GeriOsman MÜFTÜOĞLU Rakamlara bakılırsa herkes depresyonda
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Rakamlara bakılırsa herkes depresyonda

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’de antidepresan ilaç kullanımının ‘patladığı’nı ortaya koyan bir rakam telaffuz edildi. Bu rakamlara bakılırsa, her üç kişiden biri depresyonda olmalıydı.

PSİKİYATRİ uzmanı Prof. Dr. Nazan Aydın’ın geçenlerde yaptığı önemli bir açıklamanın hepimizi alarma geçirmesi gerekiyordu ama hocanın uyarısı maalesef hak ettiği ilgiyi görmedi! Prof. Dr. Aydın, psikofarmokoloji kongresinde yaptığı konuşmada “son yıllarda antidepresan ilaç kullanımında ciddi oranda artış yaşandığı”nı belirtiyor ve “artış hızının son on yılda inanılmaz boyutlara ulaştığını” söylüyordu. Dr. Aydın’ın verdiği rakamlara göre, 2003 yılında Türkiye’de tüketilen antidepresan ilaç 14 milyon kutu civarındayken, bu rakam 2007’de 28 milyona, bu yıl ise % 32’lik artışla 38 milyona yükseldi. Doktor hanım, antidepresan ilaç kullanımında son on yılda görülen ve % 100’ü geçen artışa dikkat çekiyor, bu rakamlar dikkate alınırsa Türkiye’deki depresyonlu hasta sayısının bir buçuk katı artması gerektiğini, bir başka deyişle bu rakamların, “Türkiye’de her üç kişiden birinin depresyon hastası olması gerektiğini gösterdiğini” anlatmaya çalışıyordu.

HER DOKTOR YAZABİLİYOR

Öncelikli sorun antidepresan ilaçlara ulaşımın çok kolay olması gibi görünüyor. Bu ilaçları sorunun gerçek uzmanları olan psikiyatrlar dışında neredeyse her doktor reçete edebiliyor. Psikiyatrlar özellikle nöroloji uzmanları ve aile hekimlerinin, kısmen de pratisyen hekim ve dâhiliye uzmanlarının bu ilaçları kullanma konusunda ellerinin yeteri kadar sıkı olmadığını (!) düşünüyor ve şu noktaların altını çiziyorlar: Bazı doktorlar bu ilaçları her canı sıkılana, her keyfi kaçana, her gönül yorgununa, üzüntü çekene, hatta her uyku problemi olana reçete edilme eğilimindeler. Ayrıca insanlar da (özellikle kadınlar) bu ilaçları birbirlerine “tavsiye etmeye” başladılar! Komşu ziyaretleri, altın günleri, sosyal toplantılar özellikle hanımların birbirlerine antidepresan hap önerdikleri yerler haline geldi... Eskiden doktorlardan saklanıp gizlenen ruhsal problemlerin şimdi rahatça konuşulabiliyor olması, ruhsal şikâyetlerin doktorlara daha kolay aktarılması da önemli bir faktör. İlaç kullanımındaki artışı sadece “doktorların bu konuda daha dikkatli olmalarına” veya “hastaların depresyon sorununu doktorlarıyla daha kolay paylaşmalarına” bağlamak da mümkün değil. Psikiyatrlar bu ilaçların eczanelerden reçetesiz satın alınabilmesinin ve ilaç firmalarının doktorları bu ilaçları daha çok yazmaya teşvik etmelerinin de önemli olduğunu ifade ediyorlar.

NE YAPILMALI?

Netice olarak ülkemizde tam bir antidepresan ilaç patlaması yaşanıyor. Çok önemli yan etkileri olan, bazı durumlarda sağlığı tehdit edebilecek sorunlar yaratabilen, dahası depresyonlu bazı kişileri intihara teşvik edebilen bu ilaçları psikiyatri uzmanlarının bile reçetelerken neredeyse kırk kez düşündükleri dikkate alınırsa bu kadar yaygın kullanılmaları çok ama çok ciddi bir sağlık tehdididir. Sağlık Bakanlığı’nın reçetelemeyi sınırlayıcı kararlar alması, antidepresan ilaçlara ulaşımı zorlaştırması, reçetesiz satılmalarını sıkı takibe alması, antidepresanları sadece belirli uzmanlık alanındaki doktorlar tarafından yazılabilen ilaçlar listesine alması gerekiyor. Doktorların, eczacılar ve basın yayın kuruluşlarının ise bu ilaçların yaratabileceği sorunlarla ilgili yoğun bir bilgilendirme çabasına girmeleri şart!

