Hayatta kimseye biat etmedim

Bizden biri...Semt çocuğu, sokak çocuğu. Neyse o. Numarası yok.

Kafadan girdi meseleye.“Veysel Abi saçlarımı kesmeye İstanbul’dan geldi!” dedi.“Bu röportaj için mi?” dedim. “Evet” dedi.

 

Hazırlanmış. Bakımlı ve iyi durmak istiyor ama bunu da saklamıyor. Ne giyeceğini de düşünmüş. Puantiye şıklığı yapmış, David Beckham’dan aldığı ilhamla.

 

Çok ama çok açık sözlü. Ne sorsan yanıtlıyor.Cin gibi bir adam, zeki, tutkulu, heyecanlı, farkında ve her şeyi ciddiye alıyor, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor.

 

Bu röportaja bile özen gösterdi. Beş saat geçirdi bizimle. Çok güldürdü. En çok semt hikâyelerini sevdim. Bütün bir semte bakıyor. Bunu da kibirli bir biçimde söylemiyor, onun için normal olan bu.Babası, “Bilmem ne amcanın göz ameliyatı olması gerekiyor” demiş.

 

Arda da, “Ha öyle mi, geçmiş olsun! Tabii baba. Kaç para gerekiyor?” diye sormuş.“100 bin lira!”“Epey yüksek bir miktar” demiş Arda.“Yüksek müksek!

 

Sen çocukluğunda top oynamaya giderken o senin cebine harçlık koyardı!”“Ha tamam o zaman” demiş ve gereken miktarı göndermiş.Arabası bozulan, motoru yanan, iş kuran, iflas eden...

 

İyi kalpli biri, büyüdüğü semtte zor durumda olan herkese arka çıkıyor.“Benim bankada milyon dolarlarım varken, onların zora düşmesi olmaz!” diyor. Samimi, poz değil yani.Parayla meselesini halletmiş.Anaparaya dokunmuyor, ekstra kazançlarla aylık giderlerini hallediyor.

 

Epey yüklü bir miktar da aileye, çevreye ve yardım edilmesi gerekenlere gidiyor.Bir an düşündüm, Ronaldo, Messi filan böyle midir? Yoksa bu, bizim ülkeye mi özgüdür?

Bence kendini fevkalade geliştirmiş bir adam. Helal olsun. Rafine zevkleri de var. 36 tane saati mesela.Kendini şımartmak istediğinde saat alıyor.

 

Favorisi Patek Philippe...Neredeyse her modelini almış da, kolundaki 56 model vintage bir Patek Philippe’ti, pek zarifti.Bu tür şeyleri anlatmayı seviyor.Bu aralar, Deri Tanıtım Grubu adına, Türk derisini dünyaya tanıtıyor. Bunu da bir milli mesele olarak alıyor.

Hayatta kimseye biat etmedim

 

 

Türkiye’nin tanıtımı olarak bakıyor. Avrupa’nın önemli merkezlerinde fotoğraflarını görmek çok hoşuna gidiyor.

 

Ego sağlam. Kendine güveni olan biri, yüksek enerjili, biraz geveze ama tatlı bir geveze...

 

Bir ara, “Havyarı ekmek arası yiyoruz!” dedi. Şaka zannettim, akşam gittiğimiz balıkçıda gerçekten öyle yaptı. Komplekssiz biri. Bu arada gerçekten Barcelona fatihi. Sokaklarda onu tanımayan yok.

 

Bizi stada götürdü.Dedi ki, “Bu stat meraklıları için özel. İnsanlar müze gezer gibi geziyorlar burayı.

 

Play station’da bile en rağbet edilen yer, bir-iki ödül kazanman gerekiyor girebilmek için...”Birlikte içeri girdik, gezdirdi, ben en çok futbolcuların sahaya çıktıkları tüneli sevdim. Akşam sevgilisi Aslıhan Doğan da geldi.

 

Pek yakışıyorlar.Aslıhan’ın bir kolunda, kendi ailesinin doğum tarihleri vardı, babasının, annesinin, kardeşinin ve kendisinin...

 

Öbür kolunda ise Arda’nın doğum tarihi... Tatlı bir çift. Mutlu olmaları ve bu ülkenin Arda gibi daha nice genç değerler yetiştirmesi dileğiyle...

 

Sen bizim milli gururumuzsun!

- Teşekkür ederim.

 

Barcelona gibi bir takımda, bütün dünyanın hayran olduğu futbolcularla oynamak nasıl bir şey?

- Müthiş! Hayalimdi. Yalan yok. Hep, “Keşke bir gün Barcelona’da oynayabilsem, o takımın bir parçası olabilsem!” demiştim. Chelsea değil, Manchester değil, Barcelona... Allah’a çok şükür, neyin hayalini kurduysam gerçek oldu. Ama tabii bu başarı gökten zembille inmedi. Çalıştım, emek verdim. Şu anda da dünyanın en iyi takımlarından birinde oynamanın keyfini sürüyorum.

 

Hayatta kimseye biat etmedim

 

Nasıl oluyor da, kafayı yemiyorsun?

- Ben tevekküle inanan bir insanım. İnançlarım gereği, her şeyin Allah’tan geldiğine inanıyorum. Bu duygu da beni kafayı yemekten koruyor. Bir de gerçekçiyim. Evet, futbolda gelebileceğim en üst noktaya geldim. Ama bir gün bu rüya bitecek. Buna hazırlıklıyım. Şu anda futbolculuğumda elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Üzerinde Arda formasıyla top oynayan bir küçüğü görmenin verdiği manevi tatmin, anlatılır gibi değil. Doğru bir rol model olmak istiyorum.

 

Ne güzel, ne olgun laflar bunlar! Oysa biz kafayı yiyoruz... Senin kazandığın parayla, attığın, atamadığın gollerle, gittiğin partilerle, gezdiğin kızlarla, like’ların, mike’larınla... Bunlar bize dert oluyor. Sen nasıl bu kadar cool kalıyorsun! 

- E çünkü başka türlü davranırsam annem kızar! Evet benim attığım her adım haber oluyor. Ama Barcelona’nın herhangi bir oyuncusu da haber olur. Ben içimden nasıl geliyorsa öyle yaşıyorum. Kendimden başka bir adam olursam, kendimi kasarsam, ben, ben olamam. Kasmıyorum...

 

Kibirli davranırsan annen ayar çeker, öyle mi? 

- Kızar diyelim. Aileme saygım büyük, onları utandıracak bir şey yapmam.

 

Başarmanı istemiyorlar!

 

Ulaştığın bu konum seni ne kadar zorluyor?

 - Kendime ait zamanım neredeyse hiç yok. Eve gelince küt diye devriliyorum. Sponsorlar, röportajlar, fotoğraf çekimleri, yardım kuruluşlarıyla ilgili bir şeyler, hep bir aktivite. Futbol oynamak neredeyse işimin en kolay yanı. Senede 60 maç oynuyoruz. Antrenmanlar, seyahatler, sürekli yollardayım...

 

Olduğun yeri muhafaza etmenin sırrı ne?

- Galiba ‘farkındalık’. Sana yardım edecek kimse yok aslında, bir tek sen varsın. Konsantrasyonun hep yüksek olmalı. Dış etkenlere karşı kendini kapamalısın. Polemikleri, yazılanları ciddiye almamalısın. Benim düşünmem gereken annem, babam ve sevdiklerim, o kadar. Gerisi sağlığımı korumak, işime odaklanmak ve sahaya çıkıp elimden gelenin en iyisini yapmak.

 

Peki bu, nasıl bir stres, nasıl bir baskı? Ne kadar büyük yani?

-Valla benim açımdan kalması en zor yer Atletico Madrid’di. Bugün daha az baskı var. Yarın öbür gün Barcelona’dan ayrılsam, kariyerimi en üst seviyede bırakmış olacağım. Başardım yani. Artık kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilim.

 

Hayatta kimseye biat etmedim

 

Yaşadığın hayatı ve stresi başkaları kaldırabilir mi?

- Elbette! Ben nasıl yaptıysam, başka gençler de yapabilir. Ay’dan gelmedim! Türk insanı bu yetenekte ama doğru yönlendirmek gerekiyor. Mesela Galatasaray’da oynarken bana yapmadıklarını bırakmadılar. İzin günümde istediğim yerde, istediğim kişiyle gezemeyecek miyim? Türkiye’de böyle saçma kısıtlamalar var. 21 yaşında bazı fikirlerini söylediğinde, “Çok konuşuyor! Her şeyi biliyor! Ukala!” oluyor. Başarmanı istemiyor, saygı duymuyorlar. Avrupa’da doğru bir şey söylüyorsan, insanlar sana saygı duyuyor.

 

Öyle bir anlattın ki, sanki senin hiç hatan yoktu...

- Olmaz mı? 18 yaşında cebinde 500 bin doları olan, evini, Porsche’sini almış, bir anda şöhretin tepesine çıkmış bir çocuktan ne bekleyebilirsiniz? Tabii ki hata yapacak. Ben de yaptım. Ama kötü niyetli değildim. Heyecanlıydım, çömezdim ve sonradan görmeydim. E bunlar da normal.

 

Sonradan görme olduğunu çok az insan itiraf edebilir...

- Bizde yalan yok!

 

Bugün geldiğin noktada en çok kime teşekkür ediyorsun? 

- En çok Allah’a, anneme-babama ve bana destek olan hocalarıma, arkadaşlarıma. Ben çok arkadaşı olan bir adamım. Onların varlığı bana hep güç verdi, diri ve canlı tuttu. Her zaman evimde beş-altı çocukluk arkadaşım olur.

 

Hâlâ mı?

- Tabii tabii, Bayrampaşa’dan arkadaşlarım, Yeşilköy’den ve Galatasaray altyapısından arkadaşlarım. Dostluklarım bin yıl sürer. Vefa önemlidir bizde.

 

Herkes senin için, “Müthiş bir futbol zekâsı var!” diyor... 

- Onu bilmem, bildiğim şu: Kuvvetli yanlarımı da, eksik yanlarımı da görebiliyorum.

 

Bunu nasıl öğrendin?

- İzleyerek. ‘Görsel antrenman’ yaparım. Futbolcuların çoğu çok fazla maç izlemez. Ben izlerim. Mesela, 30 metreden kaleye şut atmam. Çünkü iyi şut atamadığımı biliyorum. Hiçbir zaman rakibin sağından atıp, solundan geçmeye çalışmam. Çünkü süratime o kadar güvenmiyorum. Hep topu kaybetmemek üzere kısa çalımlar ve paslar atarım.

 

Kendini keşfetmende birileri sana yardımcı oldu mu?

-Çok kişi oldu. Fatih Terim’in bir cümlesi hiç aklımdan gitmez mesela. Taktiksel açıdan kenarda oynuyordum. “Kenarda oynarsan, sadece bir mevkiinin özel oyuncusu olarak kalırsın. Ama içeriye girersen, oyununu çeşitlendirir, dünya starı bile olursun!” demişti. 

 

Hayatta kimseye biat etmedim

 

Futbolcunun yaptığı işe bak!

 

Kısa pantolonlu bir çocukken de, “Ben dünya starı olacağım” diyor muydun?

- Büyük işler başarabileceğime inanıyordum. Genç Milli’de biz, 16 yaş grubunda, 40 maç yenilmeyen, 87 doğumlu bir gruptuk. Rakiplerimiz şu an dünya starı olan futbolcular. Biz onları 16 yaşındayken yeniyorsak, 21 yaşında niye yenemeyelim? 23 yaşında niye onlarla aynı seviyede olamayalım? Olabilirdik. Ama işte o çocukların bir kısmı kaybolup gitti. Ben hep şunu iddia ettim: Türkiye’deki sistem sıkıntılı. Genç futbolcularda da sorun var ama ille de ‘suçlu’ aranacaksa, hocalar ve sistem suçlu.

 

Sence neden kaybolup gitti o çocuklar?

- Çünkü bu ülkenin futbola, futbolcuya bakışında sıkıntı var. ‘Topçu’ olarak değerlendiriliyorlar. Küçümseniyorlar. Tamam bindikleri arabalar, giydikleri kıyafetler, bir sindirememişlik oluyor. Birdenbire paraya, üne kavuşunca hazmedemiyorlar. Ben de benzer şeyler yaşadım. Yine de bu gençlere anlayışlı davranmalı, saygı göstermeli. İspanya’da halk kahramanı gibi algılanıyorlar.

 

E sen de kendi ülkende öyle değerlendiriliyorsun...

- İyi de, ben kapağı yurtdışına atıp başarılara imza attıktan sonra halk kahramanı ilan edildim! Galatasaray’dayken haylaz, yaramaz çocuktum... Biz futbolculara, “Ya işte kıyafeti şöyle!” diyoruz. Sana ne kıyafetinden! Sen yaptığı işe baksana! Bu çocuk kim bilir nereden gelmiş? Eleştirmeyi, yargılamayı keseceksin. Ona zaman vereceksin. Bir de bazı şeyleri öğreteceksin. Altyapılara, genç milli takımlara İngilizce eğitimi şart mesela. Psikolojik eğitim şart. Davranış bilgisi eğitimi şart. Profesyonel anlamda bir yere geldiği zaman, nasıl konuşacak, nasıl giyinecek, nasıl davranacak?

 

Bunları nasıl öğrendin?

- Kafamı gözümü yararak! Bakarak, görerek. Bazı komplekslerini de yenmeli insan. Bu dünyada en iyi giyinen futbolcu kim mesela? David Beckham mı? Nasıl giyiniyor, n’apıyor, hangi saati takıyor, açıp bakarım abi! Evet aynı giyinemem belki, fiziksel farklılıklarım da var ama ona yakın giyinirim. Taklit etme ama örnek al! Bunda çekinecek bir şey yok. 

 

Haddimi bilerek buralara geldim

 

Sanatçılıkta bile torpil olabilir ama futbolculukta olmaz. Her şeyi yeteneğe bağlamak da doğru değil. Çalışacaksın. Sürekli kendimi çalışıyorum ben. Haddimi bilerek buralara geldim. 

 

Türkiye’de köşe yazarları bilmedikleri konuda sekiz yazı yazıyorlar

 

Peşinde sürekli paparazzilerin dolaşması seni rahatsız ediyor mu?


- Etmiyor. Ama olanı yazsınlar. Cuma yemekteysem, pazar maç varsa, “Cumartesi gecesi dışarıdaydı!” demesinler. Enerji içeceği içiyorsam, “Votka enerji içeceği içiyordu” yazmasınlar!

 

Hayatta kimseye biat etmedim


Burada böyle şeyler olmuyor mu?


- Hayır! Burada Messi’yi bile kimse çekmez. Madrid’de Ronaldo’yu Irina’yla çekmiyorlardı, düşün. Türkiye’de delirdiğim başka şey de, köşe yazarlarının hâkim olmadıkları konular hakkında yorum yapıp, yazı yazmaları, bilmedikleri şey hakkında sekiz tane yazı yazıyorlar.


O zaman bir futbolcu için Türkiye’den gitmek rahatlatıcı bir şey...


- Yüzde yüz kendini geliştiriyorsun. 22-23 yaşında genç bir adam, yurtdışına gidince hayatıyla ilgili risk alıyor. Ki ben, Galatasaray’da ne olursa olsun, konuştuğumuz bütün olumsuzluklara rağmen prens gibiydim. Ama hayallerim büyüktü, “Bir gün Barcelona’da oynar mıyım? Yapabilir miyim?” O yüzden gittim. Şimdi dönüp bakıyorum da iyi ki hayallerimin peşinden gitmişim.

 

 

Futbolu bırakınca federasyon başkanı olabilirim

 

“Futbolu bırakacağım” dediğin bir yaş var mı?

- Hayalim üst seviyedeyken bırakmak. Fiziken tam düşmeden. O da 35’ler filan.

 

 

Ondan sonrası peki? 

- Zaman gösterecek. Belki federasyon başkanlığı, belki kulüp başkanlığı, belki de Galatasaray’a sportif direktörlük. Zamanı gelince bakacağız.

 

Hayatta kimseye biat etmedim

Fotoğraflar: Cem TALU 

 

Türkiye’ye dönmek istiyorsun yani...

- Elbette! Bu birikimle mutlaka ülkeme dönmem gerekiyor. Türk futbol tarihinin özel oyuncularından biri olarak algılanıyorsam, o zaman bu işin yöneticilik kısmında da genç oyuncuların yetişmesi için uğraşmalıyım diye düşünüyorum.

 

 

Peki aile kurmak...

- Çok istiyorum. Ama hayatta hiçbir şeyle ilgili bir paniğim olmadı. Hayırlısı...

 

Senin durumundayken, kadınlar Arda Turan’a mı geliyor, sana mı?

- Şu anda bir kız arkadaşım olduğu için ona saygımdan dolayı sadece onun için konuşabilirim. Kız arkadaşım Aslı, benimle, ben olduğum için birlikte. Beni sevdiğine inanıyorum.

 

Isınırken Kur’an dinliyorum

 

Sahaya çıkarken ritüellerin var mı?


- Isınmam 18 dakika sürüyor. Kalça ve bel hareketleri yapıyorum. O esnada Kur’an dinliyorum. İyi geliyor.


Dinle ilişkin ne zaman başladı?


- Küçüklüğümde. Dedemle alakalı. Kendi içimde yaşarım. Benim Umre’ye gittiğimi de kimse bilmez. İki-üç sene önce...

 

 

Ne ben seni yargılayabilirim ne sen beni

 

Ekşi Sözlük’e baktım, 900 küsur sayfa yazılmış hakkında...

- Orada bana inanılmaz geçiriyorlar. Bazısı mantıklı. Ama içinde zekâ olmayan eleştiriler de var...


Senin için, “Allah, kitap, din, kandil gibi kelimeleri dilinden düşürmeyen, ancak âlemlere akmayı çok seven bir arkadaş” diyorlar, kızıyor musun?

- Hiç kızmıyorum...


“İkisi de benim” mi diyorsun?

- Bizim kitabımızda, hepimizin hesabı Allah’la. Kalplerdekini en iyi Allah bilir. Hiçbir kul, hiçbir kulu yargılayamaz. Ne ben seni yargılayabilirim ne sen beni. Ama İslam dini yanlış anlatıldığı için bizler pek çok sıkıntı yaşıyoruz. Benim evime, beş vakit namaz kılan da geliyor, ateist olan da, sabah-akşam şarap içen de... Hepimiz aynı sofrada buluşuyoruz, hepsinin de başımın üzerinde yeri var. İbadetimi de, sevaplarımı da, günahlarımı da kimse bilemez. Güzel bir söz var: “Günahından haberiniz olabilir ama tövbesinden var mı?” Kısacası hakkımda bu şekilde atıp tutanlara kızmıyorum, onlar için üzülüyorum.


“Devlet büyüklerine minnetlerini, şükranlarını her ortamda sunan ama mafya babalarına selam gönderen, kupa hediye eden bir adam” diyorlar senin için...

- Mafya babası dedikleri Mehmet Ağar mı? Ne ayıp! Mehmet Ağar, benim için ülkesine hizmet etmiş eski bir bakan. Sevdiğim bir büyüğüm. Saygıda kusur etmem. Hiçbir büyüğüme etmem. Bu arada, ben sporcuyum. Herkese eşit mesafede duruyorum. Eğer bir gün Kemal Kılıçdaroğlu, bu ülkenin başbakanı olur ve soyunma odasına gelirse, Erdoğan’a gösterdiğim saygıyı ona da gösteririm. Benim için herkes aynı. Ben hayatta kimseye biat etmedim.

 

Hayatta kimseye biat etmedim

 

Yabancı basın, Türkiye ile ilgili soru sorduğunda ne diyorsun?


- Ne düşünüyorsam onu söylüyorum. “Ülkemde utanılacak bir şey yok!” diyorum. “Evet, sorunlarımız var ama ülkemize aşkla bağlıyız. İnşallah bu karanlık günleri atlatacağız, her şey iyi olacak!”


Birlikte çalıştıkların sana ‘kaptan’ mı diyor?


- Evet. ‘Koca kafa’ diyen de var! Haksız da değiller.


Poposu kalktı diyenler var mıdır?


- Olmaz mı? Herhalde vardır. Biraz kalkmıştır da... Normal!

 

 

Dünyadaki trendleri öğrenmek için danışmanlık alıyorum

 

Bir süredir profesyonel olarak danışmanlık aldığım birileri var.

 

Dünyadaki yeni trendler neler, erkekler nasıl giyiniyor, hangi markalar öne çıkıyor, hangi etkinlikleri asla kaçırmamalıyım, dünyada mutlaka görmem gereken kültürel etkinlikler, defileler neler, neleri izlemeliyim, hepsi hakkında fikir veriyorlar.

“Şöyle bir futbol organizasyonu var, mutlaka git, şöyle önemli bir opera, sakın kaçırma!” Ben de elimden geldiğince öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye çalışıyorum.

 

Hayatta kimseye biat etmedim

 

Aslıhan çat, çat, çat her şeyi söylüyor

 

Sevgilin Aslıhan Doğan’ın seni en çok etkileyen özelliği ne?

- Çok dürüst ve direkt olması. İnanılmayacak kadar! Çat, çat, çat her şeyi söylüyor. Kimseye eyvallahı yok. Çok seviyorum bu huyunu. Ve her şey hakkında bir fikri var. Bilmediğim birçok şeyi bana o öğretiyor. Amerika’da yaşamış, Londra’da ‘criminal justice’ okumuş...

 

Nasıl tanıştınız?

- 10 sene önce tanıştık. Aslında arkadaşımdı. Önceleri hiç yüz vermedi, az peşinden koşmadım.

 

Arkadaştan sevgili oluyor yani...

- Olur tabii, niye olmasın? Hep arkadaş gibi hissedersin ama bir gün işler değişir. Karşıdan da bir ilgi görürsen, o arkadaşlık sevgililiğe döner. Bizde de öyle oldu.

 

Evlenecek misiniz?

-Hayırlısı diyelim.

 

İnsanlar sevgiline b.k attığı zaman ne yapıyorsun?

- Ciddiye almıyorum. O yüzden de sosyal medyadan eğlenceli cevaplar veriyorum. Bana “Yapma, dur!” filan diyorlar. Niye yapmayayım ya? Kız arkadaşım o benim. Bir de yanlış anlamaların önüne geçmek istiyorum. Ama öfkeli bir biçimde yapmıyorum, eğleniyorum yazarken.

 

Aslı’yla vaktiniz olduğunda n’apıyorsunuz?

- Londra’ya gidiyoruz. Gezmeyi çok seviyoruz ama pek zaman olmuyor. Alışveriş filan da yapamıyorum.

 

Kendini nasıl ödüllendiriyorsun?

- Saat alıyorum. 36 tane saatim var. Güzel saatler. Onlar benim oyuncaklarım.

 

 

Eve gelip pijamalarımı giyince Bayrampaşalı Arda’yım!

 

Bu kadar büyük paralar, insanı delirtmez mi, şaşırtmaz mı?

- Allah şaşırtmasın! Erken olması avantaj oldu. 24 yaşında kendimin, ailemin ve hatta sülalemin hayatının sonuna kadar yetecek parayı kazanmıştım! Para nedir ki, elimizin kiri, Allah sağlık versin! Bankada ne kadar param var bilmem.

 

 

 İnsanların paranın peşinde olduğunu düşündüğün zamanlar oluyor mu?

- Böyle hissedersem üzülüyorum. Bizim sofralarımız kalabalıktır. Yüzlerce arkadaşım var. Kim derdini paylaştı, ihtiyacı oldu, borç istedi de, “Hayır” dedim.


Böyle de ki herkes yardım istesin...


- İstesinler, n’olur ki! Ben Bayrampaşa çocuğuyum. Onlar acı çekecek de, benim bankada milyon dolarlarım olacak, öyle mi? Yakışmaz bize.


Rock star gibisin. Ne zaman bu peri masalından normal hayata dönüyorsun?


- Eve gelip, pijamalarımı giyince... Anında Bayrampaşalı Arda oluyorum!


Sevgili semtinden, Bayrampaşa’dan öğrendiğin en önemli şey ne?


- İnsanlık! Bir de, sokağın yazılı olmayan ahlaki kuralları vardır. Mesele, sokakta küfretmeyi öğreniriz ama anneye, kız kardeşe küfredilmeyeceğini biliriz.

 

 

Fotoğraflar: Cem TALU

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku