GeriBurak Kesayak Metaverse’de gayrimenkul patlaması yaşanıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Metaverse’de gayrimenkul patlaması yaşanıyor

Sanal bir dünyada hayali “arsa” satın almak için binlerce, hatta milyonlarca dolar harcanıyor. Metaverse’deki bu talep, yeni dijital pazarlar yaratıyor.

Facebook Ekim 2021'de Meta ismiyle yeniden markalaştı ve Metaverse ile yeni markası adı altında önemli bir duyuruya imza attı. Metaverse, sanal gerçeklik (VR) ve artırılmış gerçeklik (AR) gibi teknolojiler kullanılarak gerçek ve dijital dünyaların entegre edildiği bağlantılı bir üç boyutlu sanal dünya vizyonunu tanımlıyor. Bu sürükleyici ortama VR kulaklıklar, AR gözlükleri ve akıllı telefon uygulamaları gibi araçlarla erişilebiliyor.

Kullanıcılar dijital avatarlar olarak buluşuyor ve iletişim kuruyor, yeni alanlar keşfediyor, içerikler oluşturuyor. Buradaki fikir, metaverse'in sosyalleşebileceğimiz, oynayabileceğimiz, çalışabileceğimiz ve öğrenebileceğimiz işbirlikçi bir sanal alan haline gelmesi üzerine kurulu. The Sandbox gibi sanal oyun platformlarında ve Decentraland gibi sanal dünyalarda halihazırda birkaç metaverse var.

Metaverse’de son dönemde dikkat çeken ise gayrimenkul patlaması oldu. Temel olarak dijital sanat öğeleri videolar, resimler, müzik veya 3B nesneler, sanal gayrimenkul de dahil olmak üzere çeşitli varlıklar için bir NFT oluşturabiliyor. Metaverse ile dijital dünyadaki arsalar, NFT olarak satışa çıkıyor ve burada yeni bir talep patlaması yaşanıyor.

Örneğin, Decentraland, her biri yaklaşık 15 metrekare olan 90 bin parça parsel araziden oluşuyor. Haziran 2021'de, Republic Realm adlı bir dijital gayrimenkul yatırım fonunun, Decentraland'da bir arsayı temsil eden bir NFT satın almak için 900 bin dolardan fazla harcama yaptı.  Kasım 2021'de ise Metaverse Group, Decentraland'daki arsalarını 2.4 milyon dolar karşılığında satın aldı. Peki bu arsalar nasıl mı kullanılıyor? Alıcıya göre alan, dijital moda etkinliklerine ev sahipliği yapmak ve avatarlar için sanal giysiler satmak için kullanılabiliyor. Bu arsaların gelecekte toplantılara, etkinliklere, konserlere, fiziksel dünyada yaşadığımız birçok şeye ev sahipliği yapması bekleniyor.

Sanal bir dünyada hayali “arsa” satın almak için binlerce, hatta milyonlarca dolar harcama fikri, dürüst olmak gerekirse, saçma geliyor. Ancak son aylarda, meta veri tabanındaki sanal araziye önemli yatırımlar görüyoruz. Sanal bir oyun dünyası olan The Sandbox'ta açıklanmayan bir miktar karşılığında gayrimenkul satın alan PwC, bu alana son giren şirketlerden biri oldu. PwC gibi bir dünya devinin de sanal dünyada bir arazi alması, bu alandaki yatırımların devam edeceğine işaret ediyor. Bu arsaların nasıl bir gelir ekosistemi oluşturacağını ise önümüzdeki günlerde göreceğiz.

X

Robotlarda yüz ifadesi güven yaratıyor

Otomasyon, dijitalleşme ve robotlar her ne kadar hayatımızı değiştirmeye devam etse de gülümsemeye olan ihtiyacımız değişmiyor.

Robotlar, yapay zeka ve otonom sistemler dünya genelinde hastanelerde giderek daha fazla kullanılıyor. Bu sistemler; cerrahi prosedürler ve hayati belirtilerin alınmasından güvenliğe yardımcı olmaya kadar çeşitli görevlerde yardımcı oluyorlar. Bu tür "tıbbi robotların", otomatik sistemler aracılığıyla ameliyatlarda hassasiyeti artırmaya ve hatta ilaç dağıtımında insan hatasını azaltmaya yardımcı olduğu birçok kez görüldü.

Birçoğumuz 2014 yılında tanıtılan ve duyguları okuduğu iddia edilen Japon Pepper robotun gülen yüzüne aşinadır. "Duygusal" robot çalışmaları, son dönemlerde daha da yoğunlaşıyor.

Açıkçası, robotların insan doktorların ve hemşirelerin yerini alması gerekmiyor. Ne de olsa korkan ve hasta olan insanlar, birinin elini tutmasını, karmaşık konuları açıklamasını, empati kurmasını ve endişelerini dinlemesini bekliyor. Ancak robotların sağlık hizmetlerinin geleceğinde ve gelecekteki olası pandemilerle başa çıkmada hayati bir rol oynayacağını düşünüyorum.

Bu yüzden tıbbi robotların mevcut sisteme tıpkı insan çalışanlar gibi entegre olabilmeleri kritik bir öneme sahip.  Geçmişteki araştırmalar, yüz işaretlerimizin bir kişinin güvenme yeteneğini etkileyebileceğini göstermişti. Pinney Joel yazarlığında Cardiff Metropolitan Üniversitesi’nden yayınlanan Robots and Uncertainty isimli araştırmada başlangıç ​​olarak, dünyanın dört bir yanından 74 kişiyle bir anket yapıldı ve onlara günlük yaşamda bir robot doktora güvenip güvenmeyecekleri soruldu. Katılımcıların sadece yüzde 31'i güvenebileceklerini söyledi. İnsanlar ayrıca robotların polis memuru ve pilot gibi diğer yüksek riskli işleri üstlendiğini görme konusunda da isteksizdi.

Yüz ifadelerinin önemi

Mutlu/Gülümseyen yüzleri temsil eden robotlar genel olarak kabul görüyor ve daha çok güveniliyor. Bununla birlikte çarpık, öfkeli ve tanıdık olmayan yüzlere sahip robotlar “belirsiz ve rahatsız” ve doğası gereği güvenilmez olarak sınıflandırılıyor.

Ayrıca araştırmada insan gözü olan bir robot tasarlandığında  bu da büyük ölçüde kabul görmedi ve katılımcıların yüzde 86'sı görünüşünü beğenmediğini söyledi. Katılımcılar, yüzü, ağzı ve gözleri ile insanlara benzeyen bir robot istediklerini belirttiler. Ancak en önemlisi, insan özelliklerinin aynı temsili değil, hala bir robot gibi görünmelerini, istediler.

Hem yüz hem de göğüs ekranlarının etkisini değerlendirmek için bir dizi ayırt edici değişiklik yapıldı. Örneğin elle çizilmiş yüzler, mutlu çizgi film yüzleri ve sayborg yüzler olduğu gibi kırık ve bulanık ekranlar ya da üzerlerinde hata mesajları olan ekranlar kullanıldı. Katılımcılardan, yalnızca robotun görünümüne dayanarak hangi robotun karmaşık matematik problemlerine doğru cevabı gösterdiğine karar vermeleri istenildi. Çok sayıda katılımcı tekrar tekrar sadece mutlu veya tarafsız bir yüze sahip robota güvenmeyi tercih etti.

Yazının Devamını Oku

Futbol maçları veri analizi ile öngörülebilir hale geliyor

Futbol maçlarıyla ilgili artık daha fazla veriye sahip olmamız nedeniyle maç sonuçları daha öngörülebilir hale geliyor.

Efsanevi Alman kaleci Manuel Neuer: "Plan yapabilirsiniz, ancak bir futbol sahasında ne olacağı önceden kestirelemez." demişti. Aslında bu duygu, futbolun neden dünya çapında en popüler spor olduğunu ortaya koyuyor.

Victor Martins Maimone and Taha Yasseri tarafından yapılan ve Royal Society Open Science’da yayınlanan “Football is becoming more predictable” isimli makale,  futbol maçlarının sonuçlarının daha öngörülebilir hale geldiğini ortaya koyuyor. Araştırmacılar, 11 büyük Avrupa liginde 26 yılda (1993-2019) oynanan yaklaşık 88.000 maçın verilerine dayanarak futbol maçlarının sonuçlarını tahmin etmek için bir bilgisayar modeli geliştirdi. Model, ev sahibi takımın mı yoksa deplasman takımının mı kazanacağını önceden belirli sayıda maçtaki performanslarına bakarak tahmin etmeye çalıştı. Ortaya çıkan modelde, yaklaşık yüzde 75’lik bir doğruluk oranına ulaşıldı.

Yıllar içinde futbol maçlarının sonuçlarını tahmin etmenin daha kolay hale geldiği görüldü. Örneğin; 1993'teki maçların yüzde 60'ında bir Bundesliga (Alman ligi) maçının galibini doğru bir şekilde tahmin edebilirken, performansı 2019'da yüzde 80’e yükseldi. Zaman içinde daha fazla para ve daha yüksek bahislerin oyunu daha rekabetçi hale getirmesinin aslında durumu daha rekabetçi hale getirmesi gerekiyordu. Ancak bir sezonda aynı ligdeki takımlara bakıldığında, son yıllarda puanların takımlar arasında çok daha az eşit dağıldığı görülüyor. Bu nedenle çalışmada, geleneksel olarak ekonomide servet ve gelir eşitsizliğini ölçmek için kullanılan Gini katsayısı hesaplanarak nicelleştirildi. Gini katsayısı büyük liglerde 0,12'den 0,20'ye yaklaşık yüzde 70 arttı. Bu, genel olarak daha güçlü ekiplerin daha başarılı olurken, daha zayıf ekiplerin daha az başarılı olduğu anlamına geliyor.

Futbol taraftarlarının bileceği gibi, en heyecan verici oyunların çoğu, güçlü bir takım daha zayıf bir takımın sahasında oynadığında gerçekleşir. Taraftarlarının romantik desteğine güvenen daha zayıf ev sahibi takımın sahadan galip ayrılması pek sürpriz değildir. 1990'ların başında yüzde 30'luk bir ilk ev sahibi avantajı gözlemlendi. Yani maçı kendi evinde oynayan takımın kazanma potansiyeli yüzde 30 daha fazlaydı. on sezonlarda ev sahibi avantajı kademeli olarak sadece yüzde 15'e düştü. Başka bir deyişle, son iki buçuk yılda yarı yarıya azaldı.

Bu nedenle, zayıf takımların evlerinde oynamaktan fayda sağlama şansları giderek azalıyor. Bunun nedeni ise kısmen, ulaşım ve antrenmanın son birkaç yılda önemli ölçüde gelişmesi, deplasmanda oynamanın lojistik zorluklarını en aza indirmesi ve oyuncuların uyum sağlamasını kolaylaştırması olabilir.

Yazının Devamını Oku

Robotlar utanç duygusunu kaldırabilir

Yapılan araştırmalara göre, insanların robotlarla etkileşimi utanç duygusunu ortadan kaldırma potansiyeline sahip.

Robotların her geçen gün hangi mesleği yerine getireceği hakkında birçok farklı içerik çıkıyor. Bu robotların, aslında normal olan ancak çoğu kişinin içten içe ‘utanç verici’ olarak düşündüğü durumlarda hayat kurtarıcı bir rolünün olduğunu görüyoruz. Valentina Pitardi liderliğinde yapılan hizmet robotlarına yönelik araştırma bu konuyu açıklığa kavuşturuyor.

Araştırma kapsamında yapılan bir deneyde 170 katılımcıdan, bir hemoroid sorunu için tıbbi klinik ziyareti ayarladıklarını hayal etmeleri istendi. Yarısı bir insan resepsiyonistle, yarısı da robotik bir resepsiyonistle konuşmayı hayal etti. İnsanların bu durumdaki utanç düzeyleri ölçülde ve tıbbi durumları hakkında bir resepsiyon görevlisi yerine bir robota bilgi vermek zorunda kaldıklarında insanların daha az utandıkları tespit edildi.

Aslında sürpriz olmayan bir şekilde insanlar, diğer insanların bizim hakkımızda ne düşünebileceği veya hissedebileceği konusunda endişlenip utanma eğilimindeler. Tüketici davranışı alanındaki diğer araştırmalar, yalnızca hayal edildiğinde bile başkalarının varlığının utanç uyandırmak için yeterli olduğunu gösterdi. Araştırma, insanların robotların yargı oluşturabileceğine veya duygu gösterebileceğine inanmadıkları için robotlardan utanmadıklarını gösteriyor. İkinci deneyimde ise katılımcılardan mantar önleyici bir tedavi almak için bir eczanede olduklarını hayal etmeleri istenildi. Önceki çalışmada olduğu gibi grupları ayrıldı. Bu yüzden yarısı bir insan eczacıyla, diğer yarısı da bir robotla konuşmayı hayal etti. Daha sonra sadece ne kadar utanacaklarını değil, aynı zamanda robotun duygular ve yargılar gibi belirli zihinsel yetenekleri olduğunu düşündüklerini de ölçtük. Katılımcılar, robotların her ikisinden de yoksun oldukları için fikir sahibi olamayacaklarını hissettiler.

Sophia gibi insansı robotların son sürümleri, çok çeşitli insan ifadelerini taklit edebiliyor ve hatta onlara isim vererek onları insanlaştırıyoruz. Buna rağmen araştırma grubu, katılımcıların robotların davranışlarını yargılamadığını düşündüklerini buldu.

Robotlar yargılamaz

İnsanları bir durumdan çıkarmak geçmişte utancı azaltmak için kullanılmıştır. Örneğin tüketiciler, mağazalardaki garip etkileşimlerden kaçınarak otomatlardan prezervatif ve tampon gibi ürünleri satın alabiliyor. Yakın zamanda yapılan bir anket, tüketicilerin bir mağazadan satın alma utancından kaçınmak için kişisel hijyen ürünleri için çevrimiçi olarak daha fazla ödemeye istekli olduklarını keşfetti.

Robotlar bizim hakkımızda dedikodu yapmayabilir ama bir insanın yapabileceğinden daha fazla veri toplarlar ve daha uzun süre saklarlar. Araştırmada katılımcılar, mahremiyet ve verilerini depolayan robotlar hakkında endişelerini dile getirdiler, ancak birçoğu zaten her gün telefonları aracılığıyla birçok kişisel bilgi aktardıklarını hissetti ve bu nedenle bu konuda çok fazla endişelenmedi.

Yazının Devamını Oku

Musk vs Bezos: Rekabet mi, rekabet yanılsaması mı?

Teknoloji dünyasında Musk ve Bezos’ın ismi çok sık tekrar ediliyor. Peki Musk ve Bezos gerçekten rakip mi, yoksa birbirlerini destekliyorlar mı?

İlk başta Musk ve Bezos isimleri zorlu bir rekabeti anımsatsa da uzay hakimiyeti için ikilinin planlarının rekabetçi değil tamamlayıcı olduğunu görebiliriz. Bezos, Musk'ın Mars'ı kolonileştirme planını gerçekçi bulmayarak reddederken, Mus, Bezos'un önerdiği dev yörüngeli uzay istasyonlarının altyapısını inşa etmenin çok uzun süreceğini düşünüyor.

Gerçek şu ki, Alphabet'ten Larry Page ve Sergey Brin, Facebook'tan Mark Zuckerberg ve hatta Palantir'den Peter Thiel gibi diğer teknoloji milyarderlerinde olduğu gibi, çıkarları birbirinden ayrılmaktan ziyade aynı çizgide. Bu yeni uzay yarışı kısmen, yeni bir ticari sınır hakkında kamuoyu bilinci ve popüler destek oluşturan tıklama tuzağı manşetleri oluşturmak için bir ünlü tanıtım aracı. Rekabete odaklanır ve kimin kazandığını sormaya devam edersek, belki ticari kolonileşmenin büyük nedenleri sorulmaz.

2014 yılında Sıfırdan Bire kitabında Thiel, “rekabet tarihin bir kalıntısı” demiş ve rekabetçi bir piyasanın kapitalizmin temeli olarak görüldüğü için “tekelciler kendilerini korumak için yalan söylüyor” iddiasında bulunmuştu. Hepsi tekelci olan bu milyarderler, gerçekten de ünlü profillerini, rekabetin olmadığı bir yerde rekabet yanılsaması yaratmak için çok fazla seyahat ettiklerini ve birbirlerine yapıştırıcı gibi yapıştıklarını" belirtti.

Teknoloji endüstrisine hakim olan batı sahili milyarderlerinin gerçekten de finansal ve stratejik olarak birbirlerini desteklediğini, projelerinin birbirleriyle aslında çakışmadığını görerek tespit edebiliriz. 10 milyon kelimelik bir veritabanının dijital aramasını yapılarak yürütülen araştırmada algoritma, girişimcilerin birlikte listelendiği örnekleri aradı ve bunları işbirliği, rekabet, dostluk, siyasi lobicilik ve hayırseverlik gibi bağlama göre sıraladı.

Dolayısıyla Bezos ve Musk, birbirlerini doğrudan finansal olarak desteklememiş olsalar da sahip oldukları daha geniş bir sistemin parçası durumundalar. Bezos, Google'ın ilk fon sağlayıcılarından biriydi ve buna karşılık Google'ın kurucuları, daha 2006'dan itibaren Musk'ın girişimlerine para yatırdı. Ashlee Vance'in Musk biyografisinde yazdığı gibi Google, Tesla'ya 2013'te 5 milyar dolar değerinde taahhütte bulundu. Kritik anlarda hep SpaceX'e büyük meblağlar yatırmanın yanı sıra batmak üzereymiş gibi göründüğünde de destekçi oldu.

Uzayı keşfetmek için pek çok iyi neden var ancak bu milyarderlerin kâra mı yoksa bilime mi, insanlığa faydalara mı yoksa zenginlerin çok daha dar bir alt tabakasına mı öncelik vereceğini bilmiyoruz. Musk, alçak dünya yörüngesini hurdalığa çevirme riskini taşıyan binlerce Starlink uydusunu fırlattığından, işaretler iyi görünmüyor. Artık bu ikili arasındaki ilişki “Rekabet mi, rekabet yanılsaması mı?” sizlere bırakıyorum.

Yazının Devamını Oku

Tasarım manipülasyonu: Çerezleri kabul et

Her gün onlarca farklı internet sitesini ziyaret ediyor, bu sitelerde neredeyse hiç düşünmeden ‘çerezleri kabul et’ seçeneğine tıklıyoruz. İnternet sitelerinin bu konuda yaptığı manipülasyonun farkında mısınız?

Artık ziyaret ettiğimiz web sitelerinin büyük çoğunluğu bizi açılır bir pencere ile karşılıyor. Burada ‘Çerezleri kabul et’ seçeneği ile çevrimiçi gizlilik yasalarına göre, web sitelerinin tarama oturumları arasında bizimle ilgili bilgilerin tutulması için onay alınıyor. ‘Temel çerezleri kabul et’ ve ‘Tüm çerezleri kabul et’ şeklinde iki seçenek bulunsa da internet sitelerinin büyük birçoğu manipülasyon yaparak kullanıcıları ‘tüm çerezleri kabul et’ seçeneğine tıklamaya yöneltiyor. Bunda kullanıcıları yönlendirmek için yapılan karanlık tasarımlar, farklı arayüzler etkili oluyor.

Çerez afişleri, karanlık tasarımın en belirgin şekli olmaya devam ediyor. Dikkatli bakıldığında "Tümünü kabul et" butonunun nasıl büyük ve belirgin vurgulandığını fark edeceksiniz. Bu buton, bir web sitesine vardıktan sadece saniyeler içinde imleci kendine çekiyor. Bununla birlikte, daha az göze çarpan "seçimleri onayla" veya "ayarları yönet" gibi gizliliğimizi koruyan düğmeler, daha fazla zaman alan tıklamalarla bizi korkutuyor.

E-ticaret siteleri de sıklıkla karanlık desenler kullanıyor. Örneğin; almak istediğiniz rekabetçi fiyatlı bir ürün bulduğunuzu varsayalım. Bir hesap oluşturuyorsunuz, ürün özelliklerinizi seçiyorsunuz, teslimat detaylarını giriyorsunuz, ödeme sayfasına tıklıyorsunuz ve teslimat dahil nihai maliyetin, ilk başta düşündüğünüzden gizemli bir şekilde daha yüksek olduğunu görüyorsunuz. Elbette bu "gizli maliyetler" tesadüfi değil. Tasarımcı, aynı işlemi başka bir web sitesinde tekrarlamak için daha fazla zaman harcamak yerine "sipariş" seçeneğine basacağınızı düşünüyor. Çoğunlukla bu düşüncede haklı da oluyor diyebiliriz.

Uygulama tasarımı

Kullanıcıları ticari kazanç için manipüle etmek sadece web sitelerinde kullanılmıyor. Şu anda Google Play mağazasındaki Android uygulamalarının yüzde 95'inden fazlasını indirmek ve kullanmak ücretsiz. Bu uygulamaları oluşturmak; tasarımcılar, geliştiriciler, sanatçılar ve test uzmanlarından oluşan ekipler gerektiren pahalı bir iş. Ancak tasarımcılar, "ücretsiz" uygulamalarına bağımlı olduğumuzda bu yatırımı telafi edeceklerini biliyorlar ve bunu karanlık tasarım kullanarak yapıyorlar. Bu uygulamalarda kullanıcılar, reklamları izlemek zorunda kalıyor ve sıklıkla oyunun bir parçası gibi görünen gizli reklamlarla karşılaşıyorlar.

Karanlık tasarımın etkileri

Karanlık tasarım, zamanımız, paramız, kişisel verilerimiz ve rızamızla ilgili kararlarımızı etkilemek için kullanılıyor. Ancak karanlık kalıpların nasıl çalıştığına ve neyi başarmayı umduklarına dair eleştirel bir anlayış, onların hilelerini tespit etmemize ve üstesinden gelmemize yardımcı olabilir. Çerez afişleri can sıkıcı ve çoğu zaman sahtekâr olsa da, tasarımı gereği giderek daha fazla manipülatif hale gelen çevrimiçi bir ekosistemin daha geniş etkilerini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. “Çerezleri kabul et” demeden önce hepimizin bir kez daha düşünmesi gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Japonya’nın faks makinelerine olan fantezisi

Japonya denilince akla ilk gelenlerden biri şüphesiz ileri teknoloji. Ancak 20. yy’dan kalan bir teknoloji olan faks makineleri halen Japonya’da yaygın bir şekilde kullanılıyor.

Japonya’nın 78 yaşındaki Bilgi Teknolojileri Bakanı Naokazu Takemot, resmi bir web sitenin son birkaç aydır görüntülenememesi nedeniyle alay konusu olmuştu. Tüm dünyada yüksek teknoloji imajıyla bilinen Japonya’nın bu durumu, yein soruları beraberinde getirdi. Panasonic ve Mitsubishi gibi dünya devlerine ev sahipliği yapan Japonya, tüm bunlara rağmen küresel dijitalleşmede geri planda kalıyor. Hatta New York Times’a göre Japonya’da ‘yazılım güncellemesine’ ihtiyaç var.

Buna biraz da tekno-oryantalizm yönüyle bakacak olursak, Japonya’da 20. yy’dan kalan bir teknoloji olan faks makinelerinin halen çok yoğun bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Faks makineleri, kişisel mühürler taşıyan kağıt belgelerde ısrarın devam ettiği birçok Japon ofisinde hala bir demirbaş listesinde yer alıyor. Japonya'nın faksa en erken ve en önemli yatırımlarından biri, Berlin Olimpiyatları vesilesiyle 1936'da gerçekleşti. Tokyo ve Berlin arasında sadece olayın resimlerini değil, aynı zamanda Hitler'den Nippon Electric'e resimli mektup göndermek için telefotoğraf ağı kuruldu. O günden bugüne Japonya’da tüm dijitalleşme çabalarına rağmen faks makineleri yoğun bir şekilde kullanılıyor.

1990'ların “kayıp on yılı” sırasında, Japonya ekonomisi bir resesyona girdi ve ardından küçüldü. Yaşlanan bir nüfus ve belirgin cinsiyet ve gelir eşitsizliği günlük manşetlere konu oldu. Bu açıdan bakıldığında, yavaş dijitalleşme, ekonomik mucizesinin sona ermesinden bu yana ülkeyi saran genel bir rahatsızlığın yalnızca bir göstergesi diyebilirim. Fantezi ve gerçeklik arasındaki uçurum genişlese bile, Japonya'nın yüksek teknoloji imajı, popüler hayal gücünün ayrılmaz bir parçası olarak kaldı. Japonya’nın faks makineleri ile olan aşk ilişkisi, ülkenin dijital öncesi geçmişe saplantılı olduğunu gösteriyor.

Japonya’da zorlu dönemle birlikte amaç; “Oitsuke oikose” – “yakala ve geç” gibi sloganlarda ifade edildiği gibi, yerli endüstriler yaratmaktı. ‘Tekno milliyetçilik’ Japonya’nın bu alanda ilerlemesinde temel güdü oluşturdu. 1930’larda ortaya çıkan “gijutsu hōkok” yani “ülkeye teknoloji yoluyla hizmet” anlayışı da etkili Japonya’nın ileri teknoloji imajında etkili rol oynadı. Aslında dev markalar çıkarmayı başaran ve üretimde yeni bir dönemi başlatan Japonya, bu alanda öncülük etti. Ancak nüfusun yaşlanması gibi çeşitli etkenler, Japonya’nın teknolojide artık eski parlak günlerindeki gibi olamamasında önemli bir rol oynuyor.

Yazının Devamını Oku

Sanal iş arkadaşınızla el sıkışmaya hazır mısınız?

Yakın gelecekte sanal toplantılar ve hologramlar için ekipmanlara duyulan ihtiyaç ortadan kalkacak. Glasgow Üniversitesi araştırmacıları, kullanıcıların birbirlerini hissetmesi için daha gelişmiş teknolojiden yararlanabilir.

21. yüzyılda hologramlar tıbbi sistemler, eğitim, sanat, güvenlik ve savunma gibi çeşitli sektörlerde kullanılıyor. Ancak bilim insanları, etkileşim şeklimizi değiştirebilecek birkaç farklı hologram türü oluşturmak için lazerleri, modern dijital işlemcileri ve hareket algılama teknolojilerini daha etkin bir şekilde kullanmanın yollarını aramaya devam ediyor.

Glasgow Üniversitesi'nin algılama teknolojileri araştırma grubunda çalışan bilim insanları, "aerohaptik" kullanan ve hava jetleriyle dokunma hissi yaratan bir hologram sistemi geliştirdi. Bu hava jetleri insanların parmakları, elleri ve bileklerinde dokunma hissi oluşturuyor. Bu teknolojinin gelişimiyle birlikte bir kişinin, dünyanın diğer ucundaki bir meslektaşının sanal avatarıyla tanışabileceği ve onların tokalaşmasını gerçekten hissedebileceği belirtiliyor.

Bu yeni sistem; dokunma hissi veren bir uyarı sağlamak için akıllı eldivenler veya el kumandaları gerektiren mevcut sanal gerçeklik sistemlerinin bir adım ötesinde diyebiliriz. Çünkü giyilebilir cihaz tabanlı yaklaşımların çoğu, görüntülenen sanal nesneyi kontrol etmekle sınırlı kalıyor. Sanal bir nesneyi kontrol etmek, iki kişi birbirine dokunduğunda yaşanan hissi veremiyor. Yapay bir dokunma hissinin eklenmesi, nesneleri hissetmek için eldiven takmak zorunda kalmadan yeni bir boyut sağlayabilir ve bu nedenle çok daha doğal hissettirebilir.

İllüzyon tekniğinin modern varyasyonu

Araştırma, bir 3 boyutlu sanal görüntünün yanılsamasını sağlayan grafikler kullanıyor. Bunda, Viktorya dönemi tiyatro izleyicilerini sahnede doğaüstü görüntülerle heyecanlandıran, Pepper's Ghost olarak bilinen 19. yüzyıl illüzyon tekniğinin modern bir varyasyonu diyebiliriz.

Sistemler, herhangi bir ek ekipmana ihtiyaç duymadan iki boyutlu bir görüntünün uzayda asılı gibi görünmesini sağlamak için cam ve aynalara ihtiyaç duyuyor. Bununla birlikte dokunsal geri bildirim, havadan başka bir şeye gerek olmadan yaratılıyor.

Sistemi oluşturan aynalar, bir tarafı açık olan piramit şeklinde düzenlenmiştir. Kullanıcılar ellerini açık taraftan koyar ve piramidin içindeki boş alanda yüzer gibi görünen bilgisayar tarafından oluşturulan nesnelerle etkileşime girer. Nesneler, genellikle video oyunlarında 3 boyutlu nesneler ve dünyalar oluşturmak için kullanılan Unity Game Engine adlı bir yazılım programı tarafından oluşturulan ve kontrol edilen grafiklerdir.

Piramidin hemen altında, kullanıcıların ellerinin ve parmaklarının hareketlerini izleyen bir sensör ve karmaşık dokunma hissi yaratmak için hava jetlerini onlara yönlendiren tek bir hava nozulu bulunur. Genel sistem, hareketleri kontrol etmek için programlanmış elektronik donanım tarafından yönlendirilir. Hava nozulunun, kullanıcıların ellerinin hareketlerine uygun yön ve kuvvet kombinasyonlarıyla yanıt vermesini sağlayan bir algoritma ise en kritik görevi üstleniyor diyebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Casus yazılımlara karşı neden savunmasızız?

Casus yazılımlar, son yıllarda büyüyen bir endüstri haline geldi. Pegasus yazılımı, bu endüstri için endişelerin artmasına neden oldu.

Geçtiğimiz günlerde NSO Group’a ait olan Pegasus isimli casus yazılım gündem olmuştu. Pegasus büyük bir etki yaratmış olsa da casus yazılımların geçmişi aslında 1990’lı yıllara kadar dayanıyor. Casus yazılımlar, günümüzde ise binlerce kurumun yer aldığı devasa bir endüstri haline geldi.

Casus yazılım endüstrisinin temelinde web kameralarına erişmek, bilgisayar tuş vuruşlarını kayıt altına almak, konum verilerini toplamak gibi çeşitli gözetleme yöntemleri yer alıyor. Bu tür casus yazılımların takipçiler ve tacizci ortaklar tarafından kullanılması, giderek artan endişe verici bir sorun haline geliyor. Casus yazılımların geçmişinde çok büyük ölçekli olaylar yer alıyor. 2017'de, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'ndaki seçkin programcılardan oluşan gizli bir ekip, Eternal Blue isimli bir siber casusluk silahı geliştirmişti. Daha sonra Eternal Blue, Shadow Brokers isimli hacker topluluğu tarafından çalındı ve Dark Web’de satıldı. Bu yazılım, Ulusal Sağlık Sistemi (NHS) ve diğer yüzlerce kuruluşu hedef alan kötü şöhretli 2017 Wannacry fidye yazılımı saldırısının bel kemiğini oluşturacak kadar büyüdü. Casus yazılımlardaki son kötü vakalardan biri ise Pegasus oldu.

Peki Pegasus neden farklı?

Pegasus'un arkasındaki İsrail siber istihbarat firması NSO Group, casus yazılımlarının lisansını, yalnızca uluslararası suç ve terörle mücadele adına incelenmiş hükümet ortaklarına verdiğini iddia ediyor. NSO Group, dünyada basında çıkan iddialarla ilgili artık yorum yapmayacağını ve bunun “kötü ve iftira niteliğinde bir kampanya” olduğunu belirtiyor.

Ancak NSO Group'un kurucusu ve CEO'su daha önce "bazı durumlarda müşterilerinin sistemi kötüye kullanabileceğini" itiraf etmişti. Grubun casus yazılımını, yolsuzluk ve insan hakları ihlalleri gibi olaylardan dolayı sicili kötü olanların da aralarında bulunduğu 40 ülkeye sattığı göz önüne alındığında, Pegasus'un önemli ölçüde kötüye kullanıldığı ve basın özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü baltaladığı iddialarının temeli kuvvetli diyebiliriz.

ABD’de eski Ulusal Güvenlik Dairesi çalışanı Edward Snowden, hiçbir cihazın güvenli olmadığı bir dünyaya doğru ilerlediğimizi söylüyor. Casus yazılımların lisanslanma sürecinin Snowden’in belirttiği gibi kontrol altına alınması gerekiyor. Bunun için kurumsal casus yazılımların geliştirilmesi ve satışına ilişkin uygulanabilir kontroller hakkındaki önemli tartışmaların yeniden gündeme gelmesi büyük önem arz ediyor. Bu tartışmalar olmadan, Pegasus'un ve gelecekteki casus yazılım araçlarının mahremiyet için oluşturduğu tehdit, şimdiye kadar ortaya çıkan yüksek profilli hedeflerle sınırlı kalmayacak, hepimiz için bir tehdit olacak.

Yazının Devamını Oku

Veri bilimi otomotiv sektörüne güç sağlıyor

Otomotiv devleri teknolojik altyapılarını güçlendirmek ve satışlardaki başarısını artırmak için veri biliminden faydalanıyor.

Otomotiv sektörü veri analizi ve büyük veriyle birlikte önemli bir dönüşüm yaşıyor. Otomotiv şirketleri, çeşitli sensörler tarafından toplanan çok sayıda değerli veriden yararlanarak tahmine dayalı analizler yapıyor. Üreticiler özellikle de kalite sorunlarını çözebilmek ve kullanıcı konforunu rahatlatmak, otonom sürüş teknolojisine geçebilmek, perakende satışlarındaki başarılarını artırmak için bu verileri topluyor.

Perakende satışlarını artırıyor

Veriler teknolojik altyapının geliştirilmesinde kullanıldığı gibi perakende de yoğun bir şekilde kullanılıyor. Birçok otomobil üreticisi, potansiyel alıcıların yerel bayiyi ziyaret etmek zorunda kalmadan araba satın almasına yardımcı olan sanal ve dijital showroomlar kurdu. Bu web siteleri, aracı özelleştirmenize ve yapılandırmanıza, bayinin müdahalesi olmadan aracı istediğiniz şekilde oluşturmanıza izin veriyor.

Artık müşterilerin araçlarını özelleştirip çevrimiçi satın alabilecekleri bu perakende modeli, otomobil üreticilerinin müşteri ihtiyaçlarını ve seçimlerini daha iyi anlamalarına yardımcı oldu. Örneğin Audi, kurumsal ve ürün bilgisinden çok daha fazlasını sunan bir web sitesi oluşturmak için Adobe ile ortaklık kurdu. Web sitesi artık Audi alıcıları, hayranları ve meraklıları için onlara satın alma tavsiyeleri, en son haberler, mevcut ve gelecek modeller, promosyon etkinlikleri ve aktiviteler sağlayan ve ayrıca yeni bir araba seçme, yapılandırma ve satın alma konusunda yardımcı olan etkileşimli bir platform haline geldi.


Araçlar için kestirimci bakım

Otomobiller; hızı, yakıt tüketimini, fren sürelerini, dönüş biçimlerini, motor performansını vb. sürekli olarak kaydeden ve ölçen birçok sensör ile donatılmış durumda. Toplanan bu veriler üreticilere gönderilerek, otomobilin farklı koşullar altında davranışları tespit edilir. Ayrıca bu veriler, otomobil üreticileri tarafından, otomobilin sahibini parça arızaları, sıvı seviyeleri, servis programları vb. hakkında uyararak kestirimci bakım sistemleri geliştirmek için kullanılır.

Yazının Devamını Oku

Giyilebilir cihazlarla gelen tehlike

Günlük hayatı planlayan, fitness verilerinin takibini sağlayan, çocuklar için konum takibi sunan giyilebilir cihaz, bazı güvenlik sorunlarını beraberinde getiriyor.

Giyilebilir teknoloji pazarı, 2020'de dünya çapında satılan yarım milyar giyilebilir cihazla çok hızlı bir büyüme yaşadı. Bu cihazlar ve cihazlarda kullanılan uygulamalar, genellikle hastalıkları tespit etmek için sağlığımızı ve fitness hedeflerimize ulaşmamıza yardımcı olmak için antrenmanlarımızı izlediğini, zinde kalmamıza yardımcı olduğunu iddia ediyor. Ayrıca giyilebilir cihazlar, kullanıcıların güvenliklerini artırmak için çocukların konum bilgilerini de takip ediyor. Birçok çalışma, fitness takip cihazlarının ve uygulamalarının birçoğunun tıp uzmanları tarafından kullanılamayacak kadar yanlış ve yanıltıcı olduğunu, her türden giyilebilir teknolojinin acil düzenleme gerektiren güvensiz bir teknoloji olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte bu kadar çok verinin toplanması ve izlenmesi, güvenlik sorunlarını da beraberinde getiriyor. The UK Code of Practice for Consumer IoT Security raporu, giyilebilir cihazlarla ilişkili güvenlik risklerinin yanı sıra çocukların kullandığı “akıllı oyuncaklar” da ele alıyor. Raporda, özellikle çocuklara yönelik cihazların, en temel siber güvenlik önlemlerinden bile yoksun olduğu ve onları kötüye kullanıma açık bırakan endişe verici güvenlik eksiklikleri bulundu.

Fitness takipçileri ve kişisel veriler

Birçok fitness takip sistemi, antrenmanları haritalamak için kullanıcının konumuna ilişkin verileri kullanıyor. Ancak antrenmanlar bir uygulamaya yüklendiği ve herkese açık olarak poaylaşıldığı için veri hırsızları, kullanıcıların belirli bir zamanda nerede olabileceğinizi tahmin edebilir; tarih bazlı olarak koşu, bisiklet veya yürüyüş rotalarını kullanabilir. Bu güvenlik sorunu yalnızca antrenmanlarla sınırlı değildir.


Çocuklar için güvenli mi?

2025 yılına kadar 875 milyon dolarlık satış hacmine ulaşması beklenen çocuklar tarafından giyilmek üzere tasarlanan cihazlar daha da endişe verici. Bu saatler çocukları güvende tutmak, konumlarını takip etmek ve olası olumsuz durumlarda ebeveynleri uyarmak için piyasada bulunuyor. Çocuki belirli bir alanın dışına çıkarsa ve üzerindeki SOS tuşuna basarsa uyarı veriyor.

Yazının Devamını Oku

Baş hareketlerinden kişilik profili çıkarılabilir mi?

Yapay zekanın yüz ifadelerini analiz ederek duygu tespiti yapması artık alışılagelmiş bir teknoloji haline geldi. Peki yapay zeka baş hareketlerinden kişilik profili çıkarabilir mi?

Dijital gözetim sistemleri sadece birinin kim olduğunu belirlemekle kalmıyor. Birinin nasıl hissettiğini ve ne tür bir kişiliğe sahip olduğunu çözebiliyor. Hatta gelecekte bu kişilerin nasıl davranacaklarını bile tespit edebilecek seviyeye ulaştılar. Günümüzde kafa hareketlerini incelemek, bu bilgilerin kilidini açmakta kullanılan en önemli yöntemler arasında yer alıyor.

Japonya'da bu tür sistemlerin müşterileri arasında dünyanın önde gelen yüz tanıma sağlayıcılarından NEC, en büyük güvenlik hizmetleri şirketlerinden ALSOK, Fujitsu ve Toshiba gibi devler yer alıyor. Ayrıca Güney Kore'de polis sorgulamalarında kullanılmak üzere temassız bir yalan tespit sistemi olarak geliştiriliyor. Çin'de havaalanlarında, sınır geçişlerinde ve başka birçok yerde şüpheli kişileri tespit etmek amacıyla polisin kullanımı için resmi olarak onaylanmış sistemler kullanılıyor.

Vibraimage ise bu alandaki en önemli yapay zeka araçlarından biri diyebilirim. 2001 yılından beri Rus biyometrist Viktor Minkin tarafından şirketi ELSYS Corp tarafından geliştirilmeye devam eden yapay zeka, bir kişinin kafasının kaslardan ve dolaşım sisteminden kaynaklanan istemsiz mikro hareketlerinin veya “titreşimlerinin” video görüntülerini analiz ediyor. Böylelikle klasikleşmiş hale gelen yüz ifadeleri ile analizin ötesine geçiliyor.

Minkin, bu hareketlerin duygusal durumlara bağlı olduğu fikrini destekleyen iki teori öne sürüyor. Birincisi, vücudun denge ve uzamsal yönelimden sorumlu sisteminin psikolojik ve duygusal durumlarla ilgili olduğu fikrine dayanan bir “vestibulo-duygusal refleks” varlığı. İkincisi ise belirli duygusal-zihinsel durumlar ile kaslar tarafından harcanan enerji miktarı arasında doğrudan bir bağlantı kuran duyguların termodinamik modeli. Bu teorilere göre, yüzün ve başın istem dışı hareketi nedeniyle duygu, niyet ve kişiliği görünür kılıyor. VibraImage destekçileri de bu verilerin kişilik tipini belirlemek, suç işleme olasılığı daha yüksek olan kişileri tespit etmek veya milliyet ve etnik kökene göre istihbarat türlerini sınıflandırmak için kullanılabileceğine inanıyor. Ancak bu konuda yapılan araştırmaların azlığı ve makale sayısının azlığı göz önüne alındığında, teknolojinin geçerliliği için henüz erken aşamalarda olduğumuzu söyleyebiliriz.

Elbette VibraImage, bu türdeki tek sistem değil. Örneğin; Avatar ABD-Meksika sınırında ve iBorderCtrl AB sınırlarında test ediliyor. Bu sistemlerin her ikisi de göçmenler arasındaki aldatmacayı tespit etmek için tasarlanmış durumda.

Daha geniş algoritmik duygu tanıma endüstrisi, 2018'de 12 milyar dolar değerindeydi. Bu endüstrinin 2026 yılına kadar 37.1 milyar dolar değerine ulaşması bekleniyor. Yapay zekanın etik gelişimi etrafında kurallar oluşturma ihtiyacına dair artan küresel endişenin ortasında, bu tür açık algoritmik gözetim ve kontrol sistemlerine çok daha yakından bakmamız gerekiyor.

Avrupa Komisyonu'nun yakın zamanda duyurduğu taslak yapay zeka düzenlemeleri, yasa uygulayıcılar tarafından duygu tanıma sistemlerinin kullanımını “yüksek riskli” olarak sınıflandırıyor.

Yazının Devamını Oku

Ne kadar veri üretiyoruz? Ne kadar depoluyoruz?

Dünyanın en değerli kaynağı haline gelen veri, teknolojinin gelişimine yön veriyor. Bundan yaklaşık 110 yıl sonra dijital veri üretiminin sürdürülebilirliği için gereken güç, bugünkü toplam güç tüketimini geçecek.

Mağara resimleriyle başlayan bilgiyi depolama çalışmaları, 40 bin yıl öncesine kadar dayanıyor. İnsanlar geliştikçe, diller ortaya çıktıkça ve kağıdın icadıyla bilgiyi saklama şeklimiz dönüşüme uğradı. Bin yıldan uzun süre önce Çin’de ilk basılı kitapların ortaya çıkması, bilgiyi saklamada yeni bir dönem başlattı.

Son 150 yıldaki teknolojik gelişmeler ise insanlık tarihini değiştirdi diyebiliriz. Transistörün 1947'de ve entegre mikroçipin 1956'da keşfedilmesinden bu yana, bir dönüşüm yaşandı. 50 yılı aşkın bir süredir ise benzeri görüşmemiş bilgi işlem gücü, kablosuz teknolojiler, internet, yapay zeka ve görüntü teknolojileri, mobil iletişim, ulaşım, genetik, tıp ve uzay araştırmalarında ilerlemeler yaşanıyor.

Dijital veri depolama teknolojileri; bilgiyi üretme, kullanma ve saklama şeklimizi de değiştirdi. Dijital depolamanın bilgi depolamak için kağıda göre daha uygun maliyetli hale geldiği 1996 yılı ise dönüm noktası oldu.

Manyetik depolama (HDD gibi), optik diskler (CD, DVD, Blu-Ray gibi) ve yarı iletken bellekler (SSD, flash sürücü gibi) dijital veri depolamada devrim yarattı. Yarı iletken bellekler, taşınabilir elektronikler için tercih edilirken, optik depolama çoğunlukla filmler, yazılım ve oyunlar için kullanıldı. Manyetik veri depolama ise kişisel bilgisayarlar ve veri sunucuları dahil olmak üzere yüksek kapasiteli bilgi depolaması için tercih edildi.



Yazının Devamını Oku

Sosyal medya alışkanlık mı bağımlılık mı?

Aşırı sosyal medya kullanımının alışkanlık mı yoksa bağımlılık mı olduğu konusunda birçok farklı görüş yer alıyor. Peki bilimsel çalışmalar bu konuda ne diyor?

Pandemi döneminde eve kapanmayla birlikte, muhtemelen sizler de sosyal medyada eskiye göre çok daha fazla zaman harcadığınızı hissediyorsunuz. Hatta daha fazla geçen bu süreler ‘sosyal medya bağımlılığı’ konusunda endişelere neden olabiliyor.

Sosyal medya bağımlılığının detaylarına değinmeden önce, tanım olarak bağımlılığın; hem alkol gibi kimyasal maddeler hem de kumar gibi sosyal davranışların benzer semptomlara neden olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağımlılık yapıcı özelliklerin en belirginlerinden biri de bağımlılıkla ilgili nesnelere, görüntülere ve gereçlere yönelik dikkat önyargısıdır. Örneğin sigara bağımlıları, sigara ve sigarayla ilgili diğer uyaranlar konusunda daha dikkatlidir.

Sosyal medya kullanımı ile bağımlılık arasındaki bağlantıyı incelemek isteyen Strathclyde Üniversitesi araştırmacıları, dikkat önyargısının belirgin olup olmadığı üzerine çalıştı. 100 katılımcıya sahte iPhone ekranları sunulan araştırmada, katılımcılardan bir hedef uygulamayı (Siri veya kamera) olabildiğince hızlı ve doğru bir şekilde tespit etmeleri istendi. Yani katılımcılar, ekrandaki diğer uygulamaları görmezden gelmeye çalıştı.

Bazı deneylerde katılımcılara dikkat dağıtıcı farklı uygulamalar gösterilirken, bazılarında Facebook, Twitter, Instagram ve Snapchat gibi sosyal medya uygulamaları gösterildi. Bunun amacı, en yüksek düzeyde kullanım ve etkileşim bildiren kullanıcıların, sosyal medyada daha tipik kullanım düzeyleri sergileyenlere kıyasla, bildirimler olsun veya olmasın, dikkatlerini sosyal medyaya daha fazla verdiklerini gösterdi. Bu çalışma, sosyal medya ile ilgili uyaranlara karşı dikkatli bir önyargı olduğunu ortaya koydu. Bununla birlikte bulgular, bağımlılık yapıcı davranışın temel bir özelliği olan ‘dikkatli önyargının’ varlığını desteklemedi. Örneğin, Facebook'u günde on kez kontrol eden ve gönderi paylaşanların, Facebook hesabını yalnızca haftada bir kez gönderip kontrol eden biriyle benzer bir davranış gösterdiği tespit edildi.

Sosyal medyanın kullanıcıların sağlığı ve davranışları üzerindeki etkilerine dair araştırmalarda ise nispeten farklı görüşler mevcut. Ancak bu çalışma, sosyal medya kullanımının hastalık olarak görülmemesi gerektiğini gösteriyor. Örneğin, sosyal medya kullanımındaki bireysel farklılıklar ile kullanıcıların depresyon ve anksiyete düzeyleri arasında bağlantı görülmüyor.

Ayrıca sosyal medya kullanımının sosyal bağlantıyı güçlendirmek gibi olumlu yönlerini gösteren birçok çalışma da mevcut. Bu araştırma sık sosyal medya kullanımının şu anda geleneksel bağımlılık çerçevelerine tam olarak uymayabileceği görüşünü destekliyor.

Yazının Devamını Oku

Kripto para ekosisteminde yenilenebilir enerji hedefi

Crypto Climate Accord, kripto para endüstrisini 2030'a kadar yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanır hale getirmeyi amaçlıyor.

Crypto Climate Accord isimli bir grup, kripto para madenciliğinin olumsuz etkileriyle başa çıkmaya çalışıyor. Bu grup, kripto para endüstrisindeki enerji tüketimini, 2030 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiden karşılayacak şekilde düzenlemeye çalışıyor. Grup, sürdürülebilir blok zinciri ve kripto teknolojisi isteyen CoinShares, ConsenSys, Web 3, Ripple ve Birleşmiş Milletler gibi tarafları bir araya getiriyor.

Kâr amacı gütmeyen Energy Web'in CEO'su Walter Kok, blok zincirinin yeşil enerjiyle çalışır hale gelmesini amaçladıklarını söylüyor. Kripto paralar için artan talep ve bireyler arasında blok zinciri tabanlı çözümlerin benimsenmesi kritik bir konuyu gündeme getiriyor: Teknolojinin artan enerji tüketiminin dünyanın iklimi üzerindeki etkisi.

Kripto paraların daha yaygın hale gelmesi, yenilenebilir enerjiye geçişi zorunlu kılıyor. Energy Web pazarlama direktörü Peter Bronski, Bitcoin'in yılda yaklaşık 136 terawatt saat elektrik tükettiğini söylüyor. Küçük bir kıyaslama yapıldığında Çin, tek başına 2 bin 200 terawatt saat yenilenebilir elektrik üretiyor. Cambridge Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma ise Bitcoin için yıllık elektrik tüketiminin İsveç'in bir yıl içinde ürettiği elektriğe denk olduğunu gösteriyor. Digiconimist verilerine göre ise Ethereum ağı yılda tahmini 33.6 terawatt saat elektrik tüketiyor. Bu tüketim, Danimarka’nın tüketimiyle aynı seviyede.

Crypto Climate Accord, tüm blok zincirleri dahil olmak üzere kripto para endüstrisi ile birlikte çalışarak, 2030 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir elektrik enerjisi kullanılmasını hedefliyor. Pek çok kuruluş, faaliyetlerini karbondan arındırmak için tek tek adımlar atarken, Crypto Climate Accord endüstri çapında bir koalisyon ve ölçeklenebilir çözümler sunmak istiyor. Bu çalışmalarda en büyük yenilik ise kripto para endüstrisi tarafından ortaya çıkan emisyonların ölçülmesinde kullanılacak, açık kaynaklı standart oluşturulması olacak. Oluşturulacak standart ve geliştirilecek yazılımla birlikte kripto endüstrisindeki karbon ayak izi doğrudan ölçülebilecek. Bu sayede küçük ölçekli gruplarla yapılan ölçümlerin ötesine geçilecek.

Yıllık bazda karbon ayak izi yönünden baktığımızda Bitcoin tek başına Hong Kong ile Ethereum ise Litvanya ile eş değer karbon ayak izine sahip. Kripto para ekosisteminde tüketimler çok yüksek olsa da yenilenebilir enerjiyle desteklenebilme potansiyeli halen yüksek. CoinShares tarafından 2019'da yapılan araştırma, Bitcoin ağının yaklaşık yüzde 74,1'inin Güneybatı Çin gibi bölgelerdeki hidroelektrik santraller sayesinde yenilenebilir enerji ile güçlendirildiği sonucuna vardı.

Yazının Devamını Oku

Dijitalleşme ve dijitalizasyon karmaşası

Günümüzde çok sık duyduğumuz dijitalleşme ve dijitalizasyon kavramları birbiriyle çok sık karıştırılıyor. Bu da stratejilerin belirlenmesinde hatalara neden olabiliyor.

Dijitalleşme ve dijitalizasyon, son yılların trend konuları arasında yer alıyor. İşletmeler iş süreçlerini dijitale taşırken veya dijitaldeki iş süreçlerini yatay bir şekilde büyütürken dijitalleşme ve dijitalizasyona ihtiyaç duyuyor. Ancak birçok yenilikte olduğu gibi bu iki kelimenin anlamı tam olarak bilinmiyor ve kavram karmaşası yaşanıyor. Dijitalleşme ve dijitalizasyon kavramlarını anlamak, doğru stratejiyi oluşturabilmek için kritik öneme sahip.

Dijitalleşme: Aynı şeyleri farklı şekilde yapın

Dijitalleşme en basit tanımıyla analog verileri dijital forma dönüştürmektir. Fiziksel kağıtları elektronik dosyalara dönüştürdüyseniz, kasetlerden MP3 kayıtlarına geçtiyseniz verilerinizi dijitalleştirdiniz demektir. Modern teknolojinin ortaya çıkışı, bizi çok hızlı bir şekilde dijital çağa götürdü ve ihtiyacımız olan verilerin çoğunu dijital biçimde erişilebilir hale getirdi. Artık bilgi için internette dolaşıyor, akıllı telefonlarımızla fotoğraf çekiyor ve dizüstü bilgisayarlarımızda e-posta gönderiyoruz. Günlük hayatımızdaki bu basit örnekler bile dijitalleşmeyi net bir şekilde tanımlamamızı sağlıyor.

Dijitalleşme günümüzde iletişimi daha hızlı ve daha kolay hale getirdi, bilgiye erişim için bize yeni kanallar açtı. Dijitalleşmeye ticari sektörden baktığımızda ise basit bir tanımla yeni teknolojilerin uygulanmasını içeriyor diyebiliriz. E-postalar ve elektronik veritabanları gibi dijital teknolojilerin ortaya çıkışıyla başlayan süreçte; makine öğrenimi, robotlar ve veri analitiği dünyasına giriyoruz. Özetle dijitalleşme her zaman yaptığınız şeyi yapmak, ancak daha verimli hale getirmek için teknolojiyi kullanmaktır. Dijitalleşmede iş modeli değişmez ancak operasyonel verimlilik artar.

Dijitalizasyon: iş faaliyetlerini teknolojiyle dönüştürün

Dijitalizasyon yeni teknolojinin ışığında mevcut iş modellerini değiştirme sürecidir. Dijitalizasyonun amacı yeni düşünme biçimleri oluşturmak için teknolojiyi kullanmak, bununla birlikte değer yaratmaktır. İşletmeler yeni pazarlara açılmak, yeni ürünler sunmak ve yeni müşterilere hitap etmek için dijitalizasyonu kullanabilir. Bu durum, her yeni teknolojinin mümkün kıldığı farklı türden fırsatların peşinden gitmekle ilgilidir. Özetle dijitalizasyon dijital bir deneyimin dijital meraklı tüketiciye sunulmasını sağlar.

Dijitalizasyona en iyi örnekler; Amazon ve Apple’ın sağlık hizmetlerine geçişidir. Bu teknoloji devlerinin sektöre girişi, dijital teknoloji olmadan mümkün olmazdı. (Özellikle müşteri verilerinin takibi ve analizi konusunda) Bu sayede; biyometriyi takip etmek için giyilebilir cihazların kullanımından hastalıkları teşhis etmek için yapay zekanın kullanımına kadar sağlık sektöründe yeni iş modelleri ortaya çıktı. İşletmeler daha iyi hizmet, daha fazla değer ve daha iyi bir müşteri deneyimi sunmak için teknolojiyi kullanarak, gelecekte dijitalizasyon stratejilerinden yararlanmayı hedefliyor.

Modern çağda dijitalleşme ve dijitalizasyon işletmelerin güncel kalmasını sağlayan iki hayati strateji olarak ön plana çıkıyor. Bu iki kavramın da teorisini bilmek, uygulama kısmında işletmelere gerçekten fayda sağlayacaktır.

Yazının Devamını Oku

Robotlarla insanlar arkadaşlık kurabilecek mi?

Günümüz robotları, endüstride üretim yapmanın çok daha ötesine geçti. İnsanlarla etkileşime giren sosyal robotlar, hayatımızda yer edinmeye başladı.

Dostluk kavramının tarihine baktığımızda, Yunan filozof Aristotales gerçek dostluğu karşılıklı iyi niyet, hayranlık ve paylaşılan değerler üzerine kurulu görüyor. Aristoteles'in kriterlerini karşılayabilecek bir robot inşa etmek, önemli bir teknik zorluk olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzdeki örneklere baktığımızda bu konuda aslında gelişme aşamasında olduğumuzu görüyoruz. Örneğin; ilk çıktığında tüm dünyanın ilgisini toplayan robot Sophia, davranışları önceden hazırlanan ve bunu temel alarak insanlarla etkileşime geçen bir robottu. Benzer bir şekilde Alexa veya Siri ile bazı ileri testler yaptığınızda da yapay zekanın bu konuda halen gelişmesi gerektiğini kolaylıkla görebilirsiniz.

Bununla birlikte, "robot etiği" alanında, robotlarla herhangi bir dostluk biçimi geliştirip geliştiremeyeceğimiz veya geliştirmemiz gerekip gerekmediği konusunda düşünce birliğine halen varabilmiş değil. Ancak araştırmalar insanların gün içinde kullandığı sıradan makinelerle bile bağlar geliştirdiğini gösteriyor. Bulaşık makinesi fiyatından daha ucuza satın alınabilen elektrikli süpürge, çim biçme makineleri gibi makinelere evcil hayvan isimleri veriliyor. ABD’de Boomer isimli bir bomba imha robotuna operasyondaki başarısı için madalya verilmesi de bu bağ geliştirme sürecinin bir kanıtı niteliğinde.

Ancak akrabalarımızla, arkadaşlarımızla veya sevgilimizle ilişkimizi düşündüğümüzde, Aristotales’in tanımlamasına göre robotlar bu ilişkinin çok gerisinde kalacak. Robotlarla ilişki tamamen eşit bir şekilde ilerlerken, sevdiklerimizle ilişkilerimiz çok azı eşit bir şekilde ilerleyiş gösterir. Ayrıca sosyal bağlılık biçimleri de Aristotalesçi idealden çok uzak konumda.

Sosyal etkileşimin, kendi başına ödüllendirici olduğunu ve bizlerin güçlü bir şekilde ihtiyaç duyduğu bir şey olduğunu biliyoruz. Robotlarla kurulan ilişkilerin, şu anda diğer insanlar tarafından sağlanan fiziksel rahatlık, duygusal destek ve keyifli sosyal alışverişler gibi hepimizin sosyal bağlantı için derin bir şekilde hissettiği dürtüyü gidermeye yardımcı olması muhtemel görünüyor.

Tony J. Prescott.’ın yazarlığını yaptığı ve iSicience’da yayınlanan ‘İnsan-robot ilişkilerinin yararları ve riskleri’ isimli makale bu konuda detaylı bir araştırma içeriyor. Araştırmaya göre fiziksel ve duygusal rahatlık, doğrudan sosyal etkileşim ve başkalarıyla sosyal etkileşim, davranış modellemesi sosyal robotların olumlu etkileri arasında yer alıyor. Örneğin; bakım amaçlı geliştirilen sosyal robotlar, uzun vadeli ilişkilerde insanların en önemli yardımcısı haline gelebiliyor.

Özetle; yapay zeka ne kadar ilerlerlerse ilerlesin, büyük ihtimalle Aristotales’in tanımladığı dostluğu robotlarla kuramayacağız. Ancak bu durumu sosyal robotların hayatımıza küçük bir anlam katacağı yönünde yorumlamak da yanlış olur. Evde bakım süreçleri, alışverişte müşteri karşılama ve eğitim süreçleri sosyal robotlarla çok daha etkileşimli ve etkili hale getirilebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Yükselen trend tüketici elektroniği

Tüketici elektroniğine talepte artış yaşanırken, stok sorunları nedeniyle üreticiler bu talebi karşılamakta zorlanıyor. Tüketici elektroniğinde 2021’in ilk yarısı bir hayli zorlu geçecek.

Pandemiyle birlikte elektronik cihazlarımızın bizim için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık. Elektronik cihazlarımız sayesinde sevdiklerimizle iletişimde kaldık, yeni bir şeyler öğrendik, eğlenceli vakit geçirdik, ev içindeki yaşamımızı kolaylaştırdık. Bu durum alışveriş alışkanlıklarımıza doğrudan yansıdı.

Özellikle de uzaktan çalışma ve uzaktan eğitime tüm dünyada adapte olmaya çalışılırken, bilgisayar ve tablet satışlarında zirve yaşandı. Strategy Analytics tarafından paylaşılan 2020 yılı tüketici elektroniği satış istatistikleri de bunu çok net bir biçimde gösteriyor. Strategy Analytics verilerine göre, tüketici elektroniği kategorisindeki satışlarda 2020 yılında yüzde 7’lik bir artış yaşandı. Küresel ölçekte tüketici elektroniği hacmi 358.5 milyar dolara ulaştı. İlk sırada ise tahmin edebileceğiniz gibi kişisel bilgisayarlar yer aldı. Kişisel bilgisayarlar, toplamda 396 milyon adet satış ve 199 milyar dolarlık ekonomik hacme sahip oldu.

Araştırma şirketi Canalys’in paylaştığı veriler de bilgisayar sektöründeki büyümeyi bize net bir şekilde gösteriyor. Tabletleri de bilgisayar kategorisinde ele alan Canalys’in verilerine göreyse, 2020 yılı 4. çeyrek sonuçlarına göre, Lenovo bu 3 aylık dönemde 28.8 milyon adet satışla lider oldu. iPad serisi ile büyük başarı yakalayan Apple ise tabletlerin de bilgisayar kategorisinde tutulduğu raporda 26.4 milyon adet satışla ikinci sırada yer aldı. Dizüstü bilgisayar sınıfında Lenovo’nın en büyük rakibi HP 19.3 milyon adet, Samsung ise 11.5 milyon satış sayısıyla dikkat çekti.

Son yıllarda oyun sektöründeki yükseliş, pandemiyle yeni bir boyut kazandı. Oyun konsolu satışları yüzde 18’lik artış ve 11.9 milyar dolarlık hacmiyle bu dönemin dikkat çekenleri arasında yer aldı. TV satışları ise biraz da sürpriz bir şekilde düşüş yaşayan kategoriler arasında bulundu. Bu dönemde 240 milyon adet TV satışı gerçekleşirken, yüzde 2’lik düşüş dikkat çekti. İnsanların evlerine kapanmasıyla kablosuz hoparlör kategorisinde de yüzde 3’lük bir düşüş yaşandı.

Tüketici elektroniğine artan talep, üreticileri de zor durumda bırakıyor. Teknoloji devleri bu dönemde siparişlere yetişmekte zorlanıyor. Özellikle de yarıiletken hammadde stoğundaki azalma, üreticileri zor durumda bıraktı. TSMC ve Samsung gibi döküm yapan şirketler, üreticilerden gelen siparişleri karşılayamadıklarını duyurdu. Benzer bir durumu akıllı telefonlarda da görüyoruz. Örneğin; Apple modem tedarikinde yaşadığı sorunlar nedeniyle 2021 yılında iPhone 12 üretiminde hedefine ulaşamayacağını duyurmuştu. İşlemci ve çeşitli donanım bileşenlerinin üretiminde yaşanan azalma, önümüzdeki aylarda ürünlerin fiyatlarını da doğrudan etkileyecektir. 2021’in ilk yarısı sonrasında bizi nasıl bir tablonun karşılayacağını hep birlikte göreceğiz.

Yazının Devamını Oku

İnternet temel ihtiyaç haline geldi

Tıpkı elektrik gibi internetsiz bir dünya düşünmek artık mümkün değil. Dünyada internet erişiminde ve internette geçirilen süredeki artış tüm hızıyla devam ediyor.

Teknoloji gelişimi yaşam tarzlarımızda değişime, yaşam tarzlarımızdaki değişim ise teknolojinin gelişimine neden oluyor. Birbirini besleyen bu iki değişkenle, günümüzde artık tıpkı elektrik gibi internetsiz bir dünya düşünmek de artık mümkün değil. İş, eğitim ve sosyal hayat için internet olmazsa olmazlarımız arasında yer alıyor. Son yıllarda tüm dünyanın internete erişiminde önemli bir artış yaşanıyor. Bunda altyapı çalışmaları büyük bir rol oynarken, Google gibi şirketlerin çalışmalarına devam ettiği internet balonları, tüm dünyada erişimi mümkün hale getirecek.

Çevrimiçi varlık ve sosyal medya yönetim platformu Hootsuite, küresel ölçekte internet kullanıcı sayısına ve sosyal medya kullanımı alışkınlıklarına yönelik yeni istatistikler paylaştı. Hootsuite verilerine göre, küresel ölçekte yıllık bazda internet kullanıcı sayısı 316 milyon arttı. Bu artışla birlikte tüm dünyada internet kullanıcısı sayısı 4.66 milyara ulaştı.

İnternet kullanan kişi sayısında yaşanan artış, sosyal medya kullanımına da doğrudan yansıdı. 2020 yılında 12 aylık süreçte tüm dünyadaki sosyal medya kullanan kişi sayısı 4.2 milyara ulaştı. Bu da toplam dünya nüfusunun yüzde 53’ü anlamına geliyor. 2020 yılında her gün 1.3 milyondan fazla kişi, sosyal medya kullanmaya başladı. Sosyal medya kullanımı alışkanlığına baktığımızda ise dünyada internette geçirilen büyük bir sürenin sosyal medya geçtiğini görüyoruz. Küresel ölçekte sosyal medyada geçirilen ortalama süre 2 saat 25 dakika iken, Filipinler 4 saat 15 dakika ile bu kullanımda lider konumda yer alıyor. Japonya, günde ortalama 51 dakika sosyal medya kullanımıyla bu listede en son sırada bulunuyor.

Ortalama bir internet kullanıcısı, zamanının 7-8 saatlik kısmını internette geçiriyor. Bu da haftalık 48 saatlik ortalama bir süreye den geliyor. Yaklaşık 7-8 saat uyuyan bir kişi, uyanık kaldığı sürenin yüzde 42’lik kısmını internette geçiriyor. Küresel ölçekte internette geçen süre ise yaklaşık 12 trilyon saate karşılık geliyor.

Ayrıca şu anda dünya nüfusunun yüzde 66,6’sına denk gelen 5.22 milyar kişi akıllı telefon kullanıyor. 2020 yılında akıllı telefon kullanıcısı sayısında yüzde 1,8’lik artış yaşanırken, mobil bağlantı sayısı 8.02 milyar oldu. Mobil bağlantı sayısının bu denli yüksek olması, bazı kişilerin birden fazla telefona sahip olmasından ve bazı izleme-kontrol sistemlerinde mobil bağlantı kullanılıyor olmasından kaynaklanıyor.

Yazının Devamını Oku

RPA ile iş süreçlerinizi otomatikleştirebilirsiniz

RPA (Robotik Süreç Otomasyonu) rutin dijital işleri otomatik hale getirirken, işletmeler ve çalışanlar için zaman tasarrufu sağlıyor.

Son yıllarda kullanımı yaygınlaşan Robotik Süreç Otomasyonu veya daha kısa bir ifadeyle RPA; veri girişlerinin yapılması, belgelerden bilgilerin toplanması ve dosya aktarma gibi tekrarlı görevleri yerine getirmede oldukça başarılı işlere imza atıyor. Aslında bir çalışanın gün içinde yaptığı rutin tuşa basma, kopyalayıp veri aktarma işlemleri, RPA ile otomatik hale geliyor. Üstelik bu işlemler daha yüksek hacimli bir şekilde RPA tarafından daha hızlı yapılabiliyor.

2000’li yılların başında RPA yazılımları kısmen de olsa insan müdahalesine ihtiyaç duyarken, son yıllarda tamamen otomatik bir şekilde çalışır hale geldi. Yapay zeka ve makine öğreniminin entegrasyonuyla, karmaşık işlevleri de yerine getirebilen bir otomasyon aracı ortaya çıktı. Hatta standart RPA’in bir adım ötesi olan Akıllı RPA, karar verme yetisine de sahip oluyor. Böylelikle insan gözetimine bağlılık ortadan kalkıyor.

Infoholic tarafından yayınlanan ve 2025 yılı pazar tahminlerini içeren araştırmaya göre sağlık hizmetleri alanında RPA, yüzde 20 yıllık bileşik büyüme oranına sahip olacak. Enterprise Technology Research (ETR) tarafından yapılan ankete göre RPA girişimlerini uygulayan veya planlayan kuruluşlar, üretkenliği artırmanın en önemli amaç olduğunu ve yüzde 78’inin bu kazanımları şimdiden gerçekleştirdiğini belirtti. Automation Anywhere tarafından yapılan, 4.000’den fazla müşteri, Global 2000 ve Fortune 500’den yüzlerce yöneticinin katılımıyla yapılan anket de benzer bir tablo ortaya koyuyor. Bu ankete katılan şirketlerin yüzde 63’ü akıllı otomasyon popülaritesinin arttığını ve kendilerinin de aktif olarak RPA ile ilgili çalışmalar yaptıklarını belirtiyor.

Salesforce'da Kıdemli Başkan Yardımcısı Wing Yu ise RPA ile 40 bin saatin üzerinde zaman tasarrufu sağladıklarını söylüyor. RPA kullanımındaki artışta COVID-19’un da büyük bir etkisi bulunuyor. Gartner tarafından yapılan Mayıs 2020 tarihli araştırma, sağlık hizmeti sağlayıcılarının yalnızca yüzde 5'inin salgın öncesinde RPA'e yatırım yaptığını, ancak yüzde 50'sinin önümüzdeki 3 yıl içinde RPA yatırımı yapmayı planladığını ortaya koyuyor.

Mevcut uygulamalarla sorunsuz bir şekilde bütünleşen RPA, bir çalışanın yaptığı gibi diğer sistemlerle etkileşime geçiyor. Üstelik bunun için RPA’e kullanıcı adı ve parola tanımlamak yeterli oluyor. İşletmenizdeki iş süreçleri için geliştireceğiniz RPA yazılımıyla; tekrarlayan manuel dijital görevler otomatikleştirilebilir, personellerin farklı ve yaratıcı alanlarda katma değer katmasını sağlanabilir, çalışanların verimliliği ve iş memnuniyetleri artırılabilir, yatırım kazancı sağlanabilir.

Yazının Devamını Oku