GeriSerdar ALYAMAÇ İzmir’in THY ile macerası
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İzmir’in THY ile macerası

Şunu belirtmekte yarar var; İzmir ve Türk Havayolları arasında çok ilginç bir ilişki var.

Bu ilişkinin türünü çok çözebilmiş değilim. Ama ama bir taraf sürekli isterken, diğer taraf tam umursamazlık ve kaçışta. Bu istek ve kaçış arasında aslında çok mantıklı bir korelasyon var. Tamamen ticari bir korelasyon.Yıllarca, ama yıllarca İzmir’den yurt içindeki diğer şehirlere uçuş konması için mücadele verildi. Ama THY hep kulağının üzerine yattı. Tabii İzmir için olay iç hat uçuşlarıyla bitmedi. Doğal olarak, aktif, sürekli seyahat halinde olan İzmirli işadamları gözünü dış hatlara çevirdi. Bu kez, "Neden Avrupa’daki merkezlere İzmir’den direkt uçuş yok" denildi. THY, yine kulağının üzerine yattı. Burada suçlanması gereken THY mi? Bu, bana biraz haksızlık gibi geliyor. Her ne kadar Türkiye’nin havayolları şirketi olsa da, kamu hizmeti yapmadığı için kar odaklı bakmak zorunda. Eee, adamların ellerinde her türlü istatistik var. İzmir’den kaç kişi, nereye gitmiş, kaç kişi gelmiş. Hesap kitap yapmışlardır. Potansiyel var da, "Yahu şu İzmir’e kazık atalım, boş ver karlı olmasını" diye bir düşünceye sahiplerse yapacak bir şey yok.Ama, şimdi artık özel havayolları çıktı: Sunexpress, İzair, Pegasus, Atlas... Bunlar İzmir’i Anadolu ile buluşturdu. Bunu yaparken zarar mı ettiler? Çok öyle olduğunu sanmıyorum. Bugün İzmir’den Mardin’e, hatta Kars’a bile uçabiliyorsunuz. Bununla da kalmadılar yurtdışı uçuşlarına başladılar. İzmir- Atina İzmirli işadamları yine istemeye başladı. Bu kez İzmir-Atina uçuşu isteyerek THY’nı zor durumda bırakıyorlar. "Hayır" deme lüksünü de ellerinden almak için, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş önermiş: "Uçuş hattı istenen düzeye gelene kadar desteğe hazırız. Atina’ya dört saatte değil, 40 dakikada ulaşmak istiyoruz." Umarım yanılıyorumdur ama ben şimdiden söyleyeyim "Bu iş biraz zor." Ama şu anda da THY’den başka seçenek de yok. Neden mi? Bundan iki yıl önce Sunexpress, İzmir-Atina arasında direkt uçuş için Yunanistan’ın sivil havacılık dairesine başvurdu, olumsuz yanıt aldı. Perde arkasında, Aegean Havayolları’nın Atina-İstanbul arasında uçmak için Türkiye’den aldığı ret yanıtı vardı. Olay biraz karışık ama, yine de açıklamaya çalışayım: Şu anda İstanbul- Atina arsında THY ve Olympic Havayolları uçuyor. Atina-İstanbul arasında pazarı bölüşmek istemeyen THY ve Olympic, Aegean Airlines’in önünü kesti. Aagean Airlines’ın sahibi Theodoros Vasilakis, Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis’in çok yakın arkadaşı. Bunun altında kalmayan Vasilakis, ilişkilerini kullanarak, Sunexpress’in yüzde 50 ortağı olan THY’yi zorlamak için, Sunexpress’in İzmir-Atina arasında direkt uçuş isteğini geri çevirtmiş. Sunexpress, şu anda öyle bir planları olmadığını söylüyor ama İzmir-Atina arsında uçmak istediklerini yineliyor. Şimdi gelelim sonuca: Bu yılın başında Yunanistan’da bölgesel, daha çok Atina ile adalar arasında uçan yeni bir havayolu şirketi kuruldu, adı Athens Airways. Aldığım bilgilere göre, Athens Airways Atina-İzmir direkt uçuşu da planlıyomuş. Ama bu uçuşların ilk aşaması Midilli ve Kios üzerinden gerçekleştirelecek. Sonraki aşama ise Atina-İzmir direkt uçuşları olacakmış.

X

Ankara’nın yolları taştan

DÜRÜSTÇE söylemek gerekirse, ummadığım şekilde şaşırıyorum, şaşırtılıyorum. Ben, katılım konusunda böyle bir iradeye fazla ömür biçmemiştim, ama "İzmir için el ele" sloganıyla İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu, üçüncü toplantısını yaptı. Toplanma konusunda gösterdikleri azimden dolayı hepsini candan kutluyorum.

"Ne yani, yalnızca toplanma kararlığından dolayı mı" sorusu belirebilir aklınızda. Belirmese de, ben yanıtlayayım: Maalesef şu an için yalnızca toplanma konusunda gösterdikleri iradeden dolayı kutluyorum. Ama şuna da inanıyorum... Bir süre sonra cidden iyi işler çıkacaktır, bu irade sürerse. Şimdi neden yalnızca toplanma kararlılığını kutluyorum, onu açıklayayım. Öncelikle, kurulun kronolojisine bakalım: 6 Temmuz’daki ilk toplantıda, bitmez tükenmez öncelikleri belirleme çalışması yapıldı. Bunun için de çalışma grupları oluşturuldu.

7 Ağustos’taki ikinci toplantıda, 16 ana başlıkta toplanan İzmir’in öncelikleri listesi tartışıldı. Aralarında İzmir-Ankara yolunun otoyol statüsüne kavuşturulması, İzmir-Ankara hızlı tren projesinin öncelikli gerçekleştirilmesi, İnciraltı ve Turan bölgesiyle ilgili çalışmaların bitirilmesi, mega müze ve kruvaziyer limanı yapılması, 3’üncü nesil gemilerin İzmir Limanı’na girebilmesi için iç denizin derinleştirilmesi, arıtma çamuru bertaraf tesisinin kurulması, yenilenebilir enerji merkezi olarak teşvik istenmesi ve Teknopark’ın bir an önce kurulması gibi maddelerin de yer aldığı listenin "öncelik sıralaması"çalışmasını tamamlamak üzere, Kurul’un 24 Ağustos’ta yeniden toplanması kararlaştırıldı.

Aksiyon zamanı

Ve, 24 Ağustos’ta gerçekleştirilen toplantıda da, en sonuncu öncelikler listesine ulaşıldı. Hiç öyle, "Ne öncelikler listesiymiş bee" demeyin. Ben bildim bileli İzmir’in öncelikler listesi hazırlanır. Tamam... Zaman ilerliyor ve kentin öncelikleri de değişiyor tabii. Doğal olarak yeni yeni öncelikler listesi belirlemek gerekiyor. Ama ilginç olan, önceden belirlenen öncelikli sorunlara ne oluyor, onu anlamadım...

Neyse, konuya dönelim. Evet, son toplantıda,"aksiyon zamanı" denilerek, VOB’un İzmir’de kalması, kentin sağlık merkezi haline gelmesi, İzmir Körfezi ve Gediz Havzası’ndaki kirlilik sorununun çözülmesi, İstanbul-İzmir otoyolunun eşzamanlı yapımı ve kentte bir Ege Medeniyetler Müzesi kurulması en son öncelikler olarak belirlendi, bir heyetin (bu Voltran oluyor) Ankara’ya gitmesi kararlaştırıldı.

Burada, toplantıların öncüsü Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ilk toplantıdaki bir söylemini hatırlatalım: "Gerekirse, ki gerekeceğine eminim, hakkımız olan ve Ankara’dan almamız gereken ne varsa, gidip almaya çalışalım. Bu konuda ısrarcı, kararlı ve en önemlisi tek yumruk olalım." Buradan da anlaşıldığı gibi her şey planlandığı gibi gidiyor. Kontrol dışı bir şey yok.

Her şey bir yana, ben bunun birlikte yapabilme inancımızı tazeleyebilecek bir gösterge olacağına inanıyorum. Tamam, yeniden keşiflerle dolu, çok sıkı bir yol izlenmiş olabilir şu noktaya kadar. Ancak, öyle, ya da böyle, bir araya gelindi, öncelikler listesinde anlaşıldı ve harekete geçme kararı alındı. Bu olaya çok ciddi şekilde sarılan Kocaoğlu, derslerini iyice çalışıp, Ramazan’dan sonra harekete geçeceklerini belirtmiş. Umarız her şey yolunda gider ve biz, İzmirliler olarak, İzmir’in gücünün ne olduğunu görürüz. Küçük bir uyarı: politikacı sözüne inanmayın...

(Örnek: Çeşme Ecrimisil Sorunu.)
Yazının Devamını Oku

VOB İzmir’de kalıyor

GÜNLERDİR gündemde kalan, "İstanbul’a gidiyor, gidecek" sorusuna yanıt birinci ağızdan geldi: VOB İzmir’de kalacak. Birlik, beraberlik ruhunu hiçbir konuda eksik etmeyen biz İzmirliler, buna çok sevindik. Ama Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Vedat Akgiray, VOB’un İzmir’de kalacağını belirtirken, piyasayı düzenlemek açısından, ortaklık yapısında değişimin şart olduğunu belirterek, üzeceğe benziyor.

Akgiray’la 10 dakikalık telefon sohbetimiz oldu. İlk sorum şuydu: "VOB’u İzmir’den almak gibi bir düşüncemiz yok" demiştiniz, bu kavga neden kopuyor? Akgiray, gülerek, "Açıkçası ben bu olayın neden bu hale geldiğini anlamadım" diyerek şaşkınlığını belirtti. Ve ekledi: "Bu durum birkaç yıldır var. Hatta birkaç başkan da eskitti. Şimdi sıra ben de... Ama kabaca gördüğüm, ’sende olmasın, bende olsun’ mantığı. Ama buna hiç gerek yok, çünkü menfaat ortak. Herkes faydalanacak. Bu durum irrasyonel bir inat."

İstanbul gündemde yok

Eee peki, bu neyin inadı? "VOB’u İzmir’den almak gibi bir düşüncemiz yok" dedi Akgiray. Vurgulama gereği hissederek yineledi, "Şimdi tekrar ediyorum: öylesine bir düşünce yok. Hatta, ’VOB’un adı İzmir VOB olsun’ teklifini getiren benim." Bununla yetinmiyor Akgiray, başladı açıklamaya: "İzmir gibi güzide bir şehrimize iyi bir katkının olması, herkes için iyi bir şey olması demektir. O yüzden İzmir’den almak, İstanbul’a götürmek gündemimizde yok. Bunu da belirttim. Ama ben bu direnci anlamıyorum."

VOB’u korumaya çalıştığını belirten Akgiray, bunu da şöyle açıkladı: "Ayrıca ben, sanılanın aksine, VOB’u korumaya çalışıyorum. VOB’un yüzde 90’ı endeks kontratları. Şimdi, düşünün... ’İki borsa da bu işlemi yapsın’ dediğimizi düşünün. O zaman ne olurdu?" Soruyu ben yanıtladım: "İstanbul alır başını giderdi, İzmir de ’VOB’um var’ diye otururdu." "Evet" diyerek söylediklerimi onaylayan Akgiray, "Ama ben bunu istemedim ve VOB’u savundum" dedi.

