GeriSaffet Emre TONGUÇ Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu

Safranbolu’da yerleşim ikiye ayrılıyor. Günlük yaşamın devam ettiği ‘Çarşı’ bölümü ve nispeten dinlence için kullanılan, geçmişte büyük konakların inşa edildiği ‘Bağlar’ bölümü. İkisi de farklı açılardan güzel ve özel. Biz 36 saatlik tura birçok nokta sığdırdık. Gelin size bu keşiften süzülmüş, nokta atışı önerilerle dolu bir Safranbolu anlatayım.

Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
Her şeyin birbirine benzediği ve özgünlüğün kıymetli bir değer olarak öne çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Haliyle özünü koruyarak var olabilme ve güne uyum sağlarken ruhunu kaybetmeme, birçok konu için arayış sayılabilir. Bir profesyonel rehber ve seyahat yazarı olarak, benim penceremden bakınca bu konu daha da anlam kazanıyor. Çünkü hem tarihi, hem doğayı hem kültürü korumanın ve tüm bunları yaparken ilgiyi üzerinizde toplayarak var olabilmenin güzel örneklerine açız. İşte tam da bu yüzden ne zaman Safranbolu’ya gitsem, moral bularak dönüyorum.

 

KUŞBAKIŞI SEYİR

Geride bıraktığımız haftada 1.5 güne kocaman bir Safranbolu keşfi sığdırdım. Aslında tek başıma değildim. ‘Yereli Takip Et’ adlı yepyeni ve umut veren bir oluşumun daveti üzerine, ‘Butik Oteller Türkiye’ ekibi olarak gittik. Safranbolu Belediye Başkanı mimar Elif Köse’nin sıcak ev sahipliğinde muhteşem bir deneyim yaşadık. Yereli Takip Et, iki girişimci arkadaş Nurhayat Coşkun ve Ece Basmacı Karalar’ın
elbirliğiyle hayata geçti. Pandemiyle birlikte daha bir kıymeti anlaşılan yerel değerlere sahip çıkma ve anlatma gayretinin vücut bulmuş hali. Başlangıç için de anlamlı bir rota belirleyip Türkiye’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki değerlerinden biri olan Safranbolu’yu seçmişler.

Safranbolu’yu tepeden görmenizi öneririm. Çünkü o özel yapılaşmayı kuşbakışı izleyince kafanızda genel resim oturuyor. Evlerin birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde nasıl inşa edildiğini, her birinin estetik harikası dış cephelerini ve tekdüze bir sıralamaya oturmadan yakaladıkları uyumu görebiliyorsunuz. Biz bu seyri özel bir izinle eski hükümet konağının çatısında yaptık. Burası herkese açık değil ama siz başka birçok noktayı kullanabilirsiniz. Mesela Cinci Han’ın terasını...

Gezinin ilk gününde bir kent bilgesi olan, gazeteci Aytekin Aytekin’le tanışmak benim için güzel bir Safranbolu sürprizi oldu. Daha önce defalarca gittiğim şehri bu kez ondan dinledim ve çok önemli bilgiler edindim.

Safranbolu’da Eski Çarşı bölgesinde gezinmenin keyfi bambaşka. Demirciler Çarşısı’nda dizi ve filmlere kılıç yapan ustalardan kapı kilitlerini oya gibi işleyen hünerli ellere kadar birçok güzel detay göreceksiniz. Meraklısı için alınabilecek birçok parça da var.

Oradan Yemeniciler Arastası’na geçin. Daracık sokaklar, küçücük dükkânlar, yöresel el işleri arasında gezinmek, zamanı yavaşlatmak... Safranbolu’nun birbirinden güzel evlerinin arasında gezinirken, sokaklarda kimi bir ağaç altında kalmış, kimi dükkânlar arasına sıkışmış çeşmeleri ıskalamayın.
Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
İLK KAHVE MÜZESİ

Türkiye’nin ilk Türk Kahvesi Müzesi Safranbolu’da açıldı. Çok büyük ve gösterişli bir müze beklentisiyle gitmeyin ama bir kahveseverseniz mutlaka görün. Seyahat tipi cezvelerden kahve taşıma kutularına, yokluk yıllarında ortaya çıkan nohut kahvesinden Atatürk’ün doktoruyla içtiği son kahvenin replikasına kadar birçok şeyi burada görüp inceleyebilirsiniz.

Mehmet İzzet Paşa Camisi’nin içindeki kalem işlerine ve kubbedeki süslemelere bayıldım. 1796’da inşa edilen caminin içini mutlaka görün. Safranbolu Kent Tarihi Müzesi, geçmişten bugüne yörenin kültürünü anlamak için iyi bir kaynak. Müzenin içi kadar bahçesi de
güzel. Kültürel ve tarihi dokuya dair keyifli bir gezinti yaptıktan sonra, bahçede biraz soluklanıp Safranbolu’yu tepeden izlemeyi ve kuş seslerini dinlemeyi unutmayın.
Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
Safranbolu’ya gelmişken civardaki doğal güzellikleri de görün. Biz, Dereköy Dizdar Su Değirmeni’nde, muhteşem bir doğanın ortasında kendimizi adeta saklı bir cennete düşmüş gibi hissettik. Su kenarında yemek yerken tercihinizi yöresel lezzetlerden yana kullanın.

Safranbolu denince akla gelen ilk şeylerden biri lokum. İmren Lokumları 1942’den bugüne ulaşan bir aile firması. Bakır kazanlarda kaynatılan lokumlarda gerçek pancar şekeri dışında tatlandırıcı kullanılmıyor. Klasiği, her şeyiyle tamamen el üretimi olan fındıklı lokum. Safranlı fıstıklısı da çok güzel. Damaklarınızı şenlendirip sevdiklerinize hediyelik alabilirsiniz.
Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
Safranbolu Bağlar’daki Havuzlu Köşk akşam yemeği için güzel bir tercih. Aklınıza bahçesinde minik havuzu olan bir yer gelmesin; burası 3 asırlık bir konak ve ikinci katında 1.5 metre derinliğe sahip bir havuzu var. İster havuz başında ister açık havada yemeğinizi yiyebilirsiniz.

NEREDE KALMALI?

Bu ziyaretimde kaldığım Paçacıoğlu Bağ Evi, Safranbolu’daki en güzel otellerden biri. 1890’da Paçacıoğlu Hüsnü Efendi tarafından yaptırılmış. Kuşaklar boyu ailenin yeni üyelerine aktarılan konak, sabırla yürütülen başarılı bir restorasyonla turizme kazandırılmış. Odalarda geçmişin izleri korunurken konukların konforu da düşünülmüş.
İster konakta, ister bahçeye açılan odalarda kalabilirsiniz. İki genç rehberin Safranbolu’ya kazandırdığı Yeşil Çizme Doğa Evi ise son zamanlarda keşfettiğim en güzel otellerden biri. Onlar da aile yadigârı konağı restore edip çevresindeki doğayı koruyarak
7 odalı bir saklı cennet hazırlamışlar.
Tepelerin arasına kurulmuş kasaba... Safranbolu
BAHARAT ÂLEMİNİN ALTIN ÇOCUĞU

Adını baharat dünyasının altın çocuğu olarak bilinen safrandan alan Safranbolu, 17. yüzyılda Yunanistan’dan başlayıp Karadeniz’e uzanan bir ticaret yolu üzerindeymiş. 18. yüzyıldan itibaren ticaretle zenginleşenler kendilerine evler yaptırmışlar. Büyük konaklarını hem kasabanın ‘Çarşı’ diye bilinen kısmında hem de yazın sıcağında dağlardan esen rüzgârın keyfini sürebilecekleri Bağlar mevkisinde inşa etmişler.

 

GÖRECEK ÇOK ŞEY VAR

Safranbolu’yu iki güne sığacak bir yer gibi düşünmeyin; gezilecek çok nokta var. Yörük Köyü, Mencilis Mağarası, Kristal Teras, İncekaya Su Kemeri görebileceklerinizden sadece birkaçı... 

X

Son demlere kulaç atalım

Havası, suyu, toprağıyla her yerinden bereket fışkıran; tarih boyunca sahnede olmuş, büyük olaylar görmüş bir coğrafya Anadolu... Değeri biliniyor mu tartışılır ama bence hiçbir şey için geç değil. Kendi çevremizden başlayarak yaşadığımız toprakları öğrendikçe etkilenmemek ve gelişmemek mümkün değil. Gelin, sonbaharın ılık havalarını bahane edip en güzel ve en sakin mevsiminde Ege ve Akdeniz sahillerine uzanalım.

Bir süredir hem ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabım hem de meslekteki 35 yıllık deneyim ve birikimimi size en kolay yoldan ulaştırabileceğim Saffet Emre Tonguç (SET) uygulaması için gezdiğim yerlerden en beğendiklerimi ve en güncel bilgileri toparladım. Kalacak yerleri önermek benden, çevresini adım adım keşfetmek sizden. İşte ‘sarı yaz’ı en güzel geçireceğiniz adresler...


Ida Costa

Kuzey Ege’nin tertemiz havası

Yazının Devamını Oku

Özgürlüğün ve rüzgârların adası

“Hayat bir gündür, o da bugündür” sözünü benimsemiş bir insan olarak geçen hafta sonu aniden gelen bir daveti fırsat bilerek sadece üç gün için Mikonos’un yolunu tuttum. Gündemden ve gözlerden uzak geçen birkaç gün boyunca yerlisinden dinlediğim kadarıyla sizin için öneriler de hazırladım. Umarım bu yazı, kendinize ayıracağınız anlara ilham olur.

Mikonos, Kikladlar (Cyclades-Halkalar) diye geçen adalar topluluğunun bir üyesi. Kışın 10 bini bulmayan nüfus, yazın 100 binin üzerine çıkıyor. Ortaçağda farklı uygarlıkların egemenliğine giren adayı 1207’de Venedikliler ele geçirmiş. 300 yıl Venedikliler tarafından yönetilen ada, 1537’de başlayıp 1829’da Yunanistan bağımsız bir krallık oluncaya kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmış.

Adada yer gök şapel dolu. Bazı aileler kendi ibadetleri için bu küçük kiliseleri yaptırıp aynı zamanda mezarlık olarak kullanmışlar. Mikonos’ta limandaki Arkeoloji Müzesi küçük ama eserler muhteşem. Adadaki ufak müzelerden benim favorim Maritime (Denizcilik) Müzesi. Türkiye ile ilgili eserlerin çokluğu sizi şaşırtabilir.

Plaj, yemek ve eğlence dışında ne yaparım diyenler, Mykonons Town ya da Chora olarak geçen merkezde önce Meryem Ana’ya adanan Paraportiani Kilisesi’ne dışarıdan bir bakın, sonra Little Venice (Küçük Venedik) diye anılan ve eskiden kaptanların oturduğu evlerin olduğu bölgede bir kahve için, ardından da Kato Myli’deki değirmenlerin önünde resim çektirin. Adanın rüzgârına karşı güzel bir manzara istiyorsanız yolunuzu Armenistis Deniz Feneri’ne düşürün. Alışveriş içinse günün erken saatleri ya da geç saatleri uygun. Adanın en güzel dükkânları Matoyiannia Sokağı’nda.

Ege’nin sularına dalın

Mikonos’un rüzgârından korunmak için labirent gibi tasarlanmış sokaklarında kaybolmak ayrı bir keyif. Her keseye uygun mağazaların yanı sıra birbirinden lüks markaları da görebiliyorsunuz. Mikonos’ta çok sayıda galeri de var. Dünyadan birçok sanatçının eserlerini sergileyen Artion Galleries’de karşıma, çok beğendiğim ressam Ahmet Güneştekin’in eserinin çıkması benim için tatlı bir sürpriz oldu. Çok güzel bir sokaktaki Rarity ve Elixir (Timeless) Gallery sanat için uğramanız gereken duraklardan.

85 kilometrelik adada mobilet ya da cip kullanarak dolaşmak en akıllıca iş. Pire’ye 180 kilometre uzaklıktaki adaya feribot ya da uçakla gidebilirsiniz. Adadaki küçük havalimanından şehir merkezine giderken Chora (Hora) tabelalarını takip edin.

Adanın gözdesi Scorpios’a muhakkak uğrayın. Zevk, vizyon ve profesyonellik bir araya gelince çok büyük paralar harcamadan ortaya süper işletmeler çıktığını göreceksiniz. Akşamüstü partileri 18.30’dan gece yarılarına kadar sürüyor. Restoranı da çok başarılı.

Yazının Devamını Oku

Trabzon’dan Rize’ye 34 adım

Geçen haftalarda Karadeniz’e bir destek gezisi yaptık. Sel felaketinin yaralarını sarmaya çalışan Karadeniz’in hem morale hem de turizm ekonomisini canlı tutmaya ihtiyacı var. Bir Karadeniz keşfi için en güzel mevsimin eylül-ekim olduğunun altını çizerek size 34 adımlık bir Trabzon-Rize rotası hazırladım. Neden 34 diye sormayın; o da benim İstanbul aşkımın imzası olsun. Ne de olsa bu yazı İstanbul’a dönünce hazırlandı...

Butik Oteller Türkiye ekibi olarak Karadeniz’deydik. Gezimize Bukla Tur (@buklatur) ve Sendagez (@sendagez_) eşlik etti. Karadeniz’i gerçek anlamda, turist gibi değil de hayata dokunan deneyimlerle keşfetmek isterseniz ikisini de gönülden öneririm. Karadeniz için aşkla çalışan ve turizmin yöreyi yıpratmasını değil, özünü koruyarak geliştirmesini isteyenleri görmek içime su serpti. Gelin adımlarımızı atmaya önemli bir restorasyondan geçen Sümela’dan başlayalım.

Gito Yaylası
Adını dağlardan alıyor
Sümela Manastırı

Maçka’ya bağlı Altındere Köyü’ndeki manastır, Karadağ’ın eteklerinde sarp bir kayalık üzerine inşa edilmiş. Sümela, ‘siyah’ anlamına gelen ‘melas’ sözcüğünden geliyor. Manastırın inşa edildiği dağların koyu rengi nedeniyle bu adı almış. Bizans İmparatoru I. Theodosios zamanında Atina’dan gelen Barnabas ve Sophronios isimli iki rahip temellerini atmış. Efsaneye göre ikisi de aynı rüyayı görerek birbirinden habersiz biçimde aynı yerde buluşmuşlar. Sümela; ana kaya kilisesi, birkaç şapel, mutfak, öğrenci odaları, misafirhane, kütüphane ve kutsal ayazmadan oluşuyor. Ama gittiğinizde bir kısmını gezebiliyorsunuz. Yaklaşık 6 yıl önce başlayan kapsamlı restorasyon çalışması sürüyor. Tamamını görmek bir süre daha mümkün olmayacak. Müzekart ile ziyaret edebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Mavinin cazibesini arttıran mekânlar

Bir süredir hem ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabımı, hem aplikasyonumu güncel tutmak ayrıca da turizme destek olmak için yollardaydım. Geçen hafta gezdiğim Doğu Karadeniz’den sonra şimdi sıra yeniden güney sahillerinde, Göcek’teyiz. Türkiye’nin en güzel koylarının olduğu bölge güzelliği kadar yeme-içme ve konaklama adresleriyle de ziyaret etmeye değer bir yer.

Göcek aslında küçük bir yerleşim bölgesi. Bir uçtan diğerine yürümek 10 dakika. Popülaritesinin artmasıyla hızla gelişen ilçede her geçen gün yeni işletmeler açılıyor veya mevcut işletmeler el değiştiriyor. Temiz ve rafine bilgiye ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde işte size Göcek lezzet rotası önerilerim...

LEZZET ADRESLERİ

Dursun Usta: Portakal ağaçları altındaki restoranın etlerini herkes methediyor.

Göcek Köftecisi: Etseverler için iyi bir adres.

West Cafe: Ambiyansına bayıldım, işlerinde titizler.

West Sushi Bar: Uzakdoğu lezzetleriyle ön plana çıkıyor, gayet iyiler.

Can Restoran:

Yazının Devamını Oku

Zümrüt yeşili yamaçlara serpilmiş kaleler, kiliseler, camiler...

Karadeniz’e yüzünü dönmüş sarp dağların engin yeşilinde doğayla iç içe yaşar Doğu Karadeniz. Gelin bu hafta Artvin’in köylerinde dolaşalım, kayıp tarihin izinde Yusufeli’ne doğru küçük bir gezi yapalım. Bu satırları okuyup yolunuzu düşürürseniz bilin ki ciğerlerinize dolan temiz havayı, muhteşem sofraları ve hoş sohbetleri de ekleyeceksiniz anılarınıza.


Başka uluslarla benzerliklerimizden bahsettiğimizde Ege ve Akdeniz’e kıyı olan ülkeler gelir ilk akla. Gerçekten de hem coğrafyamız hem mutfağımız hem de insanımız benzer bu kıyılardaki komşulara. Ama yüzünüzü biraz doğuya çevirirseniz orada da sadece sınırların ayırdığı insanları görürsünüz; dili aynı, mutfağı aynı, tarihi aynı... O yüzden Karadeniz’i gezdiğinizde aslında devasa bir coğrafyayı tanımış, anlamış olursunuz.

Bölgenin tarihine bakarsak 9’uncu yüzyıla kadar geri gidebiliyoruz. Gürcistan Krallığı 9’uncu yüzyıldan 14’üncü yüzyıla kadar Kafkasya’da kurulmuş bir Gürcü devleti. Bölgeye birçok konuda altın çağını yaşatan bu devleti kuran Bagratlılardan günümüze pek çok manastır ve kale ulaşmış. Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’nın Surp Haç Kilisesi de bu hanedanla bağlantılı. Çünkü Gürcü Bagrat Hanedanı, ortaçada Ermenistan’ı yöneten Bagrat Hanedanı ile akraba. Mimari tarzları da birbirine benziyor.

 

İLK DURAK TBETİ MANASTIRI

Yolumuz üzerinde ilk karşımıza çıkan Şavşat Cevizli Köyü’ndeki Tbeti Manastırı. Tbeti ismi Cevizli Köyü’nün eski adı. Ortaçağda Gürcistan’ın en önemli el yazmaları ve kültür merkezi olan manastırdan günümüze kiliseden başka bir yapı kalmamış. 1880’lerde camiye çevrilen kilisede herhangi bir değişiklik yapılmamasına rağmen freskler ve tasvirler zarar görmüş. Yeni bir caminin inşasıyla da kaderine terk edilmiş. Fakat anlaşılmaz bir kararla 1961’de dönemin yerel yönetimi tarafından dinamitle patlatılmasına karar verilmiş. Karşısında dururken böyle önemli bir merkezin günümüze ulaşmasının sevincine, yaşadığı kötü muamelenin üzüntüsü karışıyor.

Yazının Devamını Oku

Tarihin değiştiği yer… Çanakkale

Bu hafta otomobilimize atlayıp Trakya’nın ayçiçeği tarlalarının eşlik ettiği bir yoldan, Marmara’nın Ege’ye açılan kapısına, Çanakkale’ye çevirelim rotamızı. Hem bereketli toprakları hem de stratejik önemiyle hep ilgi odağı olmuş, destanlarıyla adını dünya tarihine yazdırmış bir yer Çanakkale. “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı!” sözlerinin adeta can bulduğu bu coğrafya, ziyaretçileri için çok daha fazlasını vaat ediyor; tertemiz bir hava, içinizi serinleten esintili rotalar, sıcacık bir güneş ve pırıl pırıl bir deniz.

Önce 70 kilometre uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nın iki yakasında, Gelibolu Yarımadası ve Asya kıtasında kalan Çanakkale şehir merkezi boyunca yol alalım. Assos’tan geçmişe selam verip Adatepe’de Kaz Dağları’nın temiz havasını içimize çekelim. Her fırsatta bu ülkede sahip olduklarımızla ne kadar şanslı olduğumuzu dile getiriyorum ama sadece şans yetmez! Bize düşen çok okuyup, daha fazla öğrenip tarihimize ve değerlerimize sahip çıkmak.

Yoldaki ilk durağımız Yunanca ‘Güzel Şehir’ anlamına gelen Gelibolu Yarımadası. Feribot iskelesine giderken geçeceğiniz merkezde, eski sahil kasabasının izlerini görmek mümkün. Gelin boğazın diğer tarafına geçmeden önce, 106’ncı yılını kutladığımız Çanakkale Zaferi’nin gerçekleştiği toprakları ziyaret edelim.

ANZAK KOYU’NU GÖRÜN

Gelibolu Yarımadası’nda şehitliklerin olduğu bölgenin girişinde Kabatepe Müzesi var. Müzede, savaşla ilgili çok sayıda belge, fotoğraf ve malzeme görebilirsiniz. Bu bölgedeki Arıburnu ve Anzak Koyu en sık ziyaret edilen yerlerden. Conk Bayırı’na doğru çıkarken en önemli mezarlıklardan biri olan Lone Pine (Yalnız Çam) bulunuyor.

Biraz yukarıdaki 57. Alay Şehitliği’nin girişinde 1994’te 108 yaşındayken ölen gazimiz Hüseyin Kaçmaz’ın heykelini göreceksiniz. 1992’de dikilen devasa boyutlardaki heykelse Mehmetçik Anıtı adını taşıyor. En tepedeki Conk Bayırı Anzakların hep asıl hedefi olmuş ve sadece 8-10 Ağustos 1915’te çok kısa bir süre Yeni Zelandalılar tarafından ele geçirilmiş. Buradaki Atatürk Anıtı’nın üzerinde Atamızın saatine isabet etmesi sayesinde bir şarapnel parçasından nasıl kurtulduğu anlatılıyor. Yarımadanın en ucunda Seddülbahir’deki Çanakkale Şehitler Abidesi’nden Ege açıklarına doğru bakarken minnet duygularınızın en üst seviyeye ulaşacağı kesin. 

Çanakkale merkezdeki Mavi Bayraklı plajların yanı sıra 10 kilometre uzaklığındaki sayfiyesi Güzelyalı Köyü’nde de çok sayıda plaj var.

KALEYİ FATİH YAPTIRDI

Yazının Devamını Oku

Sakin bir liman... Bartın

Bugünlerde hepimizin aklı da kalbi de ülkenin güney kesiminde. Günlerdir süren yangınlar hepimizin içini yakıyor. Belki bir nefes olur diye ülkemizden başka bir cenneti anlatmak istiyorum size. Son yıllarda plajlarıyla da ön plana çıkan Bartın hem tarihi hem de doğal güzellikleriyle her mevsim cazip bir davet sunuyor.

Bartın adı, Yunan tanrılarından biri olan Sular Tanrısı Parthenia’nın adını buradaki nehre vermesinden geliyor. ‘Muhteşem akan su’ anlamındaki Parthenios Nehri kıyısına kurulan şehir bu isimle anılmış ve zamanla ‘Bartın’a dönüşmüş. Doğal bir liman olan ve tarihi MÖ 14’üncü yüzyıla dayanan Bartın’ın kaderini ilkçağlardan itibaren doğası belirlemiş. 13’üncü yüzyıldan sonra şehre Hitit uygarlığı damgasını vurmuş. 200 yıldan fazla süren Pers hâkimiyetine Makedonya kralı Büyük İskender MÖ 334 yılında son vermiş. Amasra ve Bartın uzun yıllar süren kanlı savaşlar ardından MÖ 279’da Pontus Krallığı’nın sınırlarına dahil edilmiş. MÖ 70 yılındaysa Romalılar almış Bartın’ı ama Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle şehir Bizans tarafında kalmış. Türkler 1084 yılından itibaren Bartın ve Amasra sahnesinde görülmeye başlamışlar. 1392 yılında Osmanlı’ya katılan şehir, daha sonraki yıllarda ticaret potansiyeli sayesinde yerleşim alanı olmaktan çok bölgenin pazarı haline gelmiş ve ‘Oniki Divan’ (Nahiye-i Oniki Divan) adıyla anılmış.

Maviyle yeşili buluşturan Amasra, Bartın’ı ziyaret edenlerin en çok rağbet ettiği ilçe.

TAŞ VE AHŞAP BİNALAR

Bölgede sahnenin yıldızı Amasra olsa da Bartın yoldan geçenlerin ilgisinden çok daha fazlasını hak ediyor. Merkezin büyük kısmı trafiğe kapalı, yani adım adım şehri keşfedebiliyorsunuz. Kentteki en ünlü eserlerden biri 20’nci yüzyıl başlarında Bartın Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Hacı Arif Bey’in yaptırdığı Karakaşoğlu Hacı Arif Kaptan Şadırvanı. Özellikle dini günlerde akına uğrayan ve Hz. Muhammed’in sancaktarı anısına yaptırılan Ebu Derda Türbesi, Taşhan ve Dervişoğlu Hanı da (namı diğer Okurhan), günümüzde Kültür Evi olarak kullanılan, 1319 yılında inşa edilen Aya Nikolas Kilisesi ve 1872 yılında Kozançayı üzerine inşa edilen Kemerköprü görülmeye değer. Antikçağlardan kalan Çeştepe Höyüğü, Manastırtepe Tümülüs ve Nekropolü gerçek tarih meraklılarını kendine çekiyor.

Anacaddede yürürken 19’uncu yüzyıl sonları ve 20’nci yüzyıl başlarında yapılmış birçok bina size eşlik edecek. Bunlardan biri harika bir taş binadaki belediye, bir diğeri de yeşilliğiyle sizi şaşırtacak eski bir han. Evlerin sadece birkaçı Safranbolu tarzında yapılmış, yarı ahşap konak, çoğuysa tamamen ahşap. En güzellerinden biri de eski belediye başkanı Kemal Samancıoğlu’nun evi. Amasra’ya giderken karşınıza çıkan ev, Etnografya Müzesi olarak hizmet veriyor. Müzede halkın bağışladığı eserler ve Samancıoğlu ailesine ait parçalar sergileniyor.

Kemal Samancıoğlu Etnografya Müzesi

Bartın’da özünü yitirmemiş Oğuz, Türkmen ve Kıpçak lehçelerine rastlamak mümkün. Salı ve cumaları kurulan Garıla Pazarı yaklaşık 200 yıldır farklı kültürlerin, farklı renklerin buluşma alanı olmayı sürdürüyor. Bu çeşitlilik mutfağa da yansımış. “Araştırmalara göre 100’den fazla yemeğimiz var” diyor Bartınlılar. Hamur işi, sebze ve balık yöre mutfağının temel taşları. Pirinçli mantı, pumpum çorbası, kabak burması, gartlaç, kırtıl, halışka, çibörek, çöven ekmeği en bilinen ve sevilen yemekler.

Bartın’dan güzel bir anı yanınıza almak isterseniz; ‘tel kırma’ veya diğer adıyla ‘Bartın işi’ iyi bir tercih olur. Bugüne kadar ulaşan el sanatı, altın ya da gümüş ipliklerle tül gibi seyrek dokunmuş kumaşlara çeşitli motifler işleyerek yöre kadınının duygularını ifade etme şekli.

Yazının Devamını Oku

Badem ağaçlarının gölgesinde huzurun adresinde

Bu hafta kaldığımız yerden, Datça’yı daha yakından tanımaya devam edelim. Bu kez Eski Datça’nın otantik sokaklarında geziyoruz. Son yıllarda açılan kafeler ve tasarım dükkânlarıyla daha da renklendi. Eski Datça’nın yazı meşhur olsa da huzurun sezonu, bademlerin çiçeklendiği şubatta başlıyor…

Yarımadanın batısına Betçe, doğusuna Datça dendiğini biliyor musunuz? Bu isimler Dadya ve Bedya efsanesinden geliyor. Rivayet bu ya; çok eski zamanlarda, bu topraklarda hüküm süren bir kralın biri oğlan, biri kız ikiz çocuğu varmış. Oğlanın adı Dadya, kızın adı Bedya imiş. Zaman geçmiş çocuklar büyümüş. Kral topraklarındaki barış devam etsin diye yarımadanın batısını akşamları temsil eden Bedya’ya, doğusunu şafakları temsil eden Dadya’ya vermiş. Ama günlerden bir gün kral hastalanmış. Ölümünün yaklaştığını hisseden kral, ülkesindeki huzur ortamının sürekliliği için iki krallığın tam ortasında kalan, günümüzde Hacamat Dağı denilen tepenin yamacında kendine bir mezar yapılmasını istemiş. Dağın yakınından geçerken dikkatli gözler yamaçtaki kayalarda kralın silüetini görebilir. Yıllar boyunca bereket içinde yaşamış krallık. Dadya ve Bedya hayata veda ettikten sonra ülkeleri kendi adlarıyla anılmış; başta da belirttiği gibi doğu kısmına Dadya, batı kısmına Bedya denmiş.

Sokaklar rengârenk begonvillerle ve sardunyalarla süslü.

 

SAKİNLİK ARAYANLARA...

Amasyalı Strabon bu toprakların bereketine ve güzel havasına ithafen boşuna “Tanrı, yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse Datça Yarımadası’na bırakır” dememiş. Günümüzde biraz sakinlik arayanların gözdesi olduğu gibi birçok sanatçı ve tasarımcı da yaşamak için bu ilham veren coğrafyayı tercih ediyor. Özellikle yaz aylarında gündeme gelse de şubatta, Badem Çiçeği Festivali zamanı buralar bambaşka oluyor. Sevgili arkadaşım, birçok tasarımcıyı bir araya getiren Eski Datça’daki şirin Astrantia Datça’nın sahibesi, turizmci ve Datça âşığı Sena Pir’in önerileriyle güzel bir gezi rehberi hazırladım size. Gelin, Datça’nın sokaklarında birlikte kaybolalım.

Yazının Devamını Oku

Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava...

Bir tarafına Ege Denizi’ni, diğer yanına Akdeniz’i alan Datça Yarımadası; zeytini, çamı, balı, bademi, büyüleyici manzaraları, koyları ve tertemiz havasıyla insanın ömrünü uzatan bir yer. Burada denizler, rüzgârlar ve hayaller karışır birbirine ve ‘İyi ki’leriniz arasındaki yerini alır hemen Datça. Bu hafta bu yarımadayı şöyle bir tanıyalım.

Datça, Yunan mitolojisinde ‘Olağanüstü nitelikler taşıyan ülke’ diye geçiyor. Tarihin en eski tıp okulları burada... Ege Denizi Datça’dan da esirgememiş girintili çıkıntılı koylarını. Tam 52 koy süslüyor kıyılarını. Bazı koylara ulaşım gayet rahat ama bazıları biraz emek istiyor. Hangisini tercih ederseniz edin huzur ve muhteşem manzaralar garanti.

İKİ DENİZ, BİR YARIMADA

Datça’nın Ege’ye bakan tarafında; Gökçeler Bükü, Küçük Çatı, Çatı, Kızılağaç, Alavara, Çakal, Damlacık, Mersincik, Murdala ve İskandil kıyıları var. Akdeniz tarafındaysa Datça’nın en uzun sahil şeritlerinden biri olan Palamutbükü, Akvaryum, Akçabük, Kurubük, Ovabükü, kum sahili ve sığ deniziyle çocuklu ailelerin tercihi olan Hayıtbükü, Kızılbük, Domuzbükü, merkeze yakın Kargı, Karaincir, Sarı Liman, Karabük, Çiftlik, Kurucabük, Günlücek ve Lindos denizin tadını çıkarabileceğiniz koylar. Akşamlarıysa merkezde ve Eski Datça’nın sokaklarında her zevke uygun bir köşe var.

Datça Liman

Güney Ege tarih boyunca insanlığın gözde coğrafyalarından biri olmuş. Bunun en büyük kanıtı antik kentler. Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada, yarımadanın en ucundaki Tekir Burnu’nda kurulan Knidos, Batı Anadolu’nun önemli kıyı kentlerinden. Kökeni Dorlara kadar uzanıyor. Anakara ve ada kısmı olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Küçük Liman savaş zamanı savunma, barış zamanında ticaret için kullanmış. Güneydeki Ticaret Limanı’na bugün gezi tekneleri yanaşıyor. Antikçağda hem bir ticaret merkezi hem bir kültür-sanat kentiymiş.

Akdeniz ile Ege’nin birleştiği noktadaki Knidos, iki tiyatro kalıntısına sahip. Merkezden 35 kilometre uzaktaki limanın berrak, tertemiz suyunda yüzdükten sonra Knidos Feneri’nde günbatımının tadını çıkarın. Dönüş yolu için fenerleriniz de yanınızda olsun.

SELİMİYE BİR SIĞINAK

Datça Yarımadası’na giderseniz görülecek çok yer, yüzülecek çok deniz var. Bybassos ve Kastabos antik kentinin kalıntılarını ziyaret edebilir, Hemithea Tapınağı’ndan günümüze ulaşanları görebilir; biraz daha uzaklaşırsanız meşhur Kızkumu Plajı’na ve Turgutlu Şelalesi’ne gidebilirsiniz. Marmaris’e bağlı Selimiye Köyü’nü de mutlaka keşfedin. Popüler olandan uzak durmak isteyenlerin gidince mutlu olduğu bir yer. Yola devam ederseniz Bozburun’da güzel bir balık yemenizi öneririm.

Yazının Devamını Oku

Zeytin ağacının gölgesi ve Kuzey Ege’nin serin suları

Çeşme ve Bodrum’dan sonra Antalya’ya çevirdiğimiz rotamızı bu hafta yeniden Ege’nin serin sularına döndürüyoruz. İstikamet Ayvalık-Cunda... Tarihi dokusu, efsaneleri, kültürel zenginliği, el değmemiş kıyıları ve birbirinden güzel plajlarıyla gören herkeste yerleşip kök salma duygusu uyandırıyor. Gelin sizi hayalimizdeki Ege kasabasıyla tanıştırayım.

Balıkesir’in en gözde ilçesi Ayvalık, mübadeleyle şekillenen bir kimliğe sahip. Hem Balıkesir’in hem Midilli ve Girit’in izlerini sokaklarında, insanlarında, en çok da mutfağında göreceksiniz. Birbirlerine kaynaşmışlar ama eskinin alışkanlığıyla mübadeleyle Midilli’den gelenlere ‘Adalı’, Girit’ten gelenlere de ‘Gritikos’ deniyor.

Ayvalık’ta ilk yapılması gereken ara sokaklara dalıp tarihi evlerin arasında dolaşmak. Kiliseden çevrilen Saatli Cami’yi görmeyi ihmal etmeyin. 1970’ten beri kurulan Perşembe Pazarı’nı ve Bitpazarı’nı gezi listenize eklemeyi unutmayın. Güzel bir kafede soluklanırken sadece doğanın güzelliğine değil, sokağın ritmine de bırakın kendinizi. İlçenin en ünlü plajı Sarımsaklı; en güzel özelliğiyse tene yapışmayan bir kuma sahip olması.

Muhteşem bir günbatımı için en klasik adres, Şeytan Sofrası. Ayvalık adaları, Midilli, kızıl bir gökyüzü ve güzel bir esinti bekliyor sizi çıkacağınız tepede. Tepeyi küllenmiş bir lav birikintisi oluşturmuş. Her yerine kurdelelerin bağlandığı tel bir kafesin içinde devasa bir ayak izi var. Rivayete göre tepeye adını veren şeytanın ayak izi. Ortada bir efsane varsa çaput bağlamak da bozuk para atmak da yazılı olmayan kanunlar gibi... Popüler bir mekân olduğu için kalabalık olan Şeytan Sofrası yerine günbatımı için biraz daha sakin iki farklı önerim var: Tavşan kulağına benzeyen üç kayanın yer aldığı Tavşan Kulakları Tepesi ya da Cennet Tepesi.

EŞSİZ MANZARAYA KARŞI

Şeytan Sofrası hakkında birbirinden çok farklı iki öykü anlatılıyor. İlk hikâyeye göre 16’ncı yüzyılda burada bir Rum münzevi yaşarmış. Kiliseden kovulması ve insanlardan uzakta sürdürdüğü yaşamı yüzünden Penelope yani ‘Şeytan’ lakabı takılmış. Şehirde uzun süren bir kuraklık dönemi baş gösterince herkes yaşanan zorluğun sebebinin Penelope olduğuna inanmış ve münzeviyi öldürmeye karar vermiş. Yaklaştıklarını gören Penelope ise canını kurtaracak zamanı kazanmak için eşsiz manzaraya karşı muhteşem bir sofra kurmuş. Sofrayı gören halk, öfkesini de tepeye çıkış amacını da unutmuş... Penelope de gizlice kaçıp kurtulmuş. Ona atıfla tepeye ‘şeytanın sofrası’ denmiş.

ZEYTİNYAĞININ ŞİFASI

Diğer öyküyse mitolojiden. Zeus’un sütannesi olan ve Kaz Dağları’na da adını veren İda, oğlunu korumak için Şeytan’ı gökyüzünden kovmuş. Üç ayağı olduğuna inanılan Şeytan, kaçarken ayaklarından biriyle bu tepeye basarak o dev izi bırakmış. Şeytan’ın diğer ayak izlerinden birinin Kaz Dağları’nda, diğerininse Midilli’de olduğuna inanılıyor.

Yazının Devamını Oku

Eski ve yeninin kavuştuğu şehir: Bakü

‘Rüzgârlı Şehir’ anlamına gelen Bakü’ye Azerice ‘Bakı’ deniyor. Keşfedilmeyi bekleyen ülkenin kırsal kesimi yüksek dağlar, göller ve kaya oluşumlarıyla göz alıcı güzellikte. Ayrıca hem tarihi taş binalarının gece aydınlatmaları hem geniş bulvarların, parkların, gökdelenlerin ışıklı danslarıyla büyüleneceksiniz...

Geçen günlerde 2020 Avrupa Şampiyonası’nda oynanan Türkiye-Galler maçını seyretmek için Bakü’deydim. Büyük umutlarla başlayan maç Azerilerin bütün desteğine rağmen mağlubiyetle sonlandı ama benim, Doğu’nun Paris’i diye anılan bu şehri yeniden keşfetmeme neden oldu. Bakü’nün modern yüzünü hem yeni yapılarında hem de sakinlerinde görmek mümkün.

Bu seferki ziyaretimde listeme Alfred Nobel’in evini de ekledim. Nobel ailesi kazancının neredeyse yarısını Azerbaycan’daki petrol sayesinde elde etmiş. Bu sebeple de Bakü’de büyük bir evleri var. Bazı eşya orijinal ama bazıları Bolşevik İhtilali sırasında çalınmış. Evin ikinci katında Azeri mutfağından yemekleri tadabileceğiniz bir de restoran var. Dinamitin mucidi Nobel’in vasiyeti üzerine bir dernek kurulmuş. Kurum, 1901’den beri her yıl 10 Aralık’ta insanlığa hizmet edenlere Nobel Ödülleri’ni veriyor. Ülkemizden 2006’da yazar Orhan Pamuk’un, 2015’te kimya dalında Aziz Sancar’ın bu ödülü alması gurur kaynağımız oldu...

Nobel Evi, ailenin petrolden gelen zenginliğini yansıtıyor.

ALEV KULELERİ’Nİ GÖRÜP PİTİ YİYİN

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, topraklarındaki petrol ve doğalgaz rezervleri sayesinde büyük bir gelişim yaşıyor. London Design Museum tarafından ‘Yılın Tasarımı’ seçilen Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ni dünyaca ünlü Irak asıllı İngiliz mimar Zaha Hadid çizdi.  Kültür merkezi 2012’de tamamlanarak hizmete açılmış. Mimarisinde, Azerbaycan mitolojisinden Hazar Denizi’nin yükselişi yansıtılmış. Saraydan geceleri gökyüzüne doğru yükselen lazer ışınları olağanüstü bir görüntü oluşturuyor. Şehrin yeni simgesi kabul edilen; ofis, konut ve otel olarak kullanılan Alev Kuleleri’ni Bakü’nün modern yüzünü görmek isteyenler gezi listelerine eklesinler. Son gittiğimde Alev Kuleleri’ndeki Fairmont Hotel’de kaldım. Sahildeki Four Seasons Hotel de yeni bir bina ama mimarisinde geçmişin izlerini taşıyor.

Piti

Hem zengin Azeri mutfağını hem de yeni tatları denemek için de birçok seçenek sunuyor Bakü. Geleneksel Azeri mutfağı için Nakhchivan, Sumakh ve Şaki Qala’yı deneyebilirsiniz. Azeri mutfağından farklı lezzetler sunan Kotanlı’nın en ilgi çekici tarafı; Karabağ, Bakü, Şeki gibi Azerbaycan’ın şehirlerinin isimlerini taşıyan odalarının olması. Müzik eşliğinde lezzetli bir yemek için Nakhish ve Mugam Club’ı, Azeri geleneklerine göre bir yemek deneyimi yaşamak için Shirvanshah Müze Restaurant’ı tavsiye ederim.

Yazının Devamını Oku

Önünde Akdeniz, arkasında Toroslar, içinde tarih... Antalya

Muhteşem sahiller, koylar, güneş, önünüzde masmavi Akdeniz ve arkanızda yükselen Toroslar’ın tertemiz havası, çam ormanları, her şey dahil oteller… Antalya denince ilk akla bunlar gelse de şehir aslında bir tarih cenneti. Merkezdeki Kaleiçi’nden başlayıp etkileyici geçmişinde bir gezintiye çıkalım.

Geçmişte kuzeyinde Pisidya, doğusunda Pamfilya, batısında da Likya varmış. Önemli yolların kavşağındaki şehir inanılmaz bir tarihi mirasa sahip.

Antalya’yı, MÖ 150’li yıllarda Bergama Kralı II. Attalos kurmuş. Bugün heykelini saat kulesinin karşısında görebilirsiniz. Kurucusuna ithafen şehrin adı Attaleia olmuş ve zamanla Antalya’ya evrilmiş. Daha sonra Roma topraklarına katılan şehir, MS 130’da İmparator Hadrianus’un ziyaretiyle oldukça kalkınmış. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olmuş. ‘Kutsal Topraklar’a giden yolda bir uğrak yeri olduğu için Haçlılar zamanında önemli bir liman haline gelmiş. Yıldırım Bayezid’in Osmanlı topraklarına kattığı Antalya, 1918’de bir süre İtalyanların eline geçmiş ama özgürlüğüne çabuk kavuşmuş.

Aracınız varsa ya da araba kiraladıysanız Antalya ve etrafında yapılacak çok şey var. Her adımda keşfettiklerinizle büyüleneceğiniz bu şehirde size önerilerim olacak. Notlarınızı alın ve tarihin içinde yolculuk yapmaya hazır olun. Gezimize tarihi Kaleiçi’nden başlıyoruz...

ŞEHRİN KALBİ KALEİÇİ

Büyük bir bölümü yıkılmış ve yok olmuş at nalı şeklinde surlarla çevriliymiş Antalya. 80 burçlu surlar, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerini yaşamış. Surların içinde 3 bin kadar ev var ve sit alanı kabul ediliyor. Kaleiçi bugün şehrin en turistik yerlerinden biri. İçinde oteller, restoranlar, kafeler ve dükkânlar...

Sahile indiğinizdeyse günlük turlarla Antalya’nın etrafını gezdiren teknelerle karşılaşıyorsunuz. Kaleiçi’nin en önemli eserlerinden biri Hadrianus Kapısı. Üçkapılar ve Mermerkapı da denmiş tarih boyunca. Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmış. Üç gözlü olan kapının süslü mermer sütunlarıyla imparator ve ailesine ait heykeller günümüze ulaşamamış ama Latince kitabesi görülebilir.

Yazının Devamını Oku

Kalbimizi bıraktığımız yarımada

Haziran ayında havalar biraz değişken gitse de bu yorucu kışın ardından tatil planlarını artık gerçekleştirmenin vakti geldi. Biz de geçen hafta Çeşme’den başladığımız rotamıza bu hafta bir klasik olan Bodrum’la devam ediyoruz.

Bodrum’un kurulduğu ilk yer, kale çevresiymiş. İki liman arasındaki kayalık alana inşa edilen kale antikçağda bir adaymış. Daha sonra kente bağlanarak yarımada haline getirilmiş. Bodrum, 3.500 yıla uzanan tarihinde Karya, Pers, Roma ve Bizans’ın da aralarında olduğu birçok medeniyete ev sahipliği yapmış. Önce Halikarnassos, sonra Aziz Petrus’a ithafen Petrium olarak anılmış. Biz bu ismi dilimize uyarlamış ve Bodrum yapmışız. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı topraklarına katılmış.

Yıllar boyunca destanlara, romantik şarkılara, kitaplara konu olmuş Bodrum... Herodot, Kaptan-ı Derya Turgut Reis, Halikarnas Balıkçısı, Neyzen Tevfik ve Zeki Müren ise bu romantizme kapılıp burada yaşamayı tercih eden ünlü isimlerden birkaçı. Bir zamanların sünger avcılarıyla meşhur olan bu küçük balıkçı kasabası, kötü yapılaşmaya teslim olsa da dikkatli gözler için her günbatımında geçmişten bir hikâye saklıyor.

Bodrum’un zenginliğini keşfetmek için kaledeki dünyanın en büyük sualtı arkeoloji müzesini gezin. Eski dünyanın 7 harikasından biri olan ve Yunan mimarisiyle Mısır piramitlerini birleştirerek yepyeni bir tarz ortaya çıkaran Karya Kralı Mausolos’un anıt mezarından kalanlarla önüne kazılan hendekler nedeniyle Büyük İskender’in aşamadığı kapı olarak da bilinen Halikarnassos şehrinin giriş kapılarından biri olan Myndos Kapısı’nın günümüze ulaşabilen hali de müzede sergileniyor.

Bodrum denince akla ‘Mavi Yolculuk’ gelir. İsterseniz sadece denizin ve güneşin keyfini çıkarın, isterseniz ufak bir gastronomi turuyla yerel lezzetleri de keşfedin. Bodrum’un her semti ayrı bir karaktere sahip. Merkeze yakın Torba, lüksün ve eğlencenin merkezi Türkbükü, çocuklu ailelerin tercihi Gündoğan, günbatımının tek adresi Yalıkavak, bohem Gümüşlük, Kos’a doğru uzanan güzellik Turgutreis, buz gibi deniziyle Akyarlar ve şarkılara konu olan Bitez seçeneklerden sadece birkaçı.

Gelelim Bodrum’un konaklama adreslerine... ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabımda bazılarından bahsettiğim ve @butikotellerturkiye Instagram adresimden güncel bilgilerle paylaşmaya devam ettiğim bu tesislerden umarım siz de keyif alırsınız.

DOĞANIN LÜKSLE BÜTÜNLEŞTİĞİ ADRESLER

Yazının Devamını Oku

Hayallerin rüzgâra karıştığı yer

Bu hafta tatil planlarınızı yaparken size yardımcı olacağını düşündüğüm bir gezi ve otel rehberi hazırladım.

Rotamız eskiden beri çok sevdiğim ve her fırsatta yolumu düşürdüğüm Çeşme. Bodrum-Çeşme arasındaki rekabetin ibresi son birkaç yılda Çeşme’den yana kırıldı. En gözde mekân ise tartışmasız Alaçatı. Tarihin her döneminde Ege’nin bereketi ve güzelliği, insanları bu coğrafyaya çekmiş. 

Çeşme, Sakız Adası’na doğru uzanan yarımadanın en ucunda. Eski adı ‘Kyssus’ olan belde, İyon Birliği’nin 12 şehrinden biriymiş. Dilleri İyon’a dönmeyen Persler burada yaşayanlara Yunan deyince bizim dilimize de aynı kelime girmiş. Osmanlı’da deniz üssü olarak kullanılmış. Merkezdeki en etkileyici yapı olan kale Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, Sultan Bayezid tarafından da onarılmış.

Turistik havasına rağmen Çeşme’nin yayalara ayrılmış anacaddesi olan İnkılap Caddesi’nde gezmenizi öneririm. Yol boyunca restore edilmiş ve dükkâna çevrilmiş güzel Rum evlerinin arasında yerel lezzetler keşfedeceksiniz. Caddenin tam ortasındaki Ayios Haralambos Kilisesi kültür merkezi olarak kullanılıyor. Çeşme merkeze giderken göreceğiniz Ovacık tabelası bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayacak size. Türkiye’nin Toscana’sı olacağı söylenen Ovacık, keşfedilmesi gereken adreslerden. Denize girmek için en bilinen plajlar Ilıca, Paşalimanı, Aya Yorgi Koyu ve Altınkum.

Günbatımı için en iyi alternatif Homeros’un “Güneşin en güzel battığı yer” dediği Ildırı Köyü ve tarihi Erythrai şehri. Benim önerim, Akropol’e, ören yerinin en yüksek noktasına çıkın. Ege Denizi ve adalar manzarasıyla güneşi uğurlayın.

Çeşme’nin her köşesinde pırıl pırıl bir deniz bekliyor sizi. Benim önerilerim; Altınkum’da Fun Beach, Fly Inn; Azmak Koyu’ndaki Before Sunset; Dalyan tarafındaki Beach of Momo; Çark Plajı’ndaki Kariaba Beach Resort ve çocuklu ailelerin favorisi Paşalimanı’ndaki Aquente. En rüzgârlı günde bile havuz gibi olan Aya Yorgi Koyu ve günü batırmak için Ilıca Plajı ise benim kişisel favorilerim.

ZEYTİN AĞACININ GÖLGESİNDE, HUZURUN İÇİNDE

‘Butik Oteller Türkiye’ kitabımdan size birkaç konaklama önerim olacak. Ama benim keşif yolculuğum hâlâ devam ediyor. O sebeple güncel bilgiler için, onlarca sıradışı oteli tanıttığım @butikotellerturkiye Instagram adresini takip etmenizi tavsiye ederim.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’le buluşmanın en güzel adresi

Geçen hafta sizi Patara’da tarihin içinde bir yolculuğa davet etmiştim. Bu hafta da kaldığımız yerden devam edip çerçeveyi biraz daha genişletelim. Kalkan’dan başlayarak sahil boyunca Kaş’a kadar uzanalım. Bakalım Akdeniz’in en güzel kıyılarında bizi neler bekliyor?


Kalkan, 1920’lere kadar güzel yer anlamına gelen ‘Kalamaki’ adıyla anılan bir Rum balıkçı köyüydü. Eski köyün izlerini, bugün cami olarak kullanılan köyün kilisesinde ve sahildeki birkaç Rum evinde görebilirsiniz. Kalkan’a çok önceden gittiyseniz şimdi yamaçlara doğru uzanan evleri görünce ufak bir şok geçirebilirsiniz. Benim size önerimse nostaljik bir tur yapmanız. Çarşı içinde dolaşırken eski, cumbalı evlerle karşılaşacaksınız. En azından bu dar sokaklarda kendinizi hâlâ o balıkçı kasabasında hissedebilirsiniz. 1980’lerde özellikle İngilizler tarafından keşfedilene kadar dünyaya neredeyse kapalı olan beldede günümüzde her şeyin İngilizce olmasına şaşırmayın çünkü artık Kalkan’ın yerlisi olan İngilizler belde nüfusunun yarısını oluşturuyor.

BEZİRGAN KÖYÜ’NE GİDİN

Her şeye rağmen bölgenin en güzel yerleşimlerinden olan Kalkan’da merkezden denize girebildiğiniz gibi, sadece yarım saat mesafedeki, 12 kilometrelik Patara Plajı’na da gidebilirsiniz. Kiralayacağınız bir tekneyle yakın koyları keşfe çıkmak da güzel bir seçenek.

Kalkan’ın yüksek yamaçlarında gizlenmiş bir mücevher olan Bezirgan Köyü’nü de ziyaret listenize alın. Bu köyde ilginç bir anım olmuştu. Erzak saklamak için kullanılan ambarları Karadeniz’deki serenderler gibi... Ziyaretim sırasında birinin girişindeki basamak taşı dikkatimi çekmişti. Arkasına baktığımda 2.500 yıllık bir Likya yazıtıyla karşılaştım. Bu topraklarda karşınıza çıkan sürprizlerden etkilenmemeniz mümkün değil.

Yazının Devamını Oku

Işık Ülkesi’nin gözbebeği

Bu hafta rotamı güney sahillerine çevirdim, yol beni Kalkan’a götürdü. Patara Plajı’nın tadını çıkarırken vakit ayırıp 2020’ye adını veren antik kenti de gezi listeme aldım. Mesleğim gereği hep ben anlatmaya alışkınım ancak bu sefer rehberim Patara kazı başkanı sevgili Prof. Havva İşkan Işık. Eminim siz de bu satırları okurken heyecanlanıp yolunuzu Patara’ya düşüreceksiniz.

Işık Ülkesi olarak tanımlanan Likya’nın Ksantos Vadisi’ne yerleşik Patara’nın tarihi Erken Tunç Çağı’na kadar gidiyor. Fakat Patara herhangi bir kent değil, aynı zamanda Likya Birliği’nin de başkenti. MÖ 13’üncü yüzyıla tarihlenen Yalburt Yazıtı’nda, Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın Patar Dağı önünde adaklar ve armağanlar sunduğu, taş anıtlar diktiği ve kutsal mekânlar yaptığı anlatılıyor. Patara adı Hitit metinlerinde Patar, Likçede Pttara olarak geçiyor. Patara Limanı uzak ticari seferlerin yapıldığı dönem Anadolu kıyılarındaki ana merkezlerden biriymiş. Öyle ki Makedonya Kralı Büyük İskender döneminde İskenderiye’den yola çıkıp Ege’ye ya da daha kuzeye giden bir geminin mutlaka Patara Limanı’na uğraması gerekiyormuş.

Patara plajı

HER DÖNEMİN BAŞKENTİ

Başkent özelliğini Roma’da ve Bizans zamanında korumuş.

Patara’daki kazılar 1988’de, Prof. Havva İşkan Işık’ın eşi Prof. Fahri Işık tarafından başlatılmış. Tiyatronun karşısındaki yapının bir meclis binası olduğunu ilk kez tanımlayan Prof. Işık, yapının ortaya çıkarılmasındaki fiziki zorlukları aşarak 1996’da buradaki çalışmaları başlatmış. 2000’de kazılar bir kez daha ele alınmış ve 2006’da da statik nedenlerle dokunulamayan alanlar dışında bütün yapı ortaya çıkarılmış.

İlk yapımı MÖ 2’nci yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen bugün gördüğünüz meclis binası, yapının büyüleyiciliğinden öte bir birliğin merkezini temsil ediyor. Rodos’a bağlanmış olan Likya Bölgesi, Roma Senatosu’nun kararıyla MÖ 168-167 yıllarında bağımsızlığına kavuşmuş ve Likya Birliği kurulmuş. Bu birlikte kimi kaynaklara göre 23, kimilerine göre 36 şehir var. Bunlardan Ksantos, Patara, Pinara, Olimpos, Mira ve Tlos üç oy hakkına sahip olan şehirlerken bunların ardından iki ve bir oy hakkına sahip kentlerle bir oy hakkına sahip olan ikili, üçlü veya dörtlü birlikler geliyor. Bu yapıyla amaçlanan Likya’daki her yerleşimin mecliste temsil edilip oy kullanabilmesi.

Birlik, ortak tarihi ve geçmişiyle sağlam temellere oturmuş, hatta MS 43’te gelen Roma egemenliği altında bile varlığını sürdürmeyi başarmış. Antik dünyanın önemli yazarı Amasyalı Strabon “Likyalılar öyle uygar ve nezih bir biçimde yaşamlarını sürdüler ki şimdiye kadar hiç utanç verici kazanç istekleri olmadı ve atadan kalma Likya Birliği’nin nüfuz alanı içinde yaşadılar” diyerek tanımlamış bu birliği.

Yazının Devamını Oku

Denizinden renk, kumundan tarih fışkırıyor

Geçen ay size Kahire’deki Mısır Eski Eserler Müzesi’nin ihtişamlı taşınma töreni nedeniyle ‘firavunların izinde Mısır’ı anlatmıştım. Pandemi sürecinde yazdığım 12 kitabın yorgunluğunu atmak ve bayram tatilini geçirmek için arayışlarım sırasında Mısır çıktı karşıma yine. Ben de rotamı, sezonu hiç bitmeyen, deniz suyu sıcaklığı 23 derecenin altına düşmeyen Kızıldeniz’e çevirdim. Önce popüler olan Şarm El-Şeyh’e, sonra Kızıldeniz Eyaleti’nin merkezi olan Hurgada’ya gittim.

Mısır, 20 yaş altı ve 45 yaş üstü ziyaretçilerden vize talep etmiyor. Hem Şarm El-Şeyh’e hem de Hurgada’ya Türkiye’den uçuşlar var. Şarm El-Şeyh’ten Hurgada’ya geçerken Kızıldeniz üzerinden muhteşem manzaralar eşliğinde 25 dakikalık bir uçuş yaptım.

Ülkeye girişte ve çıkışta PCR testi zorunlu. Bu sebeple de Mısır’da turistler genellikle güvenli bir şekilde maskesiz gezebiliyorlar. Bir de burada unutmamanız gereken bilgi; Mısır’da hayat yavaş akıyor. Benim önerim, yavaşlayın ve doğayla tarihin dansının tadını çıkarın.

Burası deniz altı dünyasını keşfetmek isteyenler için tam bir dalış cenneti. Su pırıl pırıl, adeta bir akvaryuma dalmış gibi hissettiriyor. Üstelik dalışa aşina değilseniz bile sadece şnorkelle denizin altındaki bu zenginliklerin tadını çıkarabilirsiniz. Alt yüzeyi cam olduğu için ‘glass (bottom) boat’ dedikleri teknelerle mercan kayalıklarını suya girmeden de görebilirsiniz ama tavsiyem şnorkelinizi takın ve kendinizi bu büyülü dünyaya bırakın. Tekneler değişik yerlere götürüyor müşterileri. Dikkat etmeniz gerekense zehirli balıklar. Özellikle ‘scorpion devil’, ‘stone’ ve ‘lion’ balıklarından uzak durmak lazım. En iyisi bazıları yakıcı ve kesici olan mercan kayalıkları da dahil hiçbir şeye dokunmadan, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli” diyerek yüzmek.

Tarihi Hurgada Merkez Camisi

ÇÖLDE ‘1001 GECE’

Çölde safari Hurgada’da yapabileceğiniz bir başka etkinlik. Quad veya ATV dedikleri, dört teker çekişli motosikletlere tek ya da çift kişi binebiliyorsunuz. Gideceğiniz yollar çok tozlu olduğu için bizim Doğu Anadolu’da da kullanılan poşulardan takmanızı ve eldiven kullanmanızı öneririm. Çölün uçsuz bucaksızlığı, bedeviler, develer insana ‘1001 Gece Masalları’nı anımsatıyor.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin müzeler zaferi

Avrupa Müze Forumu, 44 yıldır her sene Avrupa’daki müzeleri farklı kategorilerde değerlendirip ödüller veriyor. Geçen sene pandemi sebebiyle tören düzenlenemediği için bu sene hem 2020 hem de 2021 ödüllerini açıkladılar. Altı kategoride toplam 88 müzenin aday olduğu ödül töreninde üç ilimizden üç müzemiz ödüle layık görüldü; Çanakkale’deki Troya Müzesi, Eskişehir Odunpazarı Modern Müze ve Bayburt Beşpınar Köyü Kenan Yavuz Etnografya Müzesi… Kurucu, yönetici ve tüm çalışanlarıyla büyük bir teşekkürü hak eden müzelerimizi tam kapanma bittiğinde ziyaret etmenizi öneririm.


Son yıllarda hep yakındığımız bir konu var; unutmak. Tüketimin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada hafızamız da bu duruma uyum sağlayıp kolayca unutmayı seçiyor sanki. Hem bir tarihçi hem de bir seyahat yazarı olarak benim işim de hatırlamak ve hatırlatmak. Bu zengin coğrafyada toplumsal hafızamızın en sağlam ayağı olan müzelerimizin önemini vurgulamak gerek bu noktada.

Sanılanın aksine, güncel teknolojiler ve bilgilerle devamlı yenilenen bir konudur müzecilik. Yunan dilinden gelen ‘müze’ kelimesi ‘bilimler tapınağı’ demektir. Bana gezi tavsiyesi soranlara genellikle gittikleri yerlerde sokaklarda kaybolmalarını ve hayata karışmalarını öneririm. Ama mutlaka görmelerini istediğim birkaç müze önerim de olur. Çünkü bence bir toplumu ve kültürünü anlamak için onun geçmişini de tanımak gerekir. 

GEÇMİŞİ BİLMENİN ÖNEMİ...

Şimdi sizinle çok gurur duyduğum bir haberi paylaşmak istiyorum. Avrupa Müze Forumu tarafından 6 Mayıs Cuma günü YouTube üzerinden canlı yayımlanan bir ödül töreni düzenlendi. Ülkemizden de adayların olduğunu duyunca bu töreni kaçırmak istemedim. Avrupa Konseyi tarafından desteklenen ve 1977’de kurulan forum, 44 yıldır her sene Avrupa’daki müzeleri farklı kategorilerde değerlendirip ödüller veriyor. Bu ödüllerle modern müzecilik alanında en iyi örneklere dikkati çekmeyi amaçlıyorlar. Geçen sene pandemi sebebiyle tören düzenlenemediği için bu sene hem 2020 hem de 2021 ödüllerini açıkladılar. Altı kategoride toplam 88 müzenin aday olduğu ödül töreninde üç ayrı ilimizden üç müzemiz ödüle layık görüldü; Çanakkale’deki Troya Müzesi ‘2020 Yılı Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü’nü, Eskişehir Odunpazarı Modern Müze ‘2021 Yılı Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü’nü ve Bayburt Beşpınar Köyü Kenan Yavuz Etnografya Müzesi ise ‘2021 Silletto Ödülü’nü aldı. Ödül törenini izlerken hem ülkemizi temsil eden projelerin uluslararası ödüllerle başarılarının taçlandığını görmek hem de modern müzecilikle ilgili gelişmeleri dinlemek beni çok etkiledi.

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun kalbine yolculuk

Baharın verdiği coşkuya milli bayramların sevincinin katıldığı bugünlerde aklıma düştü Ankara. Genellikle siyasetin ve diplomasinin merkezi olarak anılsa da benim için çok daha derin anlamlar taşır bu kadim kent. İstanbul, akılları ve gönülleri çelse de, modern Türkiye’nin başkenti Ankara hem geçmişi hem bugünüyle görünenin çok daha ötesinde. Geçmişin izini sürelim ve birlikte keşfedelim Anadolu’nun merkezi Ankara’yı.

Binlerce yıldır önemli bir ticaret ve yönetim merkezi olan bölgede, MÖ 1200’lü yıllarda Hititlerin yaşadığı biliniyor. Bu dönemde Ankuwash adıyla anılan şehir, daha sonra Lidya ve Perslerin egemenliğine girmiş. Gordion’da kimsenin çözemediği düğümü kılıcıyla ortadan ikiye ayıran Makedonyalı Büyük İskender, MÖ 333’te o zamanki adı Ankyra olan Ankara’yı ele geçirmiş. Romalılar zamanında Angora adıyla karşımıza çıkan şehir, MÖ 24’te Roma İmparatorluğu’nun Galatia başkentiymiş. Daha sonra, Osmanlı için önemli bir dönüm noktası olan ve I. Bayezıt ile Moğol hükümdarı Timur arasındaki Ankara Savaşı ile tarih sahnesindeki yerini almış.

KEŞFE TARİHTEN BAŞLAYIN

Ve bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra, 13 Ekim 1923’te, Kurtuluş Savaşı yıllarında merkez görevi üstlendiği için şehir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda başkent ilan edilmiş.

Ankara’yı keşfetmeye önce tarihi Ankara Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Ahşap evlerin arnavutkaldırımlı sokaklara taştığı Ankara Kalesi, 3 bin yıl önce Hititler tarafından yapılmış. Bugün gördüğünüz kalıntılarsa Bizans imparatoru III. Mihail’in yaptırdıkları. En kuzeydeki Akkale’den Ankara’nın güzel manzaralarını görmek mümkün.

Ankara Kalesi

EN GÜZEL SELÇUKLU ESERLERİ

Güney Kapı’nın içindeki Alaaddin Camisi 12’nci yüzyıldan kalma bir Selçuklu şaheseri. Kalede, 24 ahşap sütunun üzerinde yükselen Aslanhane Camisi de şehrin en eski ve çarpıcı yapısı. İçine girerseniz 1209 yılına tarihlenen ve Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden olan minbere muhakkak göz atın. Gene aynı bölgedeki Ahi Elvan Camisi, diğerinin gölgesinde kalsa da görülmeye değer yapılardan. İki caminin arasındaki Pirinç Hanı gezginlerin konaklaması için Ankara’nın ilk hanı olarak 18’inci yüzyılda yapılmış. Çıkrıkçılar Yokuşu bakır, halı ve antika satan dükkânların bulunduğu bir yer. Eski bir kervansaray olan Çengel Han’daki Rahmi Koç Müzesi ise şehrin yenilerinden. Avlusunda oturulan ve antikacılarla dolu Pirinç Han, kalenin etrafını renklendiren binalardan.

Roma döneminden beri yerleşimin olduğu ve surlarla çevrili kaledeki en önemli eser hiç şüphesiz, Türkiye’nin sayılı müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Anadolu’nun zengin tarihini gözler önüne seren bu müzede, taş devrinden klasik dönemlere kadar çok sayıda seçkin eseri bir arada görmeniz mümkün. 15’inci yüzyıldan kalma, eski bir bedestenin restore edilmesiyle ortaya çıkan yapıdaki eserler, dünyanın bilinen en eski neolitik yerleşimi olan Çatalhöyük’le başlıyor. Müzedeki camekânlarda gördüğünüz, Asurluların küçücük tabletlere sığdırdıkları kanunlar ve ticari dokümanlar inanılmaz bir uygarlığa sahip olduklarını gösteriyor. Mısır kraliçesi Nefertiti’nin Hitit kraliçesi Puduhepa’ya yazdığı mektup, geçmişin bu iki önemli medeniyetinin ilişkilerini gözler önüne seriyor.

Yazının Devamını Oku