Bahar Çuhadar

‘Aile kurumunu dört kişilik fotoğrafla idealize etmekten vazgeçmeliyiz’

17 Ekim 2021
‘Bekleyiş’ avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ’ın bekâr anne olma kararı almasından başlayarak oğlu Aren’in doğumuna uzanan süreci anlatan bir belgesel. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ve bolca seyirci övgüsüyle dönen ‘Bekleyiş’; aile kurumuna, baba figürüne, toplumun kadından beklentilerine şık bir sol kroşe geçiriyor.

Akdağ’ın görsel günlük olarak başladığı proje sonradan belgesele dönüştü.

Oğlu Aren’le olan yolculuğunu hamilelikten itibaren kayda geçirmiş avukat ve belgesel sinemacı Aslı Akdağ. Bu kararı da Aren’i tek başına büyütmek zorunda kalacağını anladığı anda almış. Kişisel bir görsel günlük fikriyle yola çıksa da benzer durumdaki kadınların çokluğunu fark edince çekimlerini bir belgesele dönüştürmüş. 

‘Bekleyiş’te ‘bekâr/yalnız anne’ olmak ve bizden ‘beklentiler’ meselesini, hamilelik ve doğum süreci eşliğinde anlatırken pek çok noktaya temas ediyorsun. Etrafı bu sürece ve bu temas noktalarına dahil etmen nasıl gerçekleşti?

Çekimi ne amaçla yaptığımı etik olarak paylaştım tabii çekim yapacağım kişilerle. Ancak bunu çok yakın olmayan kimselerle çekim yaptığım durumda bazen çekimin sonunda açıkladım. İşin duygusunu bozmamak adına çekimin sonuna kadar bu bilgiyi ufaktan manipüle ettiğim ve “Oğlum için hatıra olsun diye çekiyoruz” dediğim oldu. Ancak çekimin sonunda, belgeseli anlatıp  açık izin aldım. Böylece günlük akışı bozmadan kameraya diyalogları aksettirebildik.

Evlilik kurumu ya da bir ilişkinin dışında çocuk sahibi olma sürecini dinginlikle yaşamışsın. Duygusal olarak nasıl bir süreçti?

Dinginlik kısmı doğru sanırım, kararımın doğruluğunu net şekilde bildiğim andan itibaren bu şekilde bir dönüşüm yaşadım. Ancak ilk aylarda stresten cilt hastalığı dahi geçirdiğimi itiraf etmeliyim. Hamile olduğunu duyan her anne önce panikler; bunu daha yoğun bir endişeyle yaşadığım ve nasıl üstesinden gelirim diye korktuğum oldu. Hamileliğin devamında benimle küçük ama dev bir ekip vardı. Çekimlere gelen arkadaşlarım, her anımda yanımda olan Banu Sıvacı, bana destek veren kadınlar... Çekimler terapi gibi geldi ve daha da güçlendim. Aren’in bebekliği döneminde de iyi gidiyoruz. Destek olan ailem var her şeyden önce. Elbette oğlumun bana yönelteceği sorular olacak. Bu dönemde de pedagoglardan destek alarak hareket etmeye gayret ediyorum.

‘EKSİKLİK İÇİN VARLIK GEREK’

Yazının Devamını Oku

Nefesimizi derinleştirecek, zihnimizi açacak bir festival

16 Ekim 2021
Tiyatro takipçileri için şehrin en güzel vakti kapıda: 22 Ekim-20 Kasım arasında 25’inci kez şehrin farklı köşelerini yerli-yabancı, klasik-çağdaş oyunlarla saracak İstanbul Tiyatro Festivali. ‘Bu zamanda tiyatro nefes aldırır’ mottosuyla hazırlanan, fiziki ve çevrimiçi olmak üzere toplam 25 oyunun sahneleneceği festivalden 6 önerimi paylaşıyorum... Oyunlarda buluşmak üzere!

BİR ŞEHRİN VE BİR KADININ İÇİNDEN GEÇENLER...TOZ/ID İLETİŞİM PRODÜKSİYONU

Zerrin Tekindor’un kaleminden çok etkilendiği, çağdaş tiyatro gündemimizin gerçekten de etkili, naif ama bir o kadar da çarpıcı kalemlerinden Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı oyunu, yine son yılların üretken genç yönetmenlerinden Hira Tekindor sahnede ayağa kaldırıyor. Bu tek kişilik kadın anlatısında Tekindor, can vereceği Handan aracılığıyla 60’lardan bugüne uzanan, İstanbullu bir kadının öyküsünü anlatacak. Hem şehrin hem de bir kadının değişimine, hem şehrin hem de kadının içinden geçen sesler eşliğinde tanık olacağız. Mahmutyazıcıoğlu’ndan yeni bir metinle karşılaşacak olmak yeterince heyecan verici, bunu bir de Zerrin Tekindor gibi kalbimiz ağzımızda izlediğimiz bir oyuncunun sırtlanması merakı ikiye katlıyor. Festivalde kaçırsanız bile, sezonda muhakkak peşine düşün! 

22 Ekim Cuma, 20.00 ve 23 Ekim Cumartesi, 15.00’te Alan Kadıköy’de.

MEMLEKET GİBİDİR APARTMAN! ISTIRAP KOROSU/BAM İSTANBUL

Oyunculuk kabiliyetlerine ve sahne üstü çalışkanlıklarına farklı yapımlardan kefil olduğumuz iki kuşaktaş oyuncu Seda Türkmen ile Deniz Karaoğlu, bir süredir beklediğimiz yeni BAM İstanbul işinde -okuma şansı bulduğum metinden anladığım kadarıyla- soluk soluğa bir performans sunacak. Hemen hemen her işinde seyircisini, bu şehrin ve insanlarının kalbine giden yollara çıkaran Murat Mahmutyazıcıoğlu -bu kez yönetmenliğini de üstlendiği- programdaki bu ikinci oyununda, İstanbul’da bir apartmanın ‘sakinleriyle’ buluşturacak bizi. Oyunu ilk okuduğumda aklımdan geçen “Memleket gibidir apartman!” cümlemi buraya not edeyim, ne tür bir oyun izleyeceğinizi tahmin edin...

2 Kasım Salı ve 3 Kasım Çarşamba, 20.00’de Alan Kadıköy’de.

Yazının Devamını Oku

Deliler hep hayal kursun!

9 Ekim 2021
DasDas, Devekuşu Kabare’nin efsanevi oyunlarından ‘Deliler’i 1987’den bugüne ışınlıyor. Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırlanan ve orijinaline sadık kalarak yeniden yorumlanan kabare; seyirciyi salondan eve mutlu yollayacak bir iş olmuş.

Bugün orta yaş üstü olan kuşağın bir kısmının canlı izleme şansına sahip olduğu, bir kısmının VHS video kasetlerden döndüre döndüre izlediği, şimdilerde internet mecralarından ulaşabildiğimiz ‘Devekuşu Kabare’ efsanelerinden sadece biri ‘Deliler’. Türkiye’nin 70-80 dönemine ‘kabare’ türündeki unutulmaz işleriyle damga vuran Devekuşu Kabare’den bugün bir kısmını hâlâ canlı izleme şansı bulabildiğimiz, Türkiye tiyatro-sinema tarihinin kült mertebesindeki oyuncuları geçti. ‘Deliler’e o müthiş ekipten; Metin Akpınar,
Zeki Alasya, Nevra Serezli, Selim Naşit, Nezih Tuncay başta olmak üzere pek çok yetkin oyuncu inancını, neşesini, eleştirel bakışını koymuştu. Turgut Özakman’ın taşlama türündeki, skeçlerden oluşan oyunu ‘Deli Bayramı’ndan yaratılan ‘Deliler’, tiyatro tarihimizde ve hafızalarımızda silinmez şekilde yerini almıştı.

SKEÇLER, DANSLAR...

DasDas, bu efsaneye bir ‘yeniden’ yorum getirerek kalpleri daha ilk sahneden yakalamayı başaran, insanı mekândan duygu yüklü halde uğurlayan bir işe imza attı. ‘Deli Bayramı’ adıyla, şarkı sözleri dahil olmak üzere orijinaline sadık kalarak sahneledikleri kabareyi, Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünde hazırladılar. Geçen hafta seyirciyle ilk karşılaşmasını yaşadı ‘Deli Bayramı’. Bu tür işler büyük risk barındırır: Hem Türkiye’de uzun zamandır ‘kabare’ türünde izlediğimiz, kalabalık kadrolu işlerin sayısı bir elin parmaklarını zor geçer hem de tarihe mal olmuş bir işi, üstelik metni pek değiştirmeden, güncellemeden, 1987’den 2021’e ışınlatmak ve seyirciyi salondan memnun yollamak cesaret isteyen bir girişimdir.

Akpınar ile Mert Fırat’ın yönetimindeki ‘Deli Bayramı’ndan; ‘Deliler’, ‘Yasaklar’, ‘Geceler’ çağını VHS’den bile olsa yakalamış kuşaktansanız, sıkı bir nostalji duygusuyla, iyi bir oyun izlemiş olmanın verdiği memnuniyetle ve hafif buruk bir sevinçle ayrılacağınızı tahmin etmek zor değil. İlki; metnin yapısı ve özü korunduğu ve hatta rejisi bile orijinaline çok yakın durduğu için. İkincisi; DasDas’ın çekirdek kadrosu diyebileceğim oyuncular, evvelden tanıyıp bu sahnede ilk kez izlediğimiz isimler ve DasDas Akademi’nin genç oyuncuları dahil her bir oyuncunun; hem oyunun kendisiyle hem de seyirciyle çok rahat iletişim kuran akıcı performanslarından dolayı. Buruk sevincin sebebini daha ilk skeçte fark edeceksiniz: Turgut Özakman’ın 80’ler Türkiye’sine, değişen toplum yapısına, insan ilişkilerine, hızlı şehirleşmenin, liberal ekonomiye jet geçişin getirdiği yozlaşmaya ve bastırılan ifade hakkına gündelik bir dille getirdiği eleştirinin geçerliliğini koruduğunu fark ettiğiniz anda...

Orijinalinde bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinin ‘sakinlerinin’ sahnelediği gösteri, ‘Deli Bayramı’nda ‘deliler’in DasDas’ı ele geçirmesi fikrine yerleşiyor. Küçük bir ön oyundan sonra da ‘Deliler’in izledikçe anımsayacağınız skeçleri, skeç aralarına yerleşen şarkılar ve danslarla birbiri ardına diziliyor.

Mert Fırat ile VolkanYosunlu’nun, ‘Deliler’in en güçlü parçası olan ‘Galaksi Taksi’ skecinde ise Mert Fırat’a eşlik eden Didem Balçın’ın ustaca paslaşmaları oyunun ritmini, dengesini tutturmada başat faktörlerden olmuş. ‘Deli Bayramı’ pek çok açıdan tatmin edici bir kabare ama özellikle not etmek istediğim, rol dağılımlarına rağmen ‘yıldız oyuncuları’ öne çıkarmadan, ‘ensemble’ ruhunu her anında hissettiren bir omurga kurmayı başarmış olmaları. Bunda her bir oyuncunun ve dansçının bireysel olarak iyi olmasının da ötesinde Metin Akpınar’ın süpervizör ve yönetmen gözünün ve Gizem Erden’in koreografisinin büyük etkisi olduğu açık. 

Yazının Devamını Oku

Salonların en yenileri...

2 Ekim 2021
Tiyatro sahnesi ekimi taptaze oyunlarla açıyor. Bu ay seyirci karşısına çıkacak işlerle tanışmanız için üç oyunluk bir seçki yaptım.

DANS İLE KÖKLERE DÖNÜŞREVERT-Kundura Sahne

Tarihi 1800’lere uzanan, önemli bir endüstriyel tarih mirası olan Beykoz Kundura’nın içindeki disiplinlerarası performans sahnesi Kundura Sahne’yle şehrin gösterim mekânlarına bir yenisi ekleniyor. Bu heyecan verici mekânın açılışınıysa çağdaş dans sahnesinin yetkin isimlerinden, dans sanatçısı, koreograf ve akademisyen Tuğçe Ulugün Tuna’nın yeni projesi ‘REVERT’ yapacak. Tuna’nın gördüğü bir rüyadan çıkan proje, eklentilerden arınmak ve başlangıç yapısına, ilkel ve kök olana dönmek anlamları taşıyan ‘revert’ kelimesinden hareketle şekil almış. Tuna’ya çağdaş dans sanatçıları Aybike İpekçi, Diren Ezgi Yıldızkan, Ekin Ançel, Ezgi Yaren Karademir, Furkan Yılmaz, Gizem Seçkin, Hilal Sibel Pekel, Umut Özdaloğlu ve Yoseob Kim eşlik edecek. Bugün ve yarın 16.00 ve 20.00’de Beykoz’daki Kundura Sahne’de. 

UNUTTURULMUŞ BİR KADINA MERHABA!Yaftalı Tabut-İstanbul Şehir Tiyatroları

Türkiye sosyalist hareketi içinde aktif bir rol oynayan, çevirdiği ve kaleme aldığı eserlerle bu sürece imzasını bırakan bir kadın Fatma Nudiye Yalçı... Ama 10 yıl hapis yatmasına, bütün ömrüne yayılan öncü ve mücadeleci kimliğine rağmen görünmez kılınmış. Üstelik ‘Beyoğlu 1931’ adlı oyunuyla Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı olarak kabul edilir. Fakat sahneleneceği Darülbedayi Dergisi’nde bildirilip repertuara alınan bu oyun sahneye konulmaz. Aynı Darülbedayi şimdi, belki geçmişteki bu ayıbı telafi edecek, dahası bu ışıklı ismi geniş kitlelere tanıştıracak şık bir hareket yapıyor. Bilgesu Erenus’un, Yalçı’nın ardından kaleme aldığı ‘Yaftalı Tabut’, Yelda Baskın’ın rejisiyle sahneye çıkıyor. Yalçı’nın mücadelesini sahnede Bensu Orhunöz, Selin Türkmen, Ceren Hacımuratoğlu, Lale Kabul, Nazan Yatgın Palabıyık, Şenay Bağ ve Yeşim Mazıcıoğlu’dan izleyeceğiz. 6-7-8 Ekim’de saat 20.30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde. 

‘YERALTI’NA DAVETYeraltından Notlar-İstanbul Temaşa Tiyatrosu

Varoluşçu edebiyatın öncülü kabul edilen Dostoyevski imzalı bu güçlü eser yeni bir adaptasyonla sahnede... Oğuz Arıcı’nın uyarladığı oyunu, Fırat Doğruloğlu tek kişilik performansıyla ayağa kaldıracak. ‘Yeraltından Notlar’ın arzularıyla arazları, varlığıyla hiçliği arasında sıkışmış sıradan adamı “Siz de benden o kadar farklı değilsiniz” demek üzere karşımızda olacak.

Yazının Devamını Oku

Şehirde başka türlü karşılaşmalar...

25 Eylül 2021
Londra’dan Abu Dabi’ye 50 şehre uyarlanan ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’, katılımcılarına iki saatlik bir yürüyüş boyunca şehirle başka türlü bir temas kurma olanağı sunuyor. Kulaklıktan gelen yapay sesin yönlendirmesiyle Koşuyolu’ndan Bahariye’ye alışık olmadığınız türde bir zihinsel, fiziksel ve duygusal egzersize davetlisiniz. Oyuna giderken spor ayakkabılarınızı giymeyi unutmayın.

İyi bildiğiniz bir şehrin sokaklarında daha önce muhtemelen yapmadığınız türde bir yürüyüşe var mısınız? Bu yürüyüş, belirlenmiş bir rotada, belli duraklarda, sizin için önceden kurgulanmış bir deneyim içeriyor ama vereceğiniz tepkiler, anlık tanıklıklar ve ‘oyun’a ne kadar dahil olacağınız size kalmış. Şehirle nasıl bir duygusal/fiziksel iletişime geçeceğiniz de... Dolayısıyla her bir katılımcıyı bekleyen şey, biricik bir deneyim.

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’ün Londra’dan Abu Dabi’ye toplamda 50 şehre uyarladığı ‘Remote X’ projesinin İstanbul ayağı ‘Remote İstanbul’ katılımcıları bu tür bir deneyime davet ediyor. Koşuyolu’nda bir mahalle parkındaki buluşmayla başlayan proje, dağıtılan kulaklıklardaki ‘yapay’ ses eşliğinde şehirde iki saat boyunca yürümeli, durmalı, metroyla yol almalı, koşmalı, rampa çıkmalı, dans etmeli, dinlemeli, yakınlara ve uzaklara bakmalı bir tür grup performansı yaşatıyor.

Sizi şehrin sabit ve/veya hareketli dokusuyla, günlük rutininizde yapmadığınız şekillerde temas ettirerek bedeninizdeki ve zihninizdeki şehir ezberini bozmaya niyetlenen bir iş.

Şehirle, belki çok iyi bildiğiniz sokaklarla, binalarla, diğer şehir sakinleriyle başka türlü karşılaşmalar vaat eden bir çağrı.

Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yönettiği ‘Remote X’in, daha önce de duyurduğum ve bir süredir katılmayı planladığım Kundura Sahne işbirliğiyle hazırlanan İstanbul uyarlamasında Jörg Karrenbauer’in imzası var. Kulağımdaki sesin yönlendirmesiyle şehirde süren planlı ama doğası gereği sürprizlere açık tur boyunca iki şeye odaklandım: Kulağımdaki ses (oyun için yazılmış metin) bana ne anlatmaya çalışıyor? Şu anda şehrin ‘uzuvları’yla (özellikle metro yolculuğuyla birlikte, yaşadığım mahalleye doğru ilerlediğimizi fark edince) ne tür bir farklı iletişim yaşıyorum?

Katılımcıyı mekânda dolaştıran bu tür projeler; fiziksel deneyimle anlatıyı birbirine dokumakta eksik kaldığında, oyunun etkisi ‘Ne kadar ilginç bir şey yaşadık’tan öteye gidemeyebiliyor. Yapay zekânın hayatımıza yerleşmesi ve şehirle kurduğumuz ilişkiye odaklanmaya niyetlenen ‘Remote İstanbul’ da katılımcısına kesinlikle ‘ilginç anlar’ yaşatıyor ama esas meselesinin ne olduğunu anlatmakta da zorlanıyor.

Ben bir noktadan sonra kulaklığımdan bana ulaşan yapay zekânın kafasının karışık olduğunu düşünürken buldum kendimi. O noktadan sonra da sesin anlattıklarını dinlemeye devam etsem de dikkatimi şehirle kurduğum temas konusunda bana açtığı yola verdim.

Yönlendirmelerin sağladığı farklı deneyime odaklanarak yürümeye devam ettim. Çünkü konuşan sesin beni tam olarak neye kafa yormaya davet ettiğini çözemedim. Misal; yapay zekâ ve yaşamlarımız üzerine düşünerek yürüyorsak halihazırda şehirde yapay zekâ tarafından nasıl yönlendirildiğimize yoğunlaşarak atabilirdik adımlarımızı. Duyduğumuz metin de bizi asıl olarak buradan ‘kaşıyabilirdi’.

Yazının Devamını Oku

Bir direniş sembolü olarak ‘Veba’

18 Eylül 2021
Albert Camus’nün adeta pandemi sürecini anlattığı büyük eseri ‘Veba’yı sahneye ‘açılış oyunu’ olarak taşıyan Şehir Tiyatroları, felakete karşı direnişi seçenlere ve salgında kaybettiklerimize bir tür saygı duruşunda bulunuyor.

“Olanları nasıl tanımlarsınız? Sıradışı. Tuhaf. Yadırgatıcı...” İki beyaz masada, önlerinde mikrofonlarıyla beş anlatıcı-oyuncu, böyle açıyor oyunu. Albert Camus’nün saçmalık-silkiniş-harekete geçme duygularını, insanın bireysel yalnızlığını, iyilik-kötülük hallerimizin nasıl evrildiğini, direniş ve dayanışma inancını anlatan büyük eseri ‘Veba’nın Şehir Tiyatroları’nca (ŞT) sahnelenen uyarlamasında...

Cezayir’in Oran şehrini 1940’larda saran veba salgınını detaylıca aktarır Camus. Gerçekte böyle bir salgın yaşanmamıştır Oran’da. Ama veba zamansızdır ve ‘bir gün kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabilir’. Tıpkı ırkçılığın ve büyük ağabeyi faşizmin de en ‘sıradan ve mutlu’ insanların arasında bile ölü farelere benzer şekilde yüzeye çıkabileceği gibi...

MAHARETLİ BİR YORUM

ŞT, Neil Bartlett imzalı uyarlamayı Mehmet Ergen’in çevirisi ve yönetiminde sahneliyor. Bu müthiş roman, insana dair pek çok okumayı -ki eser Fransa’nın Nazilerce işgalinin anolojisi olarak bilinir- birbirine geçirmiş olması bir yana, pandemiden beri yepyeni bir anlama büründü. Romanı hiç eksiltmemiş bu uyarlama da son 1.5 senemizi gözümüzün önüne getiriyor. İki masa, sandalyeler, mikrofonlar, birkaç doktor önlüğü ve Ergen’in sade anlatımına yön veren ışık ve efekt tasarımıyla kurgulanan ‘Veba’da neredeyse her detay yakın dönem hafızamızdan: Salgının baş göstermesi, yetkililerin öngörüsüzlüğü, önlemlerin geciktirilmesi, biliminsanlarının dinlenmemesi, yoksulları vuran salgının ‘haber değeri’ taşıması için ‘merkeze’ ulaşması gerekmesi, panik, karantina, karaborsa, şiddet, kapanan şehir kapıları, kaçakçılık, stokları tükenen ilaçlar, sansür, gelecek duygusunu kaybediş... Tabii bir de yılmadan çalışan biliminsanları ve gönüllüler... Yani felaketin karşısında dayanışmayı ve direnişi seçenler. Ve bilimle gelen umut, hayatın yavaşça normale dönmesi. Felaket rantçılarının çöküşü... Kutlamalar... Ve hızla unutmaya başlamak...

Seyirciyi, insana dair bir dizi sorgulamaya çağırma konusunda da başarılı ‘Veba’. Tanıklıklarını kayda geçirme çabası içindeymişçesine, oyuncular eseri ortalarına almış paslaşarak anlatmaya çalışıyor gibiler. Bu anlamda maharetli bir yorum. İlk dakikalarda seyircinin ısınmakta belki zorlanacağı ama kendini hızla ait hissedeceği bir anlatı. Dr. Rieux’nün neden kadın (karaktere cinsiyetsiz bir yorum gibi de okuyamadım) oyuncuya teslim edildiğinden emin değilim. Mikrofonların sıkça yerden alınarak kullanılması göz yorucu. Soyut sahne diline tezat, hasta çocuğun iniltilerini dramatik şekilde dinlememize gerek yoktu. ‘Salgının suç ortağı’ Cottard karakterini konumlandırmak kolay olmadı. Her cümlesiyle zaten çarpan oyunun finali bu kadar uzatılmalı mıydı? Bu notları düşüp ‘Veba’nın niyet edildiği gibi bir dayanışma, bir saygı duruşu oyunu olmayı başardığını ekleyeyim. Evet, Camus’nün faşizm okumasını oyunda yakalamak zor ama oyunun felaketle mücadele edenleri göstererek, ‘susanların arasında yer almamayı’ ve ‘insanlığın içinde hayranlık duyulacak şeyler bulunabileceğini’ düşündürdüğü de bir gerçek.

VEBAİSTANBUL ŞEHİR TİYATROLARI

Yazan:

Yazının Devamını Oku

“Göz göze geldiğimde, bildim ‘bizden’ olduğunu”

11 Eylül 2021
Bu dünyada görünmeyen bir emek işçisi olup zihinsel yorgunluktan beyni patlamak üzere olan bir ‘kadınlar ordusu’ var. Suzy Storck onlardan biri. Moda Sahnesi’ne gidip kendisiyle tanışabilirsiniz. Ben ‘yoldaşım’ için işlerin nasıl çığırından çıktığını gözümü kırpmadan izledim.

Bu dünyada ‘kendisine rağmen örgütlenen bir şeyin anlaşılmaz ağırlığı’ altında yaşayan bir kadınlar ordusu var. Kentlerin dört bir tarafına yayılmış durumdalar. Birbirlerini tanımıyorlar ama göz göze geldiklerinde, bazı anlar ‘zindanlarını ateşe vermek’ istediklerini hemen anlıyorlar. Ev içlerindeki ‘görünmeyen emekleri’ni, birbirlerinin bakışlarında görüyorlar. Suzy Storck’la göz göze geldiğimde, bildim onun da ‘bizden’ olduğunu. Kendi arzusu dışında örgütlenen bir ‘şeyin’, farkına bile varmadan tutsağı olduğunu...

SIRADAN BİR EV KADINI AMA...

Üç çocuklu, bir kocalı, ‘ev hanımı’ Suzy Storck’un sabahları dahi kendi arzusuyla uyanmadığını, kolunu kaldırmasına sebep olan eylemlerin rızası dışında, otomatik bir düzenle gerçekleştiğini, o söylemese de anlardım. Ama onu dinlemek için hayatına konuk oldum. Emeği/arzusu/heyecanı, görünmeyen/görünmez kılınan, zihinsel yorgunluktan beyni durma noktasına gelen kadınlar ordusundan bir ‘yoldaşımı’ gözümü kırpmadan dinledim.

Suzy Storck kurmaca bir karakter. Moda Sahnesi’nin sezonun yeni oyununa adını veren bu kadın, Fransız oyun yazarı Magali Mougel’in zihninden dökülen bir tiyatro metninde yaşıyor. Çizdiği katı gerçekçi tabloya inat çoklukla şiirsel bir metin bu. Sıradan ev kadını Suzy Storck için işlerin nasıl çığırından çıktığını, Suzy’nin tıkır tıkır işleyen ev içi düzeninde ‘o nokta’ya nasıl geldiğini izliyoruz.

Moda Sahnesi, şiirsel diline rağmen serinkanlılığını koruyan bu çağdaş metni o serinkanlı tondan uzaklaşmayan bir tasarımla sahneliyor. Meydan sahneye kurulan ev dekoruna, oyunun prolog ve bölümlerini duyurmak, tanıtmak üzere koronun (rolü gelince oyuna da dahil olan oyuncular) yerleştiği küçük bir platform eşlik ediyor. Antik Yunan kostümleri içindeki anlatıcı (Çağlar Yalçınkaya) hikâyenin “Başka bir yerde değil, burada” geçtiğini vurguluyor. Suzy, annesi ve kocası Hans Vassily’nin hikâyesine, yaşananların ‘hepimize/tüm zamanlara ait’ olduğunu bilerek giriyoruz böylece...

Sahnenin merkezinde, üstü Suzy’nin dikiş alet edevatı ve oyuncaklarla, etrafı kumaşlarla çevrili ahşap bir masa var. Koronun karşısındaysa detaylıca çalışılmış bir mutfak tezgâhı. Suzy’nin gençlik yıllarından evli, üç çocuklu bir kadına dönüşen yolculuğunu, annesi ve Hans’la ilişkisini bu masa etrafında izliyoruz. Suzy ‘tavukçuluk’ işinde çalışırken tanıştığı Hans’tan üç çocuk sahibi oluyor. Bir ara farklı bir işe girme çabası olsa da bu girişim havada kalıyor. Bu bölüme yerleştirilen ‘İnsan Kaynakları görüşmesi’ sahnesi -kadınlara özel neoliberal baskı yöntemlerini de içeren (Evli misiniz? Çocuğunuz var mı? Peki çocuk düşünüyor musunuz?)- uzun denebilecek bir süreyi kaplıyor. Lakin sahnenin günceli yakalayan dili, komedisi ve Aybanu Aykut ile Reyhan Özdilek’in tutturdukları ritim, oyunun genel ritmini de yukarı çekiyor. Oyun ‘göstermeci’ bir biçimle, seyirciye bir tür ‘olay aktarımı’ yapılacak şeklinde kurgulanmış. Ağdalı, dramatik bir sahne dilinden -isabetli bir tercihle- uzak durulmuş. Suzy Storck’un etrafında ‘örgütlenen’ bu şeyin onu ruhen ve bedenen nasıl sarmaladığını görüyoruz. Önce kapitalist üretim düzenine, sonra ev içine, çocuklarına, kocasına hapsedilen bir kadının neye dönüştüğünü...

ONU ÇOK İYİ TANIYORUM

Antik Yunan’ın lanetlenen annesi ‘Medea’ya, Dario Fo & Franca Rame’nin ‘Uyanış’ındaki ‘İşçi Kadın’a selam yollayan sahneler yakalıyorum. Moda Sahnesi’nin bu metne getirdiği serinkanlı yorum, oyuncu performanslarının da oyun ‘piştikçe’ derinleşeceğini düşünürsek sezonun dikkate değer işlerinden. Suzy’yi sırtlanan Reyhan Özdilek’in de zamanla daha çok dikkat çekeceğini tahmin ediyorum.

Yazının Devamını Oku

Ferhan Şensoy’un lunaparkı

5 Eylül 2021
Usta tiyatrocunun üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu... Bu, bir ‘tercih’ten öte Ferhan Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten...

Ferhan Şensoy’un tiyatro yolculuğu; 1968’de öğrencisi olduğu Galatasaray Lisesi’ni ziyarete gelen Fransız Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ve öğretmen taklitleriyle başlayıp her dönemecine çok güçlü izler bırakan bir tarih. 1970’lerden geçen salı sabahı gelen vefat haberine kadar Şensoy’un bu yolda, ana rotadan sapmadan ama her yeni işinde adımlarını derinleştirerek ilerlediğini söylemek tuhaf olmayacaktır. Pek çok akademisyenin, eleştirmenin altını sık çizdiği, onu senelerce tutkuyla takip eden seyircinin de çok iyi bildiği üzere; geleneksel olanla -kabare başta olmak üzere- Batılı tiyatro formlarını müthiş bir harmanla birleştiren bir rota...

Şensoy kelimenin gerçek anlamıyla bir halk tiyatrocusuydu. 17 yaşındayken Galatasaray Lisesi’nde yaptığı gösterilere ‘kabare’ denilebileceğini, yolunu çizerken hep yanı başında olan büyük usta Haldun Taner’den duymuştu ilk... Dönemin efsanevi topluluğu Devekuşu Kabare’ye girişi de -“Kendimi lunaparkta bulmuş çocuk gibi hissettim, evet, bundan yapmak istiyorum dedim”- Haldun Taner’in davetiyle olacaktı.



ÇOK ERKEN KAYBETTİK

Ferhan Şensoy’un 1980’e dek dahil olduğu topluluklarda da, sonrasında -bugün Beyoğlu’nun en eski tiyatrosu olarak varlığını sürdüren- Ortaoyuncular’da da üretimi hep ‘halkın içinden/sokağın dilinden’ oldu. Bu bir ‘tercih’ten öte Şensoy’un yaşama, ülkede ve dünyada olan bitene bakışındaki doğallığı içeren bir tutumdu. Onu bu kadar sevilen bir tiyatro insanı yapan da buydu zaten. Sahnede bahsettiği en sıradanından en meşhuruna kişilere dair taşlamaları, gazetelerden seçtiği haberlerden kendi başına gelenlere uzanan olaylar üzerine yaptığı yorumlar ve tabii seyirciye yönelik sataşmaları, Ferhan Şensoy tiyatrosunun olağan akışının içindeydi.

Yazının Devamını Oku