYE BEREKET

Helal kazanç, İslam’ın en önemli prensiplerindendir. İnsanın kazandığı helal olursa, hanesine giren bu helal kazanç sayesinde yediği, içtiği her şey helal olur, hanesine bereket getirir. Yediği, içtiği helal nimetler kişinin kendisinin ve ailesinin manen ve madden temiz kalmasını sağlar. Helal kazanan, helalinden yiyen kişinin hem kendisi hem hanesi güzelleşir. Kendisi güzel baktığı, güzel gördüğü gibi ona bakanlar da onu güzel görürler. Helal kazanan, rızkına haram bulaştırmayan bir ailenin çocuğu da öyle yetişir, helal kazanır, helal yer. Peygamber Efendimiz (sav) “Mü’min bal arısına benzer. Temiz olanı yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar” buyurmuşlardır. (Suyûtî, el-Câmi, 8147)

MEVLANA DİYOR Kİ

Haram ise bulaştığı her şeye zarar verir. Mesela kazanca bulaşınca bereketini yok eder; bedene bulaşınca kişiyi harama meylettirir; gönle bulaşınca onu hantallaştırır. Nitekim Mevlânâ Hazretleri bu hakikati şöyle ifâde eder: “Bu seher benden ilham kesildi. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi. Bilgi de hikmet de helal lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helal lokmadan doğar. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”

KİM ALMAK İSTER!

Enes b. Mâlik’in anlattığına göre, Medineli bir sahâbî birkaç kez Hz. Peygamber’e (sav) gelerek ihtiyacını dile getirmiş ve her defasında o cömert Peygamber’den karşılıksız ikramlar alarak evine dönmüştü. Bir gün yine bir şey istemeye geldiğinde Allah’ın Elçisi (sav), “Evinde hiçbir şeyin yok mu?” diye sordu. Sahâbî, “Hayır, evimde sadece bir örtü var. Bunun bir kısmını elbise olarak kullanıyor, diğer kısmını da evde altımıza seriyoruz. Bir de su içtiğimiz bir bardak var” diye dert yandı. Bunun üzerine Allah Rasulü (sav), “Onları bana getir” diyerek onu evine gönderdi. Sahâbî hemen evine gitti ve bahsettiği eşyaları getirdi. Rasûlullah (sav) onun getirdiği eşyaları eline alarak orada bulunanlara, “Kim bunları satın almak ister?” diye sordu. Topluluk içinden birisi, “Ben onları bir dirhem karşılığında alırım” diyerek öne çıktı.

KESERİ AL GEL

Allah Rasûlü (sav) iki veya üç defa, “Kim bir dirhemden fazla verir?” diye sorunca bir başka sahâbî, “Ben iki dirhem veririm” diye ortaya atıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, adamın getirdiği eşyaları iki dirhem karşılığında satın almak isteyene verdi. Alışveriş sonucu kazandığı iki dirhemi de adama vererek, “Bu dirhemlerin birisiyle yiyecek satın al ve ailene götür. Diğer dirhem ile de bir keser satın alıp yanıma gel” dedi. Sahâbî keseri getirince Allah Rasûlü (sav) ona bizzat kendi eliyle bir sap taktı ve keseri ona uzatarak, “Git, bununla odun topla ve sat. Seni on beş gün boyunca da görmeyeyim” diye tembihledi.

DİLENCİLİK LEKESİ

Medineli sahâbî, Allah’ın Elçisi’nin bu emri üzerine hemen gitti ve çalışmaya koyuldu. Günlerce odun toplayıp sattı. On beş gün sonra, on dirhem biriktirmiş olarak çıkageldi. Çarşıda kazandığı paranın bir kısmı ile elbise, geri kalanı ile de ailesine yiyecek satın almıştı. On beş gün önce muhtaç bir halde yanına gelen ve ailesini geçindirmeyi bilemeyen bu sahâbînin ekmek parasını kazanmayı başardığını gören Rasûlullah (sav), ona şu çarpıcı öğüdü verdi: “Bu şekilde çalışarak başkalarına muhtaç olmadan geçinmen senin için kıyamet gününde yüzünde dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.” Bu sözler bize helalinden, kendi elinin emeği kazanmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

GÖNLÜNÜ KİRLETME

Allah “Helâlinden kazanın, helâl ölçüleri içerisinde yaşayın ve infâk edin!” diye emretmiştir. O halde ne olursa olsun hayatımızı ve ticaretimizi helaller üzerine bina etmeliyiz. Hakkımızdaki ilahi taksimin/kaderin sınırlarını zorlamamalıyız. Yani Cenâb-ı Hakk’ın nasip ettiği ölçüde helalinden kazanıp infak etmeye gayret göstermeliyiz. Maddi zenginlik uğruna kalbimizi, gönlümüzü ve neslimizi kirletmemeliyiz. Allah’ın razı olacağı bir hayatı yaşayıp bu geçici imtihan dünyasından tertemiz ayrılmalıyız.

HARAMDAN KORU

Bu mübarek ramazan günlerinde bizler de Yüce Rabbimize, Peygamber Efendimiz’in (sav) Hz. Ali’ye öğretmiş olduğu şu dua ile yakaralım: “Allah’ım! Bana helâl rızık nasip ederek haramlardan koru! Lütfunla beni Sen’den başkasına muhtaç etme!”  (Tirmizî, Daavât 111)

İÇKİ, KUMAR GİBİ HARAMLARI İŞLEYENE ZEKÂT VERİLİR Mİ? (1 SORU - 1 CEVAP)

ZEKÂT, Tevbe suresinin 60. ayetinde sayılan başta yoksullar olmak üzere sekiz sınıf insana verilir. Dolayısıyla bu görevin yerine getirilmesi sırasında dini hassasiyeti olan fakirlere öncelik verilmesi tavsiye edilirse de Müslüman olmak kaydı ile bazı haramları işleyenlere de verilebilir. Gayrimeşru işler yapan ve verilen zekâtı bu işlere harcayacağı tahmin edilen yoksul bir kimseye ailesinin ihtiyaçlarını göz önüne alarak zekât vermek gerektiğinde, zekâtın nakit olarak değil de gıda veya giyim eşyası olarak verilmesi daha uygun olur.

BİR AYET

EY insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara, 2/168)

BİR HADİS

SİZDEN birinizin urganını alıp (dağa gitmesi), sırtında bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır. (B1471 Buhârî, Zekât, 50)

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Bayram o bayram ola

Bayramlar, öncelikle ana-babanın rızasının alınması, akrabaların ziyaret edilmesi, komşuların gönüllerinin kazanılması, yoksulların ve muhtaçların gözetilmesi, büyüklere saygının esirgenmemesi, çocukların sevindirilmesi, hastaların ziyaret edilerek hal ve hatırlarının sorulması, yetimlerin merhamet elleri ile okşanması, sokak çocuklarına sahip çıkılması gibi konularda güzel bir yarışın yapıldığı zamanlardır.

MÜBAREK bir ayın gölgesi üzerimize düştü diyerek başladığımız ramazan ayı, yine göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Af ve bağışlanma ayı geldi diye yüreklerimize düşen sevinç, yerini hüzne bıraktı. Bir taraftan arınmış, korunmuş, bol sevap kazanmış olma ümidi, diğer taraftan da bir sonraki ramazana yetişememe endişesi ile dolu yüreğimiz.

HOŞ BIRAKIYOR MU?

Ramazan bizi hoş buldu mu diye sormuştuk, peki bizi hoş bırakıyor mu? Ramazan bitince düşüncemiz, ahlakımız, özelliklerimiz ve gittiğimiz yol güzelleştiyse kazanan bizler oluruz ve ramazanı hoş geldiği gibi hoş göndeririz demiştik. Bir ay boyunca öfkeyi, ötekileştirmeyi, nefreti, yozlaşmayı, yalanı, hırsızlığı, iftirayı, itibarsızlaştırmayı ve dedikoduyu bırakabildiysek; sabrı, merhameti, birlik ve beraberliği, sevgiyi, yardımseverliği, doğru ve güzel olan ne varsa onları da tutabildiysek ramazanı hoş gönderiyoruz demektir. Bu ayda elde ettiğimiz bu kazanımları hayatımızın geri kalanında da sürdürebildiğimiz noktada ömrümüzü ramazan kılabilmeyi başarabiliriz demektir.

GÜNAHLA KİRLETME

Yüce Rabbimiz, bu ayda tüm ibadetlerimizi, tuttuğumuz oruçları, kıldığımız namazları, okuduğumuz hatimleri, verdiğimiz sadaka ve zekâtları da kabul etsin ve affımıza vesile kılsın inşallah. Yüce kitabımızı okuyarak ve dinleyerek elde ettiğimiz güzelliği, ramazandan sonra da meal ve tefsirini okumak suretiyle devam ettirme gayretinde olalım. Edinmiş olduğumuz güzel ahlaki değerlerden uzaklaşmayalım. İbadet, sadaka, güzel davranışlar ve tövbe ile arındırdığımız gönüllerimizi tekrar günahlarla kirletmeyelim.

MÜJDE, BAYRAMDIR

Allah’ın emrine uyarak ramazan ayını ihya edenlerin bu dünyadaki müjdesi bayramdır. Nasıl ki gökyüzünden inen yağmurdan inanan-inanmayan, ibadet yapan-yapmayan, oruç tutan-tutmayan herkes istifade edebiliyorsa, Ramazan Bayramı’nın rahmet coşkusundan, sosyal yardımlaşma ve dayanışma ruhunun zirveye ulaşmasından da herkes nasibini alacaktır. Ancak ibadetlerini yerine getirmenin gönül rahatlığı ve huzurunu taşıyanların neşesi bir başkadır.

Bayramlar, sevginin doyasıya yaşandığı bir zaman dilimidir. İnsanlar arasındaki ülfetin, muhabbetin, paylaşmanın, dayanışmanın, kaynaşmanın, dostlukların kurulmasına ve kuvvetlenmesine sebep olmaları açısından büyük öneme sahiptir.

Yazının Devamını Oku

Medine'de Peygamber kokusu

HAC ya da umre ibadetini yapmak için Mekke’ye gidip Kâbe’yi tavaf etmek, say yapmak, hac zamanında Arafat’ta vakfeye durmak, Kuran’ın ifadesiyle Arafat’tan Müzdelife’ye akın etmek ve ardından Mina’da şeytan taşlamak yeterlidir. Peki, Medine’ye neden gidilir? Allah Rasulü’nden (sav) rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: “Yeryüzünde üç mescit ibadet maksadıyla ziyaret edilebilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa”. (Buharî, Enbiyâ 8). Hz. Peygamber (sav), Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın faziletini ortaya koyma adına Hz. Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette şöyle buyurmaktadır: “Benim (Medine’deki) bu mescidimde kılınan bir namaz, (Mekke’deki) Mescid-i Haram müstesna başka mescitlerde kılınan bin namazdan (sevap bakımından) daha hayırlıdır.” (Müslim, Hac, 94)

ZİYARETE GİTMEK

Rasulullah (sav) başka bir hadis-i şeriflerinde “Kim vefatımdan sonra beni ziyaret gelirse sağlığımda beni ziyaret etmiş gibidir” buyurur. Bir Müslüman için Medine’ye gitmek âdeta Rasulullah efendimizle randevulaşmak, onu ziyaret etmektir. Medine’ye bir Müslüman Hz. Peygamber’in (sav) müjdesi üzerine, Peygamber mescidinde namaz kılmaya gider.

Bugünkü Mescid-i Nebevî, eski Medine şehrinin tamamı üzerine kuruludur. Ravza ya da cennet bahçesi olarak bilinen bölüm, ilk inşa edilen mescidin alanıdır. İlk mescid yapıldığında hurma kütükleri sütun olarak kullanılmış ve üzeri hurma dallarıyla örtülmüştür. Bu hurma kütüklerinin yerleri günümüze kadar korunmuştur ve her birine bir isim verilmiştir.

HASIRDA NASİHAT

İslamiyet’in ilk yıllarında Mescid-i Nebevî bütün resmî faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir mekân olarak kullanılmıştır. Mescid, Hz. Peygamber’in (sav) devlet başkanı olması dolayısıyla siyasetin, öğretmen vasfı sebebiyle eğitimin, ordu kumandanı olarak askerî teşkilatın, kadılık vasfıyla adalet teşkilatının merkezi durumundaydı. Her sütun bir devlet dairesi gibiydi. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav) çeşitli Arap kabilelerine mensup elçi heyetlerini ‘Üstüvânetü’l-Vüfûd’ denilen sütunun önünde kabul ederdi. Peygamberimiz (sav) her ramazan ayında, Kadir gecesini değerlendirmek maksadıyla mescitte itikâfa çekilirdi. Yatağını yanına serdiği sütun ‘Üstüvane-i Serir’ adıyla bilinir. Peygamber efendimiz (sav), içi hurma lifleriyle dolu hasırın üzerinde oturur, istirahat eder ve ibadet ederdi.

AĞLAYAN KÜTÜK

Hücre-i Saadet’in Mescid içerisine açılan kapısının yanındaki sütuna da ‘Üstüvane-i Muhris’ adı verilir. Peygamberimizi (sav) koruyan muhafızlar, Hz. Aişe’nin evinin kapısının önündeki bu sütunun yanında beklerlerdi.

Yazının Devamını Oku

Hazreti Hamza’yı şehit etmişti... ‘Vahşi’ye bile çağrı

Bir gün Peygamber efendimizden kendisini İslam’a davet eden bir haber gelir. Vahşi, bu davete inanamaz, Allah Rasulü’nün öz amcasını katletmişken bu nasıl olur diye düşünür. Hz. Peygamber’e bir mektup gönderir, “Ey Muhammed! Sen beni İslam’a nasıl davet edersin? Halbuki senin iddiana göre adam öldüren veya ona ortak koşan veya zina eden bir kimse günahlarla karşı karşıya gelir. Ben ise bütün bunları yaptım. Acaba benim için bir ruhsat var mıdır?”

BU dünyada bir çift gözün görebileceği en güzel şey nedir ki bakmaya doyulmasın... Onu bir kez olsun görmek için binlerce kilometre yol katedilsin... Onunla ilk karşılaşmada gözyaşları sel olup aksın, insanın dizlerinin bağı çözülsün... Evet, bu soruya her Müslüman’ın vereceği cevap hiç şüphesiz Kâbe-i Muazzama’dır. Kâbe, Yüce Rabbimizin yeryüzündeki evi... Meleklerin semada tavaf ettiği Beytü’l-Mamur’un yeryüzündeki izdüşümü. Yeryüzündeki ilk mescid. Hz. Âdem’in temelini attığı, Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in temellerini tekrar yükselttiği, milyonlarca Müslüman’ın her namaz vakti yöneldiği ve kalpleri bir yapan kıblemiz. İnsanları kendine çeken bir mıknatıs... Gitmeyenlerin içinde yanan bir hasret. Bir kere gidenin ise defalarca bulunmak istediği, adını duyduğunda kalbini sızlatan mekân. Hac ve umre yapmak isteyen Kâbe’ye gider, ama Kâbe son durak değildir, kişi Kâbe’den Allah’a gidebildiğinde maksadına erişmiş olur.

RAHMETİN TECELLİSİ

Gördüğünde kişinin kendi bile unuttuğu, normal zamanlarda çocuklarından bir saat bile ayrı kalamayan annelerin dahi memleketteki çocuklarını hatırına getiremediği Kâbe, simsiyah örtüsü ile zihinlerde yer etmiştir. Yüce Rabbimizin insanlar üzerindeki rahmetinin tecellesi olan Kâbe’nin kisve adı verilen örtüsü ism-i şeriflerle ve rahmet ayetleriyle donatılmıştır. Zikzak biçimindeki motiflerin içine “Lâ ilahe illallah” ve “Ya Allah” ve “Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi’l azim” cümlesi tekrar tekrar işlenmiş; dairelerin içi Ya Hannan, Ya Mennan, Ya Subhan, Ya Deyyan ism-i şerifleriyle bezenmiştir. Kâbe’nin doğusunda köşedeki motiflerde İhlas suresi yazılıdır. Kâbe kapısında ise diğer ayetlerin yanı sıra şu ayet dikkat çeker: “De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 52)

ÖLDÜRÜP PARÇALADI

Bugünkü yazımda size bu ayetin inişine dair rivayetten söz etmek istiyorum. Hicretin 2. yılında (624) Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında cereyan eden Bedir Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrayan müşrikler intikam almak Uhud’a gelir. Babası Utbe ve iki kardeşi Bedir Savaşı’nda öldürülen, Hz. Hamza’dan intikamını almak için ant içen Ebu Süfyan’ın karısı Hind ve on beş kadın savaşa katılanlar arasındadır. Müşriklerden Cübeyr bin Mutim, mızrak atmakta çok usta, pek mahir olan Vahşi isimli kölesine, “Eğer Hamza’yı öldürürsen, seni azat eder, serbest bırakırım!” sözü verir. Hind de “Onu öldürürsen sana pek çok altın ve mücevherler vereceğim!” diye vaatlerde bulunur. Savaş boyunca Hz. Hamza’yı gözetleyen Vahşi, bir fırsatını bulur ve mızrağı ile Hz. Hamza’yı şehit eder. Bununla da kalmaz, vücudunu parçalar, Hz. Hamza’nın ciğerini sökerek Hind’e götürür. Amcasını bu halde gören Allah Rasulü (sav) büyük bir üzüntü yaşar.

FİLMDEKİ SAHNELER

- BAŞROLÜNÜ dünyaca ünlü Meksikalı aktör Antony Quinn’in oynadığı “Çağrı” filminde, “Vahşi” adlı köle rolünü Ganalı Salem Gedara canlandırmıştı.

Yazının Devamını Oku

Bin aya bedel Kadir Gecesi

Kadir Gecesi’nin mübarek olması Kuran-ı Kerim’in bu gecede indirilmiş olmasından kaynaklanır. Aslında Allah bize bir mesaj veriyor. Ey insan, bir düşün, amacı zamana değer katmak değil, insana değer katmak olan bu kitap indiği geceyi bin aydan daha hayırlı yapmışsa, indiği ayı on bir ayın sultanı haline getirmişse, Kuran senin gönlüne ve hayatına inerse sana ne kadar değer katar?

RAMAZAN ayının mübarek oluşu, Kadir Gecesi’nin bu ay içerisinde yer almasındandır. Peygamber Efendimiz (sav), “... Bu ayda öyle bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. Bu gecenin hayrından mahrum kalan, bin ayın hayrından mahrum kalmış gibidir” (Nesâî, Sıyâm, 5) buyurarak Kadir Gecesi’nin önemi hakkında bize ipuçları vermektedir.

Kadir Gecesi’nin mübarek olması ise Kuran-ı Kerim’in bu gecede indirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Kadir suresinde bu husus şöyle anlatılmaktadır: “Şüphesiz, biz onu (Kuran’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik. Kadir Gecesi’nin ne olduğunu sen ne bileceksin! Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadir, 97/1-5)

Kuran’ın amacı zamana değer katmak mıdır? Öyle olmasa gerek. Peki, bu gecenin bin aydan daha hayırlı oluşunu nasıl anlamalıyız? Aslında Allah bize bir mesaj veriyor. Ey insan, bir düşün, amacı zamana değer katmak değil, insana değer katmak olan bu kitap indiği geceyi bin aydan daha hayırlı yapmışsa, indiği ayı on bir ayın sultanı haline getirmişse, Kuran senin gönlüne ve hayatına inerse sana ne kadar değer katar?

Böylesine faziletli bir gece hakkında Rasûlullah (sav), “Her kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Kadir Gecesi’ni ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır. Her kim ramazan orucunu, inanarak ve mükâfatını Allah’tan umarak tutarsa geçmiş günahları bağışlanır” (Buhârî, Savm, 6) buyurmuştur. Fakat Peygamber Efendimiz Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu kesin olarak bize bildirmemiş, bu eşsiz gecenin ramazanın son on günü içindeki tek sayılı gecelerde aranmasını tavsiye etmiştir. Bazı hadis rivayetlerinde Kadir Gecesi’nin ramazanın yirmi yedinci gecesi olduğu ifade edildiği için İslam âleminde ağırlıklı olarak bu gece ibadetle değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Aslında Kadir Gecesi’nin kesin olarak belirlenmemiş olması, ramazanın her gecesinin Kadir Gecesi imiş gibi geçirilmesi gerektiği anlamına gelmektedir. “Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil!” sözü de bunu ifade etmektedir.

NASIL İHYA ETMELİ?

Kadir Gecesi’ni araştırıp ihya etme arzusu, iman alâmetlerinden sayılmıştır. Allah Teâla, Kadir Gecesi’nin zamanını gizli tuttuğu için Peygamber Efendimiz (sav), ramazan ayında, ibadet hususunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içinde olurdu. Ramazanın son on gününde ise kendisini daha fazla ibadete verirdi. Bu günlerde geceyi ihya eder, ailesini uyandırırdı.

Hz. Âişe validemiz, Peygamber Efendimize (sav) “Ey Allah’ın Rasulü (sav)! Kadir Gece’sinin ne zaman olduğunu bilecek olursam, o gece nasıl dua edeyim?” diye sormuştu. Rasulullah (sav) “Allah’ım! Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin. Beni bağışla! diye dua et!” buyurdu. (Tirmizî, Deavât, 84)

Kadir Gecesi namaz kılmak, Kuran okumak, tevbe, istiğfar ve dua ile meşgul olmak, Allah’ı zikretmek, salavat getirmek ve tefekkürde bulunmak gibi ibadetlerle değerlendirmelidir. Üzerinde namaz borcu olanların nafile namaz kılmadan önce hiç değilse beş vakit kaza namazı kılmaları daha faziletlidir. Bunlara ilaveten, gönül almak, infak ve yardımda bulunmak gibi her türlü salih amellerle Kadir Gecesi’nin gündüzünü de ihya etmek güzel bir davranıştır. Akşam, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kişinin de Kadir Gecesi’nden pay almış olacağı bildirilmiştir. Dolayısıyla ramazanda cemaatle namaz kılmaya daha çok dikkat etmelidir.

Yazının Devamını Oku

Yüce kitabımız okumayı emreder

Yüce kitabımız Kuran, kâinatı okumayı emrediyor ama biz Müslümanlar uzun süredir bunu bırakmışız. Kız çocuklarını okutmamışız ancak hastanelerde kadın doktor arar olmuşuz. İslam medeniyetinin parlak dönemleri boyunca Müslümanlar ilimle ilişkilerini ibadet anlayışı, kulluk bilinci, sorumluluk duygusu ve güzel ahlak ekseninde geliştirmişlerdir. Sadece dini ilimlere değil müspet ilimlere de önem vermişlerdir. O halde dinimiz ve dünyamız için gerekli olan bilgileri öğrenmeli, bu konuda çocuklarımızı yetiştirmeliyiz.

610 yılı ramazan ayında Hira mağarasında Cebrail (as), Hz. Peygamber’e (sav) “Oku” emrini ulaştırdı. Allah Rasulü (sav), “Ben okuma bilmem” dedi. Cebrail (as) Alak suresinin ilk beş ayetini okumaya başladı: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı ‘alak’tan yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”

Peki Allah Rasulü (sav) neyi okuyacaktı? Ortada bir mushaf yoktu, bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz Hz. Peygamber’in (sav) ümmi olduğunu elbette biliyordu. O zaman okunması gereken neydi? Kuran-ı Kerim’de meleklerin ilk insan ve peygamber Hz. Âdem’e (as), isimleri ve eşyanın hakikatini bildirmesi üzerine secde ettiği anlatılır. Hz. Âdem’den beri gelen bütün vahiylerin ve peygamberlerin temel gayelerinden biri de insanı kendisi, Rabbi, çevresi, yaratılış gayesi gibi konularda doğru bilgi sahibi yapmaktır. Kuran-ı Kerim pek çok ayette, “Düşünmüyorlar mı?” “Akıl etmiyorlar mı?” “Görmüyorlar mı?” “Bilmiyorlar mı?” buyurarak insanı kendi varlığı, hayat serüveni, tabiat, evren, ahiret ve var oluşa dair tefekküre ve akletmeye davet eder.

İNSAN ALLAH’IN AYETİDİR

Okuyacağımız ilk kitap kendimiz, yani insandır. İnsan, Allah’ın en muhteşem ayetidir. Melekler Âdem’e, yani insana secde etmiştir. Yüce Allah, “And olsun ki Âdem oğlunu kerem sahibi/şerefli kıldık” (İsra, 17/70) buyurur. İnsan, Allah’ın birliğinin delilidir. İnsan olmasaydı kitap da inmezdi, peygamber de gelmezdi. Allah kendisine yönelik suçları affederken kula yönelik suçları affetmez. Buradan da anlaşılmalı ki insan değerlidir. Peygamber efendimiz (sav) bir gün tavaf ederken Kâbe’ye bakar ve “Sen ne güzelsin, kokun ne kadar güzel ey Kâbe. Sen ne büyüksün, onurun ne kadar büyük ey Kâbe. Canımı elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki bir Müslüman’ın onuru Allah katında senin onurundan daha büyüktür ey Kâbe” buyurarak insanın izzet ve şerefinin büyüklüğüne işaret eder. 

Yunus da ne güzel çözmüş: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.” Gıybet, en büyük günahlardandır. Gıybet ederken insanın onur, izzet ve şerefiyle oynanır. Allah bunları affetmez. Yanımızda bir Kuran sayfası yırtsalar boğazına yapışır, hesap sorarız. Gıybet edilse ses çıkarmayız. Oysa her insan Allah’ın ayetidir. Gıybet edildiğinde, iftira atıldığında, hakkı yenildiğinde, Allah’ın bir ayetinin yırtıldığını hissetmemiz gerekir. Herkes bu duyarlılıkta olsa, İslam toplumu ne müthiş bir toplum olur değil mi?

İkinci kitap kâinattır. Yüce Allah, önce zamanı ve mekânı, sonra insanı yarattı. İnsan yokken kâinat vardı. Allah Kuran’da buyuruyor ki “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz” (Fussilet, 41/53) Peki, kâinatı nasıl hatmedeceğiz? Bizim Yüce kitabımız Kuran, kâinatı okumayı emrediyor ama biz Müslümanlar uzun süredir bunu bırakmışız. Kız çocuklarını okutmamışız ancak hastanelerde kadın doktor arar olmuşuz.

NEREDEN NEREYE!

Avrupa karanlıktayken, Endülüs’te Müslümanlar medeniyetin zirvesindeydi. Avrupa’nın en büyük kütüphanesinde altı yüz kitap varken, sadece Kurtuba’da altmış halk kütüphanesi, her kütüphanede de altı yüz bin kitap vardı. Müslümanlar nereden nereye!

Yazının Devamını Oku

Verebilmek herkese nasip olmaz

Zekât, iman edenler için bir şifadır. Allah Rasulü’nün “İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz” sözü, insanoğlunun doyumsuzluğunu, dünyalık kazanma, mal biriktirme hırs ve arzusunun ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyar. Zekât, mal biriktirme hırsına karşı mülkün sahibinin Allah olduğunu hatırlamamızı sağlayan harika bir ibadettir. Verebilmek bile bir lütuftur, herkese nasip olmaz. Allah bizleri lütfuyla öyle nimetler versin ki her daim alan değil, veren el olabilelim.

 

BUGÜN bir rapordan veriler ve çıkarımlarla söze başlamak istiyorum. Küresel Adaletsizlik Dünya Yoksulluk ve Eşitsizlik Raporu’na göre dünyadaki en zengin 42 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun yüzde 50’sine tekabül eden 3.6 milyar insanla eşittir; en zengin 10 ülkenin geliri de en fakir 10 ülke gelirinin tam 77 katıdır. Küresel adaletsizliğin bu kadar rahatsız edici boyutlarda olması ve servetin bu kadar adaletsiz paylaşımı beraberinde yoksulluk, çatışmalar, açlık gibi başka sosyal problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dünyada aç ve yoksul insanların bulunması kaynak eksikliği sebebiyle değil, mevcut zenginliğin ve fırsatların adil bir şekilde dağıtılmaması sebebiyledir.

DAYANIŞMA İÇİN

İslam’daki ibadetler yalnızca bireysel değil, aynı zamanda da toplumsaldır ve birbirimizle ilişkilerimizi düzenler demiştik. Zekât da yukarıda anlatılan soruna karşı Yüce Rabbimizin tedbir olarak koyduğu bir ibadettir. Amacı zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bir düzenin önüne geçmek, sosyal dayanışma ve adaleti sağlamaktır. İslam, Hz. Âdem ile başlayan, bütün peygamberlerle devam eden ve Hz. Muhammed (sav) ile kemale eren bir dindir. Allah dinin son temsilini bir ticaret kentinde tacir bir peygamber üzerinden bizlere tebliğ ettirdi. Böylece Batı’nın henüz tarım toplumu olduğu yıllarda Müslümanlara ticaret yapmayı, helal ve temiz kazanmayı ve kazandıklarımızı bölüşmeyi öğretti. İslam’ın en temel beş göstergesinden biri olan zekât ibadeti de bunun en önemli tezahürüdür.

İNSANI TEMİZLER

Zekât vermek için bir toplum zengin olmalı, ticareti elden bırakmamalı, güçlü olmalıdır. Böyle olursa o toplum, özgürlüğünden asla ödün vermez ve helal kazanmayı ticarette prensip haline getirir. Çünkü temiz olmayan maldan zekât verilmez ve zekât da sanıldığı gibi malı değil, insanı temizler. Kuran-ı Kerim’de namaz kelimesi, pek çok yerde zekâtla birlikte kullanılır. “İman edenler, namazını kılan ve zekâtını verenler” ibarelerinin sıralı bir şekilde yer alması, zekâtın ibadetler içerisindeki yerini ortaya koyması açısından önemlidir. Zekât, iman edenler için bir şifadır. Allah Rasulü’nün (sav) “İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz” (Buhari, Rikak, 10) sözü, insanoğlunun doyumsuzluğunu, dünyalık kazanma, mal biriktirme hırs ve arzusunun ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyar. Zekât, mal biriktirme hırsına karşı mülkün sahibinin Allah olduğunu hatırlamamızı sağlayan harika bir ibadettir.

CİMRİLİK HASTALIK

Yazının Devamını Oku

En güzel rehber

Maddi değerlerin ön plana çıktığı, manevi ve ahlaki değerlerin arka plana itildiği günümüz dünyasında huzur ve barış için güzel insanları çoğaltmak ve onların yolunu takip etmekten başka çare yoktur. Güzel neticelere güzel insanların rehberliğinde ulaşılır. En güzel rehber ise Hz. Peygamberdir. O, hayatın her kesim ve kademesinde en güzel örnektir. En güzel çoban, en dürüst tüccar, en ideal öğretmen, en cesur komutan, en vefalı dost, en şefkatli baba, en sevimli koca, en merhametli lider, en tarafsız hâkimdir.

 

ÇOK küçük bir çocukken, öğrencilik yıllarımızda ya da meslek hayatımızın başlarında, örnek aldığımız, onun gibi olmak istediğimiz birileri mutlaka olmuştur. Onun gibi giyinmek, onun gibi davranmak, onun yaptıklarını yapmak, onun gibi görünmeye çalışmak, onun gibi başarılı olmak, onun gibi takdir edilmek, onun gibi sevilmek istediğimiz o kişi belki de hayatımızı etkileyecek en büyük etkenlerden biri olan idol kişidir. Peki, biz Müslümanlar kimi örnek alıyoruz? Çocuklarımız, gençlerimiz kimlere benzemek için heves ediyor? Bir kişiyi örnek alabilmek için onu tanımak, yaptıklarını bilmek gerekir.

MÜSLÜMAN’IN İDOLÜ

Biz Müslümanların idolü olması gereken Hz. Peygamber’i (sav) ne kadar çok tanır ve çocuklarımıza tanıtırsak, Kuran’ın olmamızı istediği insan tipine daha çok adım atarız.

Bütün insanlığı terbiye etmek, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen Hz. Peygamber (sav) bu göreve Rabbi tarafından hazırlanmıştır. Zira Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” (Keşfü’l hafâ 1/170). Yüce Mevla da onu şöyle takdim etmiştir: “And olsun ki, Allah’ın Rasulü’nde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)

YAŞAMIN İÇİNDE

Maalesef Allah Rasulü (sav) ve ashabını zihnimizde çoğu zaman yalnızca ibadetle meşgul olan, mescitten çıkmayan insanlar olarak canlandırıyoruz. Oysaki Peygamber (sav) hayatın her alanında en güzel örnektir. Öğretmen, tüccar, komutan, aile reisi, devlet başkanı, hâkim vs olarak en ideal modeldir. Kolaylaştırıcı, müjdeleyici, uyarıcı, sevdirici olarak peygamberlik görevini ifa eden Efendimiz bütün söz ve davranışlarında en ideal rehberdir.

Yazının Devamını Oku

Zan yalanın kendisi 

Allah Rasulu zannın yol açabileceği zararlara karşı insanları şöyle uyarmaktadır: “Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hallerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” Peygamber Efendimiz’in uyarılarına baktığımızda, bugün sosyal medyanın zannın en çok yaygın olduğu mecra olduğunu görüyoruz.

YENİ biriyle tanışıp sohbet ilerlediğinde, “Nerelisin?” ilk sorulan sorular arasında yer alır. Karşımızdakinin memleketine göre o kişiyle ilgili tahminde bulunmaya çalışırız. Daha önce aynı memleketten olan bir tanıdığımız varsa ve o kişiyle sorun yaşamışsak, hemen onu dikkat edilecek insanlar listesine ekleriz. Ya da çok sevdiğimiz bir dostumuzun hemşerisiyse daha dikkatli ve dinlemeye açık şekilde iletişimimizi sürdürürüz. Eski deneyimlerimiz bizleri yeni karşılaştığımız kişi ya da olay karşısında “fikir sahibi” yapar, çok ileri boyuta vardırdığımızda ise önyargı haline gelir.

PEŞİN KARAR

Önyargı, bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir bilgi edinmeden, önceden, peşin bir karara varmış olma durumudur. Önyargılar genellikle olumsuzdur ve ayrımcılığına neden olur. Oluşturduğumuz önyargılar dışında, başkalarının davranışlarına anlamlar yükleriz. Patronumuzun “Günaydın” dememesi ya da arkadaşımızın tasvip etmediğimiz bir kelime kullanması, komşumuzun sürekli aynı şeyi yapması anlam yüklemek için yeterli olur. İlk akla gelen bunların bize karşı yapıldığı düşüncesidir ve bu nedenle kızgınlığa sebep olur. Kızgınlık da karşımızdakine karşı davranışlarımızı ve duygularımızı belirler.

Sözlükte “kuşkulanmak, kesin bilgiye ulaşmak, itham etmek” anlamlarındaki zan da hem “yakinin zıddı, kuşku, kesinleşmemiş kanaat” hem de “ilim, düşünüp taşınarak ulaşılan kesin bilgi” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî zannı “bir emareden hasıl olan kanaat” şeklinde tanımladıktan sonra emarenin güçlü olmasının son noktada ilme götüreceğini, zayıf olmasının ise vehim sınırını aşamayacağını belirtir.

20 AYETTE VAR

Kuran-ı Kerim’de yirmi kadar ayette zan, elliye yakın yerde de türevleri geçmektedir. Bu ayetlerin çoğunda zan “vehim, kuruntu”, bazılarında “bilgi, yakinen bilme, inanma”, bazılarında ise “kesin olmayan kanaat, kuşku, tahmin, beklenti” manalarını içerir. Mesela, “Allah’a kavuşacaklarını zannedenler derler ki...” (Bakara 2/249) ayetinde zan kelimesi müfessirlere göre “yakin” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla ayetin manası, “Allah’a kavuşacaklarını bilenler ve bundan şüphesi olmayanlar derler ki...” (Zemahşerî, I, 476) şeklindedir. Bazı hadislerde zannın isabet ve hata ihtimali taşıdığı ifade edilirken bazılarında zandan kaçınmanın öğütlenmesi zannın sözü edilen iki anlamı bakımından değerlendirilmiştir. “Kulum benim hakkımda nasıl bir zan sahibi ise ben öyleyim” anlamındaki kutsi hadiste (Buhârî, “Tevḥîd”, 15) zan kelimesinin yakin anlamında olduğu belirtilmektedir. “Zandan kaçının, çünkü zan sözün en yalanıdır” hadisinde geçen (Buhârî, “Ferâʾiż”, 1) zan ile “şek” ve suizan kastedilmektedir.

SAĞLIĞA ZARARLI

Zan çoğu kez delilsiz, temelsiz bir tahminden ibarettir. Düşündüklerimiz kimi zaman gerçek olabilse de çoğu zaman konunun aslıyla ilgisi olmayan bir önyargıdan başka bir şey değildir. Zan, kalbin tereddütle ve şüpheyle meşgul olmasıdır. İyimser olunmadığında önyargıya neden olan, daha ileri boyutlarıyla kalpteki hastalıkları tetikleyen bir kuruntudur. Bu yüzden Allah Rasulu (sav) zannın yol açabileceği zararlara karşı insanları şöyle uyarmaktadır: “Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hallerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57) Peygamber Efendimiz’in (sav) uyarılarına baktığımızda, bugün sosyal medyanın zannın en çok yaygın olduğu mecra olduğunu görüyoruz. Suizan insanların algılarını etkilemek, onlara yön vermek için sosyal medyada kullanılan en büyük propaganda aracıdır.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya ile Müslüman’ın imtihanı

Gerçek hayatta gerçek kişilerle olduğu kadar, sanal âlemdeki tutum ve davranışlarımızda da Müslümanca bir tavır takınmalıyız. Müslümanlar için ‘ahlaklı ve takvalı’ olma sorumluluğu ‘gerçek-sanal’ ayrımını kabul etmez. Kendini Müslüman olarak tanımlayan herkes, internette/sosyal medyada da güzel ahlak timsali olmalı, diğer insanlara bu yönde öncülük etmelidir.

ÖNCE internette “surf” kavramıyla tanıştık, ardından Facebook hayatımıza girdi. Twitter, Instagram, Snapchat derken pek çok sosyal medya uygulaması kullanır hale geldik. Sosyal medya hayatımızda hiç küçümsenemeyecek seviyede önemli bir yer kaplamaya başladı. Öyle ki sokakta yürürken ya da yemek masasındayken bile elimizdeki telefonlarla ve sanal âlemle meşgul olmaktan etrafımızın farkına varmıyoruz.

HEM FAYDALI HEM TEHLİKELİ

İslam, insanların kendisiyle ve birbiriyle ilişkilerini düzenleme gayesi taşıyan bir din demiştik. Bu anlamda, aile hayatından arkadaşlık ilişkilerine, siyasetten ekonomiye, ticaretten tatile kadar pek çok alanın İslam’ın esaslarından uzak olması düşünülemez. Gerçek hayatta gerçek kişilerle olduğu kadar, sanal âlemdeki tutum ve davranışlarımızda da Müslümanca bir tavır takınmalıyız. Müslümanlar için “ahlaklı ve takvalı” olma sorumluluğu “gerçek-sanal” ayrımını kabul etmez. Kendini Müslüman olarak tanımlayan herkes, internette/sosyal medyada da güzel ahlak timsali olmalı, diğer insanlara bu yönde öncülük etmelidir.

İnternet/sosyal medya bilgiye hızlı ulaşma, haberleşme, kitlelere ulaşma gibi iletişim kolaylıklarını hizmetimize sunması açısından faydalı olsa da içinde pek çok tehlike de barındırıyor.

‘PAYLAŞ’TAN ÖNCE DUR DÜŞÜN

Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” buyuruyor. (Hucurât, 49/ 6) İnternet bir bilgi yığını, aradığımız her şeyi bulabilir hale geldik. Peki bu bilgilerin doğruluğu ve güvenirliği konusunda ne kadar hassasız? Algı yönetimi ve manipülasyon için en etkili mecralardan biri olan sosyal medyada okuduğumuz ya da izlediğimiz haberleri “paylaş” tuşuna basmadan önce durup düşünüyor muyuz? Ya bize o bilgiyi bir fasık getirdiyse? Yakın geçmişimizde ülkemizin de içinden geçtiği pek çok toplumsal olayda  sosyal medya üzerinden kitlelerin nasıl yönlendirilebildiğine şahitlik ettik hepimiz. Ya da yalan bir haberin nasıl saniyeler içinde yüz binlerce insana ulaştığını da tecrübe ediyoruz her gün. İnternette ve sosyal medyada paylaşılan bilgilerin kaynağını ve doğruluğunu araştırmak Müslüman olarak hepimizin dikkat etmesi gereken bir husus.

‘MAHREMİYET’İ KAYBEDER OLDUK

Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri “mahremiyet” kavramını da kaybeder olduk. Her şeyimizi, hayatımızın her anını sosyal medyada, tanıdık tanımadık herkesle paylaşır hale geldik. Paylaşmadan duramıyoruz, bağımlı hale geldik. Herkes ailesiyle, dostlarıyla, iş arkadaşlarıyla çekilen özel fotoğraflarını sosyal medya aracılığıyla kelimenin tam anlamıyla “tüm dünyayla” paylaşabiliyor. Kim, nerede, ne zaman, kiminle ne yapmış sosyal medyadan öğrenebiliyoruz. Yediklerimizi bile önce sosyal medyaya koyuyoruz. Yediğimiz içtiğimiz bir şeyi anlatırken “Ayıptır söylemesi, dün bir yemek yaptık” diye başladığımız cümlelerin yerini sofranın fotoğrafını çekip sosyal medyaya yükleme telaşı aldı.

Yazının Devamını Oku

İki günah bir isyan bir tevbe

Şeytan da Âdem de günah işlemesine rağmen işlediği günahlar karşısında takındığı tavırlar farklı olduğu için, akıbetleri de farklı olmuştur. İblis büyüklendi, kovulanlardan oldu, Âdem hatasını kabul etti, peygamberlikle şereflendi. İnsan beşerdir, şaşar, günaha girer. Gaflet ve cehaletinden ötürü günah işlediğini kabul ederse, affedileceği umulur.

Hz. Âdem’i yaratıp ona eşyayı isimlendirme yeteneğini veren ve eşyanın isimlerini öğreten Allah, bütün meleklerden de onun huzurunda saygıyla eğilmelerini ve insanın üstünlüğünü kabul etmelerini istemiştir. Başka hiçbir varlığa verilmeyen sadece insana bahşedilen “irade”yle Hz. Âdem iyilikleri ve kötülükleri yapma potansiyeli ve gücüyle donatılmış ve imtihana tabi tutulmuştur. Meleklerin iradeleri yoktur, bu nedenle imtihan da edilmezler. İnsansa iradesini kullanarak meleklerden daha üst mertebeye çıkabilme potansiyeline sahiptir. Bütün Melekler, Hz. Âdem’e saygı gösterip secde edince, İblis Allah’ın emrine karşı çıkarak secde etmemiştir. Allah büyüklenen, günahında ısrar eden, kendisini kendine yeterli gören şeytanın bile savunmasını almış, “Emrettiğim şeyi yapmaktan seni alıkoyan nedir?” diye sormuştur. “Ben saygı göstermemi istediğin varlıktan daha üstünüm, beni ateşten, onu çamurdan yarattın” diye cevap veren İblis’e göre, ateş topraktan daha üstün olduğu için Âdem’in önünde eğilmesi gerekmez. Allah “Mademki sen büyüklendin ve kâfirlerden oldun, huzurumdan çık” diye şeytanı kovmuştur. Kibri yüzünden makamından ve konumundan olan Şeytan hatayı kendisinde bulmayıp, Allah’ı suçlamaya başlamış ve “Madem sen beni saptırdın, ben de senin doğru yolun üzerinde oturup Âdemoğlunu sana kul olmaktan alıkoyacağım” diye yemin etmiştir. Allah’tan yeniden dirilme gününe kadar müsaade alarak, Hz. Âdem’i de yolundan çevirmeye and içen şeytana bile söz verilmesi, bize savunma hakkının kutsallığını öğretmektedir.

