New York’ta bir yeraltı dövüşü

Kasım ayında New York’un yasadışı dövüşleri hakkında ‘Ham Dövüş’ adında bir kitap yazan gazeteci Jim Genia ile 42. Cadde’deki Grand Central tren garında buluştuk.

Ve sadece dövüşçülerin yakınlarının davet edildiği. Genia’ya gizlice haber verilen bir yasadışı dövüşe beraber gittik. Bronx’ın yukarılarında... İzbe bir binanın bodrum katında ufak bir antrenman salonuna. New York’un yeraltı kültüründen... Bir şiddet öyküsü...

“Hakemin işaretinden 36 saniye sonra rakibini altına aldı. Ve yüzüne yağmur gibi yumruklar indirmeye başladı. Hayranlık verici bir tabloydu. Louvre’da asılı bir Caravaggio gibi.”
Genia’nın kitabından bir bölüm bu. Benim o gün yaklaşık iki saat süren dövüşler sırasında Bronx’ta şahit olduklarım çok daha sarsıcıydı. Yüzleri kan içindeki dövüşçülerin minderin üzerinde bütün güçleriyle birbirlerini sıkıp bir yandan da dizleri ve elleriyle vurmaya çalıştıklarını görmek, boks bile izlemeye tahammül edemeyen biri için yeterince fazla.
Ama kitaptan alıntı yaptım. Çünkü benimle dövüşleri izleyen kadınlı erkekli 50 kişinin bunu nasıl karşıladığını bilin istedim. Bir Caravaggio tablosu gibi. şiddete tapma haliyle...

YASADIŞI MUHABİR Genia, 40 yaşında New Yorklu bir hukukçu. Ancak hiçbir zaman avukatlık yapmıyor. Ve kendine bir blog açıp kentin MMA (Mixed Martial Arts) denilen, karışık dövüş sanatı maçlarının yapıldığı yasadışı turnuvalara sarıyor. Yasadışı spor muhabiri. Zaman zaman da büyük gazetelere yasal dövüş yazıları yazıyor. Dövüşlerin organizatörü ise Peter Storm (37). O da kentin gece kulüplerinde çalışan bir güvenlik görevlisi.

HOROZ DÖVÜŞÜ Bir gün Senatör John McCain’e bu dövüşlerden bahsediyorlar. ızliyor. ınsanları horoz gibi dövüştüremezsiniz deyince birçok eyalet turnuvaları yasaklıyor. Sonra bazı kısıtlamalarla birçok yerde serbest kalıyor.
Ama New York horoz dövüşüne bir daha müsaade etmiyor. New York’taki meraklıları da... Öldürme ve kalıcı sakatlık dışında kuralın neredeyse olmadığı Yeraltı Dövüş Ligi (UCL) diye yasadışı bir iletişim ağı kurup... Storm’un öncülüğünde yılda dört-beş kez gizli bir yerde toplanıp kendi aralarında dövüşüyor.

ESKİ BİR RİNG Altı numaralı trenden öğlen vakti indik. Morrison durağında. Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından salona girdiğimde... Karşımda duvarlarına kesif bir ter kokusu sinmiş... Etrafına sandalyeler yerleştirilmiş bir odada... Eski, yıkık dökük bir ring duruyordu.
Soyunma odasına geçtiğimde ise... Daha sadece bir kişi var. 23 yaşında. ınşaatlarda çalışıyor. Vejetaryen. Sahne ismi Blackie Chan. Siyah bir Jamaikalı. Kavganın başlamasına saatler var, konuşmaya başladık. “Niye dövüşüyorsun” dedim. “Evde kendi kendime çalışıyorum ve ne kadar iyi olduğumu bilmek istiyorum” dedi. “Peki ne kadar iyisin” dedim. “Üç yılda sekiz dövüşe çıktım ve dördünü kazandım” dedi.

ŞİZOFREN DEĞİLİZ ınşaat işçisi, dişçi, hemşire, güvenlik görevlisi... Dövüşenlerin arasında her kesimden insan var. “Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü gibi” dedim Storm’a. “Üzerimize yapışmasına engel olamam. Ama aramızda kimse şizofren değil” dedi. İplerin yanına kurulup altı maç izledim o gün. Ellerinde eldiven herkesin ringde tekme tokat birbirine vurduğu, kuralsız altı horoz dövüşü. Jim arada beni ikaz ediyordu. “Biraz arkaya gel üstüne kan sıçramasın” diye. Ama şaşırtıcı olan... Ringde birbirlerine acımasızca vuran o insanlar, maç bitince benden daha normal gözüküyordu. Daha saygılı. Daha örnek.

TÜRKÇE DİYE SÖYLÜYORUM 39 yaşındaki Kirkland Campbell’la konuşuyoruz. Son maça çıkıp kazandıktan sonra. “Storm, şizofren olmadığınızı söylüyor ama inanmakta zorlanıyorum. Hangisi gerçek sensin. Ringde gördüğüm mü, şimdi karşımda duran mı” dedim. “ıkisi de benim. Kendimi kontrol edebiliyorsam neden olmasın ki” dedi. “Ne iş yapıyorsun” dedim. “Türkçe gazetede yazacağın için söylüyorum. Çalışma Bakanlığı’nda güvenlik görevlisiyim” dedi.

RUH HASTALARI DÖVÜŞEMEZ Gandhi’nin insanı şiddete sürükleyen yedi hatadan biri dediği, bilinçsiz zevk arzusu bu... Ringdekilerin acımasızca kavga ettiği... Salondakilerin de kendinden geçerek bağırdığı, iplere kadar gelip en yakınından izlediği bir şiddet ayini...
“Bu ringde insan öldürmek çok kolay. Hiç olay yaşanmadı mı” dedim Genia’ya. “UCL sekiz yıldır sürüyor. Sadece tek bir ciddi olay oldu. Bir akıl hastasıydı. Çok agresifti ve dövüştüğü kişinin boynunu kırmak üzereyken bağırışlardan sonra bırakıp gitti. Sonra gazetelerde cinayet işlediğini okuduk” dedi. “Akıl hastalarına karşı dövüşenleri nasıl koruyorsunuz o zaman” dedim. “Aslında ona gerek kalmıyor. Çünkü söylediğim istisna dışında ruhsal problemleri olanlar bu ringde başarılı olamıyor çünkü iyi dövüşemiyorlar” dedi.

KÜLTÜRÜ ÖLDÜRECEK Dövüşlere katılanların iki farklı motivasyonu var. Birinci gruptakiler 39 yaşındaki Kirkland gibi zevk için dövüşenler. ıkinci gruptakiler ise Blackie Chan gibi bir gün bu dövüşler New York’ta serbest bırakılırsa profesyonel olmayı hayal edenler. Ancak Genia gibiler ise bunu iki sebepten istemiyor. Hem yasallaşırsa dövüşe kısıtlamalar getirileceği için. Hem de Madison Square Garden’a taşınacak turnuvaların yeraltı kültürüne zarar vereceğine inandıkları için.
Seyrettim. Dövüş üzerine bahis oynamadıkları için polisten korkmadığını söyleyen bu insanların yeraltındaki şiddet ayinine katıldım. Çıkışta da tren yerine... Genia ile birlikte New Yorklu bir müzisyenin grafitiye bulanmış steyşın vagon eski Volvo’su ile şehre döndüm. Dövüşlere ilham verici bulduğu için gelen Paul Josephs adında bir rock’çı.
Araba Wall Street işgal eylemlerinin resmi shuttle’ı gibiydi...Ses sonu kadar açık. Ve ona “Müzikten pek anlamam” dedikçe Joseph “Tam da bu yüzden dinle ve ne düşündüğünü söyle” diyordu. İlham kaynağı dövüş olan bir beste.
Genia’ya işte o anda hak verdim. Belki fark etmiyoruz... Ama New York’u New York yapan çoğu şey gibi... Aslında böyle bir dünyanın ürünü... O gün benim de bir parçasına şahit olduğum zengin yeraltı kültürünün...
X

Nuri Paşa mı Washington mı

MAHALLEYE girdiğinizde sizi Doğu Türkistan’ın açık mavi renkleri karşılıyor. Lokantaların, eczanelerin, dükkânların vitrinlerine iliştirilmiş bir bayrak ya da amblem var çoğu zaman.