Dağılım düzenlenmeli

Bunu üzerine sordum: VOB İzmir’den gitmeyecek. Tamam... O zaman bütün bu olaylar yönetim sorunu mu? Akgiray, yönetimin İzmir’de kalabileceğini belirterek, daha genel bir şeyi vurguladı: "Yönetim piyasada olmalı. Yani aracı kuruluşlar, bankalar, son şahıslar olmalı. Mevcut durumla, pasta büyüyünce, o zaman çok daha büyük kavgalar çıkacaktır. Bu durum yalnızca VOB için değil, İMKB için de geçerli. O yüzden piyasayı düzenlemek gerekiyor. VOB’da şu andaki durumda beş banka ortak. Bu büyük sıkıntı yaratacak."

O zaman da, İTB’ye hisselerinin bir kısmını İMKB’ye devretmesi yönünde görüşlerini sordum. Akgiray, kendisinin kişisel görüşleri olduğunu vurgulayarak konuştu: "Hisse devri olayında daha önce de belirttim; kişisel görüşlerimi söyledim. SPK olarak bir talebimiz olmadı. Bu konuda TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile de el sıkıştık. Tabii, kesinlikle bedava hisse devrinden bahsetmiyoruz. Parasıyla olacak. Bu açıdan İzmir’den anlayış bekliyorum." Bu konuda net olarak anlaşılan, SPK piyasayı düzenleyecek, bu hem İMKB, hem de VOB için geçerli olacak. Eee adamların işi de piyasaları düzenlemek zaten... Bu arada, Hisarcıklıoğlu’nun geçen hafta, "VOB’un arkasındayız" açıklamasını anımsatmakta yarar var.

İlk raund tamam ama

Gelelim beklenen karara: Vadeli hisse senedi yetkisi. Akgiray, bu işi aslında geçen bitirmek istediğini belirterek, "Maalesef bu aya kaldı. Büyük ihtimalle bu ay bu iş biter" dedi. "Peki, yetki verilecek mi" sorusuna ise görüşlerinin bu yönde olduğunu belirtiyor. Ancak uyarıyor: "İzmir sağlam durmalı."

VOB’un İzmir’de kalması konusunda irade belirten Akgiray, "İzmir ayağını yere sağlam basmalı" dedi. Bunun üzerine doğal olarak sorma gereği duydum: Neden? Akgiray açıkladı: "İstanbul yakın zamanda Finans Merkezi olacak. O zaman bu anlamda ciddi bir çaba gösterip VOB’u çekip alabilirler."

Akgiray, bugün herhangi bir engel olmazsa, İzmir Ticaret Odası’nın konuğu olarak meclis toplantısına katılacak. Daha ayrıntılı bilgi verecektir. Anlaşılan, ilk raundu İzmir kazandı. Ama Akgiray’ın açıklamalarından anlaşıldığı üzere de bu iş burada bitmeyebilir. Yıllardır süre gelen VOB mücadelesi bundan sonra da sürme potansiyeli gösteriyor. Ancak, VOB’un başına İzmir gelmesi bu kent için hiç de azımsanacak bir şey değil. Hem Türkiye’de, hem uluslararası piyasalarda İzmir bilinirliği olacaktır. Ne diyelim; ilk raundu kazandık ama, mücadeleye devam...
Yazının Devamını Oku

Faydalı aptal

“Aptalın faydalısı da mı var” diye soranlar olacaktır. Evet, var. Faydalı aptal tanımlaması Lenin’den geliyor. İdeolojisi hakkında pek az şey bilen ya da hiç bir şey bilmeyen, ancak gönülden bağlı, pratiğe geçmesini sağlayan veya olanak veren kişiler için kullanmış. Daha çok batıdaki Sovyet sempatizanları için kullandığı belirtiliyor. Genel olarak bilinçsizce bir amaca hizmet eden kişiler tanımlanıyor.
Tabii, biz bu çerçeveden almayacağız. Böylesine güzide bir tanımlamayı politik çerçeveye sıkıştırıp bırakmak haksızlık olur. Ki, zaten bırakılmamış. Politik jargonun dışına çıkarak, “faydalı aptal”ın güncel tanımlamasına bilinçli kısmını da ekleyebiliriz. Çünkü asıl edinimin yanında kırıntıyla yetinme amacıyla da, bilinçli faydalı aptal olma durumu da yadsınamaz. O zaman bu durum hayatın her alanında olası; işte, evde, arkadaş çevresinde...
Bu açıdan amaç için bir başkası tarafından kullanılmış, ya da asıl ödülün yanında payımıza düşen kırıntılar için kendimizi kullandırtmış olma ihtimalimiz var. Bu da, bir şekilde, “faydalı aptal” olma durumumuzu gösterir.
Bence, buraya kadar olan kısmında pek bir sorun yok. Ya saflıktan, ya da çıkar edinebileceğimizi düşündüğümüz için “faydalı aptal” durumuna düşebiliriz. Ancak, asıl sorun başındaki “faydalı” sıfatını çıkarınca ortaya çıkıyor: Geriye kalan “aptallık”ta...
İzmir ve insan tipleri
Geçen cuma günü, Ertuğrul Özkök’ün, “Bu süreçte kim aptal, kim değil” başlıklı yazısını okuyordum. Özkök, Carlo Cipolla’nın “İnsan aptallığının temel yasaları” adlı makalesinden alıntı yaptığı dört ana insan tipi ve davranışından yola çıkarak, Kürt sorununun çözümünde temel aktörlerin analizini yapmış ve hakkını da fazlasıyla vermiş. 
Ama ben, Cipolla’dan yaptığı alıntıya fena halde takıldım. Ve kendimi, bunu İzmir’e uyarlamaktan alıkoyamadım. Eğer, benden şimdi tek tek İzmirli temel aktörleri, Cipolla’nın dört sınıfına ayırmamı bekliyorsanız, beklemeyin. Yerim yok. Yazı uzayınca yazıişleriyle sorun oluyor. Ancak Cipolla’nın dört ana insan tipini ve davranışlarını hatırlatmak için Ertuğrul Özkök’ün yazısından alıntı yapıyorum ve gerisini size bırakıyorum:
* Yaptığı eylemden kendisi zarar gören, ama başkasına yarar sağlayanlar.
Cipolla’a göre bu tür insanlar “saf ve temizdir.”
* Yaptığı eylemden kendisi yarar görüp, başkalarına zarar verenler.
Bu kategorideki insanlara da “haydut” diyor.
* Yaptığı eylemler hem kendine, hem başkasına yarar sağlayanlar.
Bu tür insanlara “akıllı fikirli” deniyor.
* Kendine hiç yarar sağlayamadan, başkasına zarar verenler.
Cipolla işte bu tür insanlar için şu sıfatı kullanıyor:
“Aptallar...”
Yazının Devamını Oku

Kayıkçı kavgası

EĞER hala kendine, "Yahu nasıl oluyor da bu kadar artıları olan bir kent, istediği yerde olamıyor" diye soranlar varsa, son günlerde değişik gazetelerde süren tartışmalara bakabilir. "Sen onu yaptın", "Asıl onu sen öyle yaptın", "Bu onların hatası", "Bu, şimdiki yönetimin beceriksizliği..." diye devam eder gider... Peki, ne mi olur?

Kayıkçı kavgasını duymuşsunuzdur, herhalde. Duymayanlar da şimdi neden söz ettiğimi anlayacaktır:

Kimsenin burnunun bile kanamayacağı, en ufak yaralanmanın yaşanmayacağı bir kavga türüymüş. Kavgayı hep çenesi en güçlü olan kayıkçı kazanırmış. Kavga müşteri kapmak içinmiş, ama kayıkçılar dışında izleyenler bunu bilmezmiş. En gürültülü kavgalarsa rıhtımda birbirinden uzak yere kayıklarını bağlamış kayıkçılar arasında olurmuş. Mesafe nedeniyle bağrış çağırış her yerden duyulurmuş. Kavgayı çenesi en güçlü olan, bıkmadan usanmadan bağırarak laf sıralayan kayıkçı kazanırmış. Ki, bu diğerinin pes ederek susmasıyla olurmuş.

Şimdi, kayıkçı kavgasını anımsadıktan sonra, son günlerdeki tartışmaya bakalım. Aktörler kim? Bu kenti yıllarca yönetmiş, ister kabul edin, ister etmeyin, önemli, saygın kişiler. Ne yapıyorlar? Birbirlerinin dönemine suçlamalarda bulunuyorlar. Konu kent için önemli sorunlar; Dünya Ticaret Merkezi, yeni İzmir (Turan) bölgesi, metro...

Bunun geçmişe yönelik hesaplaşma olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu bir hesaplaşma değil. Yıllardır ara ara süre gelen bir kayıkçı kavgasıdır. Hesaplaşmada, hesap gerçekten kapatılır. Bir gün umarım bu hesaplaşma olur ve İzmir olarak, geçmişle hesabımızı kapatır, yolumuza bakarız. Ancak, o güne daha çok var, sanırım.

Kısır döngü

"Madem öyle, ne diye sayfalarınıza taşıyorsunuz bu tartışmaları" diye düşünen de olacaktır. Hemen, söyleyeyim: Biz, gazeteciler olarak, bu konuları severiz. İçinde kavga olsun, hareket olsun, heyecan olsun... Hele hele, haber sıkıntısı çekildiği bu dönemde... O yüzden top gazetecilere atılmamalı. Bu tartışmaların sonuçsuz olduğunu, hem gazeteciler, hem de okuyucular olarak, hepimiz biliyoruz. O yüzden de, tanık olduğumuz bu kavgaya, içten içe, "Boş ver... Yaptıkları sadece kayıkçı kavgası" diyoruz.

İdeal olan mı? Aslında ideal, herkes için farklılık gözetebilir. Sizin için ideali temsil eden örnek önemli. Ama her koşulda, kentin iyiliği düşünüldüğünde, ortak payda ve anlaşma kelimeleri anahtar konumunda. Ama bunun için de o yönde bir irade şart. Bu konuyu en iyi şekliyle anlamak ve olabileceğini tahmin etmek için şu soruyu kendimize sormalıyız: Bu tartışmanın aktörlerinin bir araya geldiğini ve bu konuyu kentin iyiliği yönünde çözdüğünü hayal edebiliyor muyuz?

Yanıtı kolaylaştırmak için, daha önce de yazdığım Mevlana’nın bir sözünü anımsatayım: "Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir." Kavga eden kayıkçıların aynı dili paylaştığını gayet iyi biliyoruz, değil mi? Peki, hepimizin öznesi olan İzmir için aynı düşünceleri paylaşıyorlar mı? Kötü düşündüklerini hiç sanmıyorum, ama bu kent bu kısır döngüyü değil, çözümü hak ediyor.
Yazının Devamını Oku

Yaşam ve seçimlerimiz

İnsan yaşamında zor dönemler vardır. Öyle bir noktaya gelir, ya da gelmek zorunda kalırsınız ki, artık bir seçim yapmanız gerektiği yüzünüzde bir tokat gibi patlar. Ne kadar kıvranırsanız kıvranın, ne yaparsanız yapın, nafile... O an gelmiştir artık...

“Seçim”den başlayalım. Tamam... Bunun için birden fazla seçeneğiniz olması gerekir. İşte o zaman da sorun başlar. Birini alıp, diğerini bırakacaksınızdır. Yaşam işte... Can Dündar’ın, “Her seçim bir vazgeçiştir” sözüne atfen, dayar burnuna yaptığın seçimin bedelini. Acaba “b” miydi, yoksa “c” mi? Başlarsınız kendi kendinizi yemeye, “B’yi seçseydim ne olurdu” diye. İşte bunun adı bedeldir. Bu bedel de gelir, yaşamın toplamı olarak karşınıza çıkar;  Dr. W. Owyer’un, “Hayatımız yaptığımız tercihlerin toplamıdır” sözü gibi. 

Seçme cesareti

Tabii, burada seçim, “Tatil için şuraya mı gitsem buraya mı” seçimi değildir. Bu yaşamın, yaşananların, önceki seçimlerininizin size dayatmasıdır. Artık zorundasınız. Bu noktada yaşamsal olan, doğruyu seçmektir. İnsana ve insanın yaratım sürecine, sadece psikolojik açıdan yaklaşan yazar ve psikolojinin önemli isimlerinden Rollo May, “Yaratma Cesareti” adlı kitabında çok güzel vurgulamış bunu.

Yazının Devamını Oku

27 milyar 437 milyon

BUGÜN zenginin parası gözlerimizi yoracak. "Önce sağlık" diyelim. Gerçi, "Para olunca, sağlık da olur" deyip isyankar tavır sergileyenler çıkacaktır. Ama inanmak en önemli adımdır. O yüzden İzmir’in gizli zenginleri arasında değilseniz inanmalısınız. Neye mi?

Herkesin gayet iyi bildiği, hatta iliklerine kadar hissettiği bir ekonomik krizden geçiyoruz, değil mi? Neyse ki, iyileşme sinyalleri gelmeye başladı. Neymiş bu sinyaller? Hemen sıralayalım. Haziran ayında sanayi üretiminin yüzde 9.7 küçülmesi. "Küçülmeye sevinilir mi" demeyin, sevinilir: Geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9.7 küçülmüş, geçen aya göre ise 7.3 artmış. Krizin anavatanı ABD’de işsizlik düşmüş. Bütün bunlara göre de borsamız yükseliyor. Haa, bir de lüks araç satışları var: Yılbaşından bu yana 14 Ferrari, 11 Maserati, 7 Bentley, 20 Porsche ve 2 Jaguar satılmış. Kriz mriz dinlemez, basar parayı alır, yurdum insanı.

Neyse, siz başlıktaki rakamı merak ediyorsunuzdur. Gelelim o konuya. Efendim, yukarıdaki rakam, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu’nun (BDDK) raporuna göre 2009’un ilk altı ayında İzmir’deki toplam tasarruf mevduatıdır. Yani, İzmirli’nin bankalardaki toplam mevduatı 27 milyar 434 milyon TL. Bu toplam tasarrufun 22 milyar 363 milyon lirası TL, 5 milyar 71 milyon lirası ise döviz cinsinden. "Vay be" mi diyorsunuz? Durun daha... Türkiye Bankalar Birliği’nin rakamlarına göre 2008’de İzmir’deki toplam tasarruf mevduat ise TL bazında 16 milyar 674 milyon, döviz cinsindense 6 milyar 402 milyon TL. Altını çizmekte yarar var: Biri 2008’in tümünü kapsıyor, toplam 23 milyar 76 milyon TL. Diğeriyse 2009’un ilk altı ayını kapsıyor ve 27 milyar 434 milyon TL.

7 bin 164 TL

Gördüğünüz gibi, hiç mi hiç azımsanmayacak bir "artış" söz konusu. Yani, 2008’e göre İzmirli’nin tasarrufu bu yılın ilk altı ayında 4 milyar 358 milyon TL artmış. Yine mi "vay be!" Ama daha bitmedi ki... Bir de ara başlıktaki rakamın ne olduğuna bakalım: Bu da, İzmir’deki toplam mevduatın nüfusa oranıdır. Yine BDDK’ya göre, İzmir’de kişi başına düşen mevduat 7 bin 164 TL. Şöyle bir ceplerinizi yoklayın. Pardon, banka hesabınıza bakın. Yok mu, bir şey? O zaman yanınızdakinin hesabında 14 bin 328 TL vardır. Onda da mı yok? O zaman üçüncü kişide 21 bin 429 TL vardır. Onda da yoksa böyle parayı bulana kadar devam edin. Bulacağınız kişi de bayağı yüklü çıkacaktır.

Bir fikir vermesi açısından hemen bir not düşelim: Türkiye’de tasarruf mevduatı 1 milyon TL ve üzerinde olanların sayısı 19 bin 55. Bu kişilerin bankadaki toplam mevduatı 88 milyar 421 milyon TL. Bütün Türkiye’de tasarruf mevduatı 10 bin liraya kadar olanların sayısı ise 8 bin 716. Buyrun siz sonuca ulaşın.

Aklınızdan geçen soru, "Diğer kentlerde durum ne" olsa gerek. İzmir, Türkiye’de toplam tasarruf mevduatının yüzde 7.57’sini elinde bulunduran üçüncü kent. Nüfusuyla, Türkiye’nin ekonomi başkenti İstanbul. Türkiye geneli toplam mevduatın yüzde 45.2’sini elinde bulunduruyor, 198 milyar 370.4 milyon liralık toplam mevduatla. Açıkçası Ankara beni şaşırttı; toplam mevduatın yüzde 15.94’ünü bulunduran Ankara’daki toplam mevduat 69 milyar 972.6 milyon TL. Bir bürokrasi şehri için biraz fazla.

Şu anda bana "Nasıl olur da şimdiye kadar bu kitabı okumadım" dedirten Fedailerin Kalesi: Alamut’un son sayfalarına geldim. Bu eski kitabı okuyanlar hatırlayacaktır. (Okumayanlara tavsiye ediyorum) Seyduna, fedailerini amacına hizmet için öldürttükten sonra, hem vicdanını, hem de kurmaylarını rahatlatmak için felsefi bir açıklama yapar ve bir soruyla başlar: Oyuncağıyla oynayan bir çocuğun mutluluğuyla, parasını sayan bir adamın mutluluğu aynı mıdır? Seyduna, bu soruya, içinde bulunduğu koşullarla sahip olduklarını ve amacı ilişkilendirerek, "Evet, aynıdır" diye yanıtlıyor. Unutmayın "varlık", "yokluk"tan türemiştir. Yokluğunu hissetmediğiniz bir şey sizi mutsuz edemez. Bu "para" olsa bile... Sizi bilmem ama ben buna inanmak istiyorum.
Yazının Devamını Oku

Kurvaziyer rezaleti

ZOR iştir... Ne yapsan kurtulamazsın.

İçinden, “Ne halt ettim ben” dersin, hatta çıldıracak noktaya gelirsin ama bir kere üstüne yapışmıştır. Ne yapsan boş... Aslında ortada kötü bir şey yok, tam aksine... Ama bunun için ödenen bedel, “Sıkıldım ben, artık oynamıyorum” düğmesinin olmamasıdır. O, ar-tık ü-ze-ri-ne ya-pış-mış-tır.
Hangi kapıyı çalsan, “Artık şu bayrağı biraz da siz taşıyın, ya da beraber taşıyalım” desen, kapıyı açan, “Halim yok” der. Evet, bu durum tam tamına İzmir Ticaret Odası’nın kurvaziyer macerasını anlatıyor. Peki, bu macera neyi gösteriyor? Başarılı bir girişimin nasıl sahipsizlik noktasına geldiğini.
“Başarı bunun neresinde” diyenler çıkabilir. O yüzden hemen şöyle bir özet geçeyim: 2008’de, yani Türkiye’ye 26 milyon turistin geldiği yılda, İzmir’e, sınırdan geçen herkes dahil, 1 milyon 34 bin turist gelmiş. Kurvaziyerle gelenlerin sayısı ise 337 bin 185. Bu yıl 400 bin hedefleniyor. Peki, kentin gündeminde kurvaziyer yokken kaç kişi deniz yoluyla gelmiş? Mesela, 2003’te 55 bin kişi gelmiş. Aradaki fark çok açık. Peki, geçen yıl kurvaziyerle gelen turist ne kadar para bırakmış? Tahminen 29 milyon dolar. Kurvaziyerle gelen turisti çıkardığımızda İzmir’e bir yılda gelen turist sayısı ise 696 bin 815. Peki, biz ne diyoruz? İzmir turizm kentidir, olmalıdır, oluyor, olacak... Peki, cek, cak’lar için yapılan bir şey var mı?
Sahipsizlik
İşin özü şu: İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş yaklaşık 2 yıldır bazı girişimlerde bulunuyor. Oda olarak 2004’ten buyana kurvaziyer gemilerini buraya, İzmir’e, getirmek için yolcuların ayakbastı parasını ödediler, ödüyorlar. 2008’de 1 milyon TL ödemişler. Bu durumun bütçelerini aştığını belirterek, bayrağı başka bir kuruma devretmeye ya da beraber taşımak için ortak aramaya çalışıyorlar. Adam başı 2 dolar, evet kurvaziyerle gelen her turist başına ödenen para bu. Tek başına bir anlam ifade etmeyebilir, ama 2008’de ödenen 1 milyon TL önemli.
Ama asıl ters gelen, kent için yaşamsal olan turizmle ilgili böylesine önemli bir konunun sahiplenilmemesi. Yok, bu İzmir tarzı bir olay değil. Bu çok daha ilginç bir durum, tam bir vurdumduymazlık. “Bu kentin turizmden başka çıkar yolu yok” diye yırtındığımız bir dönemde bu sahipsizlik?
İzmir’in bütün bu açmazlığını bir kenara bırakalım, geçen gün toplanan Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun turizme ilişkin beş maddelik önlem kararlaştırdığını hatırlatayım. Bu maddelerden biri de ayakbastı parası. Kuruldan birçok karar çıktı, ama biz onları şimdilik bir kenara bırakalım ve ayakbastı parasına bakalım. Ayakbastı parasının gözden geçirileceği belirtiliyor. Bir şey çıkar mı, bilinmez. İzmirli, “Limanda ayakbastı parası kalksın” diye lobi yapar mı?

Yazının Devamını Oku

Atinalı Katina

MALUM, uzun zamandır beklenen gerçekleşti ve İzmir-Atina direkt uçuşları başladı. SunExpress’in ilk uçuşuyla ben de Atina’ya gittim. Giderken, ne hikmetse aklımda hep "Atinalı Katina" vardı. Huysuz Virjin’in "Katina’nın elinde makası" şarkısıyla karıştırdığım için sürekli mırıldanıyordum, ama bir şeyler yerine oturmuyordu. Sonradan bir arkadaşımla konuşunca, benim Atinalı Katina ile Huysuz’un Katina’sı arasında en ufak benzerlik olmadığını anladım ve oturmayanın ne olduğunu da tabii.

