Kutuplaşma ve muhipler

Mümtaz SOYSAL
Haberin Devamı

Irak bunalımı dolayısıyla beliren ve Muharrem Sarıkaya'nın dünkü Hürriyet'te çok iyi özetlediği siyasal kutuplaşmaya biraz daha yakından eğilmek gerek. Bunun için, ortaya çıkan tutumları bazı sorularla birlikte değerlendirmek yararlı olabilir.

Bunalımın temelinde Saddam'ın şeytan ya da melek olup olmaması mı yatıyor?

Saddam'ı vurma isteği, silahları yok etme yönünde Güvenlik Konseyi'nce alınmış kararlara onun uyup uymamasından mı kaynaklanıyor?

Şöyle diyelim: Amerika'nın istediğinden farklı davranılmasını savunanlar Saddam'ın melekliğini mi savunmaktadırlar?

İsterseniz, Başbakan Yardımcılarından Sayın Sezgin'in bu konuda söylediklerini de olduğu gibi kabul edelim. Saddam, onun dediği gibi, ‘‘Halepçe'yi bu hale getirebilen, damadını, kızını,torunlarını öldürebilen bir diktatör’’se ve kendisinden ‘‘çok şey beklenir’’ biriyse, silahlı müdahalede Amerika'yla birlikte görünmek daha da sakıncalı olmaz mı? İnsanımız Anadolu kasabalarının çarşılarında dolaşan dengesizlere nasıl davranır? Çocuklara katılıp ‘‘Deli deli, kulakları küpeli!’’ diye bağırıp taş mı atar, yoksa uzak durmaya, bulaşmamaya mı çalışır?

Kaldı ki, Saddam, halkının gözünde, böyle sıfatlardan uzak, ülkesinin topraklarını emperyalistlere karşı savunan lider durumunda. ‘‘Saldırganla işbirliği yaptı’’ diyerek Türkiye'yi vurursa, deli sayılmayacağından emindir.

Saddam'ı vurma gerekçesi sadece Güvenlik Konseyi kararlarını uygulatmaktan ibaret kalsa, buna en çok memnun olacak olanın Türkiye ve özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri olacağı kesindir. Ama, kararları uygulatmanın tek yolu, Türkiye'yi büyük tehlikelerin kıyısına getirecek bir askeri harekât mıdır? Öyle olsa bile, bu harekâtın Türkiye'yi savaşa en az bulaştıracak biçimde yapılmasını sağlamak gerekmez mi?

Korkulan silahların Türkiye'ye karşı da kullanılmasına yol açacak bir davranış aynı korkuyla çelişen bir davranış değil midir? Silahların korkunçluğu konusunda Amerikan propagandasının Türk medyasına yaymaya çalıştığı izlenim, tam tersine, onların kullanılmasına yol açacak tutumlardan uzak durmayı zorunlu kılmaz mı?

Kaldı ki, İngiltere Dışişleri Bakanı'nın ‘‘Irak'ta otorite boşluğu doğarsa memnun oluruz’’ anlamına gelen açıklaması, Kürt devleti kurmaya yönelik bir plan konusundaki kuşkuları büyük ölçüde doğrulamakta. Bu köşede defalarca yazıldığı gibi, böyle bir plan için İngiltere Amerika'yı kullanmaktaysa, Türkiye bundan ne kazanacaktır?

Daha da önemlisi, bölgeye ilişkin birtakım tasarımlar varsa ve bunların Türkiye'ye zarar vermeyeceği söyleniyorsa, tasarlananı herkesten önce Ankara'ya bildirip düşüncesini almak gerekmez miydi? Danışmak, tam tetiğe basılırken mi dostlarla konuşmaktır?

Şaşırtıcı olan, değişik bakış açılarının hükümet içinde yararlı bir diyalektik yaratmakla kalmayıp ülke çapında keskin bir kutuplaşmaya dönüşmesidir. Özal'cı yaklaşımın savunulduğu günleri anımsatırcasına.

Fakat, zaman zaman yapıldığı gibi bu savunuşu ‘‘mandacılık’’ diye nitelendirmek yanlış olur: Mütareke basınının Amerikan mandacıları, başkalarının himayesinde de olsa, yine az çok bağımsız bir Osmanlı devletini düşünmekteydiler. Sonucu İngiliz planına varacak bir tutumu savunanlar ise, işgalden kendileri için yarar uman Rahip Fru yandaşı ‘‘muhip’’leri anımsatıyorlar.













Yazarın Tüm Yazıları