Amerika, Fransa nasıl gelir seviyesi düşük, sorunlu ülkelerden göç alıyorsa, Türkiye de kendi çevresinden insan çekiyor. Bu göçmenler Batı ülkelerinde nasıl uyum endişesiyle tanıdıklar bulup onların yakınına yerleşiyorsa, İstanbul’da da aynısı yaşanıyor. Ve böylece New York’ta nasıl Çin Mahallesi, Paris banliyölerinde Mağriplilerin bölgeleri varsa Zeytinburnu’ndaki Nuri Paşa Mahallesi de Uygurların alanı oluyor. Kentte bir “Küçük Urumçi” oluşuyor.

Konuştuğum bir esnaf, 60’lardan beri Uygurların mahallede olduğunu ama son iki senedir nüfusun iyice arttığını anlattı. Niye? Çin’de etnik kimliklerini, kültürlerini, dinlerini yaşamalarına izin verilmeyen bu insanlara baskı arttığı için mi daha çok kaçan oluyor yoksa sahte pasaportlarla ülkeden ayrılan bu insanlara yardım kanalları mı çoğaldı, bilmiyoruz. Ama mahallenin ortasındaki, 1967 kuruluşlu Doğu Türkistan Derneği’ni aşan, kendi aralarında bile bölünmeler yaşayan bir göçmen topluluğu büyüyor. Ve Küçük Urumçi giderek genişlerken, bölgeye gelen Afganların, Suriyelilerin de etkisiyle Zeytinburnu’nda yeni bir dünya kuruluyor.

*

BÖLÜNMÜŞLER bile, derken kendi aralarında dünya görüşleri farklı olan değişik gruplar oluşmuş. Reina saldırganının olay gecesi taksiye binip gittiği Mölcer Dağ Cafe, daha muhafazakâr olanların gittikleri bir yer örneğin.

Bölgedeki lokantalardan birinin sahibi olan Uygur, “Onlar farklıdır” dedi. “Bize gelen başkadır, Mölcer’e giden başka.” “Nasıl başkadır” diye sordum. Cevap vermek istemedi, ama bir tutulmak istemiyordu.

Mölcer’e girdim. İçeride çalışan genç, sakallı bir delikanlı ve siyah çarşaf giymiş genç bir kızdan başka kimse yoktu. Reina saldırganı o gece saat 3 sularında taksiden inince lokantada yatan çalışanlardan biri dışarı çıkıp para veriyor. Çoğu gözaltına alındı. İçeride görüştüklerim, biraz da çekingen, bilgileri olmadığını söyleyip konuşmak istemediler.

Ancak mahalleye gidip esnafla görüştüğünüzde size öyle hikâyeler anlatıyorlar ki. Sahte pasaport üretip satanlar var dedi mesela bir esnaf. Ki çoğu, 15 bin dolar karşılığı edindiği bir sahte pasaportla Çin’den ayrılmış kişiler bunlar. Saldırganın geçmişine, Türkiye’ye nasıl girdiğine dair öyle öyküler var ki... Doğrulayamayacağınız ama gerçekse işi bambaşka bir yere çekecek öyküler.

Tabii Uygur olmayabilir de saldırgan. Türkiye’deki Uygur kökenlilerin liderlerinden

Yazının Devamını Oku

Reina eyleminin ideolojisi

MUSUL operasyonu başladığından beri DEAŞ dünyada 14 ayrı ülkede koordineli saldırılar yürüttü. Örgütü açık istihbarat kanalları üzerinde takip eden SITE şirketinin verilerine göre 17 Ekim’den beri Suriye ve Irak dışındaki faaliyetlerini artırdılar. Ve intihar saldırısı, saldırı, suikast olmak üzere başta Mısır, Pakistan ve Afganistan’da şiddet eylemlerine giriştiler. Şimdiye kadar Türkiye’de üstlendikleri tek eylem olan 4 Kasım Diyarbakır bombalaması da bunlar arasında.

Bunun dışında asıl çarpıcı istatistik... Örgütün çok daha yıkıcı sonuçlar elde etmesine neden olan asıl kısım... Koordineli saldırılar haricinde, Haziran 2016’dan beri DEAŞ’ın üstlendiği, başkalarının DEAŞ’tan ilham alarak gerçekleştirdiği eylemlerin sayısı ise 20. Haziranda 49 kişinin öldüğü ABD Orlando’daki gece kulübü baskını... İki hafta önce 12 kişinin hayatını kaybettiği Almanya Berlin’deki Noel pazarı katliamı... Hepsi aynı kategoride.

Peki ne anlama geliyor bu?

*

PULITZER ödüllü gazeteci Lawrence Wright, son kitabı “Terör Yılları”nda çok güzel özetliyor. El Kaide’den DEAŞ’a geçişi de incelediği, işin ideolojik altyapısını ele aldığı kitabında Wright, El Kaide eylemlerinin nasıl evrildiğini anlatıyor. Ve şöyle diyor: “Cihat adına gerçekleştirilen katliamlar, öfke, ıstırap ve binlerce insanın ölümü dışında pek bir şey başaramamıştı. 11 Eylül’den (2001 saldırıları) hemen sonra El Kaide, Afganistan’daki üssünü ve bununla birlikte uluslararası terörün koordinasyonundaki rolünü kaybetmişti. Madrid’deki bombacılar (2004 tren bombalamaları) gibi yeni gruplar El Kaide adına hareket ediyor ve liderlerinin duasını almış olsalar bile önceki kuşak teröristlere destek olan herhangi bir eğitim, kaynak ya da uluslararası kontaktlara sahip değillerdi. Riyad’daki Batılı tesislere düzenlenen ve birçok Müslüman’ı öldüren 2003 saldırıları gibi bazı operasyonlar da El Kaide’nin artık kontrolünü kaybettiğini gösteren fiyaskolardı. Psikiyatr ve eski CIA yetkilisi Marc Sageman’ın bana dediği gibi El Kaide her zaman bir sosyal hareketti.”

*

MUSUL operasyonu daha ne kadar sürecek? Rakka’da örgüt ne kadar direnecek? El Bab ne olacak? Bunlar, devletlerin DAEŞ tipi örgütlerle mücadelede işi askerlere havale edebildikleri kısımlar. Çıkıp, “Savaşıyoruz” diyebilecekleri muharebeler. Ama başta verdiğim SITE istatistiği, Wright’ın kitapta alıntıladığı Sageman’ın sözleri ve yılbaşı gecesi Reina’da yaşananların kökeninde yatan, hikâyenin asıl can alıcı kısmı. Teknik açıdan kendisinden üstün olan devletlere karşı taktik değiştiren... Yarattığı sosyal harekete dayanıp ilham verme işini üstlenen... Böylece şiddete yatkın bireyleri kendisinden bağımsız olarak harekete geçirebilme kabiliyetine kavuşan, yeni bir tehdit şekli.

Hayır, fark etmez. Reina, SITE’ın başta sınıflandırdığı eylemlerden koordineli olanlara giriyor olsa bile değişmez. Nitekim o kategoriye baktığınızda da, eylemlerin yoğunlaştığı yerlerin DEAŞ’ın ideolojisine taban bulabildiği ülkeler olduğunu görüyorsunuz. Yani her halükârda, Reina saldırısı, tam da Wright’ın kitabında altını çizdiği dönüşümü yansıtıyor. Yılbaşı gecesi Boğaz’da eğlenen insanları hedef alarak, şiddeti kullanan bir harekete işaret ediyor.

*

Yazının Devamını Oku

Washington kaosu nasıl izliyor

SURİYE iç savaşının başladığı 2011’den beri Türkiye’nin yaşadığı en zor haftalardan biriydi.

Ben, izin verirseniz bu gelişmeler karşısında Washington’daki havayı aktarmaya çalışacağım. Donald Trump öncesi, Amerikan Yönetimi’nin bölgede gittikçe büyüyen kaosu nasıl izlediğini ve bu yaklaşımın nasıl sonuçlar doğurduğunu ele almaya gayret edeceğim.

- Daha önce bunun işaretleri vardı. 2014 Ağustosu’nda Amerikalılar Irak’ta DAEŞ hedeflerini vurmaya başladığında süreç başlamıştı. Ama şimdi gittikçe belirgin hale gelen ve Donald Trump’ın 20 Ocak’ta başkanlığı devralmasından sonra daha da ağırlık kazanacak olan gerçek şu: Suriye konusu artık tamamen Pentagon’un portfolyosunda.

- Sadece orada kalmıyor. Seçimden sonra Trump’ın yaptığı açıklamalar, kabine atamaları, Pentagon’un bundan böyle sadece Suriye için değil Amerikan ulusal güvenliğinin diğer konularında da ana unsur olacağının işaretlerini veriyor. Dışişleri Bakanlığı için Exxon CEO’su Rex Tillerson’ı ataması bunun bir göstergesi. Dışişlerini ekonomik çıkarlara odaklanan bir diplomasiye kaydırma hazırlığı. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı, Savunma Bakanlığı ve İç Güvenlik Bakanlığı için emekli askerleri seçmesi bunun sonucu. Yönetimde ağırlık kazanacak askeri geleneği bilen insanları öne çıkartma çabası. Ve Trump’ın ulusal güvenliğin üçüncü ayağı istihbarata (CIA) karşı güvensizlik beslediğini belirten demeçleri bunun işareti. Siz biraz artık susun, askerler konuşsun, çıkışı.

- Obama Yönetimi’nin kadroları da bu yeni döneme hazırlık yapıyor. Ve Trump’ın Rusya’yla yakın bir ilişki geliştirme fikrini desteklemesi, yönetimde özellikle Rusya çalışan herkesi iş aramaya sevk ediyor. Sadece politik atamalardan bahsetmiyorum. Trump onların yerine 6 bin yeni kişi seçecek zaten. Ancak meslekten gelenler arasında da durum bu. İster politik ister kariyer ataması olsun, Obama döneminde Rusya dosyası çalışan hemen herkes şimdi kendine yeni bir gelecek planı yapıyor.

- Düşünce kuruluşlarına başvuruyorlar. Özellikle de Beyaz Saray ve Dışişleri kadroları. Ancak sorun, Demokratlara yakın birçok düşünce kuruluşunda Hillary Clinton’ın seçileceğini ve kendisinin yeni yönetime gireceğini düşünenler mevcut pozisyonlarında kalmak zorunda kaldıkları gibi onlara şimdi yenileri eklenecek. Demokrat Partili bağışçılar da, o yüzden şimdi fonlarını düşünce kuruluşlarına kaydırıyorlar. “Merak etme” dedi Amerikalı düşünce kuruluşu yöneticisi bir dostum, “Çok paraları var, hepsine bir pozisyon yaratırlar.”

- Ayrıca Trump görevi devralmadı belki ama geçiş dönemi (transition) başladı. Trump ekibinden isimler şimdiden bakanlıklarda gönüllü olarak çalışıyorlar. Ve alınan birçok kararda Trump ekibinin de görüşleri soruluyor. Nitekim Donald Trump da ulusal güvenlik danışmanı Mike Flynn’den sürekli bilgi alıyor. Yanından ayırmıyor Flynn’i. Ve ulusal güvenlik alanında yapacağı atamalar için yürüttüğü tüm görüşmelere Flynn’i de odada oturtuyor.

- Bu izleme hali Trump’ın ekibinin bir tercihi mi henüz bilmiyoruz. Ama salı günü Moskova’da Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye konusunda varılan uzlaşmaya Washington tarafından verilen resmi karşılık, Trump Yönetimi’nin kampanya retoriğine uyuyor. Zira süreçten dışlanmış izlenimi veren ABD yönetiminin hafta içi bu anlaşmaya verdiği tepkinin tonu, Washington’ın hiç de öyle derin bir rahatsızlık yaşamadığını gösteriyor. Ne demişti Trump? ‘Bizim ne işimiz var Suriye’de! Biz Esad’ı niye devirelim!’ Anlaşmanın içinde ABD’nin olmayışı, çıkan sonuç, Trump’ın ortaya koyduğu dış politika yaklaşımıyla bire bir uyumlu gözüküyor. Kaldı ki, anlaşmanın iki ayağı Türkiye ve Rusya’nın Trump yönetimi ile yakın çalışma potansiyeli de çerçeveyi tamamlıyor. Benim yakın çalışacaklarım orada bu işi hallediyorken, ben niye başımı belaya sokayım.

- Tabii,

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’ın Türk malı potasyum nitratları

RUSLAR dışında kimse Türk Hükümeti’ni DEAŞ’la petrol kaçakçılığı yaptığı için suçlamadı.

Arada ‘Türk simsarlar var, DEAŞ, petrolünü Türkiye üzerinden satıyor’ denildi. Ankara’ya yönelik eleştiri de bu yüzdendi. Hem bu petrol kaçakçılığının önlenmesinde hem de DEAŞ’ın Türkiye-Suriye sınırını yabancı savaşçı ve lojistik destek için kullanmasının önüne geçilmesinde yeterince önlem almadığı için.

 

Dolayısıyla Türk Dışişleri, Rusların şimdiye kadar dilemediği özrün neden Wasington’dan geldiğini iddia etti, bilmiyorum. Karışık işler. Ama biz şimdi bunu bir kenara bırakıp asıl konuya geçelim. Dün Kayseri’de olduğu gibi Türkiye’nin her gün şiddet eylemine sahne olduğu bir ortamda, ülkeyi hedef alan örgütlerden DEAŞ’ın Türk malı malzemeler kullanarak nasıl geniş çaplı bir silah üretimine giriştiğine gelelim.

 

*

 

OLAY, Musul Operasyonu’nun sonrasına uzanıyor. Irak Ordusu, hem kentin doğu girişindeki Gökçeli Mahallesi’ni hem de güneydoğusundaki Karakuş Kenti’ni ele geçiriyor. Irak Ordusu’yla birlikte buralara giren, ihtilaflı bölgelerdeki silahlanmayı araştıran İngiliz sivil toplum kuruluşu Conflict Armament Research (CAR) de, DEAŞ’ın silah üretim tesislerini buluyor. Kuruluşun, kasım ayında bu tesislerde yaptığı araştırmada ise DEAŞ’ın sanıldığından çok daha sofistike, tıpkı bir devlet gibi standartlar içeren silah ve cephane üretimi yürüttüğü ortaya çıkıyor. Tesislerde kullanılan malzemelerin de büyük oranda Türk malı olduğu anlaşılıyor. Roket yakıtında kullanılan şeker... Patlayıcı yapımına uygun alüminyum... Mühimmat ve silah bakımında kullanılan gres... Havan mermisi yapımında kullanılan çimento... Ve yine roket yapımında kullanılan potasyum nitrat gübre. Hepsi Türk malı.

 

Yazının Devamını Oku

İki müttefik El Bab’da kilitlendi

DÜĞÜM Menbiç’te oluştu.

Kürtler 12 Ağustos’ta Gaziantep Karkamış’ın karşısında, Türkiye sınırından 35 km içerideki kenti DEAŞ’tan aldılar. Afrin ve Kobani kantonlarını birleştirmek için 50 km batıdaki El Bab’a doğru yürümeye başladılar. Tam 12 gün sonra, 24 Ağustos’ta, Türkler tek taraflı olarak Cerablus’tan Suriye’ye girdi. Amerikalılar beklemiyordu. Rakka operasyonuna odaklanmıştı Washington. Ve Kürtler önce kantonları birleştirecek... Menbiç’in 130 km doğusundaki Rakka’nın Türkiye sınırına erişimini kapatacak... Sonra da Rakka’ya yürüyecek diye hesaplıyordu. Ancak Cerablus operasyonu yüzünden bu plan bozuldu. O yüzden de Türklerin Suriye’ye girişine destek vermedi.

 

Ancak ne zaman ki Türk askeri Cerablus’a girdikten dört gün sonra YPG’yle çatışmaya başladı. Devreye girdi Amerikan Yönetimi. Ankara’yı durdurdu. Sonra da, bari bir tampon bölgede anlaşalım ve Türkiye güneyde YPG’nin aldığı bölgeler yerine batıya ilerlesin diye yeni bir pozisyon belirledi. Böylece Cerablus’ta başlayan Fırat Kalkanı Harekâtı’na hem havadan hem de karadan destek vermeye başladı.

 

Sorun, bu da işe yaramadı. Çünkü Türkler, DEAŞ’ın elindeki 98 km’lik Cerablus-Azez hattını kapattıktan sonra sınırdan en fazla 20 km derinliğe inmesi konusunda anlaşılan tampon bölgeyle yetinmedi. Cerablus’la başlattığı fiili durumu, Kilis’in karşısında, sınırdan 20 km içerideki Dabık’a girip tampon bölge için de denedi. Ve Dabık’tan geçip Türkiye sınırından yaklaşık 30 km içeride, Kilis Çobanbey’in karşısına denk gelen El Bab’a ilerlemeye başladı. Böylece Ankara ve Washington, Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den beri iki müttefik ülke arasında şimdiye kadar yaşanan en keskin görüş ayrılıklarından birinin içine düştü. Dört temel sebep rol oynadı.

 

1-RAKKA: 17 Ekim’de başlayan Irak Musul Harekâtı’ndan önce DEAŞ’ın Suriye’deki merkezi Rakka’nın da aynı anda kuşatılması Pentagon’un başından beri üzerinde çalıştığı plandı. Bu yüzden de YPG’nin ana unsur olduğu Suriye Demokratik Güçleri’ni Arap çoğunluklu Rakka’ya yürümesi için iknaya çalışıyordu Amerikalılar. Anlaşma sağlandı. Buna göre Kürtler Rakka’yı alıp sonra yerel Araplara teslim ederek Obama Yönetimi’ne bir zafer hediye edecek... Bunun karşılığında da Afrin ve Kobani kantonlarını birleştirecekti. Bu birleşme hem Rakka kuşatmasına da katkı sağlayacaktı. Çünkü DEAŞ, Türkiye sınırına erişimini kaybedecekti. Türkiye’nin 15 Temmuz’u daha yeni atlatmasına rağmen 24 Ağustos’ta alelacele Cerablus’a girmesi de işte bu yüzden oldu. Kürt kantonlarının birleşmesini önlemek için. Ancak bu amaçla girişilen iş, Amerikalıların Rakka planlarını da bozdu.

 

Yazının Devamını Oku

Harikasınız, müthişsiniz

“ÇOK iyi bir repütasyonunuz var. Siz müthiş bir insansınız. Her açıdan görülen harika bir iş yapıyorsunuz.

Sayın Başbakan, sizinle konuşurken, uzun süredir tanıdığım biriyle konuşuyormuş gibi hissediyorum. Ülkeniz olağanüstü fırsatlar içeren, inanılmaz bir ülke. Pakistanlılar en zeki halklardan biri. Pakistan, şahane insanların şahane yeri. Şahane ülkenizi ziyaret etmek istiyorum. Lütfen Pakistan halkına, onların inanılmaz olduğunu düşündüğümü ve tanıdığım tüm Pakistanlıların müstesna insanlar olduğunu iletin.”

*

ŞAKA değil. Hiçbiri uydurma sözler değil bunların. Pakistan Başbakanı Navaz Şerif’in, ABD başkanlığına seçilmesini kutlamak için Donald Trump’la 30 Kasım’da yaptığı telefon görüşmesinin dökümü. Ve Pakistan tarafından açıklanan resmi tutanağa göre Trump’ın Şerif’e söylediği sözler.

 

Uzun uzun aktarmak istedim. Çünkü şimdiye kadar seçimden sonra Trump’ın yabancı liderlerle yaptığı görüşmeler içinde dışarı en fazla detay sızan hikâye bu. Trump’ın 9 Kasım’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinden sonra Ankara’nın da görüşmenin “çok iyi” geçtiğine dair bir yorumu olmuştu gerçi. Ama o temastan sonra ayrıntılı bir açıklama yayınlanmamıştı. Trump nasıl konuşuyor, neler diyor, nasıl davranıyor... Pakistanlılar sayesinde biz de ilk defa öğrendik. Peki ne demek bu?

*

ŞİMDİ bu konuşmayı aklımızın bir kenarında tutalım. Ve Trump’ın hafta içi Savunma Bakanlığı’na atadığı, emekli Orgeneral James Mattis’e bakalım.

 

Yazının Devamını Oku

California’daki bir terör davası

HAFTA içi yaptığı bir konuşmada dile getirdi. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, İslam ülkelerinden ekonomi yetkililerinin bulunduğu bir salonda şunları söyledi:

“Bakın şimdi yeni bir adım daha atıyorlar. Onu da söyleyeyim. Yine Amerika. Kuveyt Türk ve Kuwait Foundation. Bunların bankalarıyla ilgili teröre destek verdikleri düşüncesiyle şimdi bunlara yönelik de aynı oyunu, aynı numarayı çevirmek istiyorlar.”

 

Türk kamuoyu meseleyi ilk defa haziran ayında öğrenmişti. Iraklı ve Suriyeli Süryanilerin üye oldukları St. Francis Assisi adlı, yeni kurulmuş (aynı ay) bir sivil toplum örgütünün açtığı davayla. Kuruluş, California’da verdiği bir dilekçeyle Kuveyt Türk Katılım Bankası’ndan (KTKB) şikâyetçi olmuş...

 

Ve bankanın Suriye’deki Süryanilerin ölümüne neden olan radikallerin finansal faaliyetlerine yardım ettiğini iddia etmişti. 700 bin Süryani’yi temsilen, kişi başı 75 bin dolar tazminat talep etmek için mahkemeye deliller sunmuştu.

 

Dilekçedeki iddialara göre, bankadaki bir hesaba bağış çağrısı yapan ve sonra bu paraları Suriye’deki radikal örgütlere ileten kişi de 2014 Ağustos’unda Birleşmiş Milletler tarafından terör listesine alınan Hajjaj al-Ajmi adında 28 yaşında bir Kuveytliydi. Devasa bir terör finansmanı davası.

 

Yazının Devamını Oku

Washington’ın yeni sert adamları

- Bir dünya savaşındayız ama çok az Amerikalı bunun fakında. (Sayfa 2)

- Bu (Obama) yönetim, bizi düşmanımızı layıkıyla tanımlamaktan men etti: Bunlar radikal İslamcılar. (Sayfa 3)

 

- Kamuoyu önünde bizimle dost olduklarını söyleyen ama düşmanımızla ortak çalışan ülkeler tarafından aptal yerine konulmaya artık tahammülümüz kalmadı. (Sayfa 9)

 

-Dünyanın acilen bir İslami Reform’a ihtiyacı var ve buna şiddet karışırsa şaşırmamalıyız. (Sayfa 10)

 

- Nasıl kazanacağız? Düşmanımızı destekleyen rejimlerle doğrudan yüzleşip, onları zayıflatıp mümkün olduğunda da devirerek. (Sayfa 113)

 

Yazının Devamını Oku

Mike Flynn hikâyesi

ABD’de başkanlık seçimi günü yazdığı bir yazıyla Fetullah Gülen’i “karanlık bir İslami mollaya” benzeten, Amerikan Savunma Bakanlığı İstihbarat Teşkilatı DIA’nın eski direktörü emekli Korgeneral Mike Flynn’ı anlatacağım.

Hafta içi Trump’ın geçiş dönemi ekibinde başkan yardımcılığına getirildi. Şimdi Trump’ın ulusal güvenlik ekibini oluşturuyor. Ve 20 Ocak’tan sonra da Ulusal Güvenlik Danışmanı ya da Ulusal İstihbarat (DNI) Direktörü olması bekleniyor. Önümüzdeki dönem Türk-Amerikan ilişkilerini de yönlendirecek Flynn’in öyküsü, aslında Trump’ın nasıl başkan seçildiğinin de bir özeti.

 

Adını ilk kez, bazı gazete yazılarından sonra yazıyı yazan kişilere telefon ettiğini öğrendiğimde duydum. O sıra DIA Direktörü’ydü. Ama ona rağmen beğendiği bir yorum olduğunda açıyor, uzun uzun fikir alışverişi yapıyordu. Afganistan ve Irak’ta yürüttüğü istihbarat operasyonlarıyla Pentagon’da bir efsane gibiydi. Ama aynı zamanda aksiydi. Bildiğini söylemekten çekinmeyen sert bir asker. Bu yüzden de 2014’te işinin başından gönderildi. Gönderen de, Türklerin iyi tanıdığı, 15 Temmuz’dan sonraki daha ilk hafta, gazetecilere darbe girişiminde Fetullah Gülen’in parmağı olduğuna dair suçlamaların “koku testini” geçmediğini söyleyebilen, Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’dı.

 

*

 

HEP merak ettim. Neydi Flynn’in içeride yarattığı tartışma, niye uzaklaştırdılar diye. Onun cevabını da 2015’te öğrendim. 2012 Bingazi saldırıları için açıklanan DIA belgelerini gördüğümde. Amerikalıların Libya’daki büyükelçileri dahil dört personelinin radikal gruplar tarafından öldürüldüğü olay. Çünkü DIA’yı Flynn’in yönettiği dönem üretilen belgeleri incelediğimde, Amerikan askeri istihbaratının Bingazi’de o gece neler yaşandığını dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın olayı örtbas etme çabalarına rağmen daha hemen başında doğru tespit ettiğini ve dahası, Suriye ve Irak’ta yaşanan çöküntüyü de ta 2012 sonbaharında öngördüğünü fark ettim. Kusursuz bir çalışmaydı. 100 sayfa tutan belgeleri detaylı bir biçimde inceleyip 24 Mayıs 2015’te “Libya belgeleri” başlığıyla bir yazı haline getirdim. İsim yazmadım. Ama Flynn’di.

 

Yazının Devamını Oku

ABD ile 7.62 ve Gülen dosyası

ÖNCE meselenin ne olduğunu anlamadım.

Savunma sanayiinin buluşma yeri, Türk-Amerikan Konseyi’nin yıllık konferansı. Washington’daki Ritz Carlton Oteli’nin toplantı odalarından biri. İki ülke savunma işbirliğinin tartışıldığı bir panelden sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili, bir Türk askeri yetkilinin yanına geldi. ‘Yanlışlık oldu, çözeceğiz’ dedi. Türk yetkili de nazik biçimde karşılık verdi. Sorunca, ‘Bir randevu anlaşmazlığı’ dediler. Ama sonra konferans boyunca iki ülke temsilcilerinin sürekli ayak üstü hararetli konuşmalarına tanık olduğumda, biraz daha üzerine gidip detaylarını öğrendim. Amerikalılar şimdiye kadar Türkiye’ye sorunsuz bir şekilde sattıkları, hiçbir stratejik önemi olmayan, 7.62 mm’lik bir makineli tüfeğin satışına izin vermeyeceklerini açıklamışlardı. Bununla ilgili resmi bir cevap yazısı hazırlamış ve gerekçe olarak da “politik sebepler” olduğunu söylemişlerdi. Türkler de olayın şokuyla bu cevaba sert biçimde karşı çıkıyor, bunun sonuçları olacağını söylüyorlardı.

 

*

 

BİRÇOK farklı açı bulabilirsiniz elbette. Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesi’ne düzenlenen operasyon ve en son HDP milletvekillerinin tutuklanmasına Washington’ın ne tepki verdiğini aktarırken, konuyla ilgili yapılan resmi açıklamalara bakarak Amerikan Yönetimi’nin ifade ettiği derin endişeyi vurgulayabilirsiniz. Fakat bir yandan da, geçmiş örnekleri düşünüp bu açıklamaların pragmatik Amerikalılar için çoğu zaman lafta kaldığını da savunabilirsiniz. Ancak başta anlattığım 7.62 krizi, bana kalırsa bugün iki ülke ilişkilerinin hangi boyutta olduğunu gösteren, tartışmaya kapalı en çıplak örnektir. Savunma Bakanı Fikri Işık, sorunun çözüldüğünü söylüyor gerçi... Ancak çözülmüş olsa bile, Amerikan Yönetimi bugün stratejik füze sistemleri ya da İHA’ların yanında basit bir silahın satışını bile politik sebepleri gerekçe gösterip engellemeye kalkıyorsa, bu Ankara ve Washington’ın ne durumda olduklarını anlatmaya yeter.

 

*

 

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’tan Gülen’e görünenler ve gerçekler

ADALET Bakanı Bekir Bozdağ geldi Washington’a. Ve SETA’nın düzenlediği bir toplantıda Gülen cemaati hakkında konuşurken çok güzel bir yorum yaptı.

 Gülencilerin bir görünen yüzü olduğunu, bir de gerçekler olduğunu söyledi. Doğru. Ama sadece Gülenciler için değil, birçok konu için geçerli bu. DEAŞ’la savaştan Türkiye’nin Gülen konusunu ele alışına kadar birçok meselede aynı problem mevcut. Şöyle:

 

 GÜLEN

 

- Görünen: Türkiye, Gülen’in iadesini birinci öncelik kabul ettiğini söylüyor, ABD de 6 savcı atadığı iade dosyasına ne kadar önem verdiğini.

 

- Gerçek: Bozdağ, Amerikalı mevkidaşı Loretta Lynch ile 1.5 saat konuştu. Ağırlıklı konu Gülen’di. Ama toplantının sonunda birden Reza Zarrab konusunu da açtı. Ve davanın siyasi olduğunu savundu. Hiçbir şey söylemedi Lynch. Sadece dinledi. Türkiye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın geçen ay Başkan Yardımcısı Joe Biden ile New York’ta yaptığı görüşmede Zarrab Davası’nı gündeme getirmesinden beri, Zarrab dosyasını birinci elden takip ediyor. Ve Bozdağ’ın toplantısında olduğu gibi Gülen’in iadesi ve Zarrab Dosyası’nı bir arada ele alma eğilimi sergiliyor. Buna içeriden itiraz edenler de var. Bu stratejinin Türkiye’ye zarar vereceğini düşünen uzmanlar görüşlerini sundular. Ama Gülen cemaatinin ABD’deki faaliyetleri için Ankara’nın anlaştığı avukat Bob Amsterdam, bu yeni stratejide kritik bir rol oynuyor. Amerikalılar ise her ne kadar Gülen dosyasına ne kadar önem verdiklerini söyleseler de, örneğin ABD’deki Gülen okulları hakkında 2011’den beri geçerli olduğu bilinen FBI soruşturmasının neden halen bir davaya dönüşmediğini, yapılan onlarca okul baskınında elde edilen bilgilerin bir kısmının neden kamuoyuna açıklanmadığını izah edemiyorlar.

 

Yazının Devamını Oku

DEAŞ’ın Musul stratejisi

MUSUL operasyonu 16 Ekim’de başladı.

Şimdiye kadar meseleyi hep Irak Ordusu, Peşmerge ve koalisyon güçlerinin izleyeceği strateji açısından ele aldık. Bu sefer kırmızı güçlere bakacağız. DEAŞ ne yapacak? Kenti nasıl savunacak? Örgütün hareketlerine odaklanan bir Amerikan askeri yetkilisinin verdiği bilgiler ışığında işte DEAŞ’ın Musul stratejisi.

 

- Şimdilik orta düzey bir direniş var. Savaşın henüz daha başı. Ancak Irak Ordusu ve Peşmerge Musul’a yaklaştıkça çarpışmalar şiddetlenecek. Çünkü örgüt uzun süredir bu kuşatmaya hazırlanıyor. Kentin etrafına hendekler kazdı. Hava saldırılarını zorlaştırmak için ateşe vereceği petrol kuyuları hazırladı. Yollara bubi tuzakları yerleştirdi. Vurulmadan hareket zemini sağlayacak tüneller inşa etti.

 

- Musul’da 3-5 bin arası DEAŞ militanı var. Bunların bin kadarı yabancı savaşçı. Pasaportunu yakmış, gidecek başka yeri olmayan ve ölümüne savaşmaya hazır olanlar. Bazıları kazananın yanında olmak için katılmış, örgütle bağları görece zayıf olan, bölgede yaşayan Sünniler. Kalanlar ise DEAŞ’ın ana unsurunu oluşturan, örgütün taktiklerine bağlı gruplar. Ayrıca 12-15 yaş arası doktrine etmek için tuttukları çocuklar var.

 

- En önemli soru, örgütün nereye kadar direneceği. Musul’da 1 milyon kişi yaşıyor. Bu yüzden daha önce DEAŞ’a karşı Irak Felluce ve Suriye Menbiç’te olduğu gibi 360 derece kuşatma olmadı. Batıda Telafer’e giden yol açık. DEAŞ’lılar buradan kenti terk edebilirler. Nitekim bazı liderlerin ayrıldıkları tespit edildi. Ancak savaşı yönetecek liderler halen şehirde.

 

Yazının Devamını Oku

Trump, Trump, Trump

İLK defa canlı olarak Iowa’da tanık olmuştum.

Cumhuriyetçiler ve Demokratlar önseçimle başkan adaylarını belirlemeye çalışıyor... Ve yarışa Iowa Eyaleti’nde başlıyorlardı. Oy verme işleminden birkaç saat önce, Cumhuriyetçi Donald Trump son kez bir miting yaptı. Aşağı yukarı 1000 kişilik bir grup. Konferans merkezi gibi kırmızı rahat koltukları olan bir salon. İnsanlar aniden oturdukları yerden kalkıp içerisini bir tribüne çevirdi. Ve Trump kürsüde konuşurken araya girip güçlü bir sesle tekrarlamaya başladı: Trump, Trump Trump... Durmadan. Tempolu.

 

Hayır, kadınlar da vardı. Onlar da katılıyordu. Ama arada kaynadıkları için mi... Erkekler daha çok bağırdığından mı... Yoksa onlar da seslerini bilerek kalınlaştırıp söyledikleri için mi bilmiyorum. Bas çıkıyordu gürültü. Şimdi maçlarda, 30’ların İtalyası’nda Duce, Duce, Duce (İtalyanca şef, reis) diye Mussolini’yi selamlayanları taklit eden, Avrupa statlarında faşist geleneği devam ettiren Lazio taraftarları gibi.

 

*

 

KONUŞMASI bittikten sonra salondan çıkanlara hep aynı şeyi sordum. Anlamaya çalışıyordum çünkü. Niye destekliyorsunuz? Niye hiçbir saygı normlarına uymayan... Meselelerle ilgili hiçbir derinlemesine bilgisi olmayan... Yalan söyleyen... Dediğini inkâr eden... Basın özgürlüğüne inanmayan... Ayrımcılığı körükleyen... Meksikalı göçmenlere küfreden... Vergi ödeyip ödemediği bile belli olmayan birinin arkasından gidiyorsunuz? Ve konuştukça gördüğüm, bunların hiçbiri umurlarından değildi. Tek istedikleri, Trump’ı seçtirip sisteme okkalı bir yumruk atmaktı. Sarsmak... Sallamak...

 

Yazının Devamını Oku

Musul parametreleri

HALİHAZIRDA başlayan ama önümüzdeki günlerde sembolik başlangıç vuruşu yapılacak operasyonun parametrelerini aktarmaya çalışacağım.

2014 Haziran’ından beri IŞİD’in elinde bulunan Musul’u kurtarma harekâtının Türkiye’ye etkileri bağlamında.

 

- İşin Ankara açısından en sıcak boyutu, Musul’un 20 km doğusundaki Başika çevresinde bulunan Türk askeri. 30 Haziran’da askerlerin kaldığı Gedu Üssü’nün önündeydim. Kamp, IŞİD’in elindeki Başika Köyü’ne tepeden bakan ön cephenin yaklaşık 5 km gerisinde. Çatışma riski içermiyor. Ancak Musul kuşatmasında Irak’ın kullanmak isteyebileceği kadar stratejik bir konumda. Haziran’da Bağdat’ta görüştüğümüzde, o dönemki Irak Savunma Bakanı Halit El Ubeydi de, “İhtiyacımız olursa kullanacağız” demişti.

 

- Ön cephede Peşmerge duruyor. Normalde burası Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) kontrolünün dışında. Ama artık fiilen Kürt bölgesi. Türkiye, bölgedeki varlığını önce Bağdat Yönetimi’nin davetine dayandırdı. Nitekim El Ubeydi, Türkiye’nin Başika’ya ilk defa 2015 başında yaptığı asker konuşlandırmasının ardından o sene kasımda üssü ziyaret etti. Ancak 24 Kasım 2015’te Rus uçağını düşürüp Suriye’de oyun dışında kalınca, aralıkta Ankara’nın aklına Başika geldi. Takviye yaptı. Ve hem Rus diplomasisinin hem de İran’ın atağıyla birden bire kendini yapayalnız buldu. Herkes itiraz etti. Eski Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Başika’daki Türk askeri üzerinden Başbakan Haydar El Abadi’yi sıkıştırınca ve mesele Bağdat’ın istikrarını sarsınca Amerikalılar da Türkiye’ye “Çekil” çağrısı yaptı.

 

- İnanmadılar. Ama 25 Ağustos’ta Şii politikacı Maliki’nin adamları Irak Meclisi’ndeki bir oylamayla Sünni Ubeydi’yi düşürünce işin ciddiyeti anlaşıldı. Niye önemliydi bu? Çünkü Ubeydi, Bağdat’ta Türkiye’ye en yakın isimdi. IŞİD gelmeden Musul’un valisi olan Esil El Nuceyfi ve onun abisi Irak Meclis Başkanı Usame El Nuceyfi’nin kurdukları Muttahidun (Birleşikler) Koalisyonu üyesiydi. Azli, aslında İran’ın Bağdat siyasetinde Türkiye’ye indirdiği bir darbeydi.

 

Yazının Devamını Oku

3 ana görüş ayrılığı

ÜÇ temel konuda temel görüş ayrılığı var.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül’de New York’ta ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden ile olan toplantısına da damga vuran üç ayrılık. ABD ile Türkiye arasında ilişkiyi olumsuz yönde etkileyen bu üç meseleyi Amerikalılar nasıl ele alıyorlar, aktarmaya çalışacağım.

 


1- GÜLEN: Türkiye, 15 Temmuz’dan sonra Fetullah Gülen’in hızla iade edilmesini istiyor. ABD ise başta belirlediği o anlaşılmaz tutumunu değiştirdiği halde bu talebin bir çırpıda yerine getirilemeyeceğini dile getiriyor. Evet, 16 Temmuz’a göre müspet epey bir değişim oldu. Çünkü başta kavrayamadı Amerikalılar. Obama’ya altı yıl (2009-2015) en yakın isimlerden biri olarak çalışan Phil Gordon’ın geçen hafta Washington Enstitüsü’nde yaptığı bir konuşmada dediği gibi, “ABD’nin darbeyi küçümseme eğilimi yüzünden ABD tarafından neredeyse ihanete uğradığını düşünen Türklerin hislerini anlamada başarısız oldular”. Sonradan dank etti. O yüzden “Kanıt gösterin” yerine “Beraber çalışıyoruz” demeye başladılar. O yüzden iade taleplerine normalde iki savcı bakarken, Amerikan Adalet Bakanlığı Gülen dosyasına altı savcı atadı. Ancak bir yandan da Gülen’le ilgili bütün ihalenin şimdi Amerikan Yönetimi’ne kalmasını da kabul etmiyorlar. Hafta içi Türk Hükümeti’ne yakın Turkish Heritage Organization’ın Washington’da bir paneli vardı. Konuşmacılardan gazeteci Nedim Şener, Gülen’in 2008’deki Yeşil Kart davasına getirdi konuyu. Gülen’e referans mektubu veren ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi (1989-1991) Morton Abramowitz’i hatırlattı. Dinleyicilerden emekli büyükelçi Jim Holmes da bunun üzerine söz alıp, “Morton Abramowitz’in mektubu imzalamadan önce konuyu Türk Hükümeti’yle görüştüğünü biliyorum. Gülen hakkında devam eden bir dava var mı ve böyle bir mektubu yollamasına itirazları var mı diye sordu. Bir dava olmadığını ve böyle bir mektup yazılmaması için bir sebep bulunmadığını söylediler” dedi. Abramowitz’le görüştüm. Ki kendisi Gülen Cemaati’ne en yakın duran kişilerdendir. “Hatırlamıyorum ama Jim’in dediğine güvenirim” dedi.

 

 

2- IŞİD:

Yazının Devamını Oku

Erdoğan notları

İLK akşam çok sakindi halbuki.

Kaldığı otel Peninsula’nın hemen karşısındaki St. Regis Oteli’nde bir toplantısı vardı. Yürüyerek geçti. Ağır ağır. Rahatlamış. Herkesle konuşup fotoğraf çektirerek. Ama sonra ertesi gün Birleşmiş Milletler Genel Kurul konuşmasını yapınca, içeri girenlerden ikili temaslarda meseleleri ele alış tarzını dinlediğimde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın içindeki hırs ve öfkenin değişmeyeceğine bir kez daha ikna oldum. Tek fark, zaman zaman sadece yön değiştiriyor.

 

Başkan Yardımcısı Joe Biden’la görüşmesinde de yapmış. Fetullah Gülen’le başlanıyor. Arada Reza Zarrab’a dair bölümler var. Sonra Suriye’ye geçiyorlar. Ve salonda bulunanlardan Obama’nın IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün şubatta Kobani’ye gidip YPG’den ödül almasına getiriyor konuyu. Ağır biçimde eleştiriyor. McGurk o sırada oturduğu yerden kaykılıp Erdoğan’ın kendisini kast ettiğini belli ediyor. ‘Tamam mesajı aldım’, demek istiyor. Ancak Erdoğan hırsını alamıyor. Toplantı bittikten sonra Amerikalıları salondan uğurlarken bu sefer McGurk’ün yüzüne de söylüyor. “Bir daha yapma” diyor.

 

*

 

AMERİKALILAR ise her zamanki gibi dinliyorlar. Biden, diplomatik konuşmaya dikkat ediyor. Ancak muhtemelen bu tavrı Erdoğan’ı daha da rahatsız ediyor. ‘YPG’ye silah verildiğini’ söylediğinde Biden’ın “Haberim yok” demesi, Erdoğan’ın ne anlayabileceği ne de kabul edebileceği bir şey çünkü.

 

Yazının Devamını Oku

Suriye’de tehlikeli yakınlaşma

AMERİKALILARIN Türk Ordusu’yla işbirliği için Çobanbey’e (El Rai) özel kuvvet askerlerini gönderdiği perşembe günü başladı olaylar.

İlk gerginlik, Çobanbey’in 200 km doğusundaki Tel Abyad’da patladı. 2015 Haziran’ında YPG’nin IŞİD’den aldığı Akçakale’nin hemen karşısındaki kritik kent burası... Ve bölgedeki Amerikan özel kuvvetleri, bulundukları binalara bayrak astılar. Gizlilik içinde hareket etmeleriyle bilinen özel kuvvet askerleri neden birden Cenevre Sözleşmesi’ne uygun davranıp lokasyonlarını bir bayrakla göstermek istediler bilmiyoruz. Ancak bayrak göndere çekildikten sonra Amerikalıların ifadesiyle askerlere sınırın Türkiye tarafından ateş açıldı. Ateş açanlar o bayrağı asanların Amerikalılar olup olmadığını biliyor muydu, Türk Ordusu ve Amerikan askerleri arasında bir iletişim yaşandı mı açıklık getirmiyorlar. Ancak olay herhangi bir yaralanma olmadan sona erdi.

 


TEL Abyad’ın sıcaklığı geçmeden hemen ertesi günü ikinci gerginlik yaşandı. Bu sefer Türkiye’nin Çobanbey’de birlikte savaştığı Özgür Suriye Ordusu’ndan bazıları, bölgeye giden Amerikan özel kuvvetlerini protesto etti. Ve atılan sloganlardan sonra Amerikalı askerler de Türkiye tarafına döndü. “Mesele yatıştı” denildi. Hatta Pentagon Sözcüsü Adrian Rankine-Galloway, “Türk kuvvetler ve Suriyeli muhalif gruplarla hareket eden ABD personeli, Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan yerel ortaklara sağlanan aynı eğitim, danışmanlık ve yardımı sağlayacaklar” diyerek, işbirliği için olumlu bir değerlendirmede bulundu. Görüştüğüm üst düzey bir Pentagon yetkilisi de Amerikan askerlerinin bölgeye Türkiye’nin talebiyle gittiğini, tüm koordinasyonu Türk askerleriyle yürüttüklerini, ÖSO unsurlarıyla doğrudan bir koordinasyon çabası olmayacağını aktarıp detay verdi. Fakat sonra hem Tel Abyad hem de El Rai’deki gerginliklerle ilgili detaylar ulaştıkça, işlerin hiç de Türkiye ve ABD arasında ilk defa olgunlaşan sahadaki bir işbirliği çerçevesine oturmadığı ortaya çıktı.

 

NASIL? Amerikalılar, Tel Abyad’da kentin değişik bölgelerine bayrak asmaya devam ettiler. Çobanbey’de savaşan gruplardan birinin komutanı ise cumartesi telefonda konuştuğumuzda Amerikalıları Suriye’de istemediklerini ve bu konuda Türkiye’yle anlaştıklarını söyledi. “Nasıl anlaştınız” dedim. “Suriye’ye geçmeyecekler, Türkiye tarafında kalacaklar, Türk kardeşlerimiz bize söz verdi” dedi. Ve halihazırda yaşanan kriz sonrası, bölgede bulunan iki grubun harekâttan çekildiğini söyledi. Biri El Rai’de 150 silahlı gücü olan Ahrar el Şarkiye. Diğeri ise aynı zamanda MOM birliği (CIA’in desteklediği) olan ve Çobanbey’den 200 savaşçısını alıp ayrılan Sukur El Cebel.

Yazının Devamını Oku

Suriye bilançosu

TÜRK askerinin 24 Ağustos’ta Cerablus’a girmesinin ardından neredeyse 2 yıldır IŞİD’in kontrolünde olan 98 km’lik Azez-Cerablus hattını kontrol altına alması iki hafta sürdü.

Daha bilmiyoruz. Bu harekât IŞİD’i sınırı kullanmasına ne ölçüde engel olacak göreceğiz. Ancak Amerikalılar da aşağı yukarı 10 km. derinliği olan bu kuşak için artık “tampon bölge” ifadesini kullanmaya başladılar. Tabii bu alan nasıl tutulacak, kim koruyacak henüz o da belli değil. Fakat girişilen operasyonun sonuçlarını ve bundan sonrasını şimdilik elimizde bulunan bilgiler ışığında ele almaya çalışacağım.

 

*

 

1- Öncelikle şimdiden sonuçları ağır bir operasyon bu. Türkiye’nin üç hafta olmadan 6 tankı (2’si YPG, 4’ü IŞİD tarafından) tahrip oldu. Daha önemlisi,
o tanklarda 17 günde 7 şehit verdi.

 

2-

Yazının Devamını Oku

Zarrab soruşturması Avrupa’ya sıçradı

NE kadar genişleyeceğini merak ediyorduk.

İlk somut işareti geldi. Ve New York Güney Bölge Başsavcısı Preet Bharara’nın Temmuz 2014’te başlattığı soruşturmanın Aralık 2015’te bir iddianameye dönüşmesinin ardından, Reza Zarrab’tan sonra İran yaptırımlarını ihlalden yeni Türk vatandaşları gözaltına alındı. Ancak işin asıl çarpıcı boyutu, 17 Aralık rüşvet soruşturmasında da, “Zarrab liderliğindeki örgütün üyesi” olduğu iddia edilen Nesteren Zarei Deniz ve eşi Bora Deniz, ABD’de değil, Hollanda’da gözaltına alındılar. Kefaletle serbest bırakıldılar. Ve geçen hafta da Türkiye’ye kaçtılar.

 

*

 

NESTEREN Zarei’nin adını, ilk kez Şubat 2013’te ABD Kongresi’ndeki bir kaynağımdan duymuştum. Daha ortada Reza Zarrab yok. Ve 17 Aralık operasyonlarının 10 ay öncesi. Washington Yönetimi, İran’a yönelik yaptırımları sıklaştırıcı yeni bir karar almış, Tahran’ın cendereyi altın alımlarıyla aşmasının önüne geçecek bir düzenlemeye gitmişti. Güçlü bir senatörün danışmanı olan kaynağım da, Zarei ve ailesinin bu kararları aşındıran işler yürüttüğünü savunuyordu.

 

Bunun üzerine 4 Mart 2013’te Nesteren Zarei ile uzun bir telefon konuşması yapmıştık. Ve o dönem yürüttüğüm araştırmada, baba Habibollah Zarei ve ailenin, ABD’nin kara listesindeki İran bankası Bank Mellat’ın Türkiye’deki yöneticileriyle ortak çalıştıklarını bulmuştum. İlk konuşmamızdan sonra bir daha telefonlarıma cevap vermedi Nesteren Zarei. 17 Aralık işi patladığında da, adı bu sefer soruşturma dosyasında karşıma çıktı.

 

Yazının Devamını Oku

Cerablus problemleri

ÇARŞAMBA sabahı Türkiye’nin Cerablus’ta başlattığı operasyondan beş saat önce Karkamış’tayım.

Antakya-İskenderun-Öncüpınar’da (Kilis) Suriyeli muhaliflerle yaptığım görüşmelerin ardından Öncüpınar-Karkamış sınır hattını dolaşıyordum. İzin verirseniz, edindiğim gözlemler ışığında bu işin Türkiye için yaratacağı problemlere değinmek istiyorum.

 

*

 

1- Cerablus’ta operasyon sabahı yaşananlar, IŞİD’in yürüttüğü mücadele göz önüne alınırsa bir ilktir. Maruz kaldığı kuşatmalara karşı en büyük silahı siviller olan bir örgüt IŞİD. Suriye’de Menbiç, Irak’ta Felluce’nin alınması örgütün zorla bölgede tuttuğu siviller harekâtı güçleştirdiği için uzadı. Ancak salı gecesi Karkamış’ta konuştuğum köylüler, IŞİD’in o gün Cerablus’ta yaşayan herkesi dışarı çıkarttığını anlattı. Neden? Çünkü taktik değiştiriyorlar. Zira YPG destekli Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Menbiç’i almasından sonra batıdaki El Bab’a ilerleyip alttan bir kuşak oluşturma ihtimali doğunca kuzeydeki 98 km’lik sınır hattında binlerce IŞİD militanı SDG ve Türkiye arasında sıkışacaktı. Bu yüzden, IŞİD önce Öncüpınar’dan Çobanbey’e kadar olan 40 km’lik alanı Suriyeli muhaliflere bıraktı. Operasyona MOM’dan (CIA destekli destek havuzu) silah desteği alan 8 örgüt katıldı. Ve aylardır IŞİD karşısında milim ilerleyemeyen bu gruplar, bir haftada Ar Rai’nin karşısındaki Çobanbey’e kadar geldi. Sonra da aynı şey Cerablus’ta yaşandı. Peki bu IŞİD militanları buharlaşmadığına göre nereye gitti? İşte Türkiye için en büyük risk bu. Belli değil. Ve vahim olan, El Kaide uzantısı Nusra nasıl isim değiştirdiyse şimdi onların da bazı yerlerde aynı şeyi deneyebileceği bilgisi var. Hatta Elbeyli’nin 4 km güneyindeki sınır karakolu Çobanbey’e gittiğinizde bunun şimdiden başladığını fark ediyorsunuz. Sivilleri boşalttıklarından bölgede kimin kim olduğunu bilen insan da kalmayınca kolayca kimlik değiştirebiliyorlar.

 

*

 

Yazının Devamını Oku