BÜYÜK BİR PİŞMANLIK

Hz. Âdem ve eşi için cennette her şey serbest olmasına rağmen, Allah sadece bir ağaca yaklaşmalarını yasaklamış ve “Şeytan sizin apaçık düşmanınız” diye onları uyarmıştı. Şeytan huzurdan kovulmasının sebebi olarak gördüğü Âdem ve eşine yaklaşmış, “Hiç düşündünüz mü, cennette her şey serbestken bu ağaca yaklaşmak neden yasak?” diye sormuştu. Rablerinin apaçık uyarısına rağmen Âdem ve eşi, “Allah sizin cennette ebedi kalmanızı istemiyor, oysa ağaca yaklaşır ve meyvesinden yerseniz hep cennette kalırsınız” diye vesvese veren İblis’e ebedilik vaadiyle aldanmıştır. Allah, onların günah sonrası durumunu şöyle nitelendirir: “Âdem, Rabbine isyan etti.”

Onlar pişman olmuş ve hatalarını kabul ederek “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Bizi affetmez ve bağışlamazsan, biz kaybedenlerden oluruz” diye niyazda bulunmuşlardır. Âdem’de ne bir bahane bulma ne de suçu üzerinden atmaya çalışma vardır. Onun en büyük derdi sadece büyük bir pişmanlık ve boyun eğmedir...

Şeytan, zaten huzurda olduğu için ne Allah’ı, yeniden dirilme gününe kadar mühlet istediğine göre ne de ahireti inkâr etmişti. Aynı zamanda Peygamberlere de iman ediyordu. İmanın şartlarından hiçbirini inkâr etmeyen İblis’i kâfir olmaya iten şey neydi acaba? Şeytan Allah’ın sadece bir emrini beğenmemiş, hakkı olmadığı halde büyüklenerek kâfir olmuştur. Şeytan da Âdem de günah işlemesine rağmen işlediği günahlar karşısında takındığı tavırlar farklı olduğu için, akıbetleri de farklı olmuştur. Bu olaydan şu sonucu çıkarabiliriz. İnsan beşerdir, şaşar, günaha girer. Gaflet ve cehaletinden ötürü günah işlediğini kabul ederse, affedileceği umulur. İnsan “Bu çağda böyle bir emir, ibadet mi olur, neden günah olsun ki” tarzında bir büyüklenmeye girerse, küfre kadar gidebilecek bir yola girer. İki günah, iki savunma ve iki tepki. İblis büyüklendi, kovulanlardan oldu, Âdem hatasını kabul etti, peygamberlikle şereflendi.

SENDEN BAŞKA KAPI BİLMİYORUM

Cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilen Hz. Âdem ve eşi günahlarından dolayı gözyaşlarına boğulmuş ve şöyle yalvarmıştır: “‘Ya Rabbi sana nasıl yalvaralım, bize tevbeyi öğret!’ Derken Âdem Rabbinden tevbeye götürücü sözler belleyip alarak O’na yalvarmış, Allah da onun tevbesini kabul etmiştir. Çünkü tevbeyi çokça kabul eden ve kullarına çokça acıyan O’dur.” (Bakara, 2/37). 

Abdest de Hz. Âdem’in tevbesidir. “Ey Âdem, harama yürüdüğün ayaklarını topuklarınla beraber yıka. Yasak ağaca/harama uzanan elini, dirseğinle beraber yıka. Harama baktığın yüzünü yıka, yediğin ağzını, kokladığını burnunu yıka.” İlk abdesti alan Hz. Âdem’dir. Her abdest bir tevbedir aslında. Her abdestle dökülen maddi kirler değil, günah kirleridir. Yasin Suresi’ni hatırlayalım: “O gün insanların ağızlarını mühürleriz, ellerini konuştururuz, ayakları kazandıklarına şahitlik eder.” Bu yönüyle abdest sadece namazın ön şartı değil, aynı zamanda kıyamet günü elimizin, ayağımızın aleyhimize şahitliğine karşı bize verilmiş bir nimettir.

Yazının Devamını Oku

Allah hepsinden razı olsun

Peygamberimizin en büyük destekçileri Mekke ve Medineli gençler olmuş, ihtiyarların birçoğu ise ona karşı çıkmış ve davasını yok etmeye çalışmıştır. Onların Allah’a olan sarsılmaz imanı, Allah Rasulü’nün onlara olan güveni, desteği ve verdiği eğitim sayesinde bizler “Müslümanım” diyebiliyoruz. Allah hepsinden razı olsun, bizi cennette onlara komşu eylesin.

HZ. Peygamber’den (sav) rivayet edilen “Sizlere gençlere önem vermenizi tavsiye ederim. Çünkü onların kalbi daha temiz ve gelişime açıktır. Allah beni doğrulukla ve müsamahayla gönderdi. Bana ilk önce gençler iman etti, destek oldu” sözü İslam’ın benimsenmesinde ve yükselmesinde gençlerin etkisini ortaya koyması açısından çok önemlidir. Peygamberimizin en büyük destekçileri Mekke ve Medineli gençler olmuş, ihtiyarların birçoğu ise ona karşı çıkmış ve davasını yok etmeye çalışmıştır.

YAKINLARINDAN BAŞLAYARAK İNSANLARI UYAR!
Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Musab b. Umeyr, Hz. Cafer gibi pek çok sahabenin ismi geçtiğinde manevi ağırlıklarından veya onlara atfettiğimiz değer dolayısıyla olsa gerek, birçoğumuz genelde onları yaşını başını almış, camiden eve, evden camiye giden, toplumsal olayların dışında yaşayan insanlar olarak canlandırırız. Oysa Müslüman olduklarında Ali bin Ebu Talib 10, Mus’ab bin Umeyr 25, Osman bin Affan 25, Ömer bin Hattab 35, Zeyd bin Harise 15, Abdullah bin Ömer 10, Abdullah bin Mesud 16, Zübeyr bin Avvam 16, Sad bin Ebi Vakkas 17, Cabir bin Abdullah 15, Zeyd bin Sabit ise 11 yaşındaydı. Gelin bu sahabilerden birkaçının hayatına yakından bakalım.

Peygamberimiz, amcası Ebu Talib’in oğlu Ali’yi kendisini büyüten amcasına karşı vefa borcunu ödeyerek onun geçim yükünü hafifletmek için 5 yaşındayken yanına almıştı. Hz. Ali, vahyin inişinden sonra 10 yaşlarındayken Peygamberimiz ile Hz. Hatice’yi namaz kılarken görünce etkilenmiş ve bunu neden yaptıklarını sormuştu. Peygamber Efendimiz ona İslam’ı anlatmış, onu da kendilerine katılmaya davet etmişti. Hemen cevap vermek istemeyen Ali, “Babama sorayım, ondan alacağım cevaba göre kararımı sana bildiririm” demişti. Sabah olunca Allah Rasulü’ne (sav) gelen Ali, Müslüman olmak istediğini bildirince Hz. Peygamber (sav) amcasına danışıp danışmadığını merak ederek “Baban ne dedi” diye sordu. Hz. Ali, 10 yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek güzellikte bir cevap verdi: “Allah beni yaratırken Ebu Talib’e mi sordu ki ben Müslüman olurken ona sorayım.” Hz. Peygamber (sav), “Yakınlarından başlayarak insanları uyar!” (Hicr, 94) ayeti inince Safa Tepesi’ne çıkarak Kureyş’in ileri gelenlerine Peygamberliğini açıkladı ve en yakın akrabalarının da içerisinde bulunduğu topluluğa “İçinizde bugün bana iman edip davamda destek olacak kimse var mı” diye sordu. O gün hiç kimse “Ben sana iman ederim” demedi. O sırada, elindeki kapla akrabalarına su dağıtan Hz. Ali elini kaldırdı, “Ben ya Rasulallah, yaşadığım sürece ben sana destek olacağım” dedi. Hz. Ali, o gün 12 yaşındaydı. Küçük el, büyük elle birleşti ve o günden sonra Hz. Ali, Peygamber Efendimizin en büyük destekçilerinden birisi oldu.

O BİZİ BİR OLAN ALLAH’A İNANMAYA ÇAĞIRDI

Hz. Peygamber’in diğer bir amcaoğlu Hz. Câfer (ra), Mekke’de zulüm ve işkencelerin artması üzerine Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Muhtemelen Allah Rasulü (sav), bu hicretle hem Müslümanları güvence altına almayı hem de İslam’ın dış dünyada duyulmasını amaçlamıştı. Habeşistan’da Müslümanların rahat ve huzur içinde inançlarını yerine getirmelerine bile tahammül edemeyen müşrikler, Habeş Kralı Necaşi’ye heyet gönderip bu yeni dine inanan gençleri memleketinden çıkarmasını istemişlerdi. Necaşi’nin eski dostları olmasına rağmen Kureyş diplomatlarına memleketine sığınan Müslümanları dinlemeden karar veremeyeceğini söylemesi üzerine, Hz. Cafer (ra), Mekke’nin en önemli diplomatlarının ve bir Kral’ın önünde, üstelik kendini anlatabilecek çok az zamanı olmasına rağmen önce imanından aldığı güç, sonra Hz. Peygamber’in (sav) onlara aşıladığı özgüvenle toplam beş dakikayı geçmeyen ve kralı kendi taraflarına döndürecek çok etkili bir konuşma yapmış ve şöyle demişti:

“Ey hükümdar! Biz cahiliye zihniyetine sahip bir kavimdik. Ağaçtan ve taştan yapılmış putlara tapar, kendiliğinden ölmüş hayvanların etlerini yer, kız çocuklarını diri diri toprağa gömer, insanlık dışı bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilenmez, komşu hakkı tanımazdık. Kuvvetli olanlarımız zayıflarımızı ezer, zenginlerimiz fakirlerin sırtından geçinirdi. Hak hukuk nedir bilinmezdi. Biz bu halde iken Allah celle, bizim içimizden asil soylu, doğru, güvenilir, iffetli olarak bildiğimiz birini peygamber olarak gönderdi. O bizi bir olan Allah’a inanmaya ve yalnızca O’na ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızdan miras kalan putlara tapmaktan bizleri kurtardı. Doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, akrabalarla iyi geçinmeyi, komşuları gözetmeyi emretti. Bütün kötülük ve günahları, kan dökmeyi, yalancı şahitlik yapmayı, yetim malı yemeyi ve namuslu kadınlara iftira etmeyi ise yasakladı. Biz de onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah’tan ona gelenlere tabi olduk. Sadece Allah’a ibadet ederek O’na hiç bir şeyi ortak koşmadık. Onun haram kıldıklarını haram, helal kıldıklarını ise helal bildik. Halkımız bu sebeple bize düşman oldu, bize zulmettiler. Allah’ı bırakıp eskisi gibi putlara tapmamız ve önceden yaptığımız kötülükleri yeniden işlememiz için bize işkence ettiler. Hayat bizim için çekilmez bir hale geldi, dinimizi yaşayamaz olduk. Baskı ve zulümler dayanılmaz bir noktaya geldiğinde senin ülkene sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Senin himaye ve komşuluğuna can attık. Ey hükümdar, biz senin yurdunda hiçbir kötülüğe maruz kalmayacağımızı ümit ediyoruz.” Meryem suresinin ilk 4 ayetini de okuyan Hz. Cafer’in sözü bitince Necaşi, Kureyşlilere döndü: “Kalkıp gidiniz. Ben bunları size asla teslim etmem” dedi.

Yazının Devamını Oku

İslam'ı yükselten omuzlar

Hz. Peygamber’in “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olsanız hidayete erersiniz” sözü etrafını kuşatan gençlerin yeteneklerinin ve dini açıdan olgunluğunun güzel bir ifadesidir. İslam, bizim daha küçük deyip evimizdeki bir işin bile sorumluluğunu vermekten imtina ettiğimiz gençlerin omuzlarında yükseldi.

HZ. Peygamber (sav) gençleri önemsemiş, en yakınında bulundurmuş, sürekli ilim öğrenmeye teşvik etmiş, vahiy kâtipliğinden ordu komutanlığına kadar kritik pek çok noktada görevlendirmiştir. Allah Rasulu (sav), vahiyle büyük bir değişim ve dönüşüm yaşayan toplumun kazandığı hasletleri koruyabilmesi için gençlerin enerjisinden faydalanmıştır. Gençler tarihin her döneminde toplumsal değişim ve dinamizmin itici gücü olmuştur. İslam dini de gençliği, atalarının diniyle övünen putperest toplumda değişim ve ıslahatın dinamosu olarak görmüştür. Genç Müslümanlar da Hz. Peygamber’i sevmiş, ona tabi olmuş ve küçük yaşlardan itibaren öğrendiklerini gelecek nesillere aktarmak için olağanüstü gayret göstermişlerdir. Onun gençlerle arasında ihdas ettiği samimi iletişim, daha sonraki nesillere örnek teşkil etmiştir.

EĞİTİME ÖZEN

Hz. Peygamber’in yakınındaki insanların önemli bir kesimi genç idi. Hatta etrafı gençler tarafından kuşatılmıştı. Bu da onunla gençler arasında güçlü bir bağ oluşturuyordu. Allah’ın son elçisi de gençlerin eğitimine aynı özeni göstermiş, onlarla ayrı ayrı ilgilenmiş, mescidinin yanı başındaki Suffe’de nice gence dinini öğretmiş ve onları birer İslam elçisi olarak yetiştirmiştir. Rasulullah (sav), görevlendirmelerde gençleri göz etmiş, toplumu bilgilendirmek ve İslam’ın öğretilerini insanlara öğretmek için onlardan yardım almıştır.

ONLARLA KOL KOLA

Hz. Peygamber (sav) gençlerle güven, sevgi, saygı ve samimiyete dayalı bir iletişimi esas alarak onların kendilerini gerçekleştirmelerine vesile olmuştur. Nitekim henüz 20 yaşında iken Hilfü’l-Fudûl cemiyetine katılarak haksızlığa karşı olduğunu ortaya koyan Peygamberimiz, genç yaşta İslam’la şereflenen birçok sahabeyle Mekke’den âlemlere yükselen bir değişimin fitilini ateşleyerek ideal bir hayat ve medeniyet inşa etmiştir. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında gençleri karşısında konumlandırmadan, her şart ve durumda onlarla kol kola hareket ederek zihin ve gönül yolculuğuna çıkan Hz. Peygamber (sav), hayatın her alanında gençleri ön planda tutmuştur.

ÖLDÜRENE BEDDUA

Genç sahabilerin İslam’ı insanlığa ulaştırmak için gösterdikleri çabalar sırasında başlarına bir şey gelmesi ise Allah Rasulü’nü çok üzmüştür. Nitekim yetmiş kişilik genç bir eğitim kadrosunu İslam’ı anlatmak amacıyla görevlendirmiş, ancak bu güzel insanlar Bi’r-i Mâûne denilen yerde tuzağa düşürülerek şehit edilmişlerdi. Bu durum Allah Rasulü’nün o kadar ağırına gitmişti ki, o kadar yüreğini sızlatmıştı ki bir süre sabah namazında bu işi yapanlara kunut dualarını okuyarak beddua etmişti. (Buhari, 1003, 2801, 2814)

Yazının Devamını Oku

Diline sahip ol

Peygamberimizin ashabından Ukbe b. Âmir el-Cühenî çok güzel konuşur, sözleri ile dinleyenleri derinden etkilerdi. Bir gün Hz. Peygambere sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü, kurtuluşun yolu nedir?” Dostunu tanıyan Allah Rasûlü, ona özel olsa da asırlar boyunca inananların kulağında çınlayacak bir cevap verdi: “Diline sahip ol!”

DİL, Allah’ın insana verdiği en büyük nimetlerdendir. Dil basit bir iletişim aracı değildir, aynı zamanda anlam dünyasının yansımasıdır. Kelimeler düşünce dünyamızın temel taşlarıdır. Kelimelerimiz kadar düşünür, düşündüğümüz kadar iş yaparız. Söz her ne kadar ağızdan çıksa da dil sadece bir musluktur. Kelimelerin kökeni kalptir, bütün duyu organlarıyla beslenir ve anlam dünyamızı oluşturur. Bu nedenle imanla söz arasında kuvvetli bir bağ vardır. Müslümanca düşünemeyenlerin Müslümanca konuşabilmeleri ve iş yapabilmeleri mümkün değildir. Çünkü kelimeler anlamlara, anlamlar düşüncelere, düşünceler inançlara dönüşürler. Kalbimizde ne varsa, dilimizden dökülen de sadece onun yansıması olur. 

ÇÖKÜŞ DİLLE BAŞLAR

Bir milletin çöküşü dilin/kelimelerin bozulmasıyla başlar. Bu hakikati idrak edenler dile, söze önem vermişlerdir. İslam zaten bir söz medeniyetidir. İlk insan Hz. Âdem’e Allah ilk önce kelimeleri öğretmiştir. Bu bile dilin, sözün, kelimelerin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında insanlar dinlerini kendi dilleriyle öğrenip anlayabilsin diye Kuran’ı ve en sağlam hadis kitabımız olan Buhari’yi tercüme ettiren Gazi Mustafa Kemal Atatürk aynı zamanda Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur.

SÖZÜN DERİNLİĞİ

Allah Teala, İbrahim suresinde (24-27) dilin ve sözün önemini ve derinliği şöyle ortaya koymuştur: “Allah’ın güzel-doğru bir söz için nasıl bir misal verdiğini görmüyor musunuz? Kökü sapasağlam, dalları göğe doğru uzanan güzel-diri bir ağaç gibidir. O ki, Rabbinin izniyle her mevsim meyvesini verip durur. Allah insanlara işte böyle misaller veriyor ki, değişmeyen gerçeği düşünüp kendilerine ders çıkarsınlar. Ve çirkin bir sözün durumu ise kökü toprağın üstüne çıkarılmış, bütünüyle kararsız, dayanıksız çürük bir ağacın durumuna benzer. Allah, imana erişenlerin durumunu sapasağlam ve dosdoğru bir sözle, hem dünya hayatında ve hem de ahirette sağlamlaştırır; haksızlık yapanları ise Allah sapıklık içinde bırakır, çünkü Allah dilediğini yapar.”

DOĞRUYU SÖYLEYİN

“Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen” demiş Yunus Emre, ne güzel söylemiş. Kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibi olan müminden eğri, yalan, yanlış bir sözün sadır olmayacağını, bu ağacı güçlendiren ve büyütenin doğruluk ve doğru söz olduğunu ne güzel ifade etmiş.

Allah Teâlâ Ahzab suresi 70. ayette, “Ey İman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın” buyurmaktadır. Yüce Allah sözün doğrusunu söylememizi istiyor, bunun karşılığında işlerimizi kolaylaştıracağını ve günahlarımızı bağışlayacağını vaat ediyor.

Yazının Devamını Oku

Kaybedersen bulamazsın

Su, ateş ve ahlak ‘kaybolma ve bulma’ üzerine sohbet ediyormuş. Su, “Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım” demiş. Ateşin cevabı, “Duman gördüğünüz yerde ben varım” olmuş. Sıra ahlaka gelmiş: “Beni asla kaybetmeyin. Eğer kaybederseniz, bir daha asla bulamazsınız!” Güzel ahlakı bütün insanlığa hâkim kılma, Hz. Peygamber’in gönderiliş amaçlarından biriydi. Nitekim o, “Ben, (sadece) güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.

Su, ateş ve ahlak dost olmuşlar ve ormanda gezintiye çıkmışlar. Orman çok büyük ve çok karmaşıkmış. Her türlü ihtimale karşı, birbirlerini kaybederlerse nasıl bulacaklarını düşünmeye başlamışlar. Ateş ve ahlak suya sormuş:

“Kaybolursan seni nasıl bulacağız?”

Su cevaplamış: “Nerede bir şırıltı duyarsanız ben oradayım” demiş.

Sıra ateşe gelmiş. Su, “Seni yitirirsek ne yapalım?” diye sormuş.

Ateş: “Duman gördüğünüz yerde ben varım” cevabını vermiş.

Sıra ahlaka gelince cevabı şu olmuş: “Beni asla kaybetmeyin. Eğer kaybederseniz, bir daha asla bulamazsınız!”

GÖRECELİ OLMAZ

Yazının Devamını Oku

Hürriyeti olmayanın imanı da, imtihanı da olmaz... Rol modelimiz

Gelin 19 Mayıs’a bir de bu pencereden bakalım. Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım, hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” diyen Türk milletinin ortak paydası, ortak değeri ve özgürlük sembolüdür. Her Türk gencine her koşulda vatanını, milletini, bayrağını ve devletini hiç kimse kalmasa bile tek başına savunması gerektiği bilincini aşılayan bir rol modelidir.

İNSANLARI imtihan için yarattığını beyan eden Rabbimizin insana verdiği en büyük nimetlerden birisi, belki de en önemlisi hürriyet/iradedir. Hürriyet/irade ve imtihan arasında sıkı bir ilişki vardır. Yalnızca hür insanlar imtihan edilirler. İradesi, aklı-seçme yeteneği olmayanlar Allah katında da, insanlar nezdinde de sorumlu kabul edilmezler. Dinin bütün emirleri karşısında, sorumlu olmanın ilk şartı akıllı olmak ve hür/özgür olmaktır. Cuma namazı kılmak için de hür olmak gerekir. Allah Rasulü (sav) ve beraberindekiler hür olmadıkları için Mekke’de Kâbe olmasına rağmen cuma namazı kılmadılar. Ne zaman ki Medine’ye yani özgürlüğe adım attılar, cuma namazı farz oldu ve ilk cuma namazını Ranuna Vadisi’nde kıldılar. Aslında hicret bile bir vatan arayışıydı. Çünkü insanlar ancak sahip oldukları bir vatanda özgür olabilir, kutsallarını koruyabilir ve inançlarının gereğini yerine getirebilirler.

HÜR OLAN İNANIR

Bazen kul/köle olmak eşanlamlı kullanılır. Oysaki ne kadar yanlış. Köle iradesi elinden alınan, hür olmayan ve zorla teslim alınan demektir. Kul ise kendi özgür iradesiyle teslim olandır. Hürriyet, inanmanın önkoşuludur çünkü hür olanlar inanıp inkâr edebilirler. Meleklerin iradeleri yoktur mesela. Günah işleme yetileri ve potansiyelleri de yoktur, bunun için imtihanı da yoktur. Aynı şekilde hayvanların da iradeleri, dolayısıyla imtihanları da yoktur. İşte tam da bu sebeple, günah işleme ve inkâr etme potansiyeli olmasına rağmen, imanı, itaati, güzel ve yararlı işler yapmayı tercih eden bir insan derece bakımından meleklerin bile üstüne çıkabilir. Belki de ilk insanın yaratılışında bize gösterilen sahne de hürriyetin ne kadar önemli olduğunu anlamamız içindir. Allah (cc) Adem’i yarattı, eşyayı isimlendirme yeteneği verdi. Kendilerini en üstün varlıklar olarak gören “Biz seni hamd ile tesbih edip dururken yeryüzünde kan dökecek fesat çıkaracak bir varlık mı yaratacaksın” diye öngörüde bulunan melekleri Adem’in huzurunda saygıyla eğilmeye iten şey meleklerde olmayan, Adem’de olan hürriyet/irade idi. Allah Teala Kuranı Kerim’de birçok yerde buna vurgu yapar. Artık belgeler açıkça ortaya konmuştur, dileyen iman etsin, dileyen inkâr yolunu tutsun.

İSLAM ÖZGÜRLÜKTÜR

Dileyen şükretsin, dileyen nankörlük etsin. Hak ile batıl açıkça ayrılmıştır, insana doğru ve yanlışı ayırt edecek akıl ve irade verilmiştir. İmtihan bunun üzerine kurgulanmıştır. Hür iradesi ile iman eden ve salih amel işleyen, insanlara faydalı işler üretenleri Allah mükafatlandıracak, hür iradesi ile inkâr eden ve zulmedenleri de cezalandıracaktır.

İslam’ın bütününe baktığımızda bütün kefaretlerde ortaçağın kölelik düzenini kaldırmaya yönelik hamlelerin olduğunu görürüz. Orucun, yeminin ve benzeri ibadetlerin kefaretinde ilk sırada hep bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak vardır. İslam köleliği kaldırmayı, insanları hür kılmayı, Beled Suresi’ndeki ifadesiyle sarp yokuşu aşıp insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermeyi, bütün insanların hür ve özgür olmasını hedef olarak koymuştur.

Şimdi lütfen anlatacaklarımı yukarıdaki bilgilerin ışığında büyük bir dikkatle düşünelim.

Yazının Devamını Oku

Başkalarını öz canına tercih edebilmek: İsâr

İnfakın belki de en üst sınırı ‘isâr’, yani diğergamlıktır. Diğergamlık bir kimsenin, kendisinin muhtaç olduğu bir şeyi başka bir muhtaca vermesi, onu kendine tercih etmesi, başkasını kendinden daha çok düşünmesi demektir. Bu büyük fazilete ulaşanları Allah Kuran-ı Kerim’de övmüştür.

BİREY ve toplumların yüce ve kutsal olandan uzaklaşması, inancın gölgesinden sıyrılarak dünya hayatına meyledip özünü unutması süreci olan dünyevileşmeye karşı İslam’ın temel alternatiflerinden birisi infaktır demiştik. İnfak ile mal ve servet bereketlenerek artarken, insanda egoizm ve bencillik azalır. “Vermek” insan ruhunun güzel yanlarını harekete geçirir, nefsin arınmasına ve ihtirasların dizginlenmesine yardımcı olur. Sınırsız tüketim anlayışının insanı tatmin etmediği ve sadece insana değil doğaya da ciddi zarar verdiği ortadadır. İnfak bilinci, insana malın ve servetin değerini, muhtaç olanın halinden anlamayı, insana ve doğaya saygılı olmayı da öğretir. İslam bu anlamda bir infak medeniyetidir.

DİĞERGAMLIK

İnfakın belki de en üst sınırı “isâr”, yani diğergamlıktır. Diğergamlık bir kimsenin, kendisinin muhtaç olduğu bir şeyi başka bir muhtaca vermesi, onu kendine tercih etmesi, başkasını kendinden daha çok düşünmesi demektir. Bu büyük fazilete ulaşanları Allah Kuran-ı Kerim’de överek şöyle buyurmuştur: “Muhacirlerden önce, Medine’yi yurt ve iman evi edinenler, kendilerine hicret edip gelenlere saygı beslerler. Onlara verilen şeylerden dolayı nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, başkalarını kendi öz canlarına tercih ederler.” (Haşr, 59/9).
Medineli Müslümanlar, sahip oldukları her şeyi geride bırakıp müşriklerin zulmünden Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere el uzatmış, neyi var neyi yoksa muhacirlerle paylaşmıştır. Muhacir de asla kolay şekilden geçinme yoluna gitmemiş, Medinelilerin verdiklerini sermaye yapıp çalışıp üzerine koymuş ve yapılan iyiliğin karşılığını geri ödemesini bilmiştir.

SUYU ONA İÇİR

Yermük Savaşı’nda meydana gelen bir olay isârın güzel bir örneğidir. Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Yermük Savaşı’ndaydım. Yaralılar arasında kalan amcamın oğlunu aramak üzere savaş alanında geziyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sıcaktı. Amcamın oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. Başıyla ‘İsterim’ dedi. Dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Tam suyu içireceğim sırada yaralıların arasında Hz. İkrime’nin sesi duyuldu, ‘Ah! Su!’, diye inledi. Amca oğlum Hz. Haris gitmemi ve suyu ona içirmemi işaret etti. Tam ona su vereceğim sırada başka birisi ‘Su!’ diye inledi. Hz. İkrime de suyu içmedi ve beni ona gönderdi. Fakat kendisine suyu ulaştırıncaya kadar o şehit olmuştu. Hemen Hz. İkrime’nin yanına koştum, o da şehit olmuştu. Bari suyu amcamın oğluna içireyim diye onun yanına gittim, fakat o da şehit olmuştu. Nihayet su elimde kaldı. Allah hepsine rahmet etsin.”

YARDIMA KOŞUN

Aralarında akrabalık bağı bulunmayan bu insanların birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli olması bize de kardeşlik değerlerimizi tekrar hatırlatmalı değil mi? Mahalledeki komşumuzdan memleketteki akrabamıza, savaşlar sebebiyle yurdunu yuvasını terk etmiş gözyaşlarıyla sulanan Müslüman coğrafyasının mazlum insanlarına kadar herkese el uzatmalı değil miyiz?

Yazının Devamını Oku

Karşılıksız paylaşmak: İnfak

Muhtaçlara yardımda bulunmak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyeti bulunan ve Müslümanlara fayda sağlayan harcama yapmak Allah yolunda infak sayılabilir. ‘Vermek’ insana hiçbir maddi imkânla satın alınamayacak bir tatmin duygusu ve huzur getirir. Mutlu ve huzurlu olmak istiyorsak sahip olduklarımızı olmayanlarla paylaşmalı ve aramızdaki bağları güçlendirmeliyiz.

HER nimetin şükrü kendi cinsindendir demiştik. Malın şükrü ise onu Allah yolunda infak ederek olur. İnfak, kelime anlamı itibarıyla “bitirmek, elden çıkarmak” gibi anlamlara gelse de dini bir terim olarak “Allah’ın rızasını (hoşnutluğunu) kazanmak amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara yardımda bulunması” anlamına gelir. Kuran-ı Kerim’de yaklaşık yetmiş ayette infak kavramı “Allah rızası için harcama yapma” anlamında geçmektedir.

Sahip olduğumuz servetin asıl sahibi Allah’tır. Ne güzel söylemiş Yunus Emre: “Mal sahibi, mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi/Mal da yalan, mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan...” Bize emanet olarak verilen bu servetten başkaları için de harcamak gerekir.

Peki infak edebiliyor muyuz, yoksa Kuran’ın diliyle mal biriktirip duruyor muyuz? Modern zamanlar insanın bireyselleştiği, daha çok konfor peşinde koştuğu, başkasını düşünmekten çok egoizm ve bencilliğe yöneldiği, imkânların olanca genişliğine rağmen insan için ihtiyaçların bitmediği bir dönem. İnsan bugün maddi anlamda bitmeyen bir koşturmaca içerisinde yaşıyor. Her şeyin daha iyisini, konforlusunu, daha hızlısını arıyoruz. Daha çok kazanmak, daha çok biriktirmek temel yaşam felsefesi olmuş gibi görünüyor.

‘ALLAH RIZASI İÇİN’ YAPMAK

Para veya maddi olan şeyler bizim bu dünya hayatını daha güzel yaşamamız, insanlara yardım etmemiz, başka insanların dertlerine çare olabilmemiz için bir araç mı, yoksa lüks ve şatafat içinde yaşamanın bir vasıtası mıdır? Bu soruya verdiğimiz cevap, eşyayla kurduğumuz ilişkiyi de belirler. Sadece kendileri için yaşayanlar için ne kadar çok şeye sahip olurlarsa olsunlar, hayat anlamsız, manevi anlamda boş ve özünden uzaktır. “Kendin için yaşa”, “İnsan sadece kendinden sorumludur”, “Başkalarından bana ne” gibi bencil ve çıkarcı düşünceler dünyevileşmeyi beraberinde getirir.

Bireysel tercih ve tavırların ön plana çıktığı, materyalist yaşam tarzının yaygınlaştığı günümüzde, insana kendisini ve Yaratıcı’yı hatırlatacak ve kaybettiği erdemleri bulmasını sağlayacak ya da dünyevileşmeye engel olacak temel prensiplerden biri, diğer insanlara el uzatmak, yani diğergam tavırlar geliştirmektir. Kendine verileni başkalarıyla paylaşmak, insana dünyanın kendisinden ibaret olmadığı, tek başına değil, aslında bütünün parçası olduğu ve diğerleriyle arasında bir ilişki olduğu duygusunu verir. “Vermek” insana hiçbir maddi imkânla satın alınamayacak bir tatmin duygusu ve huzur getirir. Oysa sadece kendisi için daha çok tüketmek, daha çok almak ise içindeki boşluk duygusunu arttırmaktan başka bir işe yaramaz. İhtiraslar ve tatminsizlik duygusu nedeniyle insan sürekli daha fazlasını ister. Buna engel olmanın yolu, sahip olduğundan vermek, kendinde olanı paylaşmaktan geçer. Mutlu ve huzurlu olmak istiyorsak sahip olduklarımızı, olmayanlarla paylaşmalı ve aramızdaki bağları güçlendirmeliyiz.

İnfakta asıl olan “Allah rızası için” yapılmasıdır, bu konuda samimiyet esastır. Bu kavramın geçtiği birçok ayet ve hadis birlikte değerlendirildiğinde, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma niyeti bulunan ve Müslümanlara fayda sağlayan bütün harcamalar Allah yolunda infak sayılabilir. Geleneksel vakıf hizmetleri, yoksulların korunmasına yönelik tedbirler, okul, kütüphane, cami, yol, köprü, çeşme, imarethane yapılması gibi faaliyetler veya meşru alanlarda yatırım yaparak istihdam yoluyla insanların nafakalarını sağlamaya vesile olmak da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Yazının Devamını Oku

Müminin miracı namaz

ALLAH Rasulü (sav) kendisini ölüme götüren hastalığı sırasında takatsizlikten artık konuşamayacak duruma gelinceye kadar ashabına namaza dikkat etmeleri konusunda uyarıda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “Ashabım, sizlere üç önemli vasiyetim var. İlk olarak, kadınlar konusunda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. İkinci olarak, gözümün nuru namaz, aman buna dikkat edin. Üçüncü olarak, kul hakkıyla Allah’ın huzuruna gitmeyin.” (İbn Mâce, Cenâiz, 64)

Allah Rasulü’nün “gözümün nuru” olarak nitelendirdiği namaz, Allah’a imandan sonra ilk farz kılınan ibadettir. Yüce Allah, namazla ilgili “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebut, 45) buyurarak namazın önemine işaret eder.

İslam hem şekil hem de mana dinidir. Namaz dahil bütün ibadetlerde şekillerin sembolize ettiği derin manalar ve hikmetler vardır. İbadetlerin manasını göz ardı ederseniz, ortada sadece şekil kalır ve sonuç olarak namazlar sadece spora, oruçlar sadece yemek saatlerinin yeniden düzenlenmesine, kurban kesmek kasaplığa, hac ibadeti de turizm faaliyetine döner.

Namaza ellerimizi kaldırıp “Allahü Ekber/Allah en büyüktür” diyerek başlarız. Avuç içlerimiz kıbleye, ellerimizin dışı kendimize dönüktür. Adeta kendimiz dahil tüm dünyevi telaşları elimizin tersiyle iter, özümüz ve kalbimizle Allah’a döneriz. Daha sonra ellerimizi bağlarız, yani gönüllerimizi. Allah’ın huzurunda olduğunu bilip gönlünü bağlamadıktan sonra eller göbekte bağlansa ne olur, bağlanmasa ne olur! Rükuya varıp madden eğilirken, manen yükseliriz. Kulluk sultanlıktır. Secdeye gider, yüzümüzü toprağa sürer, kendimizle yüzleşiriz. “Ey insan, topraktan yaratılan Âdem ile Havva’nın evladısın, döneceğin yer de topraktır” gerçeğiyle yüzleşir, hiçliğimizi ve faniliğimizi anlarız. Secdeden sonra yeniden ayağa kalkar, diriliriz. Kıyam ve secde arasında bir ölür, bin diriliriz, ama asla yıkılmayız. “Biz günleri insanlar arasında çevirip dururuz” (Ali İmran, 3/140) buyuran Rabbimiz bir gün zafer, bir gün yenilgi nasip eder ama asla yolumuzdan dönmez, yolumuzu ve yönümüzü kaybetmez, yola çıktıklarımızı yolda bulduklarımızla değiştirmeyiz. Her seferinde yeniden doğrulur ve bunu sadece Allah için yaparız: Allahü Ekber/Allah en büyüktür.

Oturuşta “Ettehiyatu” duasını okurken Allah Rasülü’nün (sav) miraçta Allah ile konuşmasını, meleklerin şahitliğini anarız. Hz. Peygamber (sav) Allah’ın huzuruna çıktığında onun “Selam, rahmet ve bütün güzellikler, bütün ibadetler sana mahsustur ya Rabbi” selamına Allah’tan karşılık gelir: “Allah’ın rahmeti, bereketi senin üzerine olsun ey peygamber!” Bu en yüce makamda ve en müstesna bir anda bir insanın aklına hiç kimse gelmez, ama rahmet peygamberi ümmetine öylesine düşkündür ki hemen araya girer: “Selam sadece bana değil, bizlere, Allah’ın bütün salih kullarına olsun.” Böyle bir anda bile ümmetini düşünen bir peygamberin bu duyarlılığı karşısında kâinattaki bütün melekler hep birden şöyle derler: “Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve ben yine şahitlik ederim ki Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve Rasulüdur” İşte kıldığımız her namazda miraçtaki bu müstesna anı yeniden yaşarız.

Sonra “Salli-Barik” dualarını okur, peygamberlerin atası Hz. İbrahim (as) ile Rasulullah’ı (sav) birlikte anarız. Böylece İslam’ın bir türedi olmadığını, Müslümanların köksüz olmadığını, büyük ve köklü bir geleneğin son temsilcisi olduğumuzu haykırırız. İbrahim’e selam olsun! Nemrutlar, onu ateşlerde yakmaya çalışırken, tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim dirilmiş, Allah’ın “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selametli ol” (Enbiya, 21/69) emriyle ateş onun için gül bahçesine dönmüştü. Her şeyi madde penceresinden yorumlayan Nemrut bunu nasıl anlayacaktı? Ona göre ateş yakardı, İbrahim’i de imanını da yakacaktı. Ey Nemrut, kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır. Dilerse ateşin Rabbi ateşe hükmeder, onu gül bahçesine dönüştürür. “Salli-Barik” dualarıyla, Hz. İbrahim’le son Peygamber Hz. Muhammed (sav) arasında sürekli gidip gelen bir hicret serüveni yaşar, çağımızın Nemrut’larının yakmış olduğu ateşlerin içerisinde İbrahim’in milletinden, Muhammed’in ümmetinden biri olduğumuzu hisseder ve bizim de yangınlarımızı selamete çevirmesi için Allah’a dua ederiz.

Cennetten çıkarılmış atamız Hz Âdem’in tövbesinin kabul edildiğinde şükür için kıldığı namazı her sabah yeniden kılarız. Her öğlen Nemrut’ların ateşini gül bahçesine çevirmek için namaza durur; her ikindi, karanlıklardan, kaygı ve endişelerden kurtulmuş Hz. Yunus (as) gibi selamete erişimiz için şükrederiz. Her akşam Hz. İsa gibi Allah’tan başka her şeyi reddeder ve yalnız ona kulluk eder, tevhidi sembolize ederiz. Yatsı ile beraber Allah’ın dostumuz olduğunu, bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaracak en büyük gücün Allah olduğunu ifade eder ve vitirle cehennem ateşini söndürmek için dua ederiz. Namaz çok büyük bir imkân, Allah’ın huzuruna çıkabilmek çok büyük bir şereftir! Bu bilinçle kılınan bir namaz, insan için bir nefes alma ve dünya telaşından teneffüse çıkmadır. Yüce Rabbimizin “Sabırla ve namazla Allah’tan yardım dileyin” (Bakara, 2/153) buyurduğu, yaratıcımızla buluştuğumuz en özel ve en büyük randevudur. Evet, namaz farzdır, Allah’a karşı bir borcumuzdur, ama namazı sadece borçlu-alacaklı ilişkisi olarak değerlendirmek namaza da kendimize de yapılabilecek en büyük haksızlık olur. 

Her gün beş vakit namazda kendisini bu şekilde motive eden bir insanın sizce antidepresan ilaç kullanmasına gerek kalır mı? Peygamber Efendimiz (sav) beş vakit namazı evin önünden geçen ve günde beş kere içine girip arınılan bir ırmağa benzetiyor. (Müslim, Mesâcid 284) Günde beş kere Allah’ın huzuruna çıkmak ama arınmamak! Allah’ım, bizleri içi boşalmış namazlarla huzuruna gelmekten muhafaza eyle!

Bir ayet

Yazının Devamını Oku

Gözle görülmeyen fazlalık bereket

Eskilerin deyimiyle, bereketi kaçtı her şeyin. Bereket nedir peki? Bereket, en özet tanımıyla gözle görülmeyen fazlalıktır. Bereket bazen yüzde, bazen sözde, bazen aşta, bazen mekânda, bazen de zamanda tezahür eder. Allah Rasulü’nün yüzünde öyle bir bereket vardı ki onu gören, sohbetinde bulunan sahabe unvanıyla şereflendi.

GÜNÜMÜZ insanının en fazla şikâyet ettiği konulardan birisi de hiçbir şeyin kendisine yetmemesi ve kendisinin de hiçbir şeye yetişememesidir. Herkesin yapmak istediği çok şey var aslında. Öğrencisinden ev hanımına, işçisinden yöneticisine kadar hiç kimseye ne zaman ne mekân ne de para yetiyor... Hepimiz imkân bulamamaktan şikâyetçiyiz istediklerimizi hayata geçirme konusunda. Belki daha çok çalışıyoruz, daha çok kazanıyoruz ancak hiçbirisi ihtiyaçlarımızı karşılamaya yetmiyor. Çünkü kazandıkça daha çok harcıyor, daha çok tüketiyoruz. Evlerimiz metrekare olarak daha çok büyüdü belki, ancak hem içinde yaşayan geniş aileler küçüldü hem de misafirlikler azaldı, mekânlar da yetmiyor artık.

İMKÂNLAR ARTTI DEĞERLER KAYDI

Oysa millet olarak bir şiarımız vardı, mekânımız dar ama gönlümüz genişti. Bereketimiz vardı. En küçük alışverişimizde bile birbirimize dualar ederdik. Bir ekmek, bir sakız alsak, ödediğimiz paraya karşılık “Allah bereket versin” denir, biz de “Bereketini gör” diye cevap verirdik. Bir kültürümüz, örfümüz, geleneğimiz vardı. Hepimiz az kazanmaya razıydık. Bilirdik ki bereket azdadır. Hiç kimse alışveriş yaparken aldatılacağı hissine kapılmazdı, dürüsttük. Bilirdik ki bereket helal kazançta ve alın terindeydi. Aslında biz bunları kaybettik. Evet, modernleştik, imkânlarımız arttı ama ayaklarımızın altından birçok değerimiz kayıp giderken biz bunun farkına bile varamadık. Bir ekmeği bölüşürdük, sofranın ortasına konan bir kap yemeği beraber yerdik ama mutlu ve huzurluyduk. Sofra kültürümüz vardı, ayakta yenmez ve içilmez, sofraya beraber oturulurdu. Yemeğe başlarken “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” demeyi büyüklerden öğrendik, kitaplardan değil. Sofrada zeytinleri sayıyla yediğimiz günlerde mahallemizde çocuklar taciz edilmezdi. Yetimlerin başı okşanırdı. Küçükler büyüklere hürmet eder, büyükler küçükleri severdi. Belki de bereketimizin kaynağı bunlardı. Belki de bereketimizi kaybettik. Sahi sadece ben miyim bunların olmayışının ıstırabını çeken? Bu satırları okuyan herkesin yüreğine ince bir sızı giriyor mu acaba?

SINIRSIZ OLAN İHTİRASLARDIR

Kapitalizm ısrarla kaynakların sınırlı, ihtiyaçların ise sınırsız olduğuna inandırmaya çalışıyor bizi, büyük ölçüde bunu başardı da. Sorgusuz sualsiz kabul ettik bu önergeyi. Oysa kendisi sınırlı olan bir varlığın ihtiyaçları nasıl sınırsız olabilir ki? Sınırsız olan ihtiyaçlarımız değil, bilakis ihtiraslarımızdır.

Eskilerin deyimiyle, bereketi kaçtı her şeyin. Bereket nedir peki? Bereket, en özet tanımıyla gözle görülmeyen fazlalıktır. Bereket bazen yüzde, bazen sözde, bazen aşta, bazen mekânda, bazen de zamanda tezahür eder. Allah Rasulü’nün (sav) yüzünde öyle bir bereket vardı ki onu gören, sohbetinde bulunan sahabe unvanıyla şereflendi. Aynı zamanda yaşasa bile onu göremeyen tabinden oldu, Veysel Karani gibi. Anne-babanın da yüzüne bakmak bile berekettir, iyi gelir insana. Sımsıcak bir sevgi ve huzur dolar insanın içi.

RIZKIYLA YETİNMEYEN BAŞKASINA GÖZ DİKER

Yazının Devamını Oku