GeriSedat ERGİN İki belge üzerinden 89 kişiyi suçlamak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İki belge üzerinden 89 kişiyi suçlamak

İSTANBUL 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, geçen cuma günü 163 sanık hakkında tutuklama kararı verirken, bu karar sonucu kendilerini Hasdal ya da Silivri’de bulan muvazzaf ya da emekli subayların neredeyse yarısı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na mensuptu.

Balyoz davasındaki toplam 196 sanığın 89’u Kara Kuvvetleri kökenli. Hakkında tutuklama kararı çıkanların sayısı bunun 2 eksiğiyle 87.

BÜTÜN KARACILARA TEŞMİL EDİLDİ

Tutuklama kararını Balyoz’un Karacı sanıkları açısından tahlil ederken önce şu genel saptamayı yapmalıyız: Deniz, Hava ve Jandarma kökenli sanıklarda delil olarak sunulan ve çeşitlilik gösteren pek çok yeni belge söz konusu ancak Karacılar açısından yeni delil olarak yalnızca iki belge var.

Emniyet’in Donanma Komutanlığı’ndaki aramada bulunan yeni belgeler üzerinde yaptığı tasnif ve değerlendirmede, bu iki belgenin iddianamedeki 89 sanığa da standart bir şekilde teşmil edildiğini görüyoruz; tutuksuz yargılanacak sanıklar da dahil olmak üzere...

Mahkeme heyeti tarafından sanık avukatlarına da dağıtılan bu yeni değerlendirme raporlarında, her sanık için “eski delil” ve “yeni delil” dosyaları da konmuş. Sanıklarla ilgili “yeni delil” bölümlerinde karşımıza hep aynı kalıp çıkıyor. 1 numaralı sanık Çetin Doğan hakkındaki “yeni delil” bölümünde de yalnızca bu iki belge var, tutuksuz yargılanan 89 numaralı sanık Abdullah Zafer Arısoy hakkındaki klasörde de...

Mahkeme kararına göre, sanıkların tutuklanmasının ana dayanaklarından biri de yeni delillerin ortaya çıkmış olması. Bu durumda, Kara Kuvvetleri kökenli 87 sanığın tutuklanmasının temel gerekçelerinden birinin bu iki belge olduğunu anlıyoruz.

15’İNCİ KOLORDU’DAKİ YAZIŞMA

Bu belgelerden birincisi dönemin 15’inci Kolordu Komutanlığı Kurmay Başkanı Kurmay Albay Turgay Tekmen tarafından 17 Aralık 2002 tarihinde bazı bağlı bölge komutanlıklarına gönderilmiş olan ve irtica ile mücadele ve türban gibi konularda duyarlı hareket edilmesi istenen imzalı bir yazı. Bu belgenin gerçekliği pek şüpheli gözükmüyor.

İşin püf noktası, Balyoz’un ana metni olduğu ileri sürülen 2 Aralık 2002 tarihli ana Balyoz Harekat Belgesi’nin içindeki bazı cümlelerin, Albay Tekmen imzalı bu belgedeki cümlelerle tıpa tıp tutmasıdır. Emniyet, buradan hareketle “Balyoz Harekat Planı’nın 1’inci Ordu’nun iç yazışmalarında da kullanıldığı” sonucuna varıyor.

İkinci belge ise bilgisayarda hazırlanmış olan, “SN. KOM. ARZ,” diye başlayan ve Balyoz’un bazı uygulamalarından söz edilen imzasız bir word dosyasıdır. Bu belgenin, 5 Mart 2003 tarihinde 1’inci Ordu karargahında düzenlenen plan seminerinin yapıldığı gün Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan için hazırlandığı ileri sürülüyor. Savunma, bu belgenin de kurmaca olduğunu ileri sürüyor.

Her iki belge de Balyoz iddianamesinde adı geçen Karacı bütün sanıklara teşmil edilmiştir. Yani, 15’in Kolordu Komutanlığı’nda yapılan Albay Tekmen imzalı yazışma ve ikinci belge, o tarihte 1’inci Ordu’ya bağlı 2’nci, 3’üncü ve 5’inci Kolordu Komutanlıklarında ve ayrıca Harp Akademisi Komutanlığı’nda görevli olup bugün Balyoz’da yargılanan sanıkların hepsi açısından geçerli bir delil olarak değerlendirilmektedir mahkeme heyeti tarafından.

CEZA SORUMLULUĞUNUN ŞAHSİLİĞİ İLKESİ

Ceza hukukunun en temel kavramlarından biri, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesidir. Bu evrensel ilkeye göre, herkes kendi fiilinden sorumludur. Bu ilke, Anayasa’nın 38’inci maddesinde “ceza sorumluluğu şahsidir” ifadesiyle vurgulanmıştır.

Belgelerin bu şekilde bir delil olarak herkese atfedilmesi bu ilke çerçevesinde kuşkusuz tartışılacaktır.

Önemli gördüğümüz bir noktaya daha dikkat çekelim. Geçen ilkbaharda Balyoz soruşturması yürütülürken Kara Kuvvetleri’nden tutuklanan şüphelilerin sayısı toplam 89 sanık içinde bir hayli sınırlı kalmıştı. Tutuklananlar, sanıkların dörtte birine ancak yaklaştı. Örneğin Harp Akademi’den sanık olan 19 kişiden hiçbiri tutuklanmadı. 5’inci Kolordu’dan sanık olan 16 kişiden yalnızca 5’i tutuklandı. Tutuklanmayan sanıkların çoğunun ifadesi de mayıs ya da haziran aylarında Savcılığa davet yoluyla alındı.

Soruşturmanın en kritik aşamalarında tutuklamalarına gerek duyulmayan bu sanıkların, bu kez iki belge nedeniyle topluca tutuklanmış olması bu konudaki tartışmaların yeni bir boyutunu oluşturacak gibi gözüküyor.
X

Bir gazeteciden çok fazlası Türk basınında bir müessese: Sami Kohen

Gazeteci Sami Kohen’i anlatan bir yazı için yola koyulduğumuzda, “mesleğe ne zaman başladığı” sorusu bizi 1930’lu yılların sonunda Şişhane’deki bir evin salonuna kadar götürür. Kohen ailesinin evi aynı zamanda bir gazetenin yazıişleri gibidir. Henüz kısa pantolonlu olduğu, ortaokula başladığı yıllar... Ancak 13 yaşında ilk yayını bir şiirdir. Daha sonra onu 70 yılı aşkın gazetecilik hayatında dünya tarihinde iz bırakan pek çok olayın tanığı olarak görürüz.

