Trafik kazası değil trafik cinayeti

O kadar ağladım, o kadar ağladım ki, böğüre böğüre. Yok böyle bir acı… Ben sadece olayları dinleyen biri olarak kendime gelemedim. Kalbim patlayacak gibi oldu, nefesim kesildi. Siz, tüm bunları yaşayan o anne-babayı düşünün. Allah sabır versin.

Dünya güzeli iki kızlarını da trafikte, kurallara uymayan bir takım adamlar öldürüyor. Biri sekiz yaşındayken hayata gözlerini yumuyor. Çünkü ehliyetsiz motosiklete binmiş, insanlık dışı bir varlık, öğrencilerinin arasına dalıyor. İlay, öyle ölüyor. Yaya kaldırımda.

Aile, büyük bir travma yaşıyor. Dört yaşında olan küçük kızları Ezgi’yi gözlerinden ayırmıyorlar, trafik konusunda atamadıkları bir korkuları oluyor. Tam, artık, “Hayata dönmeliyiz, korkmaya gerek yok!” derken, bu sefer Ezgi’ye yaya geçidinde bir araba çarpıyor!

Dikkatinizi çekerim yaya geçidinde!

Okula giderken.

Allah belalarını versin!

Ben de bu olayların kaza değil, cinayet olduğuna inanıyorum. Ezgi’yle birlikte arkadaşı Didem de ölüyor.

Hayattan, ailelerinden, sevdiklerinden koparıldılar. Ama o caniler hep bir yolunu bulup paçayı kurtarıyorlar. Serbestler düşünebiliyor musunuz!

İsyan etmemek mümkün mü? “Adaletin bu mu dünya?” diye haykırmamak mümkün mü?

Topuz Ailesi’nin yaşadıklarını, Anadolu Üniversitesi Sinema İletişim bölümü öğrencisi Okan Temizarabacı, bitirme tezi olarak bir belgesel yaptı, “Yolda” adı, o kadar dokunaklı ki, hepinizden rica ediyorum, mutlaka izleyin. Zeynep Topuz, gücün, sabrın ve sevginin bir abidesi… Saygıyla bu annenin önünde eğiliyorum. 

Sizi tanıyalım…

-Ben Zeynep Topuz. Resim öğretmeniyim. Ama anneyim her şeyden önce. Eşimle büyük bir aşkla evlendik. Bir buçuk yıl sonra büyük kızımız İlay doğdu. Dünya tatlısı bir bebekti. Havalara uçtuk. Sadece güzel değil, çok da zeki bir çocuktu. Derindi. Tarifi zor. 3 yaşında felsefe yapabiliyordu mesela…

Nasıl yani?

-Bir gün arkadaşlarımız bize oturmaya geldiler. Birlikte yemek yedik, ama hemen kalkmaları gerekti. “Olur mu, daha çay içeceğiz?” dedim. Onlar da dediler ki, “Yollarda başıboş köpekler korkuyoruz!” İlay ki, yemeğini yiyordu o sıradan, minicik bir çocuk, başını kaldırdı ve “Ama Nermin Teyze!” dedi, “Korkularımızı biz kendimiz yaratırız!” Aynen böyle dedi. Biz üçümüz birden döndük “Ne diyor bu çocuk!” diye. 3 yaşındaki bir çocuktan beklenmeyen bir cümle. Böyle ilginç yorumları vardı. Yetişkin gibi düşünürdü. Böyle benzersiz bir çocuktu. Sonra ben tekrar hamile kaldım.

Yolda from Matuku Film on Vimeo.

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Ezgi’ye…

-Evet. Kız olacağını öğrenince biraz ürktüm.  “Allah’ım, ablası çok güzel. O da ablası kadar güzel olsun. Kıskanmasın iki kız kardeş birbirini!” dedim. Ve Ezgi doğdu. Allahım beni kırmadı. ablası kadar güzel bir kızımız daha oldu. Bakanların bir daha baktığı güzellikte. Ama ateş ateş topuydu, inanılmaz hareketliydi. Bazen ne yapacağımı bilemiyordum yaramazlığı karşısında. İşte o sırada, İlay karşıma dikilir, kardeşini korurdu. “Ama anne, o daha bebek. Bilemez ki!” derdi. Beş yaşındaki çocuk bana akıl verirdi…

Trafik kazası değil trafik cinayeti

İki kardeş iyi anlaşıyorlardı yani…

-Hem de nasıl. Muhteşem bir ilişkileri vardı. Çok mutlu bir aileydik biz. Kahkahalar eksik olmazdı evimizden. Anne-baba ikimiz de öğretmeniz. Küçük ilçelerde çalıştık hep. Oralarda servis mervis yok, İlay evden okula yürüyerek gidip geliyordu. Ve bu konuda eğitimli bir çocuktu. Ama hayatta, tek başınıza sizin bir takım şeyleri doğru yapıyor olmanız yetmiyor! Neticede kızım İlay’ın başına gelen felaket, yaya kaldırımda okula giderken geldi!

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Nasıl bir felaket?

- Ehliyetsiz bir sürücü, motosikletiyle, 100 km hızla gelip İlay’a çarpıyor. Ve hayatımız o günden sonra bir daha asla eskisi gibi olmadı…

Çok korkunç bütün bunlar… Siz nasıl öğrendiniz?

-Ben okuldaydım, bir öğrencim söyledi. Hemen sağlık ocağına koştum. Eşim de oradaydı. Önce durumun vehametini kavrayamadım. Bir ilçedesiniz, bir motosiklet ne kadar zarar verebilir ki? Hani çarptı, bacağı incinmiştir, en fazla kırılmıştır diye düşündüm. Konduramadım. Çarpan çocuk da oradaydı, ilk başta onu gördüm. “Benim bir suçum yok!” deyip duruyordu. Sonra içeri girdim İlay’ı gördüm. Oracıkta yatıyordu yavrum. İnsanın evladını öyle görmesi o kadar korkunç bir şey ki. Bir şey yapmak istiyorsunuz. Elinizden bir şey gelmiyor. Olan bitene de inanamıyorsunuz. Beyniniz almıyor. Her şey normaldi daha bu sabah, nasıl olabilir böyle bir şey. “O kadar küçük ki, daha sekiz yaşında, ona bir şey olamaz!” diyorsunuz. Ama oluyor. Sağlık ocağında ambulansı bekledik. Geldi ama geç geldi. Ayakkabılarını almak istedim. Arkadaşım, “Ne yapacaksın ayakkabıları?” dedi. “E dönüştü ayağına ne giydireceğim!” dedim. O kadar konduramıyordum. Ambulansın kapısını kapatırken doktor, “İnşallah yaşar!” dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. “Bu nasıl bir cümle!” diye… Yavruma doyamadım ben, daha kocaman bir hayatı vardı yaşayacak! Ambulansta yanına oturdum, kasılıyordu. Hemşire bir doz bir iğne yaptı. “Kasılmalarını rahatlatmak için” dedi. İğnenin arkasından, ben, kızımın güzel yüzüne bakarken, hıçkıra hıçkıra ağlarken, sürekli dua ederken; o, derin bir nefes aldı ve bütün kasılmaları bir anda bitti! Ben ilacın etkisiyle rahatladı zannediyordum, oysa yavrum o anda son nefesini vermiş!

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Nasıl bir acıdır bu…

- Sormayın. Cevabı yok. Hastaneye gittiğimizde tekrar canlandırdılar. Biz yine ümitlendik. 6 gün yoğun bakımda kaldı. O esnada, kalbi birkaç kez durdu. Yeniden çalıştırdılar. Ama olmadı, kurtarılamadı. Gitti güzel kızım, melek oldu…

Şimdi o süreci nasıl hatırlıyorsunuz?

-Bazı bölümler flu. Hastane bahçesini ve yoğun bakım ünitesinin önünü hatırlıyorum. Geri kalanı çok hatırlamıyorum. Bir de küçük kızımız Ezgi’ye o dönemde büyük haksızlık yaptığımızı hatırlıyorum…

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Neden?

- Çünkü anne- baba olarak biz eşimle, korkunç bir travma yaşadık ve depresyona girdik. İlay’la beraber, bizim de bir yanımız öldü. 4 yıl kendimize gelemedik. Ve ne yazık ki o sürece boyunca, ben Ezgi’yi kucağıma alamadım. Öpemedim, sevemedim. Çünkü onu her kucağıma aldığımda, ablasının eksikliğini hissettim. İlay’a haksızlık etmemek için, belki de Ezgi’ye haksızlık ettim. Ezgi hem çok iyi anlaştığı ablasını hem de annesini babasını kaybetti o süre içerisinde. Yalnız başına kaldı. Ve sadece dört yaşındaydı...

Peki çok sevdiği ablasını bir daha hiç göremeyince n’aptı?

-Sorun da o zaten. Biz Ezgi’ye, İlay’ın kaybını anlatamadık. Bu konuyu hiç konuşmadık. Dört yaşındaki bir çocuğa ölümü nasıl anlatacağımızı bilemedik. Bunun üzerine psikolojik yardım aldık. Ve ablasını bir daha artık göremeyeceğini, onun cennette olduğunu söyledik. Bir gün annem, onu yatakta ablasının fotoğrafına sarılmış, sallanarak ağlarken bulmuş. “Ablam gitti, kimse söylemiyor nereye gittiğini. Onu çok özlüyorum. Cennet mi gittiği yer?” demiş. O küçücük çocuk, çok ağır bir depresyon yaşadı. İlkokula başladıktan sonra, baktık okulda da sorunlar yaşıyor, “Dikkat eksikliği” diye düşündük, yine yardım almaya karar verdik, bir uzmana gittik.

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Ne dedi?

-“Dikkat eksikliğiyle geldiniz ama onun aklı, sürekli ablasının kaybında! Kafasının meşgul olduğu konu o” dedi ve bize sordu: “Bu konuyu konuştunuz mu?” “Çok detaylı konuşmadık” dedim. “Lütfen ne sorarsa cevap verin! Ve her şeyi net olarak söyleyin. Saklamayın, yalan söylemeyin, değiştirmeyin!” dedi. Bir hafta geçti, evdeyiz. Ezgi, ablasıyla ilgili sorular sormaya başladı. Ben de ne sorduysa cevap verdim. Derken çıldırdı. Duvarları tekmelemeye başladı. “Siz, ne biçim anne babasınız! Siz, çocuğunuzu koruyamıyorsunuz. Ya beni de koruyamazsanız. Ya ben de ölürsem!” dedi.

Siz n’aptınız?

-Bilemedim ne yapacağımı. Sonra cennete nasıl gidileceğini sordu. Cennete ancak ölünce gidildiğini söyledim. Bir daha bu konuyu konuşmadık aramızda. Ama hep kafasının içinde devam eden bir meseleydi…

Sonra bir bebeğiniz daha oldu…

-Evet. Umut’un doğumuyla yeniden aile olmaya başardık. Ezgi de daha iyiydi. Ama tabii benim üzerinden atamadığım korkularım, endişelerim oluyordu…

Neydi onlar?

-Böyle büyük bir kayıp yaşayınca, insan diğer çocuklarına daha bir evhamla bakıyor. Çocuğunuzu bir yere tek başına gönderemiyorsunuz, yalnız bırakamıyorsunuz. Sonra eşime “Bunu halletmemiz gerekiyor. Ezgi’yi hayata hazırlamamız gerekiyor. O, bir gün büyüyecek, yuvadan uçacak ve tek başına hareket edecek. Sürekli çocuğumuzu gözleyemeyiz!” dedim. Ezgi, ilkokuldayken hep babasıyla okula gidip geldi. Ortaokuldayken, servisle gidip gelmeye başladı. Servis şoförleriyle sürekli, “N’olur çok dikkatli kullanın. Bizi anlayın, çok büyük bir acı yaşadık. Trafik konusuna özel olarak hassasiyet gösteriyoruz!” türünden konuşmalar yapıyorduk. Yine de nispeten korkularımızın üzerine geçmeyi başarmıştık.  Ezgi 9. sınıfı başka bir şehirde okudu. Aslında biz de oraya tayinimizi istedik ama olmadı, bir türlü gidemedim. Ezgi tek başına kaldı. Okula, tek başına gidip geldi. Trafikte tek başınaydı. Akıllı bir kızdı. Bütün kuralları bilir. Kaldığı yer, okulun bahçesine çok yakın yerdeydi. İçimiz rahattı. Bir gün telefon etti bana. Ben duymamışım. Bir arkadaşına gitmek için servise binmiş, fakat ben duymayınca, izin alamayınca bizden, “Annemle konuşamadım!” diye son anda inmiş servisten. Sonra o okul servisi hareket ediyor. Ve hareket ettikten sonra bir başka araçla çarpışıyor.

Offf çok fena…

-Evet, Ezgi’nin inmeden önce oturduğu yer, içine çöküyor. 24’e yakın öğrenci yaralandı. Sonradan bunları duyunca, “Allah, yavrumu bizi bağışladı!” diye nasıl mutlu oldum anlatamam. Dedim ki, “Artık bitti. Bütün korkular bitti. Atlatıyoruz, hatta atlattık!” İlk yavrumu kaybettiğim için elimde olmadan kafamda geçirdiğim o korkunç senaryolar, asla gerçekleşmeyecek…

Sonra Bursa’ya mı tayin oldunuz?

-Evet. Fatih Lisesi’nde kayıt yaptırdık ve orada Didem’le tanıştı. Yeni bir arkadaş. Birbirlerine çok ısındılar. Sürekli birlikteydiler. Özel ders alacaktı Ezgi. Didem’in de yanında bulunmasını istedi. Böylelikle ikisi birlikte ders almaya başladılar…

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Özel ders sonrası Ezgi eve nasıl geliyordu?

-Ben alıyordum. Ne kadar rahatlamış olsam da, trafik hala korkulu rüyamdı. Didem’in evinin orada metro inşaatı vardı. İşaretler konmamıştı. Çukurlar vardı. Karanlıkta otomobil kullanmak istemiyordum. Ezgi de telefon açıp, Didem de kalmak istediğini söyleyince, “Peki” dedim, “Kalabilirsin!” O kadar sevindiler ki, telefondan mutluluk çığlıkları geldi. Fizik çalışacaklardı birlikte. Ben ertesi sabah okula gittim. Herhangi bir şeyden şüphelenmedim, herhangi bir şey de hissetmedim. Sadece saat 1’de eşimden telefon gelinceye kadar. Eşim, hastaneye gelmemi söyledi. Niçin hastaneye gittiğimi bilmiyordum. Ne olduğunu da bilmiyordum. Sadece eşimin dediğini yaptım. Orada eşimle karşılaştım, “Ne oldu?^” dedim. “Ezgi kaza geçirmiş!” dedi.

Trafik kazası değil trafik cinayeti

Aman Allah’ım…

-“Durumu nasıl?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. Acilin orada bekliyorduk. Didem’i çıkardılar önce. Didem’in bedeni çıplaktı. Üstünde örtü vardı, yüzü açıktı. Vücudunda herhangi bir yara bere yoktu. İyi görünüyordu. Sadece uyuyor gibiydi. Yani ben öyle zannettim. Sonra arkasından Ezgi’yi çıkardılar. Kalbim, göğüs kafesimden fırlayacaktı. Ezgi, çok ciddi darbe almıştı, çok ciddi yaralar vardı yüzünde. Hızlıca bir yerlere götürdüler. O kadar şaşkın ve şok içindeydim ki, durumu kavrayamadım. O sırada, Didem’in annesi geldi. Dedim ki “Didem’in hiçbir şeyi yok, o çok iyi. Ama Ezgi pek iyi değil!” Oysa Didem, çoktan hayatını kaybetmiş, olay yerinde. İnsan, asla konduramıyor. Gözümün önünden cansız bir beden geçmesine rağmen, yine de onun cansız olduğunu idrak edememiştim. Çünkü beyin kabul etmiyor...

Peki Ezgi?

- Orada öylece duruyorduk eşimle… Şok içinde… İnsanlar gidiyor, geliyor, bir şeyler söylüyor. Bir uğultu, kalabalık… “Bütün bunları biz daha önce yaşadık!” diyorum, ilk kızımızda yaşadığımız aynı sahneler tekrar canlanıyor. Aynı şeyleri ben 12 yıl önce yaşadım! “Allah’ım” diye kafamı yukarı kaldırıp, onunla konuştuğumu hatırlıyorum, “Bir yerde bir hata var. Ben bunları yaşadım. Ben bu sınavı verdim. Niye aynı şeyleri yeniden yaşıyorum ben?”

Geçekten inanılır gibi değil…

-Her şey, o kadar aynıydı ki! Ezgi’ye okula giderken, yaya geçidinde araba çarpıyor. 80 kilometre hızlı giden ehliyetsiz bir sürücü.  İlay’a da aynı şekilde okula giderken yaya kaldırımında bir motosiklet çarpıyor. Saatleri bile aynı: 1’e çeyrek kala. İki yavrumuzu da, okula giderken trafiğe kurban verdik.

Siz bütün bunları nasıl açıklıyorsunuz?

-Açıklayamıyorum. “Böyle olması gerekiyordu” diyorum. Aynı şeyin, aynı ailenin başına iki kere geliyor olması olacak şey değil! Matematik öğretmeni arkadaşıma dedim ki, “Olasılık hesaplarında bu ne kadarda bir olabilir bir şey?” diye sordum. Bana çok uçuk bir sayı söyledi. İlay da çok büyük acılar yaşadık. Bunun, benim için olduğunu düşünüyorum, eşim için olduğunu düşünüyorum, Ezgi için olduğunu düşünüyorum, yani bizim tekamüle ermemiz için. Bir sürü şeyi de halletmiştik aslında. Ama Ezgi’ninki başka türlü bir şey. Ezgi’nin kaybını, biz, bizim için yaşamadık. Ezgi’nin kaybı toplum içindi…

Nasıl yani?

- Toplum olarak trafik konusunda felaketiz! Arabaya bindiğimizde, kontrolü kaybediyoruz. İnsan olmaktan çıkıyoruz. Bana, baş sağlığına gelen biri şunu söyledi. “Ben de 140’la gidiyorum ama hiç kaza yapmadım!” Ne dediğinin farkında değil! Ne demek 140’la gitmek! Ama siz böyleyiz. Oysa kurallar var. Bizimse, kurallara uymama gibi bir problemimiz var. Ezgi’nin olayına baktığınız zaman, ona çarpan kişi, 32 yaşında genç bir adam. Kendisine ait olmayan bir arabanın üzerinde ve kontrolsüz kullanıyor. Annesi defalarca, “Birinin başını yakacaksın, n’olur yavaş git oğlum!” diye uyarmış. Ama devam ediyor. O gün kaza yapacağını düşünmüyor. Asla böyle bir düşüncesi yok. Basıyor, gidiyor. Ve iki genç insanın ölümüne sebep oluyor! Bu korkunç bir şey ama insanlar bunun asla farkında değil! Kişinin yaptığı şeyi anlayıp vicdan azabı çekmesini bekliyorsunuz. Çünkü bu, bir vicdandır. İki tane 15 yaşındaki kızı, bu dünyadan, sevdiklerinden, annesinden babasından ayırıyorsunuz! O aileleri karanlığa gömüyorsunuz! Vicdanen rahatsızlık duymanız gerekir. Vicdanen, o başın kalkmaması gerekir. Ama bunu göremiyorsunuz. Ben İlay’ı bizden ayıran çocukta da bunu göremedim. Ona telefon ettim bir gün. Babası hastaymış, “Geçmiş olsun baban için üzgünüm” dedim. Anlamadı kim olduğumu. Kendimi tanıttım, “Ben İlay’ın annesiyim!” dedim. Bana, “İlay kim?” dedi. İşte o an bir daha yıkılıyorsunuz! İlay mı kim? “Öldürdüğün çocuk!” dedim. Ama nafile, vicdanen de bunun azabını, ıstırabını çekmiyorlar. Oysa sen, okul vakti, 100 kilometre hızla okul çocuklarının arasına daldın. Ezgi’yi öldüren çocuğu gelince, yaya geçidinden 30’la geçmesi gerekirken, çok daha yüksek bir hızla geçince, doğal olarak yaya geçidindeki iki kızı öldürdü. Ama ceza almadı. Aldığı 14 ay bir hapis cezası vardı. Sürekli temyize gönderdikleri için, dava süresi uzadı ve içeride hiç yatmadan serbest kaldı. İşlediği suçun cezasını çekmedi. Ama dönüp baktığınız zaman bu insanların kendileriyle de yüzleşmediklerini görüyorsunuz. O zaman yargıya çok büyük iş düşüyor.

Sizce “kaza” mı bunlar?

-Hayır, cinayet! Neden mi cinayet? Siz bu hızla çocukların içine dalarsanız, onların birinin ölmesi muhtemeldir. Bu da bir cinayettir. Eğer siz 30’la geçmeniz gereken yerden 80 ve üstü bir hızla geçerseniz orada çarptığınız insanları öldürebileceğiniz de çok muhtemeldir. O zaman bunlar kaza değildir. Bilinçlidir. Sadece kasıt yoktur. Ya da şöyle diyeyim, “Kasıt Ezgi değildir Didem değildir İlay değildir ama biridir!” Bunun yargı tarafından anlaşılması ve buna göre ceza verilmesi gerek. Oradaki halk, pek çok kez üst geçit için dilekçe vermiş. Ama yapılmamış. O 2 hafta içerisinde 5 ölüm gerçekleşti o noktada. Bu, olacak şey mi? Ezgi ve Didem’in arkadaşları eylem yaptılar. “Buraya bir üst geçit istiyoruz!” diye. Sonunda üst geçit yapıldı oraya. Yani birtakım hatalar giderildi. Sinyalizasyon lambası çalışmıyordu, o da halledildi. Oraya bir trafik ışığı konuldu. Bunlar aslında çok önceden alınabilecek önlemlerdi. Belki yapılsaydı, kızlarımız hayata olurdu… Ben çok büyük bedel ödedim. Bu kadar büyük bedel ödemiş bir anne olarak hala çocukların yollarda ölmesine tahammül edemiyorum. Her duyduğum kaza haberinde bir kez daha aynı acıyı yaşıyorum. Ölmemeli artık çocuklar. Çocuklar evden okula gitmek için çıktıklarında evlerine dönebilmeli…

 

SON ŞİİR

Ben ölümünden sonra Ezgi’nin çantasını bu şiiri buldum. Bir hafta öncesinde yazmış. Tabii ki okuyunca çok kötü oldum. Sanki olacakların biliyormuş gibi yazmış…

Bir gün yürürken ıssız kaldırımlarda baktım etrafıma

Rüzgar hiçbir şey bırakmıyordu yerde

Yer çekiminin isyanıydı bu

Üstünde yürümemi istemiyordu sanki asfalt

İstemiyorlardı evime gitmemi

Evimin önünde gördüğüm tüyler ürperticiydi

Gördüğüm çukur, ağzına kadar doluydu suyla

Bir kedi vardı içinde çırpınıyordu

Olacaklardan habersiz

EVLATLARIMIN KOKUSU

Her ikisinden de geriye kalan bu çoraplar. Gözüm gibi bakıyorum. Kaza sırasında giydikleri çoraplar. Evlatlarımın kokusu sinmiş durumda. En azından kokularına sahibim…

 

 

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku