Kulak verilecek oyunlar

Yeni nesil radyo tiyatrosu Podacto’da, yetkin bir oyuncu kadrosunun ses verdiği oyunların sayısı 50’ye ulaştı. Storytell’den dinleyebileceğiniz farklı uzunluktaki oyunlar, metin çeşitliliği ve etkili ses tasarımıyla hem kulağa hem ruha iyi geliyor.

Karantinayla birlikte tiyatrolar için süren tatsız belirsizlik, karşımıza gündelik alışkanlıklarımız arasına çoktan giren podcast’lerde oyun dinleme seçeneğini getirdi. Yaz ayları boyunca ses tiyatrosu formunda farklı örneklerle karşılaştık ama en kuvvetli kanalardan biri Podacto oldu.12 Eylül’den beri sesli kitap uygulaması Storytell üzerinden dinleyiciyle buluşan Podacto’nun ses tiyatrosu serisi geçen dört ay içinde 50 oyuna ulaştı. İçeride klasiklerden güncel metinlere, yerli ve yabancı oyunlardan Podacto için yazılmış işlere her geçen gün genişleyen bir arşiv var.

Deniz Türkali, Reha Özcan, Canan Ergüder, Esra Dermancıoğlu, Ülkü Duru, Serra Yılmaz, İpek Bilgin, Tuğrul Tülek, Salih Bademci, Gonca Vuslateri, Damla Sönmez, Halil Babür, İştar Gökseven, Selen Uçer ve daha nice isimden oluşan kuvvetli bir oyuncu kadrosu ses veriyor oyunlara.

Nisan Ceren Göçen ve Faruk Özerten’in yapımcılığında gerçekleşen bu ‘kulak tiyatrosu deneyimi’ en çok da incelikle hazırlanmış ses tasarımıyla öne çıkıyor. Kulaklıklarınızla dinlediğinizde kendinizi bir tiyatro anının içinde hissetmeye başlamanız en çok birkaç dakika sürüyor. Birkaç oyunla başladığım dinleme deneyimim benim için hızla alışkanlığa dönüştü. Dahası, ekrandan oyun izleme konusunda kendimi yorgun hissetmeye başlamışken, iyi hissettiren bir tiyatro duygusunun içinde buldum kendimi.

Aralarında evvelden sahnede izlediklerim ya da metnini bildiklerim de var ama ilk önce yazarların bu proje için ürettiği işleri merak ettim. Biraz tesadüfi bir şekilde ikisi yeni, biri kült olmak üzere üç kadın oyunuyla başlamış oldu ‘kulak tiyatrosu’ deneyimim. İşte 50 oyunluk seriden ilk buluşmalar...

Kulak verilecek oyunlar

BIRAK BU KURT KADIN AYAKLARINI: Derem Çıray’ın yazdığı tek kişilik oyunda Canan Ergüder’in performansıylayız. 30 yaşında, dördüncü evre endometriosis hastası bir kadın. Hastalık üzerine bir tıp kongresinde de görüyoruz onu, bir konserde de ameliyathanede de… Bir ‘kurt kadına’ dönüşme öyküsü. Sadece metniyle değil, Ergüder’in insanın derinlerine ulaşabilen ses performansıyla da çarpan, kısa bir anlatı. (10 dakika)

Kulak verilecek oyunlar

UNUTULMAZ: Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun hikâyesinde Sezin Akbaşoğulları ve Emir Çubukçu bir barın önünde, sigara sohbetinde. Sürprizli, hüzünlü, yaşayan bir metin. Aslı ve Vedat’ın o gece Kadıköy’de barlar sokağında karşılaşıp ayaküstü konuşmasını karşıdan izlediğime emin olarak tamamlıyorum kaydı. (12 dakika)

Kulak verilecek oyunlar

YALNIZ KADIN: Dario Fo ve Franca Rame’nin dünyadaki tüm kadınların kalbini benzer bir öfke ve benzer bir kahkahada buluşturacağına şüphe duymadığım klasik metni ‘Yalnız Kadın’ı Esra Dermancıoğlu oynuyor. Kocası tarafından eve kilitlenen, iki çocuk annesi, üstüne bir de tekerlekli sandalyedeki, tacizci kayınbiraderinin bakımını üstlenen Maria’nın kendi gündelik hayatını anlattığı metin, erkeklerin baskısı altında yaşayan kadınları birbirine çekecek, bir araya getirecek bir mıknatıs gibi. Hem can acıtıcı hem çok komik. Üstelik Dermancıoğlu da “Hep içinden konuşan” Maria’ya nefis bir nefes olmuş. (44 dakika)

X

Babası adına intikam hikâyesi yazan oğul

Moda Sahnesi ‘Babamı Kim Öldürdü’yle en iyi işlerinden birine imza atıyor. Bir baba-oğul anlatısı üzerinden incelikli bir sistem eleştirisi olan oyunda Onur Ünsal akılda kalacak performansıyla karşımızda...

Onur Ünsal’ı ilk kez ‘Azrail’in Gözyaşları’nda izlemiştim. Oyun Atölyesi’nde. 2003’te sahnelenen oyundan “O çocuk neydi öyle ya!” mırıldanmasıyla çıktığım aklımda. Geçen 18 senede Ünsal’ı Oyun Atölyesi’nde, Krek’te ve Moda Sahnesi’nde rol aldığı oyunların hemen hepsinde izledim. Her seferinde sahneye, o ilk oyunundakini aratmayan bir enerji yaydığını düşündüm. Kimi oyunlarda oyunun ortalama enerjisini fazla yükselttiğini hissettiğim de oldu. Ama hep, çok iyi bir oyun çıkaracağını bidim, yanılmadım. Son oyunu ‘Babamı Kim Öldürdü’deyse bugüne dek gördüğüm en en güçlü oyunculuğuyla sahnedeydi.

İster -umarım yakında- canlı görün, ister ekrandan izleyin, çok leziz ve bir o kadar da sert ve gerçekçi bu metnin, enfes bir oyunculukla buluşmasına tanık olacaksınız. Metin, 1992 doğumlu Edouard Louis’den. Ayberk Erkay çevirisiyle, tek solukta okunacak bir roman: ‘Babamı Kim Öldürdü’. Moda Sahnesi’nin Kemal Aydoğan’ın rejisiyle ayağa kaldırdığı metin; tek kişilik bir sistem hesaplaşması, incelikli bir ‘baba-oğul’ yüzleşmesi (ya da oğulun babasına dökülmesi diyelim).

Fransa’nın kuzeyindeki, evlerin içinin birbirinin aynı, erkek çocukların ‘babalarının tarihini’ yaşamaya mahkûm olduğu yoksul bir sanayi kentinde geçen çocukluğundan fragmanlar aktarıyor karakterimiz. Oğul, henüz 50’lerindeyken iki adımda nefessiz kalacak kadar çökmüş babasıyla konuşuyor. Sahnenin sağında babanın mahkûm olduğu hasta yatağı, solunda entelektüel bir hayatın dekoru gibi bir çalışma masası. Fondaki kat kat perde parçalarına, karakterin -bir manifesto gibi- babasına seslendiği metin ve aktardığı anı kesitlerine işaret eden çizimler yansıyacak.

Komik, asap bozucu...

İlk bakışta kaba saba, ailesiyle ilişkisinde de hayatla temasında da derinleşememiş, varsa bir şiarı o da ‘karı gibi, eşcinsel gibi davranmamak’ noktasında tıkalı kalmış, evet, ‘tıkalı bir hayat’ yaşamış bir adam, ‘baba’. Louis’nin rafine metni düz bir baba-oğul hesaplaşması değil ama. İstesek de öfkelenmeyi başaramadığımız bir baba çiziyor. Zarif bir ustalıkla; erkekleri de kadınları da transları da yoksulları da öğüten sistemin bir baba-oğula neler yaptığını anlatıyor. Oğul, babası adına bir tür intikam hikâyesi yazıyor. Bunu da anılarına ve babasıyla tuhaf iletişimine soldan bakan bir okuma yaparak başarıyor.

Aydoğan-Ünsal birlikteliği çağdaş, çarpıcı, katmanları yaprak yaprak açılan bir oyun yaratmış. Bu kez ne Ünsal’ın oyunculuğunda sahnenin duygusunu aşan bir enerji var ne de Aydoğan rejilerinde karşılaştığımız, erkeklik eleştirisi yaparken ‘eril’ duran espriler... Aşırılıklara kaçmayan, iç ritmini kurmuş; Moda Sahnesi’nin en iyi işlerinden. Komik, asap bozucu, üzen, öfkelendiren ve oğulun babayı kendi safına çekmeyi başaracağına inandıran bir oyun.

Yazının Devamını Oku

Hamlet’in ölüleriyle mezarlarında, baş başa

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu özel tasarım bir konteyneri ‘Hamlet’ oyununun mezarlığına çevirmiş. Tek tek girdiğiniz odacıklarda karşınızda oyunun ölüleri beliriyor, gözünüzün içine bakarak size kalplerini açıyorlar. Benzersiz bir deneyim.

Canlı sahne deneyimini bitkisel hayata sokan virüse karşı Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’ndan virüsün kendisi kadar ‘zeki’ bir hamle geldi: Tek seyircili oyun. Bizi tiyatro tarihinin en meşhur ‘ölüleriyle’, mezarlıklarında baş başa getiren bir oyun: ‘Hamlet’in Bütün Ölüleri’.

Oyunun yazarı ve yönetmeni E. Feza Soysal mekânı dönüştürerek koyulmuş işe. İki konteyner, benzersiz bir ‘tiyatro sahnesi’ne dönüşmüş halde Nilüfer Belediyesi’nin önündeki meydana kurulmuş, ilk seyircilerini bekliyordu geçen perşembe. Konteynerin arka kısmı kulis. Ön tarafsa 15’er dakika arayla tek tek alınacağımız, dokuz odacıktan oluşan bir oyun alanı…

Sıram geldiğinde kulaklıklarımı alıp ilk kapıdan giriyorum. Işığı açıp, kulaklığımı takıyorum. Tam önümdeki camın ardında iki ‘mezarcı’; ötede beride kemik, kurukafa parçaları, yorgunluktan bitap halde sohbet ediyor. Evet, bunlar ‘Hamlet’te Ophelia’yı toprağa verirken karşımıza çıkan ‘birinci’ ve ‘ikinci’ mezarcı. Bu kez Shakespeare’in değil, Soysal’ın yazdığı replikler dökülüyor ağızlarından. ‘Hamlet’in bütün ölüleri’ni gömmüş olarak karşımızdalar. Olan biteni değerlendiriyorlar: Ülkenin bekasını, devletin yüce amaçlarını…

Gözlerimin tam içine...

Işık söndüğünde sağdaki odaya geçme vakti geliyor. Artık toprağın altındayım. Karşımda, suretini Selçuk Yöntem’in verdiği bir hayalet görüntüsü... Toprağın üzerinde Hayalet’in yüzü hareket halinde. Bu video tasarımı en çarpıcı detaylardan. Karşımdaki surat uğradığı ihanetten ve intikam istediğinden bahsediyor etkileyici bir sesle… Pürdikkat onu dinlerken bir yandan toprakla örülü odacığımı inceliyorum. Sonraki odada, yere sabitlenmiş tabureme oturduğumda, neredeyse sıfır mesafeyle önümde duran camın arkasında, tüm heybetiyle Polonius çıkıyor karşıma. Ali Düşenkalkar müthiş bir Polonius, heybeti sadece makyajından, kostümünden, sesinden değil, galiba en çok gözlerimin tam içine bakan kocaman bakışlarından geliyor. Seyirciye gözlerini kaçırma fırsatı vermeyen ve karakterle bire bir temas kurma (camı saymazsak) şansı tanıyan bir tasarımın içinde olduğumu tam olarak anlıyorum. Birbirimizi görüyoruz, çok yakınız ve Polonius ‘yanlışlıkla öldürülen bir devlet adamı’ olarak başına gelenleri anlatıyor.

Mezarları sırasıyla, yan odacığa geçerek ziyaret ediyorum. Ophelia delirmediğinden, babası âşık olduğu adam tarafından öldürüldüğü için acı çektiğinden bahsediyor yine gözümün içine bakarak. Leartes onursuzlukla damgalandığı için pişman ama çok geç... Claudius elindeki kanın farkında olduğunu anlatıyor tüm mağrurluğuyla. Gertrude çok az kelimeyle, bakışları ve daracık alandaki devinimleriyle, hissi tenime cama rağmen geçen bir vicdan azabına bürünmüş halde karşımda. Hamlet “Ben intikam olmuştum” diyor, Ophelia’nın ölümüne sebep olmaktan duyduğu acıyı anlatıyor yaralı bir gülümsemeyle… Son odada yeniden Hayalet’leyim. Sanat galerisindeki bir tabloda sureti, video performans formunda: “Araftayım ve sonsuz bir cezaya mahkûm edildim.” Dilinde, intikam arzusunun pişmanlığı…

Dört başı mamur bir Hamlet

Yazının Devamını Oku

Kadın dayanışması özgürleştirir!

Firuze Engin’in yazdığı, Selen Uçer’in oynadığı DasDas yapımı ‘Güle Güle Diva!’, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir oyun. Kadınların, bir hemcinsinin özgürlüğü söz konusu olduğunda nasıl da kanatlarını açıp kenetlenerek ötekini uçurduklarını anımsattı.

Yazının bir noktasında söylemek için acele ettiğim şeyi ilk cümleye bağlayayım: Firuze Engin kadınların dünyasının tam ciğerinden yazıyor, her birimizi; sadece kadınları değil, erkekleri de çocukları da yaşlıları da bu memleketi de sanki kendimizden bile iyi bilerek anlatıyor. Her hikâyesinde başka bir sıcaklık akıtıyor göğsümüze doğru. Yerli, içten, gerçek, gündelik olanın içindeki incecik mizahı, incecik sızıyı kelimelerine, kurgusuna o kadar şık, öyle doğal yerleştiriyor ki kaleminden çıkan oyunlar zaten “Beni Firuze Engin yazdı“ diye sesleniyor.

‘Güle Güle Diva!’, Engin’in yazdığı ve kuşağının, güvenle gözlerinizi teslim edebileceğinizi, yanılmayacağınızı bildiğiniz oyuncularından olan Selen Uçer’le birlikte ayağa kaldırdığı bir oyun.

Teklemeyen oyunculuk

Sahneye çıkışı 2019, nihayet izleyebilmem oyunun dijital versiyonuna kısmet oldu. Tek kişilik, birbirine ilmek ilmek geçmiş, ‘kadınlar şenliği’ tadında bir metin. Güldüren, ağlatan replikler ve detaylarla dolu. Ve Uçer’in, oyunun kadın karakterleri arasında teklemeden, sesten sese, tipten tipe dans eden oyunculuğuyla...

Sefaeli Devlet Hastanesi’ndeyiz. Bu kendi halindeki kasabanın bir grup kadınının yolu türlü sebeplerden hastaneye düşmüş o gün. Aralarında biri var ki, içerideki tüm kadınların gönlünde, dilinde olan bir isim: Şennur Selen. Ülkenin en meşhur şarkıcılarından, üstelik Sefaeli doğumlu. Hayatına hayran olup imrendikleri bir kadın... Gelgelelim müziğe 20 sene ara vermiş. Ama işte şimdi sahnelere büyük bir turneyle dönüyor, turnenin ilk ayağı da memleketinde olacak...

Sahnede bizi karşılayan Günseli’nin yolunun hastaneye nasıl düştüğünü öğreneceğiz elbette ama mühim olan o değil.

İç içe ama tek bir hikâye

Yazının Devamını Oku

Kayıt ve oyun!

Başlıktaki söz bugünlerde sadece setlerden değil, tiyatro salonlarından da yükseliyor. Pandemi sürecinde çaresiz kalan tiyatrolar kendi çözümlerini üretti ve oyunlarını dijital ortama aktarıyor. Hatta bir kısmı ‘sahneden naklen’ yayın yapıyor. Boa Sahne, Moda Sahnesi ve DasDas’ın ‘sanal tiyatro’ yayınlarında yanlarındaydık...

Kadıköy’ün bağımsız tiyatro mekânlarından Boa Sahne’deyim. Görkem Kasal karantinada yavaş yavaş deliren bir genç olarak sahnede. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı ‘Lan!’ sekiz dakikalık bir oyun. İki kamera kayda girmek üzere bekliyor. Pandemi sebebiyle can çekişen tiyatronun ‘hayatta kalabilmek’ adına bulduğu ara formüllerden biri gerçekleşiyor. Aylar sonra sahnede oyun izlemek rüya gibi ama rüyada değil, çekimdeyim. Kadıköy Boa Sahne’nin ‘Hayatta Kalmak’ adını verdiği sezonda 10 kısa oyun dijitale aktarılıyor. 10 yazar, altı yönetmen ve 16 oyuncuyu bir araya getiren proje sadece Boa Sahne’nin kapanma tehlikesine karşı atılan bir hamle değil, aynı zamanda “Durun, her şey bitmedi” duygusu veren bir çaba.

Boa Sahne’den Aytekin Atabey sahne için hazırlanan ‘Boa Kısalar’ı dijitale taşıdıklarını anlatıyor. Oyunlar şubat ortasında biletli olarak ekranda olacak. Atabey “Ekonomik anlamda sahneyi kurtaran bir durum yok şu anda. Ama üretiyoruz ve bu da duygu olarak hayatta tuttu bizi… Sürecin ne getireceğini bilmiyoruz; istediğimiz, oyunların seyirciyle buluşması ve sahnenin emekçilerinin ihtiyacını karşılayabilmek” diyor.

Projenin tasarımcısı ve yönetmenlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu türü, bir ‘arayüz’ olarak tarif ediyor: “Tiyatro duygusundan uzaklaşmış gibi hissediyorum. Çeken arkadaşların yaratıcı alanına izin verip oyunları başka bir arayüz olarak seyirciyle buluşturma fikrindeyim. Kesiyoruz, kurguluyoruz, şimdiki zaman kayıyor. Seyirciyle bağ kurma adına sahnede çekiliyor, sandalyeleri de görüyoruz. Şu an tiyatronun alanı yok, komşu alandan faydalanıp seyirciye ulaşması gerekiyor.”  

Yönetmenlerden Kayhan Berkin de yapılanı ‘tiyatro ve sinemanın malzemelerini kullanıp yeni bir tür olma imkânı’ olarak tanımlıyor: “Bütün dünya gibi deniyoruz. Şu anda tiyatro yönetmeni olarak hiçbir anlamım yok. Provada olmak, nefes almak iyi hissettiriyor. Ve bu sahne kapanmasın diye uğraşıyoruz.”

Yönetmen Berfin Zenderlioğlu ise “Aylardan sonra sahnede çalışabilmek projenin ilk çekici yanı. Boa Sahne’yle dayanışma fırsatı çok kıymetli. Dijitalde anları yakalamamız ve sinemanın öğelerinden yararlanmamız gerekiyor. Belki de yeni bir sanat alanı açılacak…” diye tarif ediyor hislerini.

‘Dijital de olsa tiyatro yapmak güzel’

Yazının Devamını Oku

‘Var olmayan sezonun önizlemesi’

Zorlu PSM yapımı ‘Dijital Sahne’ tiyatroseverlere kült eserlerden kesitler sunuyor. Yetenekli oyuncuların yer aldığı projede şu ana dek ‘Hamlet’, ‘Martı’, ‘Nora’ ve ‘Antigone’ izleyiciyle buluştu. Seriyi yöneten İbrahim Çiçek’le konuştum.

Tiyatroyu seyirciyle dijital yollarla buluşturma girişimlerine bir yenisi Zorlu PSM ve Based İstanbul işbirliğiyle eklendi: Dijital Sahne. Genç ve çalışkan yönetmen İbrahim Çiçek’e teslim edilen 10 oyundan şu ana dek dördü (‘Hamlet’, ‘Martı’, ‘Nora’, ‘Antigone’) seyirciyle buluştu. Seri farklı bir yol seçerek klasiklerden seçilen/kurgulanan kesitler sunuyor. Performanslarsa kuşağının dikkat çeken oyuncularına teslim. ‘Hamlet’te Cem Yiğit Üzümoğlu ile Damla Sönmez’i, ‘Martı’da Selahattin Paşalı ile Öykü Karayel’i, ‘Nora: Bir Bebek Evi’nde Bora Akkaş ile Nilperi Şahinkaya’yı, ‘Antigone’de Songül Öden ile Güven Murat Akpınar’ı izledik.

Nora

Bende oyun değil ama seçilen oyunların göz alıcı bir atmosferde hazırlanmış sunumları hissi yaratan seriyi, seyircinin pandemi döneminde tiyatroyla bağını inceltmemek üzere atılan şık bir hamle olarak izledim. Bu dönemde tiyatro adına yapılan her katkıyı müthiş takdir ederek, bağımsız tiyatro sahnelerinde çok iyi performanslarını bildiğimiz ve uzun bir işsizlik/belirsizlik süreci yaşamakta olan oyuncuları da bu ve benzer projelerde görebilme temennimi dillendirip sözü yönetmen İbrahim Çiçek’e bırakıyorum.

İbrahim Çiçek

Oyunların neden tamamı değil de kısa kesitleri hazırlandı?

Proje tam anlamıyla var olamayan tiyatro sezonunun önizlemesi olarak ortaya çıktı. “Bir gün sahnelere dönersek, böyle oyunlar oynayabilir, bu oyuncuları sahnede görebilirsiniz” demek için. Birçok oyundan kültleşmiş sahneleri yorumlamak istedik. 

Kostümden sahne tasarımına ve tabii oyunculuk biçimlerine kadar güncel bir yorum getirmişsin klasiklere. Bu nasıl bir fikri sürecin sonucu?

Oyunları zamansız kılmak üzerine bir reji yorumu yapmaya çalıştım. Mültidisipliner bir çalışma yapıldı. Her oyunun farklı bir noktasında zaman algısını kırmaya yönelikti plan. Kiminin kostümü, kiminin aksesuarı, kimininse metninde oynamalar yaparak bu fikrimi görünür kılmayı istedim.

Yazının Devamını Oku

Sahnede bir ‘actroid’ var!

‘Tekinsiz Vadi’, sahnedeki aktrislerin, aktörlerin yerini ‘actroid’lerin alma ihtimalini gündeme getiriyor. Alman topluluk Rimini Protokoll’un bir ilk niteliğindeki oyununda, bir insansı robotu izliyoruz.


Boş sahnede orta yaşlarda bir erkek oyuncu oturuyor. Oyuncu ama insan değil; insansı bir robot, android. Ya da -oyun hakkında karşılaştığım bir yazıda yer alan isabetli tanımlamayla- bir ‘actroid’.  İnsanla yapay zekâ ürünü insansı robotlar arasındaki belli belirsiz sınırları çözümlemeye çalışmak üzere karşımızda oturuyor. Önünde bir dizüstü bilgisayar, oturduğu koltuğuna mecburen bağımlı, dijital perdeye yer yer yansıtacağı görüntüler ve ‘zihninden’ geçenler eşliğinde bize bir sunum yapacak...

‘Tekinsiz Vadi’ (Uncanny Valley), Alman topluluk Rimini Protokoll’un; metin, konsept ve yönetiminde topluluğun kurucularından Stefan Kaegi’nin imzasının olduğu bir iş. Kundura Sahne’nin çevrimiçi programıyla Türkçe altyazılı olarak gösterimde olan oyun, ismini Japon robotist Masahiro Mori’den almış. Mori’nin 70’lerde kullandığı bu tabir, insanların insansı makinelerle karşılaştıklarında yaşadıkları tekinsiz ve varoluşsal belirsizlik alanını kastediyor.

Peki Kaegi ne yapmış? Alman edebiyatçı Thomas Melle’nin fiziki özelliklerini klonlayıp, kişilik özelliklerini ve davranış biçimlerini de programlayarak Melle’nin oyundaki tabiriyle onun ‘demode bir kuklasını’ yaratmış. Evet, sahnedeki Thomas Melle’ye tıpatıp benzeyen bir android. Seyirciyle buluşup çocukluğundan itibaren kendisinden, edebiyat yolculuğundan ve psikolojik sıkıntılarından bahsediyor. Melle ortadan kaybolsa bile tüm o sıkıcı ‘yazar işlerinde’ (söyleşiler, imzalar, çekimler vs..) hazır bulunabilecek biri. Baksanıza, sahnede kendini çoktan ispatladı!

Boğazını temizleme sesi bile aynı

‘Tekinsiz Vadi’ seyirciyi bu ‘tiyatro makinesi’ aracılığıyla insanın kendisi ve kopyasının var oluşları, ikisinin arasındaki tuhaf, hakikaten tekinsiz ilişki üzerine düşünmeye çağıran bir iş. Oyun esnasında kullanılan görüntülerle ‘gerçek’ Melle de oyuna dahil oluyor. ‘Gerçekçi’ olması adına boğazını temizleme sesini bile atlamadığı robotu, bize insan olmanın temel ölçütünün duygular ve hayattaki rastlantısallıklar olduğunu anımsatırken bir yandan da soruyor: “Neden sizin gibi davranıyorum? Bende kendinizi görün diye mi? Ben sizinle empati kurabiliyorum, peki siz?”

Sinemaya ve edebiyata defalarca kez konu olan ‘insansı robot’ meselesi, 2018 yapımı bu işle tiyatroda bizzat özne olarak kendisini gösteriyor. Benim için en tuhaf ansa izlediğim kayıtta seyircilerin sahnedeki robotu “Bravo!” sesleri eşliğinde coşkuyla alkışlaması oluyor.

Dijital tiyatro tartışması bile henüz tazeyken aktrislerin, aktörlerin yerini ‘actroid’lerin alma ihtimalini gündeme getiren bir oyun ‘Tekinsiz Vadi’.

Yazının Devamını Oku

Tiyatro serbest düşüşte!

İki çağdaş Alman yazarın ironik birer manifesto tadındaki metinleri Elif Ürse ve Alican Yücesoy’un performanslarıyla çevrimiçi olarak karşımızda. Platform Tiyatro yapımı ‘Olanaksız Tiyatro’ ve ‘Şov Devam Edemez’ tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı teatral bir dille anlatıyor.

Pandemi yüzünden kapılarını kapatmak zorunda kalan tiyatrolar bir senedir ıssız. Yazın aldıkları küçük nefesler dışında oyun yok, ışık yok, ses yok, prova yok, seyirci yok. Haliyle hayatını tiyatro yaparak kazanan oyuncular, yönetmenler, teknisyenler, gişeciler, dramaturglar, yazarlar ve tiyatro mekânlarını ilmek ilmek emeklerle yürüten ödeneksiz tiyatro işletmecilerine de ayakta durmak için tutunacak dal yok.

Zihin açan metin

Önümüzde belirsiz bir gelecek, kapanan sahneler, parça parça dayanışma kampanyaları, üretimlerini dijitale yönlendirmeye çalışan ekipler, vergi borcu nedeniyle bakanlık desteğine başvurma aşamasına bile gelemeyen tiyatrolar var. Tiyatronun içinde bulunduğu çıkmazı, kısa ve vurucu bir şekilde dillendiren iki metin performansından bahsetmek istiyorum: Platform Tiyatro ve Alican Yücesoy’un ortak yapımcılığında hazırlanan, YouTube’da ücretsiz izleyebileceğiniz bu iki video günümüz tiyatrosunun tanıdık ve ironik kaleminden çıkan Erce Kardaş’ın Türkçeye kazandırdığı metinleri, Mark Levitas’ın yönetiminde ve iki çok iyi oyuncu aracılığıyla bize getiriyor.

Olanaksız Tiyatro

Çağdaş Alman tiyatro yazarı Wolfram Lotz’un (Bizde Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun sahnelediği ‘Gülünç Karanlık’ oyunuyla tanınıyor) ‘Olanaksız Tiyatro’su adeta kısa bir ‘Tiyatro ne işe yarar’ manifestosu. Elif Ürse’nin yorumladığı metin tam da şu ana, sürreel bir kâbusun içinde debelenen bir gezegene sesleniyor: “Hakikat, sen kim oluyorsun ki hayallerimizi belirlemeye cüret edersin? Hayatlarımıza hükmedecek kadar kusursuz musun ki!” diyor, bir nevi… Özgürleşmenin yolunun ‘hayalle hakikatin çarpıştığı yer olan’ tiyatrodan geçtiğini anımsatıyor. Hakikatin sunduğu koşullardan kaçmak için nefesimizle aramıza maskeler koyduğumuz bu dönemde, Lotz’un gidişata çomak sokan metni zihin açıyor. Finalde oyuncunun ıssız bir şehir meydanına yerleştirilmiş olması da performansı pandemi gündemine akıllıca bağlıyor.

Şov Devam Edemez

İkinci videoda bir başka çağdaş Alman yazarın, Roland Schimmelpfennig’in pandemi sürecinde yazdığı ‘Şov Devam Edemez’i Alican Yücesoy’dan izliyoruz. Yine dijital bir konseptle hazırlanmış ortamda, duvarlar arasında sıkışmış bir tiyatrocu var karşımızda. ‘Serbest düşüşteki’ tiyatroda olan biteni anlatıyor. Bir ‘hayalet tiyatro’ tarif ettiği. Müthiş bir tanım yapıyor Schimmelpfennig tiyatro için: “Analog bir dinozor ve bir cennetkuşu gibi”. Evet, birkaç ay öncesine kadar en küçük, en dar olanaklı tiyatro sahnesinde bile her şeyi yapmak mümkündü, şimdiyse bu analog dinozor, bu cennetkuşu her geçen gün üstüne daha fazla kapanan duvarların arasında sıkışmakta.

Özenli prodüksiyonlarla hazırlanmış iki performans da tiyatro gündemine, tiyatronun içinden bir bakışla, teatral bir dille sesleniyor. İzlemediyseniz 20 dakikanızı ayırın derim.

Yazının Devamını Oku

2021’de sahnede…

Pandemi koşullarının hayli sert etkilediği, bir senedir sahne üretimleri durma aşamasına gelen tiyatrolar 2021’e temkinli bir hazırlık içinde. Ocak itibariyle seyirciyle buluşması planlanan, koşulların iyileşmesi halinde sayılarının artmasını umut ettiğimiz 2021 oyunlarından küçük bir seçki sunuyoruz.

EVLİLİKTEN SAHNELER / VERSUS TİYATRO

Ingmar Bergman’ın kült filmi ‘Bir Evlilikten Manzaralar’ın sahne uyarlaması olan oyunda Pınar Göktaş, Ece Dizdar, Öner Erkan ve Kayhan Berkin rol alıyor. Uyarlama ve yönetmenliğini Berkin’in üstlendiği oyunun provaları sürüyor, sahnelerin açılabildiği sağlıklı koşulların sağlanması halinde sahnede olacak.

TİYATR(O)DAN

Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu’nun ses tiyatrosu projesi. Ocakta dijital mecralarda seyirci/dinleyiciyle buluşacak. İlki, Prof. Dr. Süreyya Karacabey’in yazdığı Fakir Baykurt oyunu ‘Orada Bir Köy Vardı Uzakta’. Diğer oyunlarsa son dört senedir Nilüfer Belediyesi ve Mitos Boyut Yayınları ortaklığında düzenlenen ‘Sahne Eseri Yazma Yarışması’nda ilk üçe giren eserler olacak.

DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ / KUMBARACI50

Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ adlı eserindeki ‘Demiryolu Hikâyecileri’, ‘Unutulan’, ‘Beyaz Mantolu Adam’ öykülerinden Yiğit Sertdemir tarafından uyarlanan oyun, aralık başında sahnelenmeye hazırdı esasında. Ancak sertleşen pandemi koşulları nedeniyle 2021’e ertelendi. Sertdemir’in, DOTOrmanda için mekâna özgü bir tasarım olarak hazırladığı bu tek kişilik anlatıyı açık havada, sağlıklı koşullarda izlemeyi bekliyoruz heyecanla…  

Yazının Devamını Oku

Ne kadar alkışlasak az...

Pandemi bizi bu sene bir dizi ‘dijital tiyatro oyunu’ denemesiyle tanıştırdı. Kimisi çoktan başlamış olan fikirlerin ürünüydü, kimisiyse tam olarak karantinada doğdu... Dijital ortam için tasarlanıp seyirciyle ‘temassız’ buluşan yeni nesil oyunlardan ve 2020’de canlı canlı izleme şansı bulduklarımızdan aklıma kazınanlar şöyle...

Bir araya gelemeyen aileTERK EDİLMİŞ KIYILAR / NEGATİF FOTOĞRAFLAR

Galata Perform ekibi, İstanbul Tiyatro Festivali’ne hazırladıkları işleriyle, kafamızda tiyatronun başka nasıl olabileceğine dair yeni sorular belirmesine vesile oldu. Hem de bunu; hikâyesi Türkiye siyasi tarihine değen bir aileyi, ‘bir araya gelememe’ konsepti üzerinden anlatarak yaptı. Özenli bir prodüksiyonun sonucu olarak ekrandan izlediğimiz oyunu, bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret ederek bütünledik. Benim için 2020’nin en nitelikli dijital tiyatro projelerindendi.

Ses tasarımı son derece tatmin edici
PODACTO (ÇEŞİTLİ OYUNLAR)

Podacto, ‘yeni nesil ses tiyatrosu’ olarak radyo tiyatrosu geleneğini canlandırıyor. Klasiklerden yeni metinlere yerli oyunlardan yabancılara -şimdilik yayında olan 15 oyun var- 100 oyunu yetkin oyunculardan dinliyoruz. Ses tasarımı son derece tatmin edici. Bir oyun deneyin, muhtemelen zincirleme devam edeceksiniz!

Instagram’dan yayımlandı

Yazının Devamını Oku

Bu hafta sonu evinizde bir geziye çıkın!

‘Olağan-içi Bir Gezi’ kulaklık aracılığıyla ileteceği komutlarla sizi, evinizi bir müze gibi gezmeye davet ediyor. Evinizin detaylarını, hafızasını, kırılganlığını ve gücünü fark edeceğiniz bir deneyim...

Funda Eryiğit dinleyenleri sesiyle yönlendiriyor.

Evlerimiz neredeyse bir senedir aynı zamanda ofisimiz, okulumuz, kursumuz, spor salonumuz, dans stüdyomuz, barımız, kafemiz, kuaförümüz, kütüphanemiz... Dışarıda akmasına alışık olduğumuz hayatı içine sıkıştırmaya, içinde genişlemeye, ferahlamaya çalıştığımız alanlar; evlerimiz. Şimdi de evlerimizde ‘müze gezen bir turist’ gibi dolanmaya ne dersiniz? Size hem evimizin içine hem kendi içimize biraz daha derin bakmaya davet eden bir oyundan bahsedeceğim: Kazan Dairesi’nin İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan işi ‘Olağan-içi Bir Gezi’.

14 Aralık’a kadar deneyimleyebileceğiniz bu oyunda tek yapmanız gereken şey kulaklığınızı takıp oyuncu Funda Eryiğit’in komutlarına kulak vermek. Eryiğit’in ‘evinizdeki gezi rehberiniz’ gibi sizi yönlendirmesine alıştıysanız şimdi kendinizi evinize başka bir gözle bakmak üzere serbest bırakın...

Heykel niyetine buzdolabı

Barış Arman’ın yazdığı oyun ‘Evini ne kadar iyi tanıyorsun?’, ‘Evinde güvende misin?’ gibi duyguların üzerine kurulmuş. Eryiğit’in seslendirdiği metin, bahsedilen anlara uygun ses tasarımıyla da çevrelenmiş. Dolayısıyla yer yer eviniz sizinle konuşuyormuş gibi hissedebilirsiniz. Evinizin en büyük penceresine bir tablo gözüyle, buzdolabınıza heykel niyetiyle bakmak gibi günlük perspektifimizi tersine çevirmeye çalışan bir çabası da var oyunun. Ayrıca evinizdeki yüzeylerin detaylarını, dokusunu, kokusunu ve hatta sesini size duyurmaya da niyetli... Evinizin, binanızın, sokağınızın, komşularınızın rutin sesleri arasında yaşam alanınıza sıradanın ötesinde bakışlar atarken bir yandan da -belki halihazırda içinizde var olan- bir dizi kaygıyla yüz yüze geleceksiniz. Hırsızlık, yangın, su baskını, asit yağmuru, deprem ve belki de camlarınızı parçalayacak bir tanker kazası... Evimiz bizi dış tehlikelerden koruyacak kadar güvenli mi? Peki ya iç tehlikelere ne demeli?

‘İçeride’ baş başa kalmak

Ben ‘Olağan-içi Bir Gezi’yi deneyimlerken evimi dinlemeye çalıştım en çok. Evimin geçmişini, benden öncesini geçirdim aklımdan. Rehberin yönlendirmesiyle evimin merkezini algılamaya uğraştım mesela. Oyunun duygu dünyasına girip evimin canlı bir organizma olduğunu, bir hafızaya, bir kırılganlığa ama bir o kadar da beni koruyacak bir güce sahip olduğunu hissettim. Bu deneyim bizi, şu sıra ‘kapanmak’ gibi olumsuz çağrışım yapan bir ifadeyle andığımız ‘ev’lerimizle baş başa kalıp birbirimize ‘açılmaya’ çağırıyor. Mecburi olarak evde geçirilecek hafta sonunda evinizin içinde ‘olağan’ bir ‘iç gezi’ denemeye değer. 

Yazının Devamını Oku

Kral Lear ve kızları menemen tavasında!

Kadro Pa’nın çevrimiçi oyunu ‘Lear Mutfakta’ Shakespeare’in bolca hırs, ihanet ve intikam içeren trajedisinden üç peynirli menemen tarifi çıkarıyor. Lear’ın üç kızı; kaşar, tulum ve mozeralla peynirleri olarak tezgâhta yerini alıyor ve oyun başlıyor...


İlki 1989’da düzenlenen, ülkenin en köklü tiyatro etkinliği İstanbul Tiyatro Festivali bu sene pandemi nedeniyle belki de tarihinin en zor programını gerçekleştirdi. Avrupa’daki festivallerin hemen hepsi iptal edilir ya da tamamen çevrimiçi platformlara çekilirken İstanbul Tiyatro Festivali aylar öncesinden farklı senaryolar çalışarak pandemi koşullarında en sağlıklı şekilde işleyebilecek programı oluşturdu. Sonuçta ortaya hibrit bir program çıktı. 21’i yerli, toplam 25 oyunu takip ettiğimiz festival bizi şehrin farklı noktalarındaki tiyatro sahnelerine, Beyoğlu boyunca uzun bir gezintiye, görkemli bir kiliseye, bir avluya alıp götürdüğü gibi yer yer de bizi evlerimizin içinde, kulağımızda kulaklıklarla tura çıkardı. Kimi zaman ekran başında otururken kendimizi oyunun parçası olarak bulduğumuz veya oyun bitiminde uygulamanın ‘barında’ yaratıcı ekiple sohbet edebildiğimiz yeni nesil oyunlara götürdü bizi festival. Kısıtlı sayıda seyircinin maskeli ve mesafeli olarak yerini aldığı fiziki gösterimlerin yanı sıra farklı sürprizleriyle 10 çevrimiçi gösterim izleme şansı yakaladık.

Sık sık güncellenen kısıtlamalarla oyun saatlerini anlık olarak değiştirmek zorunda kalan, adeta organizasyon akrobasisi yapan ekibe kocaman birer geçmiş olsun ve teşekkür dileği yollamak isterim. Biraz buruk ama kesinlikle benzersiz ve unutulmayacak bir festivaldi. Hele ki yılın çarpıcı yapımları ‘Gomidas’, ‘Tut! Bırak’ ve ‘Unutmak’ı tüm zorlu koşullara inat canlı izleme şansı bulduğum için... Fiziki gösterimler 1 Aralık’ta sonlandı ama çevrimiçi gösterimleri

14 Aralık’a dek sürüyor. Evlerde geçireceğimiz süre uzamışken en kısa zamanda sağlıkla ve neşeyle sahnelerde buluşma umudunu diri tutarak bu süreyi ekiplerin çevrimiçi gösterimler için ürettiklerini değerlendirmek en güzeli.

Ortaya ‘yas yemeği’ çıkıyor

Festivalde prömiyer yapan Kadro Pa oyunu ‘Lear Mutfakta’ 55 dakikalık bir obje tiyatrosu. Ekip daha önce ‘Macbeth Mutfakta’ ile eğlenceli bir işe imza atmış, Shakespeare’in ölümsüz trajedisinden bir menemen tarifi çıkarmıştı. Bu kez ‘Kral Lear’ metni var tezgâhta. Kelimenin gerçek anlamıyla mutfak tezgâhındayız, metni uyarlayan ve oynayan Simge Günsan hem oyunun anlatıcısı hem de bize üç peynirli menemen tarifi verecek aşçı olarak karşımızda. Üç peynir (kaşar, tulum, mozzarella ya da Kral Lear’ın kızları Goneril, Regan ve Cordelia), menemen harcı olarak kavanozun içinde, tezgâhta beliren yaşlı ve pek bahtsız -eh azıcık da akılsız- babaları Kral Lear’ın etrafına dizilir ve hikâyemiz başlar… Yanlış anlaşılmalar, kıskançlık, hırs, ihanet ve intikamla süren, bolca ölümle finale erişen bu klasiği yumurta, tereyağı, sos, rende gibi gıda ve mutfak malzemeleri eşliğinde izliyoruz. O kadar kan dökülünce, haliyle ortaya çıkan da bir ‘yas yemeği’ oluveriyor.

Heyecan düzeyi ‘Macbeth Mutfakta’ kadar yüksek olmasa da ‘Lear’ menemeni de lezzet standardını koruyor. Yine de ‘tereyağı’ Gloucester’ın gözlerinin oyulması, ‘yumurta’ Edgar’ın kılık değiştirmesi gibi, objelerin dinamik olarak oyuna katıldığı fikirler daha çok olsaymış keşke…

Yazının Devamını Oku

Bir tiyatroyu tiyatro yapan nedir?

Performansı ekrandan izleyin, anlatıdaki belli belirsiz göstergeleri de çözmeyi atlamayın. Sonra bomontiada’daki enstalasyonu ziyaret edin. Hibrid formdaki bir tiyatro işi olan ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ ile bir ailenin arasına sokulun. Türkiye’nin yakın siyasi tarihini de anımsayarak…


Tiyatroyu var eden unsurlar (oyuncu, seyirci, seyir yeri, ses, görüntü, hareket) aynı anda bir araya gelmeksizin ortaya çıkan işe tiyatro diyebilir miyiz? Bir tiyatro oyunu ne eksik kalırsa olmaz? Ya da eksik parçaları sonradan tamamlamak mümkün mü? Pandemiyle birlikte tiyatronun tanımına, yapılış biçimine dair yeni yollar arayan süreç -başladı demeyelim, halihazırda mevzuyu çalışan çok sayıda teori ve pratik iş vardı- iyice görünür oldu.

Türkiye’de bu konuya haylidir kafa yoran topluluklardan biri Galata Perform. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan oyunları ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bugüne dek peşine düştükleri sorulara verilmiş somut bir yanıt, çok yönlü bir iş olarak önümüzde duruyor.

Oyunu önce ekrandan, kaydedilmiş bir performans olarak seyrediyoruz. 40 dakikalık bu iş metni ses, performans ve videoyla buluşturuyor. Sıradaki adım bomontiada’daki enstalasyonu görmek. Burada anlatıyı tamamlayan objeler, ses ve video enstalasyonu çıkıyor karşımıza. Böylelikle ‘Terk Edilmiş Kıyılar // Negatif Fotoğraflar’ bildiğimiz anlamda bir ‘oyun’ olma çabasından çıkıp bir tür araştırma/uygulama platformuna dönüşüyor. Tiyatronun asal unsurlarını farklı zaman düzlemlerinde ama en nihayetinde buluşturan bir platforma… Nihayetinde elimizde; beş oyuncunun yer aldığı bir performans kaydı ve bir canlı seyir yeriyle (enstalasyon mekânı) bütüne ulaşan bir anlatı var.

Bir araya gelemeyen bir aile hikâyesi bu. Bir yemek masasında ve birkaç kare fotoğrafta bir araya geldiklerini gördüğümüz ama aslında, anlatıcının, ailenin kızının seslendirdiği metni dinledikçe hem fiziken hem ruhen ayrı düştüklerini gördüğümüz bir aile. İlk 10 dakikayı ailenin ‘derdini’ çözmekle geçirmeniz olası, en azından öyleyse, kendimi yalnız hissetmeyeceğim. Lakin anlatı; genç kadının günümüze gelip hikâyeyi geçmişle, bugün aklından geçenlerle ve hayalleriyle harmanlamasıyla ‘gizemini’ açıveriyor önümüzde ve oyunun anlamı içinizde genişleyen bir yer ediniyor.

Oyunun, nasıl demeli, ‘şifrelerini’ çözmeye çalışmayı izleyicilerine bırakıp, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine değen bir hatta ilerlediğini akıldan çıkarmamayı tavsiye edelim naçizane. Ferdi Çetin’in sezdirmeden, incelikli bir üslupla kaleme aldığı bir öykü bu. Ama oyun boyu karşınıza çıkacak bazen açık, bazen belli belirsiz göstergeleri takip ettiğinizde, zihninizin açıldığını hissederek çözeceğiniz bir öykü...

Oyun hem öyküsü hem sahneleme diliyle (Video efektleri, oyunun merkezine de yerleşen bir iletişim aracı olan fotoğraf başta olmak üzere) bir araya gelmenin imkânsızlaştığı pandemi süreciyle hissi ve kavramsal bir bağ kuruyor. Öte yandan oyun esnasında sahnede beliren reji ekibi gibi ‘sahne arkası’ detaylarıyla da bu hibrid işin teatral yanına özel bir vurgu geliyor. Her bir detayı titizlikle hazırlanmış prodüksiyonuyla da (mekân tasarımı, ses ve görüntü yönetimi, animasyonlar vs.) çıtayı yükseğe koyuyor iş. Oyunla ilişkimi zorlaştıran tek noktaysa seslendirmenin -belki de bilinçli olarak- tekdüze bir dramatik tonda akması oldu.

Görülmeye ve hem anlatısına hem de tiyatronun açtığı olanaklara dair kafa yormaya fazlasıyla değer bir iş.

Yazının Devamını Oku

Festivale hâlâ bilet alabilirsiniz!

24. İstanbul Tiyatro Festivali ‘her şeye rağmen’ başladı. Yeni kısıtlamalara göre düzenlenen festivalde hem fiziki gösterimler, hem çevrimiçi kayıttan izlenebilecek oyunlar hem de ‘yeni bir biçim’ öneren farklı performanslar yer alıyor...

BİR OYUNCUNUN AŞIRI ACIKLI ÖYKÜSÜDUBLÖRÜN HİKÂYESİ  - TİYATRO MİTOS

Kemal, empati duymaktan kendinizi alamayacağınız bir karakter. Aslında bir oyuncu. Ama ‘oyun alanı’ diğer oyuncuların ‘gölgesiyle’ sınırlı olmuş. Hep oyuncu olmak istemiş ama tüm hayatını dublör olarak geçirmek zorunda kalmış, bir yandan da hayatta tek başına ayakta durmaya çabalayan bir adam. Yine de başına gelenlerle de hayalleriyle de dalga geçebilen biri. Hayatının sıkıştığı ranzasının önünde karşımıza çıkacak ve içinden bolca hayal kırıklığı, sakarlık, başarısızlık geçen öyküsünü anlatacak seyirciye. Kemal Uçar’ın kaleme aldığı, Şenol Önder’le birlikte yönettiği ve oynadığı, temposu ve ironisi yüksek bir oyun.

24 Kasım ve 25 Kasım, 20.00, Moda Sahnesi’nde. Öğrenci 45, tam 85 lira.

BU İKİ OYUNA KULAK VERİN!
VARLIK & EFTEN PÜFTEN ŞEYLER - PODACTO

Yeni nesil ses tiyatrosu Podacto yapımı iki oyun, festival kapsamında seyirciye ‘sesleniyor’. Aksel Bonfil’in kaleme aldığı ve yönettiği ‘Varlık’ ile kendimizi 1940’ların İstanbul’unda, hayatları Varlık Vergisi’nin ezici yüküyle tepetaklak olan üç kişilik bir ailenin evinde bulacağız. Cengiz Bozkurt, Esra Dermancıoğlu, Salih Bademci, Ahsen Eroğlu’ndan dinleyeceğiz.

Eften Püften Şeyler

Yazının Devamını Oku

Ormanda, geçmişle geleceğin öpüştüğü bir gece

En uzun gecede, kar fırtınasında ‘kaybolan’ balad araştırmacısı Prudencia’nın gerçekle fantastik düzlem arasındaki öyküsüne bırakıyorum kendimi. Ateş başında masal dinliyor gibiyim. Dizlerimde battaniyem, elimde sıcak kahvem, tepemde uçsuz bucaksız gökyüzü... Ormandayım.

Kulağını bugünün insanının kalbine dayayarak yazanlardan David Greig. İskoç yazarın ‘Prudencia Hart ve Bir Tuhaf Dibe Vurma Öyküsü’nü görmek üzere geçen ay Kemerburgaz Kent Ormanı’ndaki yeni oyun alanına yerleşen DOT’un orman sahnesine doğru ilerliyoruz. Burası Murat Daltaban’ın deyişiyle kendimizi ormanın rastlantısallıklarına bırakacağımız bir alan; al işte, hikâyenin tepe noktasına gelmişken birden yağmur başlıyor. Her yeri şeffaf kocaman çadırda beş oyuncu ve iki müzisyen bize ‘tuhaf’ bir öykü anlatırken... Dizlerimizde battaniyeler, elimizde kahvelerimiz, etrafımızda ısıtıcılar; Prudencia’nın yaşadığı fantastik olaylarla baş başayız.

28 yaşındaki Pru, İskoç sınır baladlarını araştıran bir akademisyen. Bir konferans için gittiği kasabada yoğun kar fırtınasına yakalanıyor. Ve pek hazzetmediği Colin Syme ile mahsur kalıyor. Takvim ‘geçmişle geleceğin gecenin ortasında öpüştüğü’ 21 Aralık gecesini göstermektedir ve gece ‘şarkı koleksiyonu yapan’ Pru’yu, ‘ruh koleksiyonu yapan’ Şeytan’la buluşturur…

Kamp sandalyelerine gömülüp oyunu izlerken ateş başında masal dinliyormuş duygusunda kaldım. Ekibin “Şimdi size bir hikâye anlatacağız” tadındaki sıcak karşılaması, ara ara oyunu kesip hal hatır soruşları, oyunu masaların üzerinde tüm enerjileriyle devinerek anlatışları, Tomris Kuzu imzalı etkileyici masklar ve canlı müzik de esasen bu duygunun taşıyıcıları. Ama beni o duyguda tutan asıl şey ormanda, açık alanda, gecenin ortasında, her şeyden uzakta olma hissiyle Pru’nun hem gerçek hem fantastik düzlemde yaşadıklarının örtüşmesi oldu.

Hepimize iyi gelecek türden bir deneyim

‘Prudencia Hart…’ zorunlu koşullar sonucu ilk mekânına (DOTKanyon’da) göre tasarlanmış haliyle ormana uyarlanmış değil de sıfırdan burada tasarlanmış bir oyun olsaydı çok daha başka bir hikâye kurulmuş olacaktı karşımızda muhakkak. Zira ormanlık alan Pru’nun ‘büyülü’ gecesinin ruhuna çok uygun. Öte yandan Mert Öner’in oyunun bir an bile sarkmasına müsaade etmeyen yüksek performansı ve ekibin hikâyeyi uçuş uçuş bir hareket koreografisiyle, canlı şarkılarla, dönüşümlü anlatıcı rolleriyle sağlam bir şekilde sırtlandığını söylemeli.

Prudencia’nın, baladları kitaplardan çıkarıp gerçek hayatına sızdırdığı 75 dakikalık ‘dibi bulma’ keşfiyle ormanda buluşmak, bugünlerde hepimize iyi gelecek türden bir deneyim… Pru’nun peşinde kendinizi şehirden, gerçeklerden koparın gitsin! Ha bir de sıkı giyinin.

Yazının Devamını Oku

‘Zehir’ kana karışmıyor…

Şehir Tiyatroları yapımı ‘Zehir’ tek çocuklarını kaybeden bir çiftin seneler sonraki buluşmasında geçen ve bizi ‘ağır bir kayıpla baş etme yolları’ üzerine düşündürmeye çalışan bir oyun. Fakat ne yazık ki hayata dair, yaşayan, kanlı canlı bir anlatı hissi yaratmakta zorlanıyor.


Ağır bir kayıpla baş etmenin kaç yolu vardır? Ya da baş edememenin? Aynı acıyı paylaşan iki insan, başlarına gelenden sonra yola aynı tarifle devam edebilir mi? Ya da etmek zorunda mı? Peki evlat kaybı gibi tarifsiz bir acıdan sonra yeni bir sayfa açmak mümkün mü? Ya da bu, şart mı?

Hollandalı yazar Lot Vekemans’ın 2010’da ülkesinde Taalunie Toneelschrijfprijs Ödülü’nü alarak ‘en iyi oyun’ seçilen eseri ‘Zehir’, tek çocuklarını, Jacob’u kaybeden bir çiftin, seneler sonra bir araya geldiği bir buçuk saati kurguluyor.

20 dakika gerilimle geçiyor

Trajik olaydan bir süre sonra adam bir yılbaşı akşamı evden çıkıp gitmiş, kadın ve adam yıllarca görüşmemiştir. Adam Hollanda’dan Fransa’ya taşınıp yeni bir hayat kurmuşken, kadın eski hayatının içinde, acısının yangını neredeyse hiç sönmeden, söndürmek için pek çaba da harcamadan yaşamaya devam etmektedir…

Oğullarının da yattığı mezarlığın toprağına bir zehir karışması hasebiyle 200 mezarın taşınması söz konusu olunca, mezarlıkta yapılacak bir görüşmede bulunmak üzere burada buluşur ikili. Ve seyirciyi, aralarında oyun boyu sürecek ‘kabullenmek/kabullenememek, hayata devam etmek/etmemek’ uçlarında salınacak gerilimli bir tartışmaya ortak ederler.

Bir mezarlık şapelinde geçen görüşmenin ilk 20 dakikası gerilimle, birbirini tekrarlayan diyaloglar ve karakterlerin kararsız hareketlerinden oluşan bir mizansenle geçiyor. İkilinin arasındaki huzursuzluğu yansıtmak açısından gerçekçi belki ama seyircinin oyuna dahil olmasını zorlaştıran bir açılış. Pandemi koşulları sebebiyle oyuncuların dönüşümlü rol aldığı, Şaban Ol yönetimindeki ‘Zehir’i Sevinç Erbulak ve Ahmet Saraçoğlu’nun performanslarıyla izledim. (Eraslan Sağlam ve Aslıhan Kandemir de oyunun ikinci kadrosu.) Ne yazık ki çok fazla yerde şu fena, ‘çeviri kokan oyun’ izliyor hissinde buldum kendimi. Özellikle de Saraçoğlu’nun bastıra bastıra vurguladığı nidalarında… İlk yarıda içine girmek için kendimi hayli zorladığım oyun; hikâyenin açılmasıyla, yaşananların -daha doğrusu kadınla erkeğin duygularının- detaylarına hâkim olmaya başlamamızla ayağa kalkar, koşmasa da yürür hale geldi.

Kıyıya vurmuş iki yetişkin

Yazının Devamını Oku

Erkeklerden de komedyen olur!

Seda Yüz, stand up gösterisinde elimizden tutup hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçiriyor adeta... Ve soruyor: “İtibarlı hiçbir meslek ‘kadından olmuyor’. Peki neden? Neden her şeyi erkekler yarattı? Biz o sırada çamaşır yıkıyor olabilir miydik acaba?”

Seda Yüz’ün adına ilk kez sosyal medyada rastladım. Hemen her yaş ve sınıftan erkeğin dilinde hazır bekleyen; bağlaç ve bilimum noktalama işareti olarak kullanılan, kadının cinsel organından bahseden küfre bir alternatif getiriyordu. Geçen hafta, gösterisinin tanıtım videosuna (ikiz çocuklarıyla ilgilenirken bir yandan şaka yazmaya çalışan halini gösteriyordu) rastlayınca koşarak gittim izlemeye.

Duymalara doyamadığımız “Kadından komedyen olmaz”la girdiği gösteri 35 yaşındaki bir kadının genç kızlığından annesiyle ilişkisine, erkeklerle diyalogundan gündelik hallere, annelik deneyiminden eşiyle iletişime tanıdık duraklardan geçiyor.

Seda Yüz tam da iyi bir stand up’tan bekleneceği üzere bir bütünün içinden yolluyor şakalarını. “Geçen gün başımdan şöyle bir şey geçti” kopukluğunu bir an dahi yaşatmıyor, tek bir hikâye anlatıyor esasında. Hepimizi bir ‘kadınlık deneyimi’ tünelinden geçirir gibi... Gündelik olanın, yerel olanın, topluma, aileye dair olanın içindeki kanıksanmış tuhaflıkları aktarıyor. Şakaları ‘bulunmuş’ gibi değil; çok zekice bir yerden, “Yahu size de tuhaf gelmiyor mu bunlar?” diyor aslında. Bize 2020 senesinde, bu gezegende kadınların neler yaşadığını nokta atışıyla gösteriyor. Ha bir de tatlı tatlı vurguluyor: “Erkeklerden de komedyen olur!”  

Adeta “Neden hepimiz feminist olmalıyız”ın abartısız ve komik bir dersini veren Seda Yüz’le bir araya geldik.

Seni stand up gösterilerinle tanıyana kadar neler yapıyordun?

Marmara Üniversitesi’nde kamu yönetimi, Studio Oyuncuları’nda oyunculuk okudum. Orada Ümit’le tanıştık, 2012’de Gri Sahne’yi kurduk. Şişli’deki mekânımız yıkılınca yeni yer arayışına girdik. Hep “Stand up yapsana” dediğim bir tiyatrocu arkadaşım vardı, ona bir şeyler yazıyordum. Bir gün “Niye ona söylüyorum ki” dedim kendime. Çıkıp bir şey anlatmak bana çok uygun, zaten oyuncuyum. Karar verdim ama iki ay sonra hamile kaldım. Sonra Tophane’deki mekânımızı bulduk, çocuklar 1 yaşına geldiğinde provalara başladım. “Bu gerçekten benim işimmiş” gibi hissetim. Arada ‘Açık Mikrofon’lara katılıyordum, stand up ekibi Tuz Biber’e dahil olmam da karantina öncesine denk geliyor. O küfür şakasının olduğu videom da orada çekildi, sosyal medyada yayıldı.

Yazının Devamını Oku

Festivale karış; ister evinde, ister tiyatro salonunda!

Pandemi sebebiyle belki de tarihinin en zor dönemlerinden birini geçiren İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl çok sayıda dijital tiyatro deneyimine yer veriyor. Bu; fiziki mekândakilerden ve çevrimiçi oyunlardan oluşan hayli kişisel bir ‘merak listesi’. Programa göz attığınızda sizin de o çok özlediğimiz tiyatro hareketliliği duygusuyla heyecanlanmanızı dilerim...

HAYATIMIZIN SON ‘SİYAH KUĞU’SU COVID-19Kuğu Gölü

Bu klasik masalın pandemi cenderesiyle ne ilgisi olabilir? Koreograflar Guy Weizman ve Roni Haver’ın kurduğu uluslararası dans topluluğu Club Guy&Roni’nin gösterisi hayatımızın son ‘siyah kuğu’su COVID-19’dan ilham alıyor. Bu, masal dünyasına kaçma arzumuzla gerçeklikle ilişkimizi kaybetme riskini bir araya getiren bir performans. Gösterim çevrimiçi takip edilecek. (İlk gösterim: 18 Kasım Çarşamba, 20.00, çevrimiçi)

‘GELECEKTE TİYATRO NASIL OLACAK’ DİYENLERE...Map to Utopia

‘Tiyatro bundan sonra nasıl olacak’ sorusuna verilmiş yanıtlardan biri bu oyun. İstanbul’dan Platform Tiyatro ile Bonn’dan Fringe Ensemble’ın ortak projesi olan oyuna dilerseniz bir uygulamayla katılacaksınız, dilerseniz fiziki mekândaki yerinizi alacaksınız. (25 ve 26 Kasım, 20.30)

EVLERİMİZE BAŞKA TÜRLÜ BAKTIRACAK BİR OYUNOlağan-içi Bir Gezi

Evlerimize fazlasıyla doyduk ama Kazan Dairesi yapımı bu projede evlerimizde alışılmadık bir gezinti yapacağız. Barış Arman’ın yazıp yönettiği oyunda tek yapmamız gereken kendimizi evimizin içinde kulaklıktan bize seslenecek rehbere teslim etmek. (14 Kasım-1 Aralık tarihleri arasında, çevrimiçi)

ÇAĞDAŞ DANS DÜNYASINDA NELER OLUYOR?Dare to Say

Yazının Devamını Oku

DOT oyuna ormanda devam ediyor!

15 sene boyunca altı mekânı kendine ‘oyun alanı’ olarak sıfırdan kuran DOT ekibi şimdi Kemerburgaz Kent Ormanı’nda tiyatro yapacak. Oyunlar farklı hava koşullarında da sürecek. Şimdilik kamp sandalyelerinde izlenecek oyunlar dışında burada atölyeler, müzik dinletileri, kadın edebiyat buluşmaları da olacak yakında.

Bir oyun bittiğinde insan artık ‘oyundan çıkmış insan’dır, Yusuf Atılgan’ın ‘sinemadan çıkmış insan’ının bir kardeşi olarak. Artık İstanbul’un ‘oyundan çıkmış insanları’ aynı zamanda ‘ormandan çıkmış insanlar’ da olarak karışacak kendi rutinine.

Ateşin etrafında buluşan hikâye dinleyicileri gibi

Şehrin kıyısında, 5.5 milyon metrekarelik bir alanda geçen sene açılan Kemerburgaz Kent Ormanı’na giden yolda başlayacak yolculuğu. Kapıdan girdiğinde ağaçların arasında 2.5 kilometre daha içeri uzanıp bir oyun alanına rastlayacak: DOTOrmanda. Ve burada izleyeceği her ne olursa olsun, ayrıldığında renklerin ve gökyüzünün bir parçası onda kalacak. O artık ‘oyun ormanından çıkmış insan’…

15 senede altı mekân değiştiren, Kanyon AVM’deki yerinden çıkmak zorunda kalan DOT şimdi bizi ormana götürüyor. DOT, 2005’te Mısır Apartımanı’nda başlayan yolculuğundan itibaren her girdiği mekânı dönüştürüp yeni bir oyun alanı kuran bir ekip. DOTKanyonda’yı kapatmak zorunda kalıp bir yandan da İskoçya’da oyun çalışırken pandemiyle eşzamanlı olarak kafalarında yeni fikirler dönerken (Atların çektiği oyun arabası fikrini hayata geçirecekler dilerim!) orman çıkmış karşılarına…

Etrafı üç kulübe (atölye, kulis, mutfak olarak kullanılacak) ve göz alabildiğine ağaçla çevrili taş alanda oturup buraya nasıl geldiklerini konuşuyoruz. Murat Daltaban orman fikrinin kafasına bir süre önce girdiğinden bahsediyor: “Bir senedir ormanda bir oyun yapalım deyip duruyordum. Her şeyin steril, tasarım olmasından çok sıkılmıştım. İnsanın doğayla kavga eder hali beni çok bunaltmıştı. Gördüğümde ‘Burası!’ dedim. Bu daire formunda bir şamanik hal durumu var, ateşin etrafında toplanan hikâye dinleyicileri gibi… Çok güçlü bir tiyatro ruhu hissettim.”

Özlem Daltaban yeni yerlerini iki seneliğine kiraladıklarını anlatıyor: “Burası üretim mekânı da olsun, özellikle pandemiden etkilenmiş gruplar da gelsin istiyoruz. Kumbaracı50 oyunlar, atölyeler yapacak. Kasımda Yiğit Sertdemir buraya özgü tek kişilik bir oyun yapıyor. Çocuklara, yetişkinlere, profesyonellere yönelik atölyeler, müzik dinletileri, kadın, edebiyat buluşmaları olacak. İnsanların atıştırmalıklar alabileceği küçük alanımız da olacak. Ormanda oyun dinlediğimiz, bir botanikçiden ormanı dinlediğimiz, çocuklarla kuşları dinlediğimiz yürüyüşler olacak…”

Özlem ve Murat Daltaban. Fotoğraf: Levent KULU. 22 ve 23 Ekim’de 20.30’da ‘Limon Limon Limon Limon Limon’ izlenebilir.

‘Bir tesadüfler alanı...’

Yazının Devamını Oku

Şehrin tiyatrosuna çok yakışan bir oyun

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği ‘Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’ İstanbul’a, bu şehrin kadınlarına eşsiz bir armağandı. Oyun şimdi bir Şehir Tiyatroları prodüksiyonu olarak kente yeniden karışıyor…



İki yaşındaki kızıma, doğduğu gün hastaneden gösterdiğim ilk İstanbul parçası, ağaçlarla kaplı bir park olmuştu. Kızım bu şehrin eski bir semtinde büyüyor. Bu şehrin eğri büğrü sokaklarında koşacak, gülecek, sarhoş olup ağlayacak, âşık olacak, kendini denizin kıyısına atmak isteyecek, devasa binaların arasında yıldızları bulmaya çalışacak. Benim denizin ucunda çay içtiğim Beşiktaş’taki eski çay bahçesini, kapılarında büyüdüğüm, öğrendiğim Emek Sineması’nı eski AKM’yi, Kemancı’yı hiç bilmeyecek. Belki doğduğunda ona gösterdiğim park bile durmayacak yerinde. Ama büyüdükçe, İstanbul onun o da İstanbul’un bir parçası olacak. “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” diyeceğim ona. Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun bu şehre, bu şehrin kadınlarına eşsiz armağanı olan oyununun adını ödünç alarak…

İstanbul’dan daha güzel üç kadının anlattığı bu oyunu bu şehri içinde hisseden herkes izlesin istemişimdir hep. Şimdi çok daha geniş kitlelere erişebilecek şekilde, şehrin gözbebeği tiyatrosunda, İstanbul Şehir Tiyatroları sahnelerinde anlatıyor kendi öykülerini ve kendi İstanbullarını; Melis, Başak ve Ayfer. Kız, anne ve anneanne…

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazıp yönettiği; BAM İstanbul prodüksiyonu olarak üç sezon oynayan, Melis Öz, Başak Kıvılcım Ertanoğlu ve Ayfer Dönmez’in aklımızdan kolay kolay çıkmayacak nefis performanslarıyla izlediğimiz oyunu; üç başka iyi oyuncu Yeliz Şatıroğlu, Esin Umulu ve Şebnem Köstem devraldı. Şehir Tiyatroları da bu oyunla kapılarını kuşağının dikkat çekici ve üretken kalemlerinden Mahmutyazıcıoğlu’na açmakla kalmadı bir yandan da bizatihi bu şehre, bu şehrin kadınlarına dair bir oyunla, şehrin tiyatrosuna taptaze bir soluk getirmiş oldu.

Yazının Devamını Oku