KOHEN ailesinin oturduğu, İstanbul Şişhane’de Müellif Sokak’taki Çinili Apartman’ın birinci katındaki daire, aynı zamanda evin reisi Albert Kohen’in sahibi ve yayın yönetmeni olduğu, iki haftada bir çıkan “La Boz de Türkiye” (Türkiye’nin Sesi) dergisinin merkezi de sayılırdı. Bu, birinci ve ikinci sayfalarının Türkçe, diğer sayfalarının bir kısmının Ladino (Yahudi İspanyolcası) bir kısmının ise Fransızca yayımlandığı, abonelik sistemiyle yürüyen bir dergiydi. O dönemde İstanbul’daki Musevi cemaati içinde her üç dil de kullanılıyordu. Dergi, o tarihlerde Türkiye’de toplam nüfusu 80-90 bin aralığında (Bugün 15 bin dolayında) tahmin edilen Musevi cemaatine seslenen tek yayın organıydı.




İlk sahibi Türkiye’den Uruguay’a göç edince, dergiyi fiilen yazıişleri müdürlüğünü yürüten, yazıların çoğunu yazan Albert Kohen devralmıştı. Ancak bu geçiş sırasında derginin “La Boz de Oriente” olan adı değişmişti. Çünkü Albert Kohen devir işlemleri nedeniyle gerekli izin için Ankara’ya Matbuat Umum Müdürlüğü’ne gittiğinde, “La Boz de Oriente, Şark’ın Sesi, Doğu’nun Sesi anlamına geliyor. Türkiye Şark memleketi değildir. Niye La Boz de Oriente” uyarısıyla karşılaşmıştı. Albert Kohen de “O zaman -La Boz de Türkiye- yani -Türkiye’nin Sesi- yapalım gazetenin adını” demişti.

Baba Kohen, aslında bankacıydı. İstanbul’daki Selanik Bankası’nın muhaberat bölümünün başındaydı. Dergiyi büyük ölçüde fahri bir uğraş olarak yayımlıyordu. Derginin Karaköy’de küçük bir bürosu bulunmakla birlikte, ana merkezi gerçekte Şişhane’deki evleriydi. Tahrir heyeti, yani yazıişleri kurulu da her pazartesi akşamı düzenli bir şekilde bu evin salonundaki masanın etrafında toplanırdı.

Aralarında şair-avukat

Yazının Devamını Oku

İsrail’in eylemleri ve sözcüklerin yetersiz kalması

İsrail ve bir kez daha sözün bittiği noktadayız. İsrail güvenlik görevlilerinin Kudüs’te İslam dünyası için ayrı bir kutsiyet taşıyan Mescid-i Aksa’ya girerek, ibadet eden insanlara gaz sıkıp saldırdığı görüntülerin yarattığı infial karşısında sözcükler yine yetersiz kalıyor.

Üstelik ramazan ayında kutsal bir mekânda ibadet etmeye gelen masum insanlara şiddet uygulamak, İsrail devletini yöneten zihniyetin pervasızlığının, cüretinin yeni bir utanç sayfası olarak bütün insanlığın hafızasına kazınmıştır.

Kınamak, “Lanet olsun” demek, “terör” olarak nitelemek... Galiba bunların hiçbiri ekranlarda tanık olduğumuz görüntülerin tetiklediği duyguları, yarattığı tepkileri anlatmaya yetmiyor.

Bu saldırıların, Doğu Kudüs’ün “Şeyh Cerrah” mahallesinde yaşayan bazı Filistinlilerin İsrail mahkemesinin tek taraflı kararları ile evlerinden çıkartılması girişimlerinin yol açtığı hadiselerin bir uzantısı olarak ortaya çıktığını dikkate aldığımızda, durumun vahameti daha da netleşiyor.

Sonuçta dünya gözlerini ne kadar kapatsa da, Filistin meselesi bütün ağırlığıyla bir kez daha uluslararası politikanın merkezine yerleşmiştir.

SERTLİK YANLILARI GÜÇLENİNCE

 Krizin kısa dönemdeki ilk sonucu, Hamas’ın Gazze’den İsrail’e roketle yanıt vermesiyle olayların kısa zamanda karşılıklı bir roket savaşına dönüşerek her iki taraftaki sertlik yanlılarının ellerini güçlendirmiş olmasıdır.

Ciddi yolsuzluk suçlamalarıyla köşeye sıkışmış olan, hükümet kurmakta zorlanan Likud Partisi lideri Binyamin Netanyahu, güvenlik meselesinin yeniden ülke gündemini kaplamasıyla birlikte siyasi bekası açısından kendisine azımsanmayacak bir nefes alanı açmıştır.

Keza Hamas, büyük ölçüde alan kontrolüne sahip olduğu Gazze’den gerçekleştirdiği roket saldırılarıyla Filistin cephesindeki bütün inisiyatifi eline alıp başat aktör olarak kendisini tescil ederken, mutedil çizgiyi savunan Filistin Devleti’nin Cumhurbaşkanı

Yazının Devamını Oku

Türkiye-Mısır ilişkilerinde hareketlilik - Zararın neresinden dönülse kârdır...

O günleri hatırlayalım. Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi deviren Genelkurmay Başkanı General Abdülfettah es Sisi Türkiye’de iktidar çevrelerinin kara listesinde ilk sıraya konmuştu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı konuşmalarda Sisi’yi ağır ifadelerle hedef alıyordu.

Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, 2011 yılında “Arap Baharı” depremiyle devrilmişti. Ertesi yıl bu ülkede yapılan seçimde, Erdoğan, bütün ağırlığını “Müslüman Kardeşler Örgütü”nün adayı olarak yarışa giren Mursi’den yana koymuş, hatta kendisinin seçim kampanyasına parti düzeyinde yardımcı da olmuştu.

Erdoğan, Mursi’nin sandıktaki zaferini “Kutlu Doğum” olarak nitelendirmişti. Cumhurbaşkanı, Mursi’nin seçilmesinden sonra 2012 Kasım ayındaki Kahire ziyaretinde yaptığı konuşmada, ilişkilerin yeni dönemine bakarken “Tarihi tekrar mecrasına hep birlikte kavuşturacaklarını” söylemiş, bu hedefi “Medeniyetimizin esaslarıyla buluşmak” şeklinde açıklamıştı.

Erdoğan, Mısır ordusunun 3 Temmuz 2013 darbesini, kendisine çok yakın bir müttefik gördüğü Mursi ile bölgede yürütecekleri işbirliğinin etkisine set çeken bir hamle olarak da değerlendirmişti.

TÜRK HEYETİ KAHİRE’DE

 Türkiye’nin Mısır’daki darbeye gösterdiği şiddetli tepki üzerine 2013 yazında patlak veren kriz iki tarafın büyükelçilerini geri çekmeleriyle sonuçlanmıştı. Mısır’da işbaşına gelen askeri rejim Türkiye’yi içişlerine karışmakla suçlayarak Ankara’ya büyükelçisini geri göndermeyeceğini duyurmuştu.

Bu dönemde ortalığı kaplayan sert rüzgârları hatırlayanlar açısından Türkiye’nin günün birinde ilişkileri düzeltmek için Kahire’ye üst düzey bir Dışişleri heyeti göndereceğini düşünmek, o günlerde insanların aklının ucundan bile geçemezdi.

Gelgelelim, sekiz yıl sonra Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal’ın başkanlığındaki bir heyet, ilişkileri onarma mesajıyla geçen hafta Kahire’de iki gün geçirmiştir.

Yapılan açıklamalara bakılırsa görüşmeler samimi havada ve kapsamlı içerikte geçmiştir. İkili konuların yanı sıra Libya, Suriye, Irak’taki durum ele alınmış, Doğu Akdeniz’de barış ve güvenliğin sağlanması ihtiyacı üzerinde durulmuştur. Açıklamaya göre “

Yazının Devamını Oku

Üçüncü dalgada iki kritik tarih: 15 Mart, 29 Mart...

Bu köşede iki ya da üç hafta gibi aralıklarla Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı resmi vaka ve vefat sayıları üzerinden COVID-19 salgınının seyrini değerlendirmeye çalışıyorum.

Bu konudaki son yazılarımdan biri 20 Nisan tarihinde yayımlanmıştı ve o tarihte Türkiye’nin nüfusa göre vaka yoğunluğunda dünya ikincisi olduğunu anlatıyordu.

Resmi verilere belli aralıklarla bakmak, -özellikle vefat sayılarına ciddi bir çekince payı bırakarak da olsa- salgının seyrindeki ana yönelişleri okuyabilmek bakımından fikir verici oluyor. 1 Mart’ta başlayan normalleşme dönemi sonrasında çıkan yazılarımızı tamamlayan grafiklerde, her seferinde hem vaka hem de ölümlerde yukarı doğru çıkan çizgiler dikkat çekiyordu.

Bugünkü yazımızda yer alan grafiklerde her iki çizginin de ucunun aşağı doğru döndüğünü görüyoruz. Bununla birlikte, mart ayı sonrası döneme bir bütünlük içinde bakmak, özellikle 1 Mart’taki normalleşme kararı ve ardından atılan kritik adımların isabet derecesini anlamamıza da yardımcı olacaktır.



1 MART 

Yazının Devamını Oku

Darbelere karşı bir kitap nasıl darbe suçlamasının delili oldu?

Son yirmi yıl içinde sayısız iddianame okudum.

Önemli bir bölümü yakın tarihimizin akışına belli ölçülerde damgasını vuran bu iddianamelerin bazıları sayfa sayısı itibarıyla gerçekten de yüksek hacimliydi ve bunları okumak bir hayli zamanımı aldı.

Buna karşılık yazımda sözünü edeceğim metin, müştekilerin isimlerinin bulunduğu sayfalar hariç tutulursa galiba bugüne dek okuduğum en kısa iddianame. İlk bakışta 12 sayfa görünüyor. Ancak toplam 166 müştekinin isim, nüfus bilgileri ve adresleri tam 11, şüpheli, vekil ve diğer başlıklardaki bilgiler de yarım sayfa tutuyor.

Kalan yarım sayfadan da küçük yüzölçümünde iddianamenin ana içeriği yer alıyor. Bu kısım bir paragraftan ibaret diyebiliriz. Suçlama ve savunmanın aktarıldığı bölümü 16 satır, savcının ceza talebine ilişkin bölümü iki satır olmak üzere toplam 18 satırdan oluşuyor temel metin.

DELİLLER, BİR MÜLAKAT VE BİR KİTAP

İddianameyi İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Güngör Karakoç hazırlamış. “Şüpheli” kısmının karşısında eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un adı yazılı.

Deliller” notunun karşısında ise 4 Ocak 2021 tarihli bir gazete nüshası ile bir kitabın ismi var.

Birincisi, İlker Başbuğ’un Cumhuriyet gazetesinden İpek Özbey’e verdiği, geçen 4 Ocak’ta yayımlanan mülakat. Başbuğ, burada “Adnan Menderes 25 Mayıs 1960 günü Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük bir olasılıkla önlenebilirdi. Çünkü erken seçim kararı almış bir hükümete karşı bir askeri darbenin gerçekleştirilmesi açıkça milletin siyasi iradesine de vurulacak bir darbe olurdu” görüşünü ifade ediyor.

İkinci delil,

Yazının Devamını Oku

Biden’ın 24 Nisan açıklaması karşısında AİHM’yi sahiplenmek...

ABD Başkanı Joe Biden’ın 24 Nisan tarihini “Ermeni soykırımını anma” günü olarak kabul etmesinin Türkiye’de yol açtığı büyük tepki dalgasının dikkat çeken yönlerinden biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2015 yılında kesinleşen     “Doğu Perinçek/İsviçre” kararının da sıkça gündeme gelmesi oldu.

AİHM, İsviçre’deki bir mahkemenin Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’i “Ermeni soykırımını inkâr ettiği” gerekçesiyle mahkûm etmesini, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10’uncu maddesinde tanınan ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmişti.

AİHM İkinci Dairesi’nin 2013 yılında 2’ye karşı 5 oyla Perinçek’in lehine aldığı bu karar, İsviçre’nin itirazı üzerine bir üst kurul olan Büyük Daire’nin önüne geldi. Toplam 17 yargıçtan oluşan Büyük Daire’nin 2015 yılında 7’ye karşı 10 oyla yine “ihlal” çıkan kararıyla, dosya AİHM’de kesinleşmiş oldu.

Strasbourg’daki mahkeme, ayrıca 2017 yılında benzer doğrultudaki “Merçan ve diğerleri/İsviçre” kararında da Büyük Daire’nin Perinçek kararına dayanarak, bu içtihadı iyice yerleştirmiştir.

DIŞİŞLERİ: ‘AİHM TARTIŞMALI DİYOR’

Burada dikkat çekeceğimiz nokta, değindiğimiz AİHM kararlarının, Biden’ın 24 Nisan tarihli beyanından sonra Ankara’da resmi makamlar tarafından yapılan açıklamalarda, Türkiye’nin hukuki görüşlerinin gerekçelendirilmesindeki önemli dayanaklardan biri olarak vurgulanmasıdır.

Örneğin Dışişleri Bakanlığı, 24 Nisan günü yaptığı ve Biden’ın ifadelerinin “kabul edilmediği ve en şiddetli şekilde telin edildiğini” duyurduğu açıklamasında, “1915 olaylarına ilişkin olarak uluslararası hukukta tanımlanmış olan soykırım ifadesinin kullanılabilmesi için gereken şartların hiçbirinin mevcut olmadığı” bildirdi.

Dışişleri’nin açıklamasında, “1915 olaylarının niteliğinin politikacıların siyasi saiklerine veya iç siyaset mülahazalarına göre değişmeyeceği” belirtilerek, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1915 olaylarının tartışmalı niteliğini açıkça ifade etmiştir” denildi.

ADALET BAKANLIĞI’ndan AİHM ATIFLARI

Yazının Devamını Oku

Amerikalılar, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda nükleer bombalar İçin neden önlem aldı?

Dünkü yazımız 2019 Ekim ayında Suriye’de gerçekleştirilen “Barış Pınarı harekâtı” nedeniyle Türkiye ile ABD arasında yaşanan gerilim sırasında Amerikan tarafının İncirlik’te bulunan nükleer başlıkların güvenliği konusunda yaşadığı rahatsızlığı konu alıyordu.

İlginçtir ki, Amerikalılar benzer bir endişeyi 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında da yaşamışlar. Bugün kamuoyuna açık bilgi haline gelen bir belgeden, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın 26 Temmuz 1974 tarihinde Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı James Callaghan ile yaptığı bir telefon konuşmasında, kendisine “Yunanistan ve Türkiye’deki nükleer silahların emniyete alındığını” söylediğini öğreniyoruz.

Keza, Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Amerikalıların yine aynı rahatsızlığı yaşadıkları, nükleer başlıkların Türk askerlerin eline geçmesi ihtimalinden ciddi bir şekilde kaygılandıkları gün ışığına çıkan tarihi belgelerden anlaşılıyor.

Demek ki, genellikle Türk tarafının ABD ile ilişkilerde gerilime yol açan sahadaki önemli askeri hamleleri ya da darbe gibi olağanüstü hadiseler, Amerikan tarafında hemen refleks olarak Türkiye’de bulundurduğu nükleer silahların emniyeti için ek önlem  alma arayışını başlatıyor.

BOMBALAR ABD, UÇAKLAR TÜRKİYE’DEN

 Kıbrıs Barış Harekâtı’na dönersek, o dönemde ABD askeri makamlarının aldıkları ilk önlemin Türk Hava Kuvvetleri’ne ait üslerde Türk pilotlarının nükleer nöbet tuttukları savaş uçaklarına yüklenmiş olan nükleer bombaları çıkartıp depoya kaldırmak olduğu anlaşılıyor. 

Kissinger’ın Londra’daki mevkidaşı Callaghan’a yaptığı bildirimin gerisinde önemli ölçüde bu yöndeki önlemlerin bulunduğu tahmin edilebilir. Ayrıca, sonraki süreçte bu başlıkların İncirlik ya da Avrupa’daki üslere transfer edilmiş olması da ihtimal dahilindedir.

Sözünü ettiğimiz önlemler, o tarihte Türkiye’deki nükleer envanterin kayda değer bir bölümünü oluşturan Türk Hava Kuvvetleri’nin komutası altındaki üslerde konuşlanmış olan bombalarla ilgilidir. Türkiye’de bulundurulan -uçaktan atılan- nükleer bombalar, o dönemde bir Amerikan üssü olarak faaliyet gösteren İncirlik’teki ABD uçakları ile dört milli hava üssünde nükleer görev üstlenen Hava Kuvvetleri filolarına tahsis edilmişti. Her bir üste bir filo nükleer göreve ayrılmıştı.

NATO bünyesindeki planlama çerçevesinde Ankara’daki Mürted (Akıncı), Malatya Erhaç, Eskişehir ve Balıkesir’deki hava üslerinde nükleer başlık bulunmaktaydı. Yapılan düzenlemede, nükleer başlıklar ABD’li askerlerin kontrolündeki özel bir saha içindeki depoda tutulmakta, buna karşılık silahların yüklü olduğu uçakları kullanma görevini Türk pilotları üstlenmekteydi.

Yazının Devamını Oku

Biden İncirlik’teki nükleer başlıklar için ne demişti, ne yapabilir?

ABD başkanlarının ya da başkanlığa doğru giden adayların İncirlik Üssü’ndeki nükleer başlıklar konusunda beyanda bulunmaları neredeyse bir gelenek halinde yerleşmeye başladı.

Evet, özellikle başkanların ABD’nin resmi politikası olarak bu başlıkların varlığını teyit etmemeleri, bu konuda konuşmamaları gerekiyor ama Amerikalı gazeteciler soru yönelttiklerinde görüş beyan etmekten kaçınmıyorlar.

Tabii bu konuda ilk adımı atan ismin yerleşik kuralları altüst etmek faslında tekeli hiç kimseye bırakmayacak siciliyle Başkan Donald Trump olması şaşırtıcı değil. Türkiye’nin 2019 Ekim ayında Suriye’de “Barış Pınarı harekâtı”nı başlatmasının Washington’da neden olduğu sarsıntı içinde Beyaz Saray’da hiç beklemediği bir soruyla karşılaşmıştı Trump.

Tarih 16 Ekim 2019’du. Bir gazeteci, bütün kameraların önünde Trump’a şu soruyu yöneltti: “Türkiye’deki durumun açığa çıkardığı şeylerden biri de İncirlik hava üssünde 50 kadar nükleer başlığın bulunması. Bu silahların güvenliğinden ne kadar eminsiniz?”

Trump, “Eminiz...” dedikten sonra “Orada muazzam bir hava üssüne, çok güçlü, büyük bir hava üssüne sahibiz” diye konuştu.

İNCİRLİK’TEKİ NÜKLEER BAŞLIKLARA BİR ŞEY OLUR MU?

Soruya hâkim olan bakış üzerinde kısaca durmalıyız. Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda giriştiği bu askeri harekâtta Amerikan tarafını endişelendiren başlıklardan biri, PKK uzantısı YPG unsurlarını destekleyen ABD askerleri ile Türk askerlerinin sahada karşı karşıya gelmeleri ihtimaliydi.

Türkiye ile ABD arasındaki bir çatışma ihtimali, ABD medyasında, kanaat önderlerinde “İncirlik’teki nükleer başlıklara bir şey olur mu” sorusuna yol açmış, tartışma bu sorunun Beyaz Saray’da Başkan’a yöneltilmesine kadar uzanmıştı. İkili düzeyde büyük bir krizin baş göstermesi halinde, Türkiye’nin İncirlik’te bir misillemeye gidebileceği gibi bir düşüncenin ABD’deki bazı çevrelerde uç verdiği aşikâr.

Dikkat çekici nokta,

Yazının Devamını Oku

İncirlik tartışılırken bu üsteki nükleer denklemi hatırlamak

Türkiye ile ABD arasında patlak veren her krizde tepkilerin ilk yöneldiği adres genellikle İncirlik Üssü olur.

Bunun nedeni, bu üssün kamuoyunun azımsanmayacak bir kesiminin bakışında ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığını sembolize etmesidir. Bu algının gerisinde bu üssün geçmişte ABD tarafından kullanımından kaynaklanan çok yüklü bir tarihin bulunması yatar.

Bu kez de farklı olmadı. ABD Başkanı Joe Biden’ın geçen 24 Nisan’da bir açıklama yaparak “Ermeni soykırımı”nı tanıdığını resmen duyurmasının yol açtığı büyük sarsıntı içinde İncirlik yine yoğun bir tartışmanın konusu haline geldi.

Düzenlenen protesto gösterilerinde, yapılan tepki açıklamalarında, sosyal medya paylaşımlarında İncirlik Üssü’nün kapatılmasından tutun, ABD’nin buradaki faaliyetlerinin durdurulmasına ve bu üsteki ABD bayraklarının indirilmesine kadar uzanan pek çok talep dile getirildi.

Tepkilerin ulaştığı boyutlar karşısında Milli Savunma Bakanlığı üssün statüsüne açıklık getirme ihtiyacını duydu. Anadolu Ajansı, 28 Nisan’da geçtiği bir haberde, Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarının “İncirlik Üssü, TSK’ya ait Hava Kuvvetleri üssümüzden biridir, Türk üssüdür. Üzerinde tüm tesislerle birlikte mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti devletine aittir. Şanlı bayrağımız 24 saat göndere çekilidir ve hiçbir zaman da inmemiştir” dediklerini aktardı.

Bakanlığın resmi açıklaması gibi okuyabileceğimiz bu ifadelerde “İncirlik’te bulunan 10’uncu Tanker Üs Komutanlığı’nın hiyerarşik olarak Eskişehir’de konuşlu Muharip Hava Kuvveti Komutanlığı’na, daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olduğu” belirtildi.

İNCİRLİK’TEKİ FAALİYETLER OLDUKÇA AZALDI

Milli Savunma kaynakları, üste ABD’nin dışında İspanya, Katar ve Polonya’ya ait unsurların da bulunduğunu, üsten Doğal Kararlılık Harekâtı’nın da desteklendiğini kaydetmişler.

Türkiye’nin yakın askeri işbirliği içinde olduğu Katar, belli aralıklarla İncirlik’e savaş uçakları gönderiyor. Polonya, NATO’nun Türkiye’ye destek programları kapsamında bir deniz karakol uçağı bulunduruyor İncirlik’te. Ayrıca, İspanya’nın da Türkiye’nin hava savunmasına destek vermek üzere gönderdiği Patriot hava savunma bataryası 2015’ten bu yana İncirlik Üssü’nde konuşlanmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Erdoğan ile Biden yeni bir dönemin kapılarını aralayabilirler mi?

“Şunu da belirtmek önemli, Başkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iyi bir konuşma yaptı. Bir araya gelecekleri görüşmeyi iştiyakla beklediklerini biliyorum.”

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, geçen çarşamba günü bir grup yabancı gazeteciyle çevrimiçi düzenlenen bir mülakatta Hürriyet’in ABD muhabiri Razi Canikligil’in sorusunu yanıtlarken, Başkan Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında 23 Nisan günü gerçekleşen telefon görüşmesinin havasını bu şekilde özetledi.

Blinken’ın herhalde tutanaklarını okuyarak atmosferini aktardığı bu temas, Biden’ın Erdoğan’ı başkanlık koltuğuna resmen oturmasından üç ay sonra aramasıyla gerçekleşen ve kendisine “Ermeni soykırımını tanıyacağını” da bildirdiği telefon görüşmesidir. Nitekim, Biden ertesi günü bu yöndeki duyurusunu da yayımlamıştır.

Konuşmanın önemli bir sonucu, “Ermeni meselesi” dahil birçok konuda kayda geçen görüş ayrılıklarına karşılık, iki tarafın yine de haziran ayında Brüksel’de yapılacak NATO Zirvesi sırasında yüz yüze görüşmek hususunda mutabakata varmış olmalarıdır.

BEYAZ SARAY’LA KÖPRÜLERİ ATMAMAK

Bu mutabakat ve 24 Nisan sonrasında aldığı tutum, geçmiş örnekler de hatırlandığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerde patlak veren sarsıntılarda sergilediği davranış kalıbının büyük ölçüde bir tekrarıdır.

ABD ile ilişkilerde yaşanan en sert türbülanslara rağmen köprüleri atmayarak, Beyaz Saray’la diyalog kapısını açık tutmak Erdoğan’ın dış politika anlayışının önemli bir paydasıdır.

Bu tutumunun örnekleriyle Cumhurbaşkanı’nın Biden’a kıyasla çok daha yakın bir ilişkiye sahip olduğu Donald Trump’la girdiği krizlerde de karşılaşmıştık. En çarpıcı örneklerden biri, Trump’ın 13 Ocak 2019 tarihinde Türkiye’nin Suriye’ye dönük askeri harekât niyetleri karşısında “Kürtlere saldırırlarsa Türk ekonomisini mahvederiz” şeklinde attığı ve Türk kamuoyunda “Johnson Mektubu”na benzetilen tweet paylaşımından sonra yaşanmıştı.

Gözlemcilerin

Yazının Devamını Oku

ABD’den geciken bir telefon ve masadaki stratejik kartların durumu

Biden yönetiminin Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşısında nasıl bir politika izlemesi gerektiği geçen kasım ayında yapılan başkanlık seçiminden sonra ABD’de karar alma süreçlerine etki eden çevrelerde, Kongre’de, düşünce kuruluşlarında, kanaat önderleri arasında çok canlı bir tartışmanın konusu oldu. “Türkiye ile yola nasıl devam etmeliyiz” tartışması, aynı zamanda yönetime yeni bir yol çizmeye çalışan Biden’ın dış politika kurmaylarının da önündeki pek çok sorudan biriydi.

Türkiye üzerinde yürüyen tartışmanın odaklandığı konular çok geniş bir alana yayılıyordu. Son yıllarda içte yaşanan gelişmeler, bu çerçevede demokrasi ve hukuk alanındaki sorunlarla ilgili eleştirilerden, Türkiye’nin bulunduğu bölgede birbiri ardına yaptığı hamlelere, dış politikasını ilgilendiren bazı kuvvetli adımların yol açtığı tepkilere kadar uzanan birikimin toplu bir yansıması söz konusuydu. Bu arada özellikle Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasının ABD’de her kesimde NATO üyesi Türkiye’ye bakışı ciddi bir şekilde sarstığı da bir olgudur.

Bu yönüyle bakıldığında, Biden yönetimi, Trump yönetiminden ağır sorunlarla kaplanmış son derece sıkıntılı bir envanter devralmıştır. Bu sorunların bir bölümü -Suriye’de PKK uzantısı YPG’ye destek gibi- Demokrat Barack Obama döneminden kaynaklanıyor olsa da, hiç de azımsanmayacak bir bölümü Trump yıllarında dosyaya girmiştir.

Ayrıca, Kongre’den geçmiş olan S-400’ler konusundaki bağlayıcı mevzuat yönetimin Türkiye karşısındaki hareket serbestisini zaten kısıtlıyor.

Bütün mesele, Biden yönetiminin Trump’tan miras aldığı bu baş ağrıtıcı sorunlar dizisini nasıl yöneteceği, bu çerçevede yeni dönemde Türkiye ile ilişkisini nasıl tanımlayacağı sorusunda düğümleniyordu. Kuşkusuz, Başkan Biden’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkisini nasıl yürüteceği bu denklemin çok önemli bir sorusuydu.

*

İşte bu ortamda ABD’de Türkiye konusunda yürütülen oldukça canlı tartışmada birçok görüşün belirdiği söylenebilir. Azımsanmayacak bir kesim, yeni yönetimin Türkiye’ye karşı en azından başlangıç döneminde daha sorgulayıcı, mesafeli bir politika izleyerek, ABD’nin beklentilerinin dikkate alınacağı yeni bir ilişki yapısının tesis edilmesini savunmuştur.

Bunun karşısında “Türkiye’siz yapamayız, her şeye rağmen Türkiye ile yakın çalışma ilişkimizi sürdürelim” diyen ve stratejik çıkarlar üzerinden geleneksel çizginin devamını savunanlar yer alıyor.

Ancak kabul edelim ki, Demokratların Washington’a gelmeleriyle birlikte yeni bir iklimin belirdiğini göz ardı edemeyiz. Üstelik bu iklim Demokrat yönetimin dış politikasındaki -dünyada demokrasinin güçlendirilmesi- hedefinden de besleniyor.

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Biden yönetimine dönük beklentisi neydi? Karşılığı nasıl geldi?

Geçen 3 Kasım tarihinde yapılan başkanlık seçiminde Ankara’nın umudu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bütün iniş çıkılara rağmen yakın bir çalışma ilişkisi kurmuş olduğu Cumhuriyetçi aday Başkan Donald Trump’ın sandıktan galip çıkmasıydı. Ancak Joe Biden’ın kazandığının kesinleştiği andan itibaren Ankara gerçekçi bir tavırla projektörlerini süratle Demokrat Başkan’a doğru çevirdi.

Biden yönetimiyle ilişkilerde yeni bir başlangıç yapılabileceği düşüncesinin hâkim olduğu belirgin bir iyimserlik havası içinde 20 Ocak’a kadar sürecek geçiş döneminin tamamlanması beklendi. Her yeni başkanın işbaşı yapmasından sonra olduğu gibi, Biden’ın da ant içip Beyaz Saray’a adım atmasıyla birlikte makul bir sürede ilk temasın kurulacağı ve karşılıklı çıkarların ağır basmasıyla yola devam edileceği düşünülüyordu.

Bu beklenti içinde Biden’ın 2020 yılı ocak ayında New York Times gazetesine Erdoğan hakkında eleştirel ifadeler kullandığı ve kendisine karşı muhalefetin desteklenmesi gerektiğini söylediği mülakatının üzerine sünger çekildi. Hatta Erdoğan, bir açıklamasında Biden’ın bu sözlerine atıfla, “Biden beni iyi tanıyan birisi. Ben de onu iyi tanıyorum ama bir kez bir açıklaması oldu, ben cevap dahi vermedim. Şimdi böyle bir şey siyasiler arasında asla tevessül edilmeyecek bir konudur” diyerek meseleyi kapatmak isteyen bir tonda konuştu. (11 Aralık 2020)

Erdoğan, bu açıklamasında Biden’ın göreve başlamasını beklemek eğilimindeydi: “Ben bazı şeylere alıştığım için diyorum ki, Amerika’da devir teslim yapıldıktan sonra herhalde akışı çok daha iyi göreceğiz. Onun için bize düşen ‘Men sabera zafera’, sabredeceğiz ve göreceğiz...”

Erdoğan’ın söylediği Arapça “Men sabera zafera” sözü, “Sabreden zafere ulaşır” anlamına geliyor.

‘ALTERNATİF ARAYIŞINDA DEĞİLİZ’ MESAJI

Geçiş dönemi sırasında Erdoğan göreve gelmeye hazırlanan Biden’a bir dizi sıcak mesaj gönderdi.

Örneğin bu mesajlardan birinde “Ülkemizin ne Doğu’ya ne de Batı’ya sırtını dönme gibi bir lüksü olabilir” dedikten sonra Erdoğan şunları söyledi:

Yazının Devamını Oku

Türk-ABD ilişkileri bu kadar basıncı taşıyabilecek mi?

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin tarihi tezatların tarihidir.

Bir yönüne baktığınızda, geçmişte belli dönemlerde yakın dostluk, müttefiklik, zenginleştirilmiş ortaklık, stratejik ortaklık, model ortaklık gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılan, bunlar üzerinden yüceltilen, ileri götürülmeye, her seferinde bir kademe yukarı çıkartılmaya çalışılan bir ilişki görüyoruz.

Gerçekten de konjonktürün uygun olduğu zamanlarda Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin yüksek bir zeminde seyrettiği dönemler yaşandığı söylenebilir, çok uzun sürelere yayılmasa da...

Madalyonun diğer yüzünde ise ilişkilere damgasını vurmuş büyük krizlerin, kapanmayan ciddi görüş ayrılıklarının, travmaların uzun bir listesi vardır.

Ankara cephesinde, 1964 yılında Türkiye’ye NATO güvencesinin işlemeyebileceği mesajını içeren ünlü “Johnson Mektubu” ve ABD Kongresi’nin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle 1975’te Türkiye’ye silah ambargosu uygulayıp bir NATO ordusunun savunma yeteneklerinde ağır bir tahribata yol açması, bu krizlerin en uç örnekleri arasında sayılabilir.

Washington’dan bakıldığında, 1 Mart 2003 tarihinde Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a cephe açılmasına izin verecek tezkereye TBMM’den verilen ‘hayır’ yanıtı ABD tarafında derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunu, aynı yıl Irak Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına ABD askerleri tarafından çuval geçirilmesi hadisesi izlemiştir.

ABD TARAFININ MUHAKEME ZAFİYETLERİ

Gelgelelim ilişkiler, bu sert sarsıntılara, bunların bıraktığı kalıcı izlere rağmen patlak veren sorunları bir şekilde taşıyabilmiştir. Bütün olumsuzlukların varlığına rağmen bu ilişkiyi ileri götürmeye dönük bir karşılıklı irade her seferinde ortaya konabilmiştir. İki tarafın karşılıklı çıkarları o kadar iç içe geçmiştir ve o kadar baskındır ki, bir noktada yaşanan problemlere, güvensizliklere rağmen her seferinde yeni başlangıçlar yapılabilmiştir.

En azından yakın zamanlara kadar böyleydi.

Yazının Devamını Oku

'Ermeni soykırımı' tartışması... Özal ‘Tek atımlık silah’ demişti, bakalım öyle mi çıkacak?

Başbakan Turgut Özal’ın Washington D.C.’ye geldiğinde her zaman kaldığı Madison Oteli’nin 15’inci katındaki suit odasından içeri adım attığımda beni bekleyen sürprizden habersizdim.

Tarih 14 Aralık 1988. ABD’deki başkanlık seçiminin bir ay kadar sonrasıydı. Beyaz Saray’da iki dönemi tamamlayan Ronald Reagan’ın ardından yerine kendisinin “Başkan Yardımcısı” olan “Baba” George Bush seçilmişti.

Özal’ın ziyareti ikisi arasındaki geçiş dönemine rastlıyordu. Ocak ayındaki resmi ant içme törenini beklemeden, yani Bush daha işbaşı yapmadan Washington’a gelmişti Özal. Reagan’a veda ederken, asıl hedefi dört yıl Beyaz Saray’da oturacak olan yeni başkan Bush ile yakın bir çalışma ilişkisinin altyapısını hazırlamaktı.

BABA BUSH ERMENİLERE VAATTE BULUNMUŞTU AMA...

O yıllarda da Kongre’de sıkça “Ermeni soykırımı” tasarıları gündeme giriyor, Türk-ABD ilişkileri de her seferinde bu tasarıların yarattığı yüksek basınç alanı içinde sıkışıyordu. Türkiye’nin politikası, kategorik bir şekilde bu tasarıları engellemek üzerine kurulmuştu.

Türkiye, bu tasarıların kabul edilmesini önlemek için elindeki baskı kartlarını, stratejik ağırlığını masaya koymaktan çekinmiyor, bütün imkânlarını bu doğrultuda seferber ediyordu.

Başkan Bush’un seçim kampanyası sırasında “Ermeni soykırımı kurbanlarının Kongre tarafından anılmasını destekleyeceği” vaadinde bulunmuş olması hassas bir durum yaratmıştı. Bu yönde bir tutum, ABD yönetiminin Ermeni grupların “soykırım” tezini tanıması anlamına gelecekti. Ankara cephesinde dikkatler Bush’un bu sözünü tutup tutmayacağı sorusuna çevrilmişti.

TEK ATIMI ATARSIN BİTER GİDER...

O yıllarda Hürriyet’in Washington muhabiri olarak görev yapıyordum. Madison Oteli’ndeki mülakatta

Yazının Devamını Oku

Türkiye-ABD ilişkilerine 24 Nisan gölgesi mi?

Bugün, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin kritik günlerinden biri olmaya aday.

Ankara ile Washington arasında yaşanmakta olan hassasiyetin temelinde ABD Başkanı Joe Biden’ın Ermenilerin her yıl “Soykırım Günü” olarak andıkları 24 Nisan tarihi nedeniyle yayımlayacağı mesajda “soykırım” sözcüğünü geçirip geçirmeyeceği sorusu asılı duruyor.

Biden’ın bu sözcüğü kullanıp kullanmamasına göre Türkiye-ABD ilişkilerinin önümüzdeki günlerdeki seyri de farklı yönelişlere girebilecek. Demokrat Başkan’ın açıklamasında bu ifadeyi telaffuz etmesi halinde ABD ile ilişkilerde kuvvetli bir sarsıntının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

Meselenin iki ülkenin ilişkilerinde taşıdığı ağırlığı gösterebilmek bakımından çok kısaca dosyanın tarihi arka planını hatırlamamız gerekiyor.

ERMENİLERİN STRATEJİSİ

ABD’deki Ermeni grupların “soykırım” tezlerine siyasi ve hukuki dayanak oluşturabilmek amacıyla Washington’da izledikleri strateji bugüne dek iki önemli zeminde yürüdü: Kongre ve Beyaz Saray...

Ermeni lobisi, geride bıraktığımız on yıllar içinde bütün mücadelesinde önce A) “Soykırım” iddialarını içeren karar tasarılarını Kongre’de kabul ettirmeyi, ardından B) Beyaz Saray’da oturan başkana bu yönde bir açıklama yaptırıp, bunu ABD yönetiminin resmi görüşü olarak kayda geçirmeyi hedefledi.

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler son 40 yıldır bu girişimler üzerinde sayısız çekişme, gerilim ve krize sahne olmuştur. Terazide ABD’nin Türkiye’ye dönük çıkarlarının ağır basması sonucu yönetimlerin her seferinde ağırlıklarını Türkiye’den yana koymasıyla Ermeni lobisi bu hedeflerine -istisnalar dışında- çoğunluk ulaşamamıştır. En azından yakın bir zamana kadar durum önemli ölçüde bu çizgide devam etmiştir.

KONGRE’DEN 

Yazının Devamını Oku

COVID-19’la mücadelede bir yıl önce bir yıl sonra

Bundan bir yıl öncesine dönelim. Büyük bir tedirginlik içinde evlerimize çekilmiştik. Dışarıya tekin olmayan bir sessizlik yerleşmişti. Ana caddelerden tek tük geçen araçlar, tenha kaldırımlar, daha çok terk edilmiş şehir görüntülerini çağrıştırıyordu.

Evlerde kapılarımızın hemen sınırları dışında COVID-19’un hükümranlığı başlıyordu. Virüs, dışarı adım atacak olanları bekliyordu temas kurabilmek için. Kapılarımızı sımsıkı kapatmıştık

İtalya, İspanya gibi birçok önde gelen Avrupa ülkesinde bir ara günlük 800-900’lere kadar yükselen ölüm rakamları açıklanıyordu. Bu haberleri izledikçe daha çok kaygılanıyorduk.

Virüsün ölümle el ele vererek Türkiye’de de yavaş yavaş yayılmakta olduğunu hissediyorduk.

Salgının beraberinde taşıdığı korku dalgası bir örtü halinde ülkenin üzerini kaplıyordu.

*

Günün en önemli saati Sağlık Bakanlığı’nın turkuvaz tabloyu açıkladığı zaman kesiti olmuştu. Her akşam nefeslerimizi tutarak tablonun içinden çıkacak rakamları bekliyorduk.

Belli aralıklarla Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın düzenlediği basın toplantılarına bütün kanallar bağlanıyor, her evin salonunda insanlar televizyonlarının başında kendisinin vereceği mesajlara kilitleniyordu. Kamuoyuyla kurduğu diyalog kendisini birden Türkiye’nin en çok tanınan şahsiyetlerinden biri haline getirmişti.

Bu arada kısıtlamalar birbiri ardına geliyordu. Her kısıtlamayla bildiğimiz hayatın dairesinden biraz daha uzaklaşıyorduk. Hayatımızın yüzölçümü giderek daralıyordu. Daha önce yaşadığımız, tanık olduğumuz felaketlerin hiçbirine benzemiyordu COVID-19.

Yazının Devamını Oku

Aşı kampanyasında temponun yükselmesi gerekiyor

Sağlık Bakanlığı’nın web sayfasında yer alan ve gün içinde sürekli yenilenen “COVID-19 Aşı Bilgilendirme Platformu”nda dün sabah saat 09.00 itibarıyla ülkemizde toplam 20 milyon 425 bin doz aşı yapılmış görünüyordu.

Bu yazıyı kaleme alırken saat 14.45’te kontrol ettiğimde toplam doz sayısı 20 milyon 543 bine çıkmıştı. Bakanlığın tablosu, bu toplam içinde 12 milyon 642 bin vatandaşımızın yalnızca birinci doz aşıyı olduğunu, 7 milyon 900 bin vatandaşımızın ise iki dozu da tamamladığını gösteriyordu.

Yapacağımız hesaplama için bu rakamları baz alalım. Ancak dikkate almamız gereken bir başka veri daha var. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 4 Şubat tarihli açıklamasına göre ülkemizin 2020 yılı nüfusu 83 milyon 614 bin 362 kişiydi.

Bu verileri yan yana getirdiğimizde şu iki tespiti yapabiliriz. Birincisi, dün itibarıyla Türkiye’de nüfusun yüzde 15.1’i henüz yalnızca bir doz aşılanmıştı.

Diğer tespite gelirsek, virüse karşı bağışıklık kazanma anlamında zorunlu görülen iki doz aşı hedefi açısından nüfusun henüz yüzde 9.4’ü bu kritik eşiği geçebilmiştir. Bu eşiği geçenler içinde ağırlıklı olarak sayıları A) 1 milyonu aşkın sağlık personelinin çoğunluğu ile B) 65 yaş ve üstündeki kümede aşı olanlar yer alıyor. TÜİK’e göre, 65 yaş ve üstü olanlar nüfusun yüzde 9.5’ini oluşturuyor.

AŞILAMA BU TEMPOYLA DEVAM EDERSE...

 Türkiye’de aşı kampanyası 13 Ocak tarihinde Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’nın gazetecilerin önünde ilk aşıyı olmasıyla başlamıştı. Demek ki, -üç ay bir hafta- gibi bir süre içinde vardığımız nokta, nüfusun henüz yüzde 9.4’ünün aşılanmasının tamamlanmış olmasıdır.

Bu sonuç bizi bugünlerde her vatandaşın zihninde asılı duran en hayati soruya götürüyor. Nüfusun kalan bölümünün aşısı ne kadar zaman içinde tamamlanabilir?

Aşı kampanyasının aynı tempoda gitmesi halinde, virüsle mücadelede hedeflenen toplumsal bağışıklık düzeyine arzulanan sürede ulaşılabilmesi güç görünüyor. Mevcut tempoda gidilirse Türkiye’nin hedeflenen bağışıklığı kazanabilmesi 2022’ye kalabilir.

Yazının Devamını Oku

Entübe edilirken yoğun bakım odasına son kez bakmak

Doktorunuz, kanınızdaki oksijen oranı kritik eşiğin altına düştüğü için akciğerinizin desteksiz çalışamayacağını söylüyor. Artık entübe edilmeniz, solunum cihazına bağlanmanız gerekiyor.

COVID-19 hastası olarak başka bir seçeneğiniz yok. Ağzınızdan içeri sokularak nefes borunuzdan akciğerlerinize doğru yerleştirilecek bir borudan verilecek oksijenle sizi hayata bağlamaya çalışacaklar. Bu sıkıntılı işlemi yapabilmek için önce anestezi ile sizi bayıltacaklarını söylüyorlar.

Birazdan bilincinizin kapanacağı gerçeği ile karşı karşıyasınız. Bilincinizin bir daha açılıp açılmayacağını bilmeden son bir kez çevrenize bakıyorsunuz.

Hasta yatağınızın çevresinde toplanmış yoğun bakım uzmanı doktor, kısa bir süre sonra anestezi ve ardından entübasyon işlemlerine katılacak sağlık personelini görüyorsunuz.

Bu, yoksa hayata son bakışınız mı?

*

Sonrasında bilincinizin kapanmasıyla birlikte girdiğiniz o derin uykuda ölüm ile yaşam arasındaki belli belirsiz bir çizginin üzerindeki yolculuğunuz başlıyor. Çizginin öbür tarafına da geçebilirsiniz, bu tarafında da kalabilirsiniz.

Bazen yeniden gözünüzü açabiliyorsunuz. Çok uzun sürmüş, kaybolmuş bir zamanın ardından uyandırıldığınızda, yapılan kontrolden sonra doktorunuz artık desteğe ihtiyacınızın kalmadığını söylüyor. Rahat nefes alabildiğinizi hissediyorsunuz. Şanslısınız, hayata döndünüz...

Ancak bazen bağlandığınız monitörün ekranında kalp atışlarınızı gösteren düzenli ritmik hareketler birden düz bir çizgiye dönüyor. Düz bir çizgi ve onu tamamlayan kesintisiz düz bir ses...

Yazının Devamını Oku

Nüfus faktörüne göre vaka sayısında Uruguay’dan sonra dünya ikincisiyiz

COVID-19 salgınında düşündürücü tablo

Tablonun bugünkü vahim noktaya nasıl bir seyir içinde geldiğini görebilmek bakımından grafiklere yalnızca göz atmak yeterli. Sağlık Bakanlığı’nın resmi verilerine dayanılarak hazırlanan bu grafik, 1 Mart tarihinde kademeli normalleşmeye geçiş kararının açıklanmasından sonra COVID-19 vakaları ve bu vakalardan kaynaklanan vefat sayılarında bir buçuk aylık bir süre içinde nasıl bir patlama yaşandığını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Rakamlar üzerinden anlatmamız gerekirse, 1-7 Mart haftasında toplam 78 bin 829 olan vaka sayısı yedi hafta sonunda geçen hafta 419 bin 436’ya yükselmiştir. Tam 5.3 kat bir artış söz konusudur.

Vefat sayısına baktığımızda, 1-7 Mart haftasında toplam 461 olan vefat sayısı, 12-18 Nisan aralığında geçen hafta 1.987’ye çıkmıştır. Artış 4.3 kattır.

Grafikte yer vermediğimiz iki ayrı kategori bu tabloyu tamamlıyor. Yeni vakalar içinde belirti gösteren ve “hasta” diye tanımlanan vakalara ilişkin kategoride 1-7 Mart haftası toplamı olarak 4 bin 822 sayısı açıklanmıştı. Geçen hafta bu toplam 20 bin 30’du. Burada da 4.15 kat bir artış meydana gelmiştir.

Sağlık Bakanlığı’nın paylaştığı bir başka kategori olan ve durumu ağır bir şekilde seyredenleri gösteren “ağır hasta” sayısındaki yükselişe baktığımızda da şu tabloyla karşılaşıyoruz: 1 Mart tarihinde Türkiye’deki bütün hastanelerde toplam 1.215 ağır hasta varken, önceki akşam itibarıyla bu sayı 3 bin 275’e yükselmiştir. Artış 2.7 kattır.

YENİ VAKALARDA İKİNCİ DALGANIN İKİ KATINA ÇIKILDI

Bu verileri geçen kasım-aralık aylarında yