Burak Kesayak

Web sitelerinin karbon emisyonuna etkisi

30 Kasım 2020
Günümüzde karbon emisyonlarına neden olan tek şey dizel araçlar ve kömür santralleri değil. Web siteleri de veri trafiği ile karbon emisyonlarında önemli bir paya sahip.

Dijitalleşme birçok alanda verimliliği artırırken, bir yandan çevre ve iklim değişikliği konusunda olumsuz etkileri olabiliyor. Örneğin, web sitesi sayısında yaşanan artış, karbon salınımında önemli bir etkiye sahip. Bu yazıda, aslında birçok kişinin şimdiye kadar üzerinde pek araştırma yapmadığı, web sitelerinin karbon salınımına etkisini en ince detaylarına kadar değinerek düşüneceğiz. Bu alanda elbette yol gösterici somut çalışmalar mevcut, ancak bunu Peter Drucker’ın ’ölçemediğiniz şeyi yönetemezsiniz’ sözünden yola çıkarak ele alacağız. Web sitelerinin karbon salınımındaki etkisinin hesabını temel olarak şu şekilde yapılabilir;

Bir sitedeki tüm URL’ler ve yıllık sayfa görüntüleme sayıları ile o sayfanın ağırlığı listelenir. Sayfa görüntülemeleri ağırlıkla çarpıldığında, bir yıl içinde aktarılan toplam veriye ulaşılır. Buradan da veriyi aktarmak için gereken enerji kWh cinsinden hesaplanabilir. Tüm bu hesaplamalarla birlikte, karbon yoğunluğu sayısını kullanarak bir web sitesinin sorumlu olduğu karbon miktarına ulaşılabilir.

Ancak bu şekilde hesaplanarak elde edilecek sonucun tam olarak doğru olması mümkün değil. Çünkü; web sitelerinin karbon yoğunluğunu hesaplamada, trafik alınan farklı ülkeler varsa farklı karbon yoğunluğu sayıları da kullanılabiliyor. Hatta web sitesine hangi cihazdan bakıldığı da karbon salınım miktarında önemli bir etkiye sahip. Örneğin mobil veri, kablosuz ağdan daha fazla enerji gerektirdiği için daha fazla karbon salınımına neden oluyor.

Elbette dizel araçlar ve kömür santralleri gibi geleneksel araçlar ve yöntemler dururken, günümüzdeki karbon emisyonlarından web sitelerini tam anlamıyla sorumlu tutamayız. Ancak büyük ölçekte baktığımızda veri merkezleri, günümüz ve gelecek için önemli bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Çeşitli switchler, routerlar ve cihazlar elektrik kullanımında büyük bir paya sahip oluyor. Veri merkezlerini soğutmak için kullanılan enerjiyi de buna katabiliriz. Ayrıca bu yıl internete bağlı olacak 30 milyar cihaz ve bu cihaz sayısındaki eksponansiyel artış, web siteleri ve veri merkezlerinin karbon salınımındaki etkisini artıracak.

Sunucu kullanımını azaltmak için ise botları engellemek gerekiyor. İnternetteki insan etkinliği, internet trafiğinin yalnızca yüzde 48’ini oluşturuyor. Bu trafiğin yüzde 52’si botlar tarafından oluşturuluyor. Botların trafiğinin yarısı ise kötü amaçlı diyebilirim. Bu botlar içerik kazıma, trafiği artırma ve web sitelerini çökertme, güvenlik açıklarını bulmaya çalışma, reklam tıklamalarını simüle etme gibi görevleri yerine getiriyor.  

Yazıyı tamamlarken şunu unutmamak gerekiyor; karbon emisyonlarını kısa vadede azaltmanın yolu emisyona neden olan işlemleri azaltmakken, uzun vadede azaltmanın yolu ise kullanılan elektrik enerjisini yenilenebilir enerjiden sağlamak.

Yazının Devamını Oku

Sanal gerçeklik kişiliğiniz hakkında bilgi veriyor

24 Kasım 2020
Sanal gerçeklikte kullanıcılardan elde edilen veriler, artık bilimsel araştırmalarda kullanılıyor. Hatta sanal gerçeklik ile kişilik analizi de yapılabiliyor.

Oyun sektörüyle hayatımıza giren sanal gerçeklik (VR) teknolojisi, artık iş hayatından eğlenceye kadar birçok alanda kilit rol oynuyor. Hatta sanal gerçeklik, artık bilimsel araştırmalar için de kullanılıyor.

VR teknolojisi; sosyal kaygı, ahlaki karar verme ve duygusal tepkileri belirleme gibi psikoloji araştırmalarında önemli bir araç haline gelmiş durumda. Liverpool John Moores Üniversitesi’nden Stephen Fairclough’un liderliğinde yapılan bir çalışma bu konuda örnek teşkil ediyor. Sanal gerçeklikle korku ve endişe içeren bir test gerçekleştiren araştırmacılar, katılımcıları 200 metre yüksekliğindeki bir buzlu dağ vadisinde, buz bloklardan oluşan bir zemin üzerinde yürüttü. Araştırmacılar, beklenildiği şekilde bu blok yoldaki güvenilirlik azaldıkça, katılımcıların davranışlarında daha temkinli ve daha düşünceli davrandığını gördü. Uygulanan sanal gerçeklik senaryosunda, katılımcıların temkinli olmak gibi belirli davranış biçimleri net bir şekilde belirlenebildi.

Çalışmada katılımcıların başına sanal gerçeklik gözlükleri takıldı ve hareketlerin kontrolü için el kumandaları verildi. Ayrıca ayaklarına da sensörler konulan katılımcıların, buz blokları test etme durumları analiz edildi. Çatlakların ve düşme engellerinin sayısı arttıkça, katılımcıların blokları adım atmadan önce tek ayakla test etme durumları da artış gösterdi. Ancak riskten kaçınmaya yönelik yapılan bu eğilimde, bazı katılımcıların ‘nevrotiklik’ derecesinde güvensizlik ve kaygı yaşadığı görüldü.

Araştırma sonuçları, teknoloji şirketlerinin sanal gerçeklik etkileşimleri yoluyla insanların kişilik profillerini çıkarabileceğini, bu profillerin reklam hedefleri gibi dijital ortamda kullanılabileceğini gösteriyor. Ancak bu durum, sanal gerçeklikle elde edilen bu verilerin nasıl kullanılacağı ve kişisel verilerin gizliliği konusunda endişelere neden oluyor. Örneğin; sanal gerçeklik gözlüğü kullanan kişilerden verilerin izinsiz bir şekilde toplanması, bu verilerle kullanıcılara kişiselleştirilmiş dijital reklamlar ve kampanyaların yapılması gibi tehlikeler bulunuyor. İlerleyen süreçte sanal gerçeklik alanında çalışan şirketlerin, kullanıcı verilerini izleyip izlemedikleri ve geçmiş kayıtları tutup tutmadıkları, verilerin neden kullanıldığı ve kimlerle paylaşıldığı konusuna açıklık getirmesi gerekebilir. İş ve eğitim hayatını kolaylaştıran, eğlenceyi daha keyifli hale getiren sanal gerçeklik teknolojisinin önünde gelecekte çözülmesi gereken veri gizliliği stratejisi de yer alıyor.

Artık günümüzdeki her teknolojinin sonunda, veri mahremiyeti konusu gündeme geliyor. Aslında sanal gerçeklik ile veri toplama uzun bir süredir endişe kaynağıydı. Ancak geçtiğimiz günlerde Facebook’un Oculus VR isimli sanal gerçeklik donanımını kullanan kişiler için Facebook hesaplarını bağlama zorunluğu getirmesi, bu alandaki endişelerin artmasına neden oldu.

Yazının Devamını Oku

Ben robot değilim!

16 Kasım 2020
İnternet sitelerinde doğrulama amacıyla sunulan, okunması zor yazıları kutucuğa girip işleme devam etmeye çalışmak zaman zaman sinir bozucu olabiliyor. Ancak bu testleri çözerek, milyonlarca kitabın dijitale aktarılmasana yardımcı olduk.

İnternet sitelerinde gezinirken, bir siteye kayıt yaparken veya bir işlemi onaylarken Captcha testleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Bundan sadece birkaç yıl öncesine kadar, kimlik doğrulama amacıyla farklı yazı tipleriyle yazılmış kelimeler karşımıza çıkarılıyor ve ekranda gördüğümüz kelimelerin yazılması bekleniyordu. Bu doğrulama testinin arkasında ise çok ilginç bir hikaye yatıyor.

Carnegie Mellon Üniversitesi’nde öğrenci olan Luis von Ohn, profesör Manuel Blum ile ortak bir çalışmaya imza atıyor. Kötü amaçlı kullanılan internet botlarını engellemeyi hedefleyen ikili, CAPTCHA testini geliştiriyor. CAPTCHA testiyle kullanıcılara, bozulmuş şekilde yazı parçaları sunuluyor ve bu yazıyı doğru bir şekilde yazması bekleniyor. İnsanlar bu yazıları doğru bir şekilde ayırt edebilirken, botlar bu testte takılıyordu. Bu nedenle birçok internet sitesi güvenliği sağlamak amacıyla bir şey satın alırken, e-mail girişi yaparken, bir yere kaydolurken CAPTCHA testini karşımıza çıkarmaya başladı.

CAPTCHA testinin geliştiricisi ikili, testten elde ettikleri verileri ise insanlık yararına kullanmayı tercih etti. Testlerde fiziksel kitaplardan taranan parçalar sunulmaya başlandı. Elde edilen bu veriler, OCR yani optik karakter tanıma teknolojisi ile yapay zekanın eğitimi için kullanıldı. İstatistiklere göre günde ortalama 200 milyon kişi, yaklaşık 10 saniyesini ayırarak bu testleri çözdü. Daha sonra reCaptcha adı verilen bu projede ‘stop spam read boks’ sloganı belirlendi. Özellikle de eski kitapların dijitale aktarılmasını sağlayan bu projeyle 2.5 milyon kitap dijitalleştirildi. Yani karşımıza çıkan bu sinir bozucu testler, aslında insanlık yararına kullanıldı. Ayrıca The New York Times’ın 1800’lü yıllardan günümüze uzanan tüm arşivi de dijitale aktarıldı.

Ancak günümüzde Captcha testleri miadını doldurmuş durumda. Görüntü işleme teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle artık botlar, çok karmaşık testlerde bile yüzde 99,8 başarıyı yakalayabiliyor. Bu nedenle Captcha testlerinde yeni bir dönüşüm yaşandı ve ‘Ben Robot Değilim’e geçiş yaşandı. Artık kullanıcılara işlemlere devam edebilmelerinde “I’m not a robot”u işaretlemeleri için seçeneği sunuluyor.

Yazının Devamını Oku

3D baskı artan gıda ihtiyacını karşılayabilir mi?

13 Kasım 2020
Son yılların en hızlı büyüyen sektörleri arasında yer alan 3D baskı sektörü, gıda sektöründe de önemli rol oynuyor. 3D yazıcılar kullanılarak basılan gıdalar, gelecekte yaşanması muhtemel gıda kıtlığına çözüm olabilir.

İlk olarak küçük objelerin basımıyla hayatımıza giren 3D yazıcılar, sandalye gibi büyük eşyalardan ev inşasına kadar birçok alanda kullanılabilir hale geldi. 3D yazıcıların kullanıldığı en ilginç alanlar arasında ise gıda sektörü yer alıyor. 3D baskılı gıdalar, gelecekte restoranların çalışma şeklini değiştirebilecek potansiyele sahip. Ancak hangi baskı yönteminin gıda için en uygun olacağını belirlemek gerekiyor. Örneğin ekstrüzyon tabanlı 3D baskı düşük fiyatlı giriş seviyesi yazıcılarda kullanılırken, bunu direkt olarak gıda alanında kullanmak pek de mümkün değil. Çünkü ABS plastik ile bir fıstık ezmesinin reolojisi yani akış bilimi farklılık göstermektedir.

BIS Research tarafından hazırlanan pazar analiz raporuna göre, 3D baskı gıda pazarı 2023 yılına kadar yaklaşık yüzde 46 büyüyerek 525,6 milyon dolara ulaşacak. Gıda alanında 3D baskıya olan ilginin artmasındaki ana nedenlerden biri olarak, restoranların kalite kontrolünü daha iyi sağlayabilecek olmasını gösterebiliriz. Örneğin; Natural Machines adlı bir şirket, Foodini adında bir 3D yazıcı sunuyor. Bu yazıcıyla kullanıcılar, dokunmatik ekran paneli üzerinden istedikleri seçeneği seçerek, gıdalarını basabiliyor. Basılan gıdalar, kullanılan malzemeler aynı olduğu sürece hep aynı kalitede oluyor. Ayrıca işletmeler, 3D yazıcılar sayesinde talepteki dalgalanmalardan da minimum seviyede etkilenecek hale gelebilir.

3D baskılı yiyecekler için tasarım parametreleri üzerinde çalışan araştırmacılar, 3D baskı ürünlerindeki çeşitliliği de artırmaya çalışıyor. Ukraynalı Dinara Kasko tarafından yapılan 3D baskılı pastalar, özel etkinliklerde sunulmuş ve büyük bir beğeni toplamayı başarmıştı. Ancak 3D baskının gıda alanında kullanılabilmesi için bazı iyileştirmelerin de yapılması gerekiyor. Örneğin; 3D baskı çok yüksek sıcaklıklarda yapılırken, çikolataların yapısı bu sırada bozulabiliyor. Ayrıca 3D yazıcıların kısmen yavaş olması, genel kullanımda verimliliği azaltabiliyor.

3D baskıda malzemelerin tam verimlilikte kullanılması ve sürdürülebilir bir üretim yapılması, halk arasında benimsenmeyi daha kolay hale getiriyor. Yapılan araştırmalar, küresel olarak vatandaşların yüzde 66’sının sürdürülebilir şirketler tarafından üretilen ürünler için ödeme yapmakta daha istekli olduğunu gösteriyor. Hollanda’da üniversite öğrencileri tarafından yapılan çalışmada ekmek, meyve ve sebze gibi atık gıdalardan 3D baskıyla atıştırmalıklar üretmiş olması da bu teknolojinin geldiği seviyeyi gösterir nitelikte diyebiliriz.

Ayrıca vegan beslenmeyi de ortadan kaldırabilecek bitki bazlı et üretimiyle 3D yazıcılar, sosyolojik açıdan da değişim yapacak. Peki tüm bunlara ek olarak 3D yazıcılar artan gıda ihtiyacını karılayabilecek mi?

Nüfustaki artış hızı dikkate alındığında, gelecekte besleyici yiyeceklere ulaşmak bir hayli zor hale gelebilir. 3D baskılı sarf malzemeler, insanların sağlıklı kalabilmesi için ihtiyaç duyacaklara gıdaya ulaşmayı kolaylaştırabilir. Örneğin artan nüfusun et ihtiyacını karşılamak besicilik ile zor bir hal alırken, 3D baskılı etler artan talebi karşılamakta kullanılabilir.

Yazının Devamını Oku