DEPRESYON İŞARETLERİ

-İsteksizlik, çökkünlük, yorgunluk ve bitkinlik halinin uzun süre devam etmesi.
-Herhangi bir nedene bağlanamayan halsizlik ve enerjisizlik durumu, kolunu bile kıpırdatmama isteği.
-Daha önce zevkle yapılan işlere ilgisizlik, isteksizlik duyulması durumu.
-Eskiye oranla daha çok yalnız kalma isteği, daha yavaş hareket etme, evden, işten, aileden, eşten, hatta çocuklardan soğuma, uzaklaşma hali.
-Unutkanlık eğilimi, konsantrasyonda güçlük çekme durumu.
-Karar vermede zorlanma, beklenmeyen ani ve aşırı tepkiler vermeler.
-Daha az gülme, hatta gülümsememe durumu, üzgünlük eğilimleri.
-Uyku bozukluğu, sabah yorgunluğu.
- Bütün bu sorunlara rağmen fiziksel, yani bedensel sağlıkla aşırı uğraşma, yukarıdaki sorunların çözümünü bedensel sorunlarda arama durumu.
-Geleceğe yönelik giderek artan kaygı hali, karamsarlık ve daha ilerde intihar eğilimi.
-İştah azalması.
-Cinsel istekte azalma.

HÜZÜN AYRI DEPRESYON AYRI

HEPİMİZ zaman zaman “gönül yorgunluğu dönemleri” yaşarız. Yorulur, halsiz düşer, yavaşlarız. Geçmişimizi ve halimizi sorgular, geleceğe ilişkin endişeler duyarız. Hepimiz zaman zaman şu veya bu nedenle işimize, eşimize, çevremize küser, darılır, ‘kendimize sığınma ihtiyacı’ içinde kalırız. Bu gibi sorunların daima depresyon olarak değerlendirilmemesi gerekir. Depresyon, ‘kendine özgü belirtileri olan, bir psikiyatrın tanımlaması ve tedavi etmesi gereken, yukarıda saydığımız sorunların derinleştiği ve uzun sürdüğü durumlarda’ söz konusu olabilen bir hastalık halidir. Her hüzün, her çökkünlük, her elem depresyon sayılmamalı, depresyon ilaçlarıyla tedavi edilmeye kalkılmamalıdır.

X

Rakamların farkında mısınız

Salgınla ilgili rakamların tamamı ürkütücü ama isterseniz gelin biz rakamlardan önce, yazımıza durumu özetleyen çok daha net, çok daha açık, çok daha acı ve çok daha ürkütücü bir cümleyle başlayalım: TÜRKİYE -maalesef- SALGININ EN AĞIR DÖNEMLERİNDEN BİRİNİ YAŞIYOR.

Evet, “fotoğrafı saklamanın, görmezden gelmenin ya da bazı bahanelerle önemsizleştirmenin mümkün olmadığı” çok özel günlerden geçiyoruz. Geçtiğimiz yıla göre, ölüm sayıları neredeyse 4 kat artmış gibi görünüyor. “Aylara göre vefat ortalamaları” dikkate alındığında ise en yüksek rakamın görüldüğü Nisan 2021’e kıyasla Eylül 2021 sonunda çok daha yüksek bir “günlük kayıp ortalaması” ile karşılaşacağımız anlaşılıyor. Kısacası hassas bir noktada, tehlikeli ve riskli bir dönemeçteyiz. Durum acilen ve hemen masaya yatırılmalı, yeni kısıtlamalar hatta kapanmalara ve de okul kapatmalarına asla fırsat verilmeyecek şekilde ciddi ve etkili önlemler alınıp süratle uygulamaya konulmalıdır. TEKRARLIYORUM: Yeni kapatmalar/kapanmalar, eğitime yeniden kısa süreli de olsa toptan ara vermeler asla olmamalıdır.

Bu arada altını bir defa daha çiziyorum: Rakamlar ürkütücüdür, bu yazının hazırlandığı saatler itibariyle Eylül 2021’de kaybettiğimiz canlarımızın ortalama sayısı 265’in üzerindedir. Ve ne üzücüdür ki rakamlar 300’lere doğru hızla tırmanmaktadır.

HATIRLATMA
SALGINLA YENİDEN SAVAŞ İÇİN 10 ‘BİLDİK’ ÖNERİ

AŞAĞIDAKİ 10 öneriyi hepimizin zaten çok iyi bildiği kesindir. Ama yine de tekrarda fayda vardır: Eğer günlük vaka sayılarını düşürmek, daha az canımızı kaybederek ve daha az hasar görerek bu sıkıntılı dönemi atlatmak istiyorsak öncelikle yapmamız gerekenler hâlâ aynıdır.

İLK 5

Yazının Devamını Oku

Aslında 4 pandemi var

Sağlığımız bakımından son derece enteresan, farklı ve önemli bir dönemden geçtiğimiz kesindir.

Hepimiz için “sağlık ana gündemi”nin birinci maddesi COVID-19 olsa da üzülerek belirteyim aslında bir değil, iç içe geçmiş 4 pandemiyi aynı anda yaşıyoruz.

BİR: COVID-19 PANDEMİSİ

İKİ: KAYGI/DEPRESYON PANDEMİSİ

ÜÇ: UYKUSUZLUK PANDEMİSİ

DÖRT: KİLO/OBEZİTE PANDEMİSİ

Gelelim detaylara...

Yazının Devamını Oku

Canımı sıkan 5 şey

Zor günlerden geçiyoruz. Her alanda pek çok sorunumuz var. Ve tabii ki “sağlık” da sorunlu alanlarımızdan biri. İsterseniz gelin “sağlıkta sorunlar gündemi”nin “can sıkıcı” ilk beşini yeniden gündeme getirelim. Hazırsanız buyurun...

SORUN 1
AŞILAMA HIZINDA YAVAŞIZ

BİRBİRİ ardına gelen yeni mutasyonlar dikkate alındığında salgını kontrol altına almamız için ulaşmamız gereken toplumsal bağışıklık oranı yüzde 60’lardan yüzde 80’lere çıkmış durumda. Ve bizim bu rakama ulaşabilmemiz için her gün en az 750 bin ila 1 milyon civarında vatandaşımızı aşılamamız gerekiyor. Oysa biz 300-400 binli rakamlara takılmış durumdayız. Bilelim ki bu rakamlar yetersiz ve endişe vericidir.

SORUN 2
ÜÇÜNCÜ DOZDA DA GEÇ KALIYORUZ

Yazının Devamını Oku

Hangi soruna hangi mineral

Sağlığımızı korumak ve güçlendirmek söz konusu olduğunda aklımıza nedense hemen ve öncelikle vitaminler geliyor.

Oysa en az vitaminler kadar önemli, değerli ve güçlü başka pek çok “SAĞLIK MUHAFIZI”mız var. Bunların ilk sırasını da mineraller (örneğin kalsiyum, magnezyum, selenyum ve çinko) alıyor. İsterseniz gelin bugün köşemizi, çoğumuzun pek de farkında olmadığı o “mineral gücü takımı”nın önemli oyuncularından birine, “MAGNEZYUM”a ayıralım. Hazırsanız buyurun...

İYİ BİLGİ
MAGNEZYUMUN MARİFETLERİ

MAGNEZYUM, sağlık savunma sistemimiz, hastalıklarla mücadele maçına çıktığında bir sağlık oyuncusu olarak sahanın her yerinde görev alabiliyor. Örneğin, geri planda kaleci ya da stoper gibi çalışıp bağışıklığımızı koruyabiliyor. Ya da bir orta saha oyuncusu görevi üstlenip kemik ve kaslarımızı destekleyerek bizi daha güçlü ayakta tutabiliyor. Gerektiğinde de etkili bir forvet oyuncusu görevi görüp sinir sistemimizi aktive ediyor, enerji üretimimizi arttırıyor, gücümüze güç, kuvvetimize kuvvet ekleyerek maçı bizim kazanmamızı sağlayacak golleri de atabiliyor.

UNUTMAYIN

Yazının Devamını Oku

Yürüyelim arkadaşlar

En sevdiğim marşlardan biri, “Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar / Güneş ufuktan şimdi doğar / Yürüyelim arkadaşlar” dizeleriyle ruhuma motivasyon yükleyen o güzelim “Gençlik Marşı”dır.

Günde kaç adım’ tartışması ne zaman gündeme gelse aklıma hep o marş gelir. Görünen o ki o güzelim marş neredeyse yüz yıldır dillerden düşmüyorsa günde kaç adım tartışması da kolay kolay gündemden düşmeyecek. Nedeni bilimsel verilerdeki kafa karıştırıcı açıklamalar. Aslında bilimsel veriler bize hep aynı sonucu söylüyor: “Mutlaka ama mutlaka her gün egzersiz yapın” diyor. Ardından da ekliyor: “Düzenli yürüyüşler, günlük egzersizlerin en etkili, en faydalı ve en kolay uygulananıdır.” Detaylar için buyurun...




YİNE O TARTIŞMA
HARVARD GİTTİ MASSACHUSETTS GELDİ

Yazının Devamını Oku

Delta’yı hafife almayın

Son günlerde hepimizin kafasını karıştıran çok ama çok önemli bir soru var, o soru şu: Günlük kayıplarımız neden azalmıyor?

Ölüm sayıları neden bir türlü 100’lü rakamların altına inmek bilmiyor? Daha da kötüsü 200’lü rakamları bile aşıp 300’lere ulaşabiliyor. Sorunun yanıtı aslında belli: İpin ucunu bıraktık da ondan. Ne maske kaldı, ne fiziksel mesafe, ne de hijyen önlemleri. O eski şarkıda olduğu gibi “Kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgârına!” bir durumla karşı karşıyayız. Öyle ki bu kötü gidişe benim gibi iyimserler, hatta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca bile isyan ediyor ve soruyor: “NELER OLUYOR BİZE?



Aslında vaka sayılarındaki artıştan çok daha önemli bir nokta daha var, kayıplarımız beklenenden çok daha yüksek. Peki, neden? Yanıt için yine en güvenli kapılardan birini çaldım, Dr. Mehmet Ceyhan Hoca’yı aradım.

Yazının Devamını Oku

Aşıcılar mı zerdeçalcılar mı haklı

AHMET Hakan, rahmetli S. Demirel’in deyimiyle meseleyi adeta “Keli perçeminden yakalar gibi yakalamış!”, net ve açık olarak soruyor: “AŞI SAVAŞINI ZERDEÇALCILAR MI, KÜRESELCİLER Mİ KAZANACAK?”

Haklı! Sadece halkın değil, tıp camiasının da yoğun bir şekilde yaşadığı mühim bir tartışmadır bu. “Aşıdan yana olanlar, aşı karşıtlarını ‘ZERDEÇALCILAR’ diye yaftalıyor. Aşı karşıtları ise aşı taraftarlarını ilaç firmalarına aracılık yapan küresel sermayenin uşakları olarak görüp onları ‘KÜRESELCİLER’ sözcüğüyle tanımlıyor.” Peki, bu maçı kim kazanır? Zerdeçalcılar mı, küreselciler mi haklı? Ortak bir çözüm var mı? Var!

İYİ BİLGİYENİ BİR SAĞLIK YAKLAŞIMI

ŞU bilgi kesin: Sağlığımız konusunda endişeliyiz, güven kaybı içindeyiz. Yiyip içtiklerimizin sağlıklı olmadığını düşünüyoruz. Sağlığın ticarileştiğinden, hastaneler ve doktorların bizimle ilgilenirken işin ekonomisini fazlaca hesaba kattıklarından endişe ediyoruz. Daha da önemlisi ekmeklerimiz kadar ilaçlarımızın da yeterince güvenli olmadıklarını düşünüyor, sağlık sorunlarımıza “ilaçsız ve doğal çözümler” arıyoruz. Bu endişeler de bizi doğaya, doğal ve geleneksel çözümlere yönlendiriyor. Neticede de ilaçlar yerine bitkisel ürünleri, modern tedaviler yerine geleneksel önerileri, doktor, eczacı ve diğer sağlık profesyonelleri yerine alternatif tıp şarlatanlarını dinlemeye başlıyoruz. Sülük tedavilerinden, hacamat uygulamalarından, şişe çekmelerinden son zamanlarda daha çok medet umar hale gelmemizin nedeni biraz da bu. Peki, işin doğrusu ne? Çözümde orta bir nokta yok mu? “HEM ‘KÜRESEL’ HEM DE ‘YEREL’ OLMAK YANİ MODERN/BİLİMSEL TIP İLE GELENEKSEL VE DOĞAL SAĞLIK ÇÖZÜMLERİNDEN AYNI ANDA YARARLANMAK MÜMKÜN DEĞİL Mİ?” Mümkün! 

BANA GÖRE
ÇÖZÜM ‘BÜTÜNCÜL’ TIPTADIR
BÜTÜNCÜL (İntegratif) tıp yaklaşımı modern tıpla, geleneksel ve doğal tıbbın birlikte ve iç içe çalıştığı, hekimliğin eskiden olduğu gibi bir sanat olarak uygulandığı, çağdaş tıp tedavilerini destekleyici olarak geleneksel ve tamamlayıcı tıp tedavilerinin de devreye alındığı yeni bir sağlık yaklaşımıdır. Bütünleşmeyi sadece modern ve geleneksel tıbbı birleştirmekte değil, başka ortak yaklaşımlarda da arar. O arayıştaki 3 önemli kuralı, 3 temel vazgeçilmezi bir, iki ve üç numaralı kutularda bulacaksınız.

KURAL 1

Yazının Devamını Oku

'Armudun sapı Üzümün çöpü' demeyin

Daha önce de yazdım, ömrü uzatma meselesi birden çok ve son derece karmaşık süreçlerin kesişme noktasıdır ama “hastalıklardan uzak, sağlıklı, keyifli, huzurlu, formda ve fit bir yaşlılık” zannedildiği kadar ulaşılması zor bir hedef değildir.

Üstelik bunun için ödeyeceğimiz bedellerin çoğu, kolay ve ucuz yaşam tarzı seçimleri ve değişimlerinden ibarettir. Ve tabii ki beslenme bu değişimlerin en önemlilerinden biri, muhtemelen de birincisidir. İşte size önemli, basit, sıradan ve uygulanabilir bir örnek: RESVERATROL ve GÜZEL BİR DEMİREL ANISI.




DEMİREL’DEN BİR ANI
TAÇLARDA, BAYRAKLARDA HANGİ MEYVELER VAR

Yazının Devamını Oku

Efsanelerin nihayet sonu geldi

mRNA aşılarının elimizdeki en güçlü aşı alternatifi oldukları konusunda genel bir kanaat var.

Bu kanaate ben de katılıyorum. Usulünce uygulandıklarında ölü virüs ve vektör aşılarına oranla çok daha güçlü, etkili ve muhtemelen de uzun süreli bir bağışıklık sağladıkları fikri bende de var. Diğer taraftan bu aşılarla ilgili “şehir efsaneleri” de “tevatürler” de bir türlü bitmek bilmiyor. Neyse ki ünlü tıp mecmuası “The New England Journal of Medicine”da yayımlanan yeni ve mühim bir araştırmanın sonuçları bu efsanelerin üzerine kocaman ve kalınca bir “çarpı” hatta net bir “çizgi” attı. Kısacası mRNA aşıları (BioNTech ve Moderna) ile ilgili şehir efsanelerinin de sonu nihayet geldi. İsrail’de mRNA aşısıyla aşılanan 885 bin kişiden elde edilen sonuçların net özeti şunlar...

ÖZET BİLGİ
MRNA AŞILARI: NE YAPIYOR NE YAPMIYOR

- BULGU 1: Araştırmada incelenen 885 bin aşılanan kişiden hiçbirinde PIHTILAŞMA sorunu görülmemiş. Kısacası bu aşı pıhtılaşmaya yol açmıyor. Aşılamadan önce ya da sonra kan sulandırıcı kullanmanın hiçbir anlamı yok.

- BULGU 2: Aşılananlarda LENF BEZİ ŞİŞMESİ olasılığı var ama bu olasılık çok çok düşük: 100 binde 78 civarında. Ayrıca şişen lenf bezleri de kısa bir süre sonra kendiliğinden küçülüyor.

-

Yazının Devamını Oku

Yaşlanmak bir hastalık mı

Başlıktaki cümle son yıllarda gündeme en sık gelen konulardan biridir. Sorunun sahibi de ünlü bir “yaşlılık araştırmacısı”, Harvard’lı ünlü genetikçi Dr. David Sinclair’dir.

Geçen haftada yazdım, Dr. Sinclair “Resveratrol – Sirtüin” ilişkisinin önemini ilk kez tespit eden mühim bir biliminsanıdır. Üzümde (kabuk ve çekirdekte) ve daha pek çok besinde bulunan Resveratrol isimli doğal mucizenin Sirtüin genlerini etkileyerek ömrümüzün süre ve kalitesini değiştirebileceği iddiasındadır. Bu iddiasına son yıllarda “NAD/NMN” ikilisini ve “AMPK” enzimini de dahil etmiştir. İsterseniz gelin sözü daha fazla uzatmadan konuya hemen girelim. Bu arada da kişisel kanaatimizi şimdiden belirtelim: Bize göre yaşlanmak bir hastalık değildir. Ama insan yaşamının bu değerli bölümünü hastalıklardan uzak, daha sağlıklı, daha formda ve zinde, daha mutlu ve huzurlu geçirebilmek de bir ölçüde bizim elimizdedir.

SORU 1YAŞLILIĞIN SIRRI SİRTÜİNLERDE Mİ GİZLİ

SİRTÜİNLER yaşlanmayı kontrol ettiği düşünülen genlerdendir. Düzgün çalışabilmeleri için doğal üretimimiz NAD’ye ve NMN’ye ihtiyaçları vardır. Ne var ki biz yaşlandıkça NAD seviyelerimiz düşer. Mesela 50’li yaşları geçtiğimizde NAD seviyelerimiz 20’li yaşların yarısına iner. NAD ve NMN’ye (Nikotin Adenin Dinükletid ve Nikotin Mono Nükleotid) gelince... Bunlar bedenimizin ürettiği doğal maddelerdir. Sirtüin genleriyle işbirliği halinde çalışırlar. Sirtüinlere gelince... Sirtüinler bizi (DNA’mızı ve epigenetik yapılanmamızı) koruyan, formda, genç, fit ve sağlıklı tutan genlerdir. Onları aktive eden her şey bize iyi gelir. Zira onlar DNA’yı onararak hücreyi koruyup bir “enerji küpü” halinde tutarak işlevlerini sürdürmede anahtar görevler üstlenmektedir. Ne var ki bu işi yaparken çok sayıda “yol arkadaşı”, daha doğrusu “yardımcı elemana” ihtiyaç duyarlar. Ayrıca yaşam tarzı seçimlerinizden de ciddi ölçüde etkilenirler.

SORU 2
SİRTÜİNLERİN DAHA İYİ ÇALIŞMASI İÇİN NELER LAZIM

EĞER yaşlılığınızı daha az hastalanarak geçirmek istiyorsanız sirtüinlerin yol arkadaşlarını iyi bilmek ve onları her daim devrede tutmak zorundasınız. Zira sirtüinlerin görevlerini hakkıyla yapabilmeleri için şu dörtlüye mutlak ihtiyaçları var.

BİR:

Yazının Devamını Oku

Durum hâlâ ciddi

Günlük vaka sayıları bir türlü 15 binin altına düşmüyor.

Kayıplarımız ise -maalesef- her geçen gün artıyor. Ama ne yazık ki ne biz ne de diğer ülkeler tehlikenin hâlâ farkında değiliz. Oysa elimizde bizi kurtaracak ve koruyacak “tapu kadar (!)” sağlam, güçlü ve güvenli aşılar var. Eğer biz biraz daha duyarlı olabilseydik, eğer Dünya Sağlık Örgütü biraz daha becerikli ve hızlı davranabilseydi, eğer Birleşmiş Milletler pandeminin en az bir “dünya savaşı” kadar önemli olduğunu daha erken fark edebilseydi, kısacası aşılama hızı bütün dünyada ve bizde biraz daha yüksek olsaydı bu baş belası pandemi emin olun çoktan sona ererdi. Üzülerek belirteyim durum ciddi. Önümüzdeki günler -eğer bu kafada devam edecek olursak- düşündüğümüz kadar aydınlık ve güvenli olmayacak. Eğer aşılama hızını bir an önce arttırmazsak şimdilerde başımıza bela olan Delta varyantını -inşallah yanılıyorumdur- Gamma hatta Epsilon varyantları izleyebilecek. ÖZETİ ŞUDUR: Durum zannettiğinizden çok daha ciddidir. “Bıktım, sıkıldım abi!” mavralarını bir kenara bırakıp bir an önce kendimize gelmemiz ve aşılama hızını çok daha ciddi rakamlara yükseltmemiz lazım.




UNUTMAYIN
ÇARE ‘AİT OLMAK’TA

Başlıktaki

Yazının Devamını Oku

Gerçekten kaç yaşındayız

Yaşınızı da yaşam kalitenizi de belirleyen öncelikli iki faktör, genetik mirasınız ve yaşam tarzınızdır.

Sağlığınız ise bu iki parametrenin kesişme noktasıdır. Sağlık ve sağlamlıkta gücü belirleyen önemli bir alt unsur ise “EPİGENETİK SAAT”tir. Epigenetik saat kavramını bize kazandıran biliminsanı da “iyi yaşlanma araştırmacılarından biri olarakSteve Horvath’tır.



KISA BİLGİ
STEVE HORVARTH KİMDİR

Yazının Devamını Oku

4. doz doğru karar mı

İKİ doz Sinovac aşısı yaptıran sağlıkçılara ve risk grubunda olanlara 3. doz Sinovac veya BioNTech aşısı yapılması tartışmasız doğru bir karardı. Ancak 3. dozda BioNTech aşısını tercih edenlere 4. doz olarak yeniden BioNTech aşısı yapılma önerisi bence acele edilmiş, erken alınmış bir karar oldu.

Neyse ki ilgililer bu yanlıştan kısa sürede döndüler. Eğer böyle bir uygulama yapılacaksa bu uygulamanın arka planında uluslararası kabul görebilecek bir aşı pasaportu düşüncesi varsa konu biraz daha tartışılmalı. Tekrar ediyorum: Karar yanlış değil, erken ve olgunlaştırılmamış bir karardır, bir süre ertelenmesi ise en az alınan karar kadar doğru bir vazgeçme ve ertelemedir.

BANA GÖRE

ACUN HARİKA BİR SEÇİM OLDU, SIRA ŞAHAN’DA 

SEVİLEN ve güvenilen tanınmış kişilerin, aşı kararsızlarını hatta karşıtlarını ikna etmede kullanmak, onlara duyulan sevgi, sempati ve güvenden yararlanmak, salgının başından beri savunduğum, gündemde ısrarla tutmaya çalıştığım bir ayrıntıdır. Sevgili Acun’un bu amaçla yaptığı ve yapacağı yönlendirmelerin olumlu neticeler vereceğinden en ufak bir kuşku duymuyorum. Acun’un hemen arkasından da özellikle yangın ve sel felaketleri boyunca yaptığı mükemmel ve samimi çalışmalar nedeniyle sıranın Şahan Gökbakar’a geldiğini düşünüyorum.

UNUTMAYIN

SU İÇMENİN PÜF NOKTALARI

ŞU

Yazının Devamını Oku

Dijital çağın yeni hastalıkları

İsterseniz gelin yeni bu yeni haftaya girerken yine ve yeniden COVID-19 gündemini pas geçip farklı bir konuya “dijital çağın hastalıkları” meselesine bir göz atarak girelim.

Zira görünen o ki sadece bizde değil dünyanın hemen her ülkesinde aşı vurdum duymazlığı, ilgisizliği, kayıtsızlığı, kararsızlığı ya da karşıtlığı hız kesmeden devam ediyor. Peki, sonuç ne olacak?




BİR SORU
DELTA’YI, GAMMA VE EPSİLON MU İZLEYECEK

Yazının Devamını Oku

Başa mı dönüyoruz

Dr. Larry Brilliant salgın hastalıkların toplumda yaygınlaşmasını önleme konusunda uzmanlaşmış çok önemli bir isim.

Bu dünyaca ünlü ABD’li epidemiyolog, özellikle çiçek hastalığının yok edilmesi sürecindeki fikirleri, çalışmaları ve katkılarıyla tanınıyor. Dr. Larry Brilliant birkaç gün önce Amerika’da CNBC haber kanalına çok önemli açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların özellikle ikisi çok ama çok mühim idi. Bakın Dr. Brilliant o açıklamalarında hangi tehlikelerin altını çizdi...



VARAN 1
DR. L. BRILLIANT DİYOR Kİ

Yazının Devamını Oku

Hayır! Korona henüz mevsimsel gribe dönüşmedi

Pazartesi öğle saatlerine kadar kişisel telefonum da kliniğimiz santrali de yoğun telefon aramalarıyla adeta kilitlendi.

Telefon bombardımanının nedeni ise o sabah gazetemiz Hürriyet’te çıkan Ahmet Hakan imzalı bir “öngörü” daha doğrusu “temenni” idi. Arayanların hemen hepsi aynı cümleleri tekrarlıyordu: “Osman Hoca sen hâlâ ve iflah olmaz bir ısrarla ‘Lütfen aşı olun’ diye tutturuyorsun ama bak bu belalı salgın tehlikeli olmaktan çıkmış, çoktan sıradan bir kış gribine dönüşmüş bile. Bugün Hürriyet’te Ahmet Hakan’ın da bu düşünceyi doğrulayan bir yazısı var. Gelin şu aşı ısrarınızdan siz de vazgeçin. Vazgeçin çünkü eğer COVID-19 sıradan bir influenza enfeksiyonuna dönüştüyse aşılanmaya ne gerek var. Hastalığı bir iki günde atlatırız geçer gider.”

Peki, durum gerçekten böyle mi? Ahmet Hakan’ın yazdığı daha doğrusu onu bilgilendiren hastane sahibi arkadaşının söylediği ve çoğu kişinin düşündüğü gibi “KORONA ARTIK MEVSİMSEL GRİBE DÖNMÜŞ DURUMDA” mı? İtiraf edeyim, yanıtım maalesef en azından önümüzdeki 6 ay için “Evet” değil “Hayır” olacak. Nedeni şu...

SON DURUM NE?
ELİMİZDE 3 SENARYO VAR

Salgının ne yöne evrileceğini henüz hiçbirimiz net ve açık olarak bilmiyoruz. Hepimiz elimizdeki 3 senaryoya odaklanmış durumdayız. O senaryolar da şunlar...

SENARYO 1: Bu belalı ve arsız virüs geçirdiği yeni mutasyonlarla etkinliğini neredeyse tamamen kaybedip defolup gidecek, biz de ondan SARS salgınında olduğu gibi temelli kurtulacağız.

SENARYO 2:

Yazının Devamını Oku

Yeni bir sorun ‘hakikat güvenliği’

Varlığını giderek hissettiren “4. dalga tehdidi” ve “aşı tereddütü” meselelerimize bir de “yangın felaketi” eklenince “hakikat güvenliği” konusu son günlerin en önemli sorunlarından biri oldu.

Bu nedenle 28 Temmuz 2021’de BBC News’de yayımlanan bir yazıyı sizinle de paylaşma ihtiyacı duydum. Yazıyı hazırlayan Cambridge Üniversitesi’nin bir araştırmacısı: Elizabeth Seger. Yazar daha en baştan en vurucu cümlesini kullanmış: “COVID-19 PANDEMİSİ BİR ŞEYİ NETLEŞTİRDİ: Ölüm kalım meselelerinde bile toplumun tamamının davranışını eşgüdüm içerisine sokmak çok zor.

Yazar bu kanaatinin nedeni olarak da “aşı tereddütü” meselesini göstermiş ve yazısına şu cümlelerle girmiş: “Dünyanın koronavirüsü yenebilmesi için nüfusun büyük bir bölümünün aşı olması gerekiyor ve çok az sayıdaki demokratik ülkede hükümetler aşıyı ‘zorunlu’ hale getirmeyi tercih ediyor. Bunun yanında dünya çapında ciddi düzeyde bir ‘aşı tereddütü meselesi’ -maalesef- mevcut...”




YENİ TEHDİT

Yazının Devamını Oku

Yeniden kıpkırmızı olmayalım

Salgın rakamları yeniden ve hızla tehdit edici boyutlara ulaştı. Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, iki gün önce kırmızı renkli il sayısının 54’e yükseldiğini açıkladı. İsterseniz gelin önce şu “renk meselesi”ni yeniden bir hatırlayalım, detaylara ise daha sonra girelim.

KISA BİLGİ
HARİTA NASIL RENKLENİYOR

SAĞLIK Bakanlığı’nın Türkiye haritasında iller için kullandığı renklendirme kriteri esas olarak vaka rakamlarına dayanıyor. Kriter basitçe şu:

- MAVİ: Vaka 100 binde 10’un altında kalan iller “düşük riskli” sayılıyor ve “mavi” renge boyanıyor.

- SARI: Sayı 11-35 aralığına yükseldiğinde risk karnesi “orta” olarak tanımlanıyor ve o il maviden “sarı”ya boyanıyor.

- TURUNCU: 100 binde 36-100 arasında vaka sayısı saptanan iller ise “yüksek riskli” bölgeler haline geliyor, renk de otomatik olarak sarıdan “turuncu”ya dönüyor.

- KIRMIZI:

Yazının Devamını Oku

Savaş ya da kaç

Zor hem de çok zor günlerden geçiyoruz.

Pandeminin yüreklerimizde açtığı yara henüz kapanmadan son birkaç ayda sellerde boğulduk. Birkaç haftadır da orman yangınlarında neredeyse çıra gibi yandık, yanıyoruz. Tamam ama bu hayat bizim, bu doğa bizim, bu canlar ve canlılar bizim ve bizimle olmaya, bizimle kalmaya devam edecek. İşte bu nedenle içimizden kendiliğinden gelen o doğal biyolojik sese, “SAVAŞ YA DA KAÇ!” emrine “KAÇMIYORUM, SAVAŞACAĞIM” yanıtını vermek durumundayız. Yaşadığımız günler, değil sadece bizim, bir hatta birkaç neslin belki karşılaşabileceği en stresli zaman dilimleridir. Başlık için de zaten bu nedenle “SAVAŞ YA DA KAÇ” cümlesini seçtim. İsterseniz gelin, bizi art arda hırpalamaya çalışan bu özel dönemde daha fazla yıpranmadan, daha çok bitip tükenmeden, beden ve ruhlarımızı daha fazla örselemeden nasıl kurtulacağımızı, yaşadığımız yoğun streslerle nasıl mücadele edeceğimizi yeniden hatırlamaya çalışalım.




İYİ BİLGİ
HOŞ GELDİN STRES!

Yazının Devamını Oku

Çok kritik noktadayız

Toplumsal bir sorun söz konusu olduğunda “bilgililerin ilgisiz, ilgililerin bilgisiz olduğu” durumlarda beklenenden çok daha büyük ve tehlikeli sonuçlarla karşı karşıya kalırız.

Hele bir de “bilgili” olduğu varsayılan ya da öyle gibi görünenler eğer yanlış yönlendirmeler ve “hatalı rol model” tavırları geliştirirlerse tehlike iyice büyür. “Aşı karşıtlığı meselesinde” de işte tam da böyle bir durum var. “Bilgililerin çoğu” konuya yeterince ve hak ettiği ilgi göstermiyor. Bilgili oldukları kabul edilen bazı çakma ve kara düşünceli bilim değil filim adamı oldukları zaten bilinen kişiler ise topluma yanlış mesajlar verebiliyor. Eğer böyle giderse ve eğer bu fütursuz “film adamlarına(!)” hak ettikleri yanıtlar verilmezse bilelim ki 4. dalga kaçınılmazdır ve kapımızdadır. Ve yine bilelim ki o 4. dalga en çok bu sahtekârlara inanan “aşısızları” vuracak, onları yaralayacaktır. İşte bu nedenle çok ama çok önemli ve kritik bir noktadayız.

MÜHİM MESELE
AŞI KARŞITLARINA TAVİZ YOK!

Sadece bizde değil hemen her ülkede aşı karşıtlığı meselesi önemli bir sorun. Rakamlar da oldukça manidar ve ürkütücü. Bizde de durum aynı. Ortalama her 4 vatandaşımızdan biri hâlâ aşıya şüpheyle yaklaşıyor, uzak duruyor. Daha da önemlisi aşı karşıtlarının sesi son günlerde her zamankinden biraz daha fazla çıkıyor. Peki, ne yapmalıyız? Sessiz kalıp bir köşede oturmalı mı, yoksa sesimizi yükseltip “Olmaz arkadaş” diyerek yeni ve daha güçlü bilimsel temelli sosyal anlayışı güçlü argümanlar mı geliştirmeliyiz? Ve o argümanlar neler olmalı? Bu ve benzeri soruların yanıtı için 1 numaralı kutuya geçin.



Yazının Devamını Oku