Şimdi, "Atinalı Katina kim" diye soracaksınız? İnternetten araştırdım, hakkında pek bilgi yok, olan da pek hayırlı değil. Yalnızca, çok tanrılı inancın yaygın olduğu Atina’da, "Çok tanrılı din mi olurmuş" dediği için yargılanan Sokrat’ın davasıyla ilgili serzenişte bulunarak vurucu bir söylemde bulunan dillere destan bir Atinalı Katina varmış. Ne mi söylemiş? "Tek Tanrı olmuş. Çift Tanrı olmuş. Katina için ne değişir vree!!. Öyle de putana. Böyle de putana." (Putana Yunanca orospu demek.)

Gelelim işin ciddi kısmına. Evet, uzun zamandır istenilen şey gerçekleşti. Hem de nasıl... Biz makul uçuş sayısı beklerken, bir anda üç havayolu şirketi, İzmir-Atina için uçuş izni aldı. Türk Hava Yolları, Sunexpress ve İzair’i de kapsayan Pegasus. Buraya kadar tamam, sorun yok. Ama, THY’nin haftada beş sefer koyduğunu duyunca şaşırmamak elde değil. Bu onların gördüğü potansiyelden mi, bilinmez. Ancak, THY’nin haftada beş, Sunexpress’in iki, büyük ihtimalle Pegasus’un da iki kez uçacağını varsayarsak, olay hem ticari anlamda hem de İzmir algısı açısından biraz tehlike arz ediyor. Açıklayayım: Normal koşullarda, yalnızca Sunexpress ve Pegasus olsaydı, bu bir sinerji yaratırdı. Birinde yer bulamayan, diğerine giderdi. Gerekirse uçuş sayısı artırılırdı. Ama THY’nin haftada beş kez uçması bu sinerjiyi yok ediyor. Ayrıca, böylesine yoğun uçuş programı ticari anlamda tatmin edici bulunmazsa bazı seferlerin iptali söz konusu olacaktır. Bu da İzmir’e zarar verecektir. Çünkü, "Eee daha ne yapalım? Uçuş koyduk, uçaklar boş gitti geldi" denilip, fatura yine bu kente çıkacaktır.

Alışveriş potansiyeli yüksek

Orada birkaç Yunan arkadaşla sohbet şansım oldu. Onlardan ortak tepki, "Atina’dan İzmir’e çok insan gider" yönünde. Açıkçası benim de kuşkum yok. Öyle ya da böyle, benzerlik ve kökler inkar edilemez. Vize sorunu olmayan Yunanlar, ucuza, 40 dakikada İzmir’de olacaklar. Onların buraya gelmek için bir çok nedeni var; turistik ve ticari. Biliyorsunuz, Yunan adalarından her yıl binlerce kişi gelip bizden alışveriş yapıyor. Çünkü orada bazı şeyler oldukça pahallı, beyaz eşya gibi... Şimdi, Sunexpress İzmir’den Atina’ya 49, Atina’dan İzmir’e ise vergiler yüzünden 69 euroya uçacakmış. Bu durumda, 120 euroya gelip gezip, alışverişini yapıp, 40 dakika sonra da evinde olma şansı var. Ve gelelim vurucu kısma... Sunexpress yetkililerinden öğrendiğim kadarıyla, eylül ayı için oldukça fazla grup rezervasyonu varmış. Ağustos ayında Atina boşalırmış. Asıl canlanma, tatilden döndükleri eylül ayında bekleniyor. Üstelik, henüz Atina’da reklam ve tanıtım yapılmamış, eylül ayında başlanacak.

Gelelim bizim tarafa. Bana kalırsa İzmir’den Atina’ya gidecek uçakların boş kalma olasılığı var. Eğer kalırsa, nedeni kesinlikle vize sorunu olacaktır. İzmir’de potansiyel olmadığını söylemek yanlış olur, ama önündeki engeli söylememek de... Duyduğum kadarıyla İzmir’den de bazı acenteler Atina için program yapmaya başlamış. İlk uçuş için de 70 kişilik bir rezervasyon yapılmış. Bu durumda, vize sorunu kesinlikle çözülmeli. Ya Yunan Konsolosluğu vize işlerini kolaylaştırmalı ya da özel bir uygulamayla iki günlük ziyaretlerde vize uygulanmamalı. Schengen’e dahil olan Yunanistan’ın böyle bir şey yapması çok zor. Ama bir yol bulmak olanaksız değil. Havaalanında bu konuda Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş’la sohbet ederken, aslında üç ay vizesiz giriş yapılabileceğini, ama Türkiye’nin iltica konusunda bir düzenlemeye imza atmadığı için bunun mümkün olmadığını söyledi. Ne diyelim inşallah bir an evvel atarlar da biz de vize olayından kurtuluruz.

Son bir not: İzmir-Atina uçuş izinleri alınmadan önce yazmıştım. Geçen yıl Yunanistan’da kurulan ve Atina ile Yunan adaları arasında uçan Athens Airways’in de Kios ve Midilli adası üzerinden aktarmalı İzmir’e uçması an meselesi.

Katina’nın toprağı bol olsun.
Yazının Devamını Oku

Kalkınmada milat 2010

İNSANOĞLU bu, yanılgıya düşebiliyor. Mesela ben, “İzmir’e dair ne olsa beni şaşırtmaz” derdim.

Ne de olsa gazeteci olarak yıllardır İzmir gündemini yakından izlemek zorundayız. Sözün özü neler gördük... Ama, bu kadarını da açıkçası beklemiyordum. 
Geçen pazar günü “İzmir Hayal Kırıklığı” başlıklı, İzmir Kalkınma Ajansı’nı (İZKA) irdeleyen bir yazı yazdım. Ajans’ın Genel Sekreteri Ergüder Can, “İzmirli” uzman Zeynep Tansu ve asistanı Cangül Kuş’u da alarak ziyaretime geldi. Hemen şunu söyleyeyim, geçen haftaki yazının genel sonucuyla ilgili düşüncem değişmedi. Ama Genel Sekreter Can’la konuştukça şaşkınlığım arttı. Ve tabii biraz da ümitlendim...
Şimdi neden bu kadar şaşırdığıma gelelim: Biliyorsunuz, İZKA’nın değişik organları var; Yönetim kurulu, 100 kişilik kalkınma kurulu... Şimdi, hepimiz bu kurul üyelerinin, üye olduğu kurulun işlevini tam olarak bildiğini kabul ederiz, değil mi? Kesinlikle. Çünkü bilmeleri gerekiyor. Yoksa ne işi var adamın orada, değil mi? İşte öyle değil. Can’la konuşmamızdan ortaya çıkan sonuç, birçok kalkınma kurulu üyesinin, İzmirli işadamlarını falan saymıyorum bile, kalkınma ajansının asli görevi ve ödevi hakkında gerçekten bilgi sahibi olmadığı yönünde. Fikir var, ama gerçek bilgi yok. Elimde olsaydı, bu 100 üyeye bir kağıt kalem verir, “Kalkınma Ajansı nedir, görevi nedir” diye sorardım. Eminim çok ilginç cevaplar gelirdi... Ama kesin sonucu size söyleyeyim: 100 farklı Kalkınma Ajansı kavramı ortaya çıkardı.

Gelecek yıl tam gaz

Şimdi gelelim, konuşmanın ayrıntılarına. Can, bazı aksaklıklar olduğunu kabul ediyor, bunların başında yönetmelikler var. Çok sert olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini söylüyor. Geçen hafta yazdığım İstanbul Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği’ne aday olmadığını belirten Can, İZKA’nın bütün Türkiye’ye örnek olduğunu vurguluyor: “İZKA Türkiye geneli için çok önemli örnek. Bütün kalkınma ajansları şu anda İZKA’ya bakıyor. Diğer yerlerde kurulan ajanslarının genel sekreterleri İZKA’ya gelip eğitim alıyor. Buna İstanbul’da kurulan kalkınma ajansı genel sekreteri de dahil.” Ne diyelim o zaman daha iyi çalışmak şart oldu. Türkiye’de ilk defa İzmir’de bir bölgesel kalkınma planı hazırlandığını belirten Can, ajansa kapatma nedeniyle sekte vurulduğunu belirtiyor. Geçen yıl kısa sürede 2009’un programını hazırladıklarını, bu yüzden bazı eksiklikler olduğunu söyleyen Can, şu anda onu uygulamak zorunda olduklarını belirtiyor. Ama söylediklerinden anlaşılan milat 2010. Kendileri için önemli olanın 2010 olduğunu vurgulayan Can, “Şimdi bütün bu yaşanan tecrübelerden yararlanarak 2010’nda gerçek anlamda faaliyet gösterip, somut olayları yöneleceğiz” diyor.

Yazının Devamını Oku

Allah büyüktür!

BU da olmasaydı ne yapardık, bilmiyorum. Bu sözün içeriğini tartışacak halimiz yok, ama insanlar üzerindeki etkisi kesinlikle tartışılmalı. Ne zaman bir açmaza, çaresizliğe düşsek, hemen Allah’a havale ediyoruz. Neden? Çünkü yapacak bir şey yok. O zaman bırak Allah’a... Eğer buna kadercilik derseniz, ben de bunun kadercilikle son noktada buluştuğunu söylerim. Çünkü, "Allah büyüktür" lafı ile yaptığımız, aslında yapabileceklerimiz yadsıyıp, kadere sığınmak. Acizlik... Kendine karşı ikiyüzlülük...

Bu konuyu niye mi tartışıyoruz? Eurobarometre kamuoyu araştırmasına göre krizin başlangıcından itibaren yüzde 12 istihdam kaybı yaşayan Türkiye’de halkın çoğunluğu iyimserliğini koruyormuş. Yani, krizle beraber 71 milyonluk Türkiye’de 8 milyon 552 bin kişi işinden olmuş ve hala iyimserler. Yok, yanlış anlaşılmasın, iyimserliğin sihrine ben de inanıyorum. Umudun sönmemesi gerektiğine de... Hatta, "İyi düşün iyiyi bul" geyiğine de... Ama...

Biz araştırmanın devamına da bakalım. Araştırmaya katılan Türklerin yüzde 44’ü de kriz nedeniyle ailelerinden, akrabalardan ya da yakın arkadaşlarından birinin işini kaybettiğini belirtmiş. Bunun AB ortalaması ise yüzde 36. Türkiye’de krizden endişeli olduklarını belirtenlerin oranı ise yüzde 34. Yani, kalan yüzde 56 endişe duymuyor. Kriz döneminde yüzde 17 istihdam kaybı yaşayan İspanya’da yüzde 65’i, yüzde 4 istihdam kaybı yaşayan Yunanistan’da ise halkın yüzde 40’ı endişeli.

Kriz arsızı

Aklıma başka bir araştırma daha geldi. Yine Eurobarometre yapmıştı. 2007’nin sonbaharında yapılan araştırmanın sonuçları da çok ilginçti. Mesela, araştırmaya göre, Türk halkının yüzde 70’i hayatından memnundu. Katılımcılara göreyse, Türkiye’nin en büyük sorunları ise terörizm ve işsizlikti. Bu araştırmayla ilgili bir not daha düşmekte yarar var sanırım. 2007’de, yani dünyada krizin başlangıcı olarak kabul edilen yılda, Türkiye’de gelecek bir yılda hayatlarının daha iyiye gideceğini söyleyenlerin oranı yüzde 34 olmuş. Dünden bugüne bakarsak, hayatımızdaki ekonomi terimleri işsizlik ve kriz etrafında dönüyor. İşsizlik... Kriz... İşsizlik... Bunlara karşı bir toplumsal bağışıklık geliştirdik sanırım.

Peki, bu iyimserliğin altında yatan iyileşme sinyalleri mi? Piyasalardaki hareketlenmeler etkilerini yavaş yavaş gidermeye başladığını gösterse de kriz bitmedi. Evet, uzmanlar piyasaların bu iyileşmeyi satın aldığını söylüyor. Ama unutmamak gerek, borsada satın alınan bir beklentidir, umuttur. Bu beklenti kesin olacak anlamına gelmiyor. Yani, yine dibe vurma ihtimali var. Ki, Dünya Bankası uyarıyor, kriz geride kalmış değil. 2009’de küresel bazda yüzde 3 küçülme yaşanacak. Türkiye’de?

Yılın ilk çeyreğinde, TÜİK’e göre yüzde 13.8 daraldı. Peki, yılın genelinde ne olacak? Deloitte’ın 2009’un ilk yarısının değerlendirildiği raporuna göre, Türkiye ekonomisi IMF’li bir senaryoda dahi, bu yıl yüzde 5,5-6 oranında küçülecek. Ekonomin gelecek yıl 2-3 büyümesi bekleniyor. Tabii, her şey iyi giderse...

İyimserliğin sihrini yok sayamayız, ama tepkisizliği de... Öyle ya da böyle, yüzde 66’lık iyimserlere katılıyorum, bu kriz elbette bir gün bitecek. Soru şu: Ne kadar zarar verecek ve ne zaman bitecek? Yurdum insanının iyimserlik oranı yüzde 20’ye düştüğü zaman mı?
Yazının Devamını Oku

İzmir Hayal Kırıklığı Ajansı

Ben, ‘Hayal kırıklığı’ dedim, ama siz onun yerine istediğinizi koyabilirsiniz. Mesela, İzmir Devlet Ajansı ya da Ankara Ajansı. Gerisi sizin hayal gücünüze kalmış. Şimdi bu başlığı atınca altını da doldurmak gerek. Bunca yıldır çaresizlik ve sonuçsuzluk içinde debelenen bu kent için büyük umut, kurtarıcı olarak görülen bir ajans, ‘Kalkınma Ajansı’ nasıl oluyor da hayal kırıklığına dönüşüyor, hep beraber bakalım. Önce şunu söyleyeyim, buradaki hayal kırıklığının nedeni İzmirliler değil, ya da en azından ben öyle görmek istemiyorum. Hayal kırıklığının nedeni aslında yukarıdaki yakıştırmalardan gayet net anlaşılıyor. Biz ajansımız oldu, artık kent planlı gelişecek, bir o kadar da planlı ve amacına uygun yurtdışında tanıtılacak dedik, değil mi? Dedik, dedik...
İzmir Kalkınma Ajansı... Ne düşünürsünüz? İzmirlilerin ya da İzmir’i gayet iyi bilen kişilerin veya uzmanların çalıştığını mı? Yok, pek öyle değil. Otuz kişilik kadrosunda 22 uzman var. 11’i Ankaralı. Ankaralı olabilir, Malatyalı da olabilir. Ama, bu uzmanlar İzmir’de yaşayan değil, Ankara’dan gelip sınava girip kazanan uzmanlar. Sınavı kim yapmış?  İZKA eşliğinde, Devlet Planlama Teşkilatı, yani DPT. Sakın yanlış anlaşılmasın, amacım Ankaralı uzmanları zan altında bırakmak değil, İzmirli(İzmir’de yaşayan) uzmanların beceriksizliğini ortaya sermek. Neyse, buradan İzmirlilere sesleneyim, duyduğum kadarıyla eylül ayında yine sınav açılacakmış. Kaç kişi alacakları daha net değilmiş, DPT’den gelecek talimata göre belirlenecekmiş.  
Devletleşme
Çukurova ile Türkiye’nin ilk kalkınma ajanslarından İZKA. Beklenen, özel sektör mantığıyla hızlı ve etkin çalışması, değil mi? Ama, yönetmeliği, atamaları ve yapılanması maalesef çok ağır devlet bürokrasisi kokuyor. Bu sonuca oturup düşünerek değil, kalkınma kurulu üyeleri ile konuşarak vardım. Açıklayayım: Öncelikle, valinin bu işte yönetim kurulu başkanı olması, Mülkiye Müfettişi Ergüder Can’ın genel sekreter olması. Ama duyduğum kadarıyla, IZKA Genel Sekreteri Can da sıkılmış olmalı ki, İstanbul Kalkınma Ajansı için başvurmuş.  Sonucu bilmiyorum, ama İstanbul Kalkınma Ajansı Genel Sekreterliği bildiğim kadarıyla hala boş. Can’ı kesinlikle yadırgamıyorum. Neden mi? ‘Peter Prensibi’ diye bir şey duydunuz mu? Anlatayım...
Bu prensibin sahibi, adından belli, Lawrence Peter. Peter Prensibi diyor ki, kişiler bulundukları pozisyondaki işlerini çok iyi yaptıkları için bir üst pozisyona yükseltilebilir. Bu pozisyon da genelde becerileri zorlayacak yeni bir iştir. Ancak herkesin bir yeterlilik sınırı vardır ve kişi eğer yaptığı işte başarılı olamıyorsa artık terfi etmeyecek demektir. Prensibin bir başka bakış açısı da, insanlar sürekli terfi ettirildiği için belli bir anda birçok makamın yetersiz kişiler tarafından doldurulacağı inancıdır. Prensip işte.
Neden-Sonuç
Her şeyin bir nedeni, bir de o nedenin yarattığı sonuç vardır. İzmir’in bu anlamda uzuuuun süredir hissettiği eksiklik, umudun adını, yani sonucu, İzmir Kalkınma Ajansı olarak koydu. Bu açıdan da bakınca, KOBİ ve Sosyal Kalkınma Mali Destek Programları çerçevesinde DPT’nin onayladığı projelere 30 milyon TL ödemek (ki bunun ikincisi de 3 ay içinde olacak), ilçelerde sektörel tanıtım ve bilgilendirme toplantıları, sonuçsuz ve amaçsız 4 (5 de olabilir) yurtdışı gezisi. Ve tabii ki daha bir sürü şey olmuştur, genelin gözünden kaçan. Ama yapılanlarla, İzmirli’nin beklentisi yan yana getirince maalesef hayal kırıklığı ortaya çıkıyor.
Az değil, bu yılki bütçe 73 milyon TL. Gerçekten az değil. Ve ne var biliyor musunuz? Bu kent için gerekli büyük projeleri istediği kurumla ortak olarak doğrudan gerçekleştirme hakkına sahip. Şimdi, önümüzdeki dönemde İzmir’in tanıtımı için ihaleye çıkılacak. Bu, şu anlama geliyor, bir ihale komisyonu kurulacak. Şirketler gelip, projelerini bu komisyona tanıtacak. Komisyon da elemeleri yapacak ve kalanları İZKA Yönetim Kurulu’na iletecek. Yönetim kurulu da karar verecek.
Sabırsızlıkla bekliyoruz. 
Yazının Devamını Oku

İstikrar var, ama...

Geçenlerde gözden kaçan bir rapor yayınlandı. Şu ünlü derecelendirme kuruluşlarından Fitch, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin finansal yapısını değerlendiren ve kredi notu veren raporun sahibi. Büyükşehir’in mali yapısındaki eksileri, artıları ve kredi notunu yansıtan raporun tarihi 9 Temmuz. 14 günlük gecikmeyle, buyurun beraber bakalım.

Malum, ekonomik kriz her yerde. Hele hele borç batağında olan belediyelerde. Neden belediyeler mi? Çünkü, 81 ilin 70’inin bütçesi açık vermiş durumda. Kimisi önlemini almış, kimisi de ayazda yakalanmış. "Lafı uzattın da uzattın. Yeter artık bizim belediyeye gel" diyorsunuz. Yok, Büyükşehir’in bütçe açığı yok. Bu durumda fazlası vardır, doğal olarak. Ama fazla olması, iyi olduğu anlamına gelmiyor. Şöyle ki, Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre, ocak-haziran arasında, geçen yılın aynı dönemine göre, İzmir’de bütçe fazlası, yüzde 14 gerileyerek, 6 milyar 7 milyon TL olmuş. Yani, gelirleri, az değil, yüzde 14 azalmış.

Gelelim Fitch’in raporuna... Fitch, hem övüyor, hem de ciddi şekilde uyarıyor. Yani, "Durum iyi, ama dikkat" diyor. Kredi notunu ise önceki yıla göre aynen onaylıyor: İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin mali yapısını değerlendiren Fitch, dolar ve TL cinsinden uzun dönemli notunu (BB-), ulusal bazda uzun dönemli notunu ise (AA-) olarak onaylamış. Fitch, genel görünümü istikrarlı olarak veriyor ve Büyükşehir’in ortalamanın üzerinde bir varlığın, orta düzeyde borçlanma kapasitesinin ve esnek mali yapısı olduğunu vurguluyor. Ancak, yüksek harcama talepleri ve kapsamlı risk olduğu da vurgulanıyor. Şimdi de biraz daha detay verip, uyarıları ön plana çıkaralım.

Borç yükseltiyor

Raporda, son 10 yılda borçlanmaya gitmeyen Büyükşehir’in, yatırımlar için banka kredileri kullanması yüzünden, 2008’de doğrudan borçlarının keskin bir şekilde yükseldiği vurgulanıyor. Yani yatırım, beraberinde borcu da getirmiş. Bu doğrultuda da, Büyükşehir’in, doğrudan borç stoku 2008 sonunda 263 milyon TL’ye ulaşmış. (Bu yıl alınan dışında) Borçlanılan rakam da mevcut gelirin yüzde 26’sına eşitmiş. Ayrıca, son iki yılda gelirinin yüzde 30’u kadar borç ödeyebilirken, bu oran yüzde 18’e düşmüş. Yani eskisi kadar borç ödeyemiyor. Raporda ayrıca bu borcun aşağı çekilmesinin metro yatırımlarındaki gelişmeye bağlı olduğu da vurgulanmış. Bu borç biraz bekleyecek anlaşılan.

Büyükşehir’in harcamalarında giderek artan bir paya sahip olan mevcut varlık harcamalarının aşamalı olarak yüzde 50’nin üzerine çıktığının da altı çizilmiş. Bu harcamalarda en büyük pay nereye mi gidiyor? Bayındırlık ve altyapı makyajları önemli yer kaplıyormuş.

Genele bakıldığında ise Büyükşehir’in ekonomik görünümü istikrarlı ve aynı şekilde hem işletme, hem de mevcut varlık harcamalarını azaltabiliyor. Ama Fitch, metro konusundaki yatırımların dikkate değer kaldığını belirtiyor. Ve son uyarıyı yapıyor: İstikrar genel görünümü, yönetilebilir borç, iyi bir bütçe performansı... Ancak bütçe performansında herhangi bir kötüleşme ve borç ödemede aksama, görünümü negatife çevirecektir. Ben yine de, krizin kahini Roubini’nin yine ortalığı karıştıran sözünü hatırlatayım: "İyileşme çirkin olacak."
Yazının Devamını Oku

Aysun Kaptan

KAÇ tane kadın kaptan duydunuz?

Fazla olmasa gerek. Alışıla gelmiş bir durum olmadığı kesin. Bu işi yapmak, yani bir gemi dolusu adamla günlerce, haftalarca, hatta aylarca evden uzak kalmak özveri, yaptığın işe büyük tutku gerektirir. Bundan birkaç gün önce adını bile bilmediğimiz Aysun Kaptan’ınki gibi.
İnsanın aklı almıyor, değil mi? 21. yüzyılda yaşıyoruz ve neredeyse ayda bir, “Korsanlar gemi kaçırdı” haberleriyle güne uyanıyoruz. Yani birkaç haydut, gemilere saldırarak, yağmalayan atalarının aksine, mürettebatıyla fidye için rehin alıyor. Ne zaman? Yıl 2009. Ve en iç acıtıcı olansa, bu adamlar başarılı oluyor. NATO mu, Birleşmiş Milletler mi? Türk gemileri devriye mi geziyor? Tamam, ama hala gemi kaçırılıyor.
İşte, İzmirli Aysun Kaptan da, hayatımıza bu korsanlık olayıyla girdi. Somalili korsanların Aden Körfezi’nde kaçırdığı “Horizon 1” adlı Türk gemisinde, dördüncü kaptan Aysun Akbay da vardı. Korsanlar aynı gemiye dört ay önce de saldırı düzenlemiş ama ele geçirememiş. Bana tuhaf gelense, geçenlerde TV’de izlediğim bir haberdi. Aysun Kaptan’ın da bulunduğu “Horizon I” gemisini izleyen Türk firkateyni Gediz’in Horizon I’in peşini bıraktığı. Gemideki mürettebatın can güvenliği için müdahale etmemesi doğal, ama peşini bırakması...
Köpekli fotoğraf
Aslında hepimiz bu sıra dışı 21. yüzyıl korsanlığına aşina olmuş durumdayız. Ama bu kez olayı farklı kılan Aysun Kaptan ve köpekli fotoğrafı. Büyük olasılıkla, gazetelerde o fotoğrafı gören herkes, önce Aysun Akbay ile kaptanlığı yan yana getirememiştir. Ama daha sonra üniformalı fotoğrafı, sempatiyle karışık, “Senin ne işin var orada” dedirtmiştir. Eminim, niye orada olduğunu açıklayacak birçok söylemi vardır. Ama bunu dile getirmesi için onun serbest kalmasını beklememiz gerekiyor.
Aysun Kaptan için sempati ve bir şeyler yapma arzusu her gün biraz daha artıyor. Facebook’ta “Aysun’un sesi olalım” başlıklı bir grup oluşturuldu. Katılanların sayısı her gün artıyor. Arkadaşlarının, denize ve yüzme tutkusu yüzünden, “Denizkızı” dediği Aysun Kaptan ve 23 mürettebat için bir şeyler yapma, onun sesi olma zamanı.
Şu anda ne oluyor, kurtarmak için bir girşim var mı, kimsenin fikri yok. Geminin sahibi Horizon Denizcilik fidye için görüşüyormuş. Haberlerden gördüğüm kadarıyla, korsanların elinde fidye için bekleyen 17 gemi var. Bu görüşmelerin sonu ne olur bilinmez.  Aslında Aysun Kaptan o gemideki 23 mürettebatın sembolü. Menemen’de endişeli bekleyişini sürdüren, devletin kendilerini yalnız bıraktığını haykıran ailesi de, o gemide ne olacağını bilmeden bekleyen mürettebatın yakınlarının sesi. Istırap dolu bu belirsizlik içinde, artık bir şeyler yapılması gerektiğini haykıran bu ses gittikçe güçleniyor.

Yazının Devamını Oku

İzmir’in sorunları

BAŞLIK bile çok sıkıcı değil mi? Evet, kesinlikle sıkıcı...

Hatta başlığı görünce, içinizden "Amman, yeter!" diyorsunuz. Bence de... Ama lütfen okumaya devam edin. Çünkü ben de aynı fikirdeyim. Hatta sadık bazı okuyucularım her seferinde, "Bıkmadın mı bu yazılardan, kimse artık bu yazıları okumuyor" diye eleştiri getiriyor. Katılıyorum ama, bir umut arsızı olarak yine de yazmam gerekiyor.

Sağdan say aynı, soldan say aynı. Çözümleri mi? Onlar da aynı. Yıllardır arama-kurtarma çalışmaları yapılır, sorunlar madde madde belirlenir. Sonra ne mi olur? Unutulur. Sonra? Gel zaman, git zaman, yine bir arama-kurtarma, sorun ve çözüm belirleme çalışması yapılır. Aynı maddeler, yeni keşfedilmiş gibi tekrar ortaya dökülür ve unutulur... Yine başka bir çatı altında toplanılır ve yine aynı şey olur: Hiçbir şey... Bunu belki üçüncü defa tekrarlayacağım ama buna ben, “İzmir deja vu’su” diyorum. Bu tür etkinlikleri, önde gelen aktörlerin toplumsal egolarını tatmin aracı olarak görüyorum. Alınmak yok.

Peki, bu yazıyı niye mi yazıyorum? Geçen hafta, “İzmir’in Kurulları” diye bir yazı yazmıştım. Yazıdan sonra, Diyarbakır’a gittim, Hürriyet Daily News için Kürt sorunuyla ilgili birkaç görüşme ve yazı için. Oradayken, güneşin altında kaynama noktasına yaklaşırken, Necmi Çalışkan aradı. Fazla konuşamadık ve dönüşte görüşmek üzere sözleştik. Ve geçen gün uzun uzun konuştuk. İşin özüne geleyim: Boş söz denizinden aynı şekilde bıkmış olan Çalışkan şöyle diyor: Bu kurullar, toplantılar, aynı sorunların tekrar keşfi, insanların umutlarını da kırıyor. İnsanlara umut lazım, tutunacak, “Bak İzmir’de bir şeyler oldu ve oluyor” diyecek işler lazım.

Üç pilot proje

Ve ekliyor: İzmir’de umudu yeşertecek, başarıyla çözülecek üç pilot proje(sorun) gerekli. Bütün önde gelen kişilerin sırtlayabileceği, toplu hareket ederek birlik, bütünlük ve İzmir ruhunu yansıtacak ortam yaratarak tabii. Öneriler de Basmane çukuru, İzmir Limanı ve Kurvaziyer Limanı.

Malum, Basmane çukuru yıllardır sorun. Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun çözmek için gösterdiği çaba yadsınamaz. Kocaoğlu, yaklaşık 2 yıldır bu işle yoğun bir şekilde uğraşsa da, sorun sürüyor.

Yaklaşık iki yıldır, İzmir Limanı’nın gerilemesine neden olan bir devir süreci var. Danıştay, ihalenin iptal istemini reddetti. Dava itiraz yüzünden şu anda Danıştay’da. "Eee ne yapalım, toplu halde Danıştay’a mı yürüyelim” diyeceksiniz. Yok, bunu tavsiye etmiyorum. Ama, bir baskı unsuru olmayı, bu konuda belki Adalet Bakanı’na bir ziyareti tavsiye edebilirim. Çünkü İzmir Limanı, Mersin Limanı’nın gerisine düştü, düşecek.

Kurvaziyer Limanı’na gelince. Malum bu işin içinde de, İzmir Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş var. Yatırımı başka yere yapmayı planlayan İtalyan kurvaziyer devi Costa’yı İzmir’e getirmesi yadsınamaz. Yaklaşık 100 milyon dolarlık bu projeye, Kültür ve Turizm Bakanı da, bildiğim kadarıyla Kocaoğlu da, fikri değişmemişse, sıcak bakıyor. Proje için Özelleştirme İdaresi ve Anıtlar Kurulu’ndan onay alınacak. Onay alınırsa, başlamaya hazırlar.

Yazının Devamını Oku

Yanıt: Uygun bulunmadı

HÜRRİYET İzmir’in pazar günkü manşetine cevap hızlı geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Fonu Temsilciliği’nin gönderdiği mektup, Protestan Baptist Kiliseleri Derneği’ne ulaştı. İzmir’in inanç turizminde hak ettiği yere ulaşması için bir yıl önce hazırlanan projeye hayal kırıklığı yaratan cevap geldi.  120’ye yakın ülkenin Hıristiyan cemaat başkanlarını İzmir’de medeniyetler ittifakı kongresinde buluşturma hedefiyle, İzmir’i inanç turizminde bir yere taşımayı amaçlayan proje uygun bulunmamış.  Projeyi hazırlayan derneğin başkanı Ertan Çevik, ret cevabı aldıklarında çok şaşırdıklarını belirterek, “Bu proje için herkesten sözlü onay almıştık. Başbakana, cumhurbaşkanına yazı yazmıştık, onlardan da olumlu cevaplar almıştık. Hatta, AK Parti milletvekillerinden de destek almıştık. Olumlu cevap bekliyorduk” dedi.
Ön onay vardı sonu ise “ret”
Kasım 2008’de proje onaya sunulmasına rağmen cevap yeni geldi. Aradan sekiz ay geçmiş durumda. Yani insan, “Ret edeceksen niye bu kadar beklersin” diye düşünmüyor değil. Çevik’le konuşunca iş daha ilginç hal alıyor. Çevik, “Bu gibi büyük projelerde hazırlık safhası uzun sürdüğünden biz de erken başvurduk. Ben Ankara’ya gittim. Tanıtma Fonu’ndan yetkililerle konuştum. Projeye çok olumlu yaklaştıklarını, onay vermeye hazır olduklarını, ama ilgili bakandan, yani Mehmet Aydın’dan onay olmaları gerektiği söylediler. Demek ki onay gelmemiş” diyor ve ekliyor: “Bizim amacımız İzmir için bir şeyler yapmaktı. Projeyi biz hazırladık ama İzmir Valiliği’nin öncülüğünde yapılmasını istedik. 120 ülkeden din adamı ve dini yayın temsilcileri gelip, bu kenti görecekti. Çok iyi bir tanıtım fırsatı olacaktı.”
Uygunsuzluğun adı: Para yok
Pazar günü kilisenin eline ulaşan mektuta proje için, “İlgili Fon Kurulu’nun ilgili (c) kararı ile uygun bulunmamış ve gündemden çıkarılmıştır” deniliyor. Eminim herkes, “İlgili (c) kararı” nedir diye merak ediyordur. Başbakanlık Tanıtma Fonu Proje Müdürü Kemal Acar’la konuştum. Konuyu bildiğini belirten Acar, kendilerine çok sayıda proje geldiğini, hepsine fon ayıramadıklarını belirtti, “Hepsine destek verme şansımız yok. Gelirlerimiz düştü, dolayısıyla hepsine destek veremiyoruz. Bu nedenle bazen çok hayati projelere bile destek veremiyoruz” dedi. Açıkçası, belki fona yeterli para transferi yapılmıyordur, ama “destek verme kriteri” merak uyandırıcı.
Duruma göre bütçe
Fon’un 2008’de Türkiye geneli destek verdiği proje sayısı 200 civarında. İzmir’den yararlanan proje sayısı merak konusu. Fon’un iller bazında her hangi bir kaydı olmadığı için bu rakama ulaşmak zor. Ne TUİK İzmir Bölge Müdürlüğü’nde, ne Kalkınma Ajansı’nda, ne de Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nde böyle bir rakam var. O yüzden bu çok önemli ayrıntı soru işareti olarak kalıyor. Asıl önemli olana gelirsek, Başbakanlık Tanıtma Fonu’nun belirli bir bütçesi yokmuş. Yani, istenirse bütçe oluyor, istenmezse bütçe olmuyor...Şimdi, neresinden tutarsanız tutun, işin içinde hiç hoş olmayan birçok unsur var. Cumhurbaşkanı olumlu, başbakan olumlu, AKP İzmir milletvekilleri olumlu ve destek veriyorlar. Tanıtma Fonu sözlü onayı veriyor, AKP İzmir Milletvekili Bilgi ve Teknoloji ile Medeniyetler İttifakı Projesinden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’dan “uygun bulunma” onayı bekliyor. Ve gelen cevap: “Projeniz ilgili Fon Kurulu’nun ilgili (c) kararı ile uygun bulunmamış ve gündemden çıkarılmıştır.” Buyurun siz karar verin...
Yazının Devamını Oku

Sayın Bakan ses lütfen

YAKLAŞIK iki aydır bir projenin onayı için AKP İzmir Milletvekili, Bilgi ve Teknoloji ile Medeniyetler İttifakı Projesinden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın’dan haber bekliyoruz.

Haziran ayının başında yazmıştım, bir türlü içini dolduramadığımız inanç turizmi için çok güzel bir proje Aydın’ın imzasını bekliyor diye. Akademik kariyer sahibi, entellektüel, geniş ilgi alanı olan Aydın, bu projeyi niye onaylamaz anlamakta zorluk çekiyorum. Böylesine bilgi birikimi olan biri projeyi bekletiyorsa, mutlaka bir nedeni vardır diyorum. Ama dürüstçe ifade etmek gerekirse “bu neden” İzmirli’yi ilgilendiriyor mu, hiç zannetmiyorum. Yıllardır süregelen inanç turizmi balonundan bıkmış olan İzmirli için artık icraat ön planda.
120 ülkeden davet
Şöyle bir projeyi hatırlayalım isterseniz. Geçen yıl, Protestan Baptist Kiliseler Derneği Başkanı Ertan Çevik, bir projeyle gündeme gelmişti. Projenin adı “Medeniyetler İttifakı.” Proje, dünyada 120’ye yakın ülkenin Hıristiyan cemaat başkanlarını İzmir’de bir inanç turizmi ve medeniyetler ittifakı kongresinde bir araya getirmeyi hedefliyor. Projenin hedefi Yahudiler ve Hıristiyanlar için oldukça önemli olan bu kenti, gerçek anlamda inanç turizminde bir yere taşımak. Bu nasıl olacak, 120 ülkeden dini liderler davet edilecek. Ve tabii ki, onlarla beraber gelecek gazeteciler ya da spesifik dini yayın temsilcileri de katılacak. Projenin, Medeniyetler İttifakı Projesi’nin eş başkanlığını yürüten Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde gerçekleşmesi önemli. Bu çerçevede, projenin maliyetini bir turizm firması çıkarmış, 2 milyon Avro civarında. İlginç olan ise, maliyeti karşılayacak Tanıtım Fonu projeye ön onayı vermiş durumda ve Bakan Aydın’ın imzasını bekliyor, onayı vermek için.
Bakandan onay bekliyor
Projenin fikir babası ve bu aşamaya gelmesini sağlayan Çevik ile son durumu konuştum. Dikkat ederseniz projenin sahibi demedim, çünkü kendisi sahibi denilmesini istemiyor ve bundan sonraki süreci de, “Eğer yapabileceğim bir şey olursa hazırım” diyerek özetliyor. Çevik, bu proje için her türlü yazışmayı ve resmi evrakı, fizibilite raporu ile beraber hazırladıklarını ve gerekli yerlere ulaştırdıklarını belirtiyor. “Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na herkese yazdık ve projeyi anlattık. Proje, fondan ön onayı aldı ve imzalamaları için Sayın Bakan Mehmet Aydın’dan onay bekliyorlar. Bu da yaklaşık 3 ay önce oldu. Şu anda biz de cevap bekliyoruz.” Evet, bir kez daha soralım: Neden onay verilmiyor bu projeye sayın bakan? Öyle ya da böyle, en azından bir akıbetini öğrensek artık.

ÇİNLİLER GELİYOR

Başlığa bakıp, herhalde birkaç gün önce İzmir’in gündemini meşgul eden, “Çinli otomotiv devi Konya’da mı yatırım yapacak, İzmir’de mi?” tartışmalarını hatırladınız herhalde. Hani sonuçta, İzmir’de olacağına yönelik bütün medyamız mutabık kalmıştı. Bence, Siz ne derseniz deyin, İzmir’ çok bahtsız.

Yazının Devamını Oku

İzmir’in kurulları

İZMİR çıkış arıyor. Krizle gelen talep ve üretimdeki düşüş, doğal sonuç olarak işsizlik, kenti Alsancak’tan Bornova’ya, Limontepe’den Karşıyaka’ya, istisnasız etkiledi. Durum böyle olunca da bir çıkış aramak lazım tabii.

Duymuşsunuzdur, İzmir’in yeni bir kurulu daha oldu. Başkanlar Kurulu, Danışma Kurulu, Kalkınma Kurulu derken, nur topu gibi bir de İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu var. Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bu kurulun mimarı. Şimdiye kadar yapılmaması hataydı. Kocaoğlu yaptı, neredeyse bütün büyük şirketlerin CEO’larını, yönetim kurulu başkanlarını bir araya topladı. Bunu, diğerlerinden farklı kılan da bu olsa gerek. Kesinlikle destekliyorum. Destekliyorum, ama işin tanımını iyi yapmakta da fayda görüyorum.     

Baskı grubu olmak
Kocaoğlu’nun söylemiyle kurul, tamamen siyasetten arındırılmış bir anlayışla çalışacak, kentin sorunlarının çözümü için samimi şekilde çalışacak bir inisiyatif, bir baskı grubu olacak. Baskı grubu kısmına kesinlikle katılıyorum. Ama baskı kime yapılacak? Siyasi bir partinin oluşturduğu hükümete. Kocaoğlu’nun “tamamen siyasetten arındırılmış” cümlesinin altında siyasi partileri bu işin dışında tutmak olduğu anlaşılsa da, bence bu kurula İzmir’in milletvekilleri de dahil edilmeliydi. Evet, İzmir’in milletvekilleri, AKP’nin ya da CHP’nin değil. İzmir için siyasiler üzerinde baskı unsuru yaratacaksanız, İzmir’in milletvekillerini bunun dışında bırakmanız zor.

İstihdam yaratmak

Yazının Devamını Oku

Söz CICOM’da

BU cümleyi kurmamak için kendimi çok zorladım, ama üzgünüm kuracağım: Yaşanan tam bir İzmir klasiği. Kendi kendime sormadan edemiyorum: Neden?

Neden bu gibi şeyler hep İzmir’de olur? Neden bu kent kendi içinde debelenip durur? Bu, İzmir’in kaderi mi?
Neyse, ben soruyu bırakıp konuya geleyim, zaten yazıişlerinde bir süredir, “Yazın çok uzun” diye, sesler yükseliyor. Eee, malum bu yazı da öyle kısa bırakılacak, leb’den leblebi çıkarılacak konu değil. İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş. (İZTEKGEB) genel kurulundan çıkan sonuç belli. CICOM ile ilgili eleştiri ve tereddütleri, Hürriyet İzmir’e manşet olan bu yazının ilk bölümünde anlatmıştık. Yazı çıkınca, EGİAD Başkanı Cemal Elmasoğlu ile mailleştik. İYTE Rektörü Prof. Zafer İlken ile telefonda konuştuk. Görüşler muhtelif, o yüzden bu konuya girmeyeceğim. Ama asıl olan CICOM’un Türkiye Yetkilisi Cem Ateşler ile görüşmemizdi. Şimdi sözü CICOM’a bırakmak lazım.
Mağdur olan biziz
Ateşler, “İZTEKGEB’in dokuz aydır haber gelmedi” görüşünün tam tersine, kendilerinin haber beklediğini belirtti: “Dokuz ay zaman verildi. Bu, tarafların birbirlerine verdiği zaman, 10 Eylül’de imzalanan ön protokolle. Bu protokole göre, yetki devredilecekti. Yetki devredilmeli ki, işe başlayalım. Ama, ses çıkmadı. Başbakanlık Yatırım Ajansı’na başvurduk, onların hakemliğinde toplantı yaptık, nisan başında. Bize 30 Nisan’a kadar süre verdiler ön proje hazırlamamız için. Zamanın kısıtlı olmasına rağmen, ön projeyi 29 Nisan’da teslim ettik. Ön proje, çünkü asıl proje anlaşma sonrasında mutabık kalınan ön projeye göre yapılacak. İZTEKGEB’e de karar vermesi için 15 Mayıs’a kadar süre veren Yatırım Ajansı, bizim bu projemizi çok beğendi. Ama maalesef geçen gün yapılan genel kurula kadar İZTEKGEB’den hiç ses çıkmadı.”
İZTEKGEB’le ilgilenmiyoruz
Yatırım şirketi olmadıklarını, ama aracılık da yapmadıklarını belirten Ateşler, CICOM’un bir developer (geliştirici) bir şirket olduğunu, yatırımcıyı bulup getirdiğini söyledi. Ateşler, “Yatırım Ajansı’nın hakemliğinde yaptığımız toplantıda, yetki devrinin mümkün olmadığı söylendi, o yüzden İZTEKGEB’e ortak olmamız istendi. Buna istinaden, biz de yaptığımız protokolde, samimiyetimizi göstermek için, 2.5 milyon dolar avans vereceğimizi, ilk iki yıl inşaat süreleri olduğu için yüzde vermeyeceğimizi belirttik. Daha sonraki altı yıl için 12.5, daha sonraki yıllar için yüzde 25’i sizin belirleyeceğiniz yere, bu üniversite olabilir, verelim dedik. Bu yüzdeler ve 2.5 milyon dolar avans bizim ortak olacağımız İZTEKGEB’e ödenmeyecek. Bunu söylememize ve benim dedikodular üzerine genel kurul öncesi bu konuda Zafer Hoca’ya bilgi vermeme rağmen, İZTEKGEB’in genel kurulunda yine bu sorun olmuş. İZTEKGEB’in yüzde 90’ını almak bize hiçbir anlam ifade etmiyor. Ve şimdi de bize üç ay süre vermişler.”
Yatırımcı bulacaklar

Yazının Devamını Oku

Teknokent’te uyutulduk mu

İZMİR gibi bir yerde böyle şeyler ender olunca, Teknokent gibi yatırımlar fazlasıyla ilgi çekiyor. Bu konuda daha önce de birkaç kez yazdım. Ama son dönemlerde, İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş. (İZTEKGEB) genel kurulundan sonra ortaya çıkanlar oldukça şaşırtıcı. Bu yüzden konuya derinlemesine inmek şart oldu. Ben de indim.

Hatırlayalım... Teknokent, EGİAD başta olmak üzere, İzmir’deki birçok kuruluş ve özel sektörün kurduğu 20 ortaklı İZTEKGEB ile dünyada 17 bilişim merkezini işleten CICOM’un yürüttüğü 4 milyar dolar işletme yatırımı, ortalama 15 milyar dolar da gelecek şirketlerden beklentisi olan, Urla’daki Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde kurulacak projedir.

Sadece bir ajans

Evet, bize öyle anlatıldı. Biz de okuyucularla paylaştık. Öncelikle, her ne kadar CICOM bize öyle tanıtılsa da, yatırımcı şirket değil, bir ajans. Yani, buraya yatırımcı getirecek bir ajans. Hani şu 15 milyar dolar getirecek şirketleri(?). Beklenen o ki, 4 milyar dolar da altyapıya harcanması. Hep beraber bakalım, beklenmeli mi, beklenmemeli mi?

Kayıtsız kaldı

Geçen yıl nisan ayında, İZTEKGEB ile CICOM arasında bir niyet anlaşması imzalanmış. Dokuz ayda sonuçlanması gereken bir anlaşma. Bu anlaşma çerçevesinde CICOM, Teknokent’i projelendirecek ve yıllara göre uygulamasını anlatacağı yatırım planı sunacakmış. Ancak bu sürede, CICOM’dan herhangi bir tepki gelmemiş, üstelik İZTAKGEB’in geçen şubat ayında mektuplu uyarısına rağmen yanıt vermemişler. Nisan ayında ise CICOM, lütfedip, powerpoint uygulamasından ibaret bir sunum göndermiş. Hangi binaların olacağını gösteren basit bir sunum. İZTEKGEM bunu, İzmir Yüksek Teknoloji Üniversitesi (İYTE) Mimarlık Fakültesi’ne inceletmiş. Fakülteden zehir zemberek bir rapor gelmiş. Yerleşim açısından sunumu yerden yere vuran bir rapor.

Anasının gözü

Yukarda okuduklarınız, şimdiye kadar kentin nasıl uyutulduğunu gösteriyor. Bundan sonra okuyacaklarınısa CICOM’um, kendisine göre normal, bize göre uyanıklık olan tutumunu ortaya seriyor. Kendisine göre normal, çünkü ticari bir şirket ve para kazanmak için çabalayacaktır. Şimdi, Teknokent’ın işletici firması, 20 ortaklı İZTEKGEB. CICOM’um da bütün bu dediklerini yapması için, İZTEKGEB’e ortak olması gerek. Buraya kadar her şey normal. CICOM, ortaklık isteğini dile getiriyor. Ama nasıl? Efendim, diyor ki, "Ben 2.5 milyon dolar verip İZTEKGEB’e ortak olurum. Ama İZTEKGEB’in yüzde 90’nını alırım." Bununla kaldığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Daha sonra da diyorlar ki, "İlk iki yıl buraya getirdiğimiz yatırımcılardan aldığımız kiralardan ve işletme hakkından size bir pay vermeyeceğiz. Daha sonraki altı yıl içinse, İZTEKGEB’e yüzde 12.5 pay vereceğiz. Daha sonraki sekiz yıl içinse İZTEKGEB’e verilecek pay yüzde 25’e çıkarılacak."

Yani, eğer gerçekten pay verilecekse, İZTEKGEB’e ne gerek var? Direkt parayı ceplerine atsınlar. Anlaşma kabul edilirse, zaten İZTEKGEB’in yüzde 90’ı onların olacak. Yani verdiklerinin yüzdenin yüzde 90’ı yine kendi ceplerine gidecek.

CICOM TURK

Evet, isimden de doğru anladığınız gibi, Fransız CICOM, Türkiye’de bir şirket kuracak, adı da "CICOM TURK" olacak. Şimdi, başka bir ticari deha da, burada. CICOM burada bir şirket kuracakmış, sermayesi de 40 milyon avro olacakmış. Ama bu sermayenin yüzde 25’ini Türk ortaklardan istiyormuş. Yani, 10 milyon avro. Duyduğum kadarıyla, EGİAD bu parayı bulamayacaklarını söylemiş. CICOM da, bunun üzerine, sermayeyi 10 milyon avroya çekmiş. Yani, 2.5 milyon avro, Türk tarafından sağlanacak. EGİAD Başkanı Cemal Elmasoğlu’nun bu parayı bulmaya çalıştığını duydum. Evet, doğru düşünüyorsunuz, İZTEKGEB’in yüzde 90’nını, 2.5 milyon dolar verip, alacak olan şirket de CICOM TURK olacak.

Türk’ün uyanışı

Hep sihirli an olmuştur, insanların gerçeğin farkına varması. Bu olayda da uyanış bu şekilde gerçekleşir. İYTE bir rapor hazırlamış ve CICOM’un isteklerini irdelemiş. Bu raporda da, Türk tarafının çalışma kriterleri ortaya konmuş ve denmiş ki, "Teknokent’e yönelik bir çalışma grubu oluşturulmalı ve bunun sonunda da ortaya çıkan çalışmanın sonuçlarını da uluslararası şirketlerle paylaşılarak bir rekabet ortamı oluşturulmalı."

Bu da İZTEKGEB’in geçen günkü genel kurulunda sunulmuş. Çıkan sonuç, bir çalışma grubu oluşturulacak, bu doğrultuda da CICOM’dan 3 ayda yeni bir teklif istenecek.

Amerikalı şirket

Şimdi Teknokent’in hiçbir bürokratik sorunu kalmamış durumda. O yüzden da Başbakanlık Yatırım Ajansı kayıtlarında da var. İsmi açıklanmayan ama Kenedy ailesine yakınlığıyla bilinen şirket İzmir’e yatırım ajansı aracılığıyla gelmiş. Amerikalı şirket ve İZTEKGEB şimdiye kadar bir kez görüşmüş. İZTEKGEB, CICOM ile olan sözleşme nedeniyle bir daha görüşmemiş. Ama, Amerikalı şirketin, yalnızca proje hazırlamak için 2 milyon dolar ayırdığı söyleniyor.

Ve işin özü

Görünen o ki, bunca zamandır İzmir, Teknokent yatırımını beklerken oyalanmış. Şu anda sonuç başa dönüldüğü. Aldığım izlenim, CICOM’la üç aylık sürede bir sonuca ulaşılmayacağı, çalışma sonucunun da 6 ayda ortaya çıkacağı yönünde. Şu bir gerçek, CICOM’u bu anlamda kimse suçlayamaz ve suçlamamalı. Bu konuda tecrübeli ticari bir şirket. Onlara kalsa yüzde 100’nü de ister. Uyanış biraz geç oldu ama, olsun. Zararın neresinden dönerseniz kardır. Genel kuruldan çıkan sonuca göre, 3 ay beklenecek. Her ne olursa olsun, yani Amerikalılarla da anlaşılmasa bile, bu anlamda CICOM ya da benzeri bir şirketten danışmanlık hizmeti alınarak ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İzmir ilgisi sürerken Dışişleri Bakanlığı’nın desteğiyle, bu işi İZTEKGEB de yapabilir.
Yazının Devamını Oku

Zam yok, işten çıkarmak da yok

Yine kızacaksınız, “Pazar, pazar bu ne yazı böyle” diye. Haklısınız, ama baktım dışarısı çok sıcak; ne börtü var, ne böcek. Ben de, eleştirileri göze alıp, hem üzücü, hem de sevindirici bir araştırmanın sonuçlarını paylaşmak istedim. Zam yok. Buna eminim kimse şaşırmamıştır. Kriz naralarının atıldığı bu ortamda, işini elinde tutmaya çalışanların böyle bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. İşte onlara sevindirici bir sonuç: İşten çıkarma da olmayacak(mış).
Prometheus Danışmanlık, İzmir, İstanbul, Manisa, Ankara, Antalya, Denizli, Gaziantep, Bursa, Bolu, Eskişehir, Konya, Malatya ve Adana’daki 300 şirkette 1 Mayıs-15 Haziran arasında, “2009 ortası istihdam ve ücretler” konulu bir araştırma yapmış. Araştırma sonucuna göre, tahmin ettiğiniz gibi, şirketlerin kriz yüzünden bu yılın ikinci yarısında eleman çıkarma beklentisinin düştüğü ve zam yapmayı planlamadığını ortaya çıkmış.
Temmuz 2009 ücret artışı planlarını belirten şirketlerden yüzde 65’i, “Temmuz’da ücret artışı yapmayacağız”, yüzde 25’i “Pozisyonlarına göre düzeltmeler yapacağız” ve yüzde 10’u “Ücret artıracağız” demiş. Şirketler, ücretlerde yıl ortasında bir genel maaş artışı planlamadıklarını, pozisyonlara göre (kilit pozisyon ve başarılı kişilerde) düzeltme yapma eğiliminin ikinci seçenek olarak uygulayacaklarını belirtmiş.
Yılın ikinci yarısında şirketlerin kriz yüzünden küçülme planlamadığı da ortaya çıkmış. Şirketlerin yüzde 65’inin mevcut kadronun korunacağını, yüzde 25’i elaman sayısının artacağını belirtmiş, özellikle gıda, sanayi, lojistik, ilaç, beyaz eşya, perakende sektörlerinde. Araştırmada, Aralık 2008’de şirketlerin yüzde 20’si eleman sayısının aynı kaldığını, yüzde 75’i azaldığını belirtmiş. Tabii altını çizmekte yarar var: Bu bir araştırma, fikirle zikir arasında her zaman farlılıklar olur.
Ev sahibi acımıyor
Ev sahibi ile kiracı arasında yapılan ya da yapılmakta olan düzenlemeleri biliyoruz. Ama bu düzenlemeleri uygulamada görüyor muyuz? Pek sanmıyorum. Ev sahibi ile konuşunca bir dert, kiracıyla konuşunca başka bir dert. Şimdi, Garanti Bankası’nın desteğiyle Reidin.com İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ve Kocaeli’den oluşan Türkiye’nin en büyük altı ilinde konutların satış ve kira değerlerine ilişkin rapor hazırlamış. Rapora göre, mayıs ayında konut satış fiyatlarının en çok yükseldiği kent yüzde 6,18’le Bursa. Onu yüzde 3,88 ile İzmir izlemiş.
Ev satışı konusunda başka bir not düşmek gerekirse, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye genelinde 2009 yılı birinci döneminde konut satışları, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 2,95 oranında düşerek 108 bin 861 olurken, İzmir’de konut satışları yüzde 8,42 azalmış. Türkiye geneli ortalama düşüşün nedeni, İzmir’deki ev fiyatlarının artması olabilir mi?
Kira artışına gelirsek, Adana yüzde 9,22’le birinci sırada. Evet, İzmir yine ikinci. İzmir’de mayıs ayında bir önceki aya göre artış yüzde 4,47 olmuş. Yüzde 4.47 fazla gelmeyebilir ama diğer illerde yüzde 2 ve altında. Bütün bunlara bakarak, ekonomik krizin bu kadar etkili olduğu bir dönemde, ev fiyatlarında ve kirada, Türkiye oratalamasının üzerinde bir artış gerçekleşmesini siz neye yorarsınız bilemem ama ben bir anlam veremiyorum.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI