İstanbul’dan Leman geldi

Biraz evvel sevgilim işe gitti. Kolunun altında mis gibi kurabiyelerle. Elmalı ve cevizli...

*

Bu kadar marifetli olabileceğimi düşünmüyorsunuz herhalde.

Hiçbir dahlim yok.

Leman yaptı.

Sevgilime, Babalar Günü hediyesi olarak, "Bu pazar size elmalı ve cevizli kurabiye yapayım; işe götürün, oradaki babalara ikram edin" dedi.

Ekledi:

"Ben buradayken de, arkadaşlarınızı eve çağırın, ben istediğiniz yemeği pişireyim..."

Meğer o da hep bu anı beklermiş!

"Sen o kurabiyeleri yarına yap. Pazara da Brezilya maçı için eve 25-30 kişi davet ederim ben."

Kaşla göz arası sekiz çeşit yemek üzerine anlaştılar.

Benim yine bir dahlim yok.

*

Bu aralar bizim ev çok şenlikli.

En eğlenceli yer de mutfak.

Şa-ha-ne şeyler pişiyor.

Mutfak yaşıyor.

Ocağın sürekli tütmesi denen, sosyolojik hadiseyi fiilen görüyorum.

Sürekli fokurdayan tencereler, havaya savrulan buharlar ve çeşitli yemek kokuları var.

"Evdeki huzur, mutluluk budur" hali ki, demeyin gitsin.

Alya’ya "Aman kızım, yaklaşma yanarsın!" diyoruz ya... Her an orada; olay yerinden ve o güzel kokulardan uzak kalamadığı için oyuncaklarını mutfağa yayıyor.

*

İstanbul’dan Leman geldi.

Hayatımız değişti.

Kocaman kırmızı bir bavulla.

Bavulun içindekileri sayıyorum:

Pilavlık pirinç, köftelik bulgur, tel şehriye, kırmızı mercimek, yeşil mercimek, kuru fasulye, nohut, sarmalık yaprak, biber salçası, turşu, çörek otu, susam, yufka, kaşar peyniri, beyaz peynir, reçel, simit...

Anladınız...

O bavul, bizim bu yazki kilerimiz.

Yedi yıldır birlikte olduğumuz Leman ilk kez uçağa biniyor, ilk kez yurtdışına çıkıyor.

Biraz heyecanlıydı.

"Merhaba Servis" diye bir hizmet var burada; misafirinizi uçaktan iner inmez karşılıyor, pasaporttan geçiriyor, bagajını da almasına yardımcı oluyorlar; size dışarıda paket teslimi yapıyorlar.

Uçak indi.

Herkes evine gitti

O da ne!

Bizimki ortalarda yok.

"Merhaba Servis"e soruyorum, "Öyle biri gelmedi" diyorlar.

"Emin misiniz öyle uçağa bindiğine?"

"Bizim tutuğumuz Leman tabelasına kimse başvurmadı da..."

Bir panik oluyorum, bir panik oluyorum.

Ne oldu bu kadına?

Bilmediği bir ülke, bilmediği bir lisan, belki de bir duvara başını yaslamış ağlıyordur, "Tutmayın beni içeri gireceğim diye atılıyorum."

Tutuyorlar.

Bu kargaşanın arasında kapı açılıyor ki, "Ayşe Hanıııım" diye Leman çıkıyor.

Aaaa, güle oynaya geliyor!

"Ne kadar hoş bir şeymiş uçak yolculuğu" diyor.

Meğer her şeyi kendi başına halletmiş, pasaporttan da geçmiş, bavulunu da almış gelmiş.

*

Bazı insanlar vardır.

Üç dakikada tonla iş hallederler.

Üstelik, "Aman canım lafı bile olmaz" derler.

Leman onlardan.

İnanılmaz becerikli.

Telefon faturası yatırır, kapalıyı açtırır, elektrik sorunu varsa çözer, tamir eder, şahane yemek, şahane ütü yapar, Alya’ya ve Oğluş’a tapar...

Ama bunlar sıradan birer işmiş, herkes yapabilirmiş gibi davranır.

Ve en en en önemlisi...

Her daim güler yüzlü ve pozitiftir.

Biri kere görmedim suratı asık.

Aynı evde yaşayanlar için bu nasıl bir lüks, biliyor musunuz.

O yüzden Leman başkadır.

Gücü her şeye yeten ve herkesi idare eden bir Anadolu kadınıdır.

*

Babalar Günü’nden birkaç hafta önce, "Ayşe Hanım, arkadaşlarınızı çağırmak ister misiniz?" dedi.

"Nasıl yani?" dedim.

"Kabul günü yapın" dedi, "Yedi yıldır sizinleyim, bir gün bile yapmadınız, size yakışır."

"Sen benle dalga mı geçiyorsun?"

En muzip haliyle "Hayır" dedi ama ekledi, "E o koca bavulu boşuna mı taşıdım?"

Valla Leman olmasa, hayatta gerçekleşmezdi.

Onun sayesinde, kişisel tarihimde, bir ilke daha imza attım.

Kabul günü yaptım.

Ev sahibi bendim.

Arkadaşlarım geldi.

Onlara kurabiyeler, kısırlar, börekler, çörekler ikram ettim.

*

Dokuz-on kadın filandık.

Benim de kendimce bir çevrem var yani burada.

Hepsi de şeker kadınlar.

Hemen hepsinin çocuğu var, ama hemen hepsi bir zamanlar çalışan kadınlarmış, bazıları çocukta birinci turu bitirmiş, ikinci tura geçmiş...

Bir kısmı hálá işte...

Bir kısmı takı-makı yapıyor.

Eskiden bana sadece kadınların bir arada olması fena gelirdi.

Ama o kadar da kötü bir şey değilmiş.

Neşeli bir atmosfer olduğu kesin.

Her kafadan bir ses çıkıyor.

Ve son derece eğlenceli şeyler konuşuluyor.

Kabul gününde ne konuşulur?

Gündem maddesi, tabii ki erkekler...

Ve erkeklerin bir araya geldiğinde, neden bizim kadar derine dalmadıkları, daha yüzeyden yüzdükleri, birbirleriyle gerçekten bir şey paylaşıp paylaşmadıkları...

Bu konuya o kadar kaptırıyoruz ki, bunu erkeklerin neden yapamadıklarını sosyolojik olarak incelemeye çalışıyoruz.

Biri diyor ki, "Kocamın abisi boşandı."

"Neden ayrılıyorlar?" diye sordum.

"Bilmiyorum" dedi.

"Nasıl yani?"

"Basbayağı bilmiyorum!"

Bilmiyormuş, merak etmemiş, sormamış. Bir gerçeklik olarak kabullenmiş. Şimdi bir kadının bu veriyi, bu şekilde kabullenmesi olacak şey mi?

Erkekler, gerçekten de en yakın arkadaşlarının hayatlarında olan biten şeyleri de konuşmuyorlar. Karşılarındakilerin onlara ilettikleriyle yetiniyorlar.

Sonra erkeklerin bir özelliğini daha konuştuk: Bir kadın bir odaya girer girmez kim kiminle flört ediyor, kim kime pas atıyor, kim kiminle bir ilişki yaşamış geçmişte, bilir, hisseder.

Hatta öyle ki, sadece yan yana fotoğraflarını görüp, "İddia ediyorum, bunların ilişkileri olmuş. Beden dillerinden anladım" diyen kadınlara bile rastladım.

Ve haklı çıktı.

Ama erkeklerin hayatta bu tür sezgileri yok.

Onlar, bir araya geldiklerini de Dünya Kupası’nı tartışmayı tercih ediyorlar.

Ve biraz deşince gördük ki, aslında bizler sevgilimizin, kocalarımızın tek arkadaşıyız, gerçek dostuyuz.

Belki bizimle futbol geyiği yapamıyorlar ama...

Hayatlarının daha derin bölümünü paylaşıyorlar.
Yazarın Tüm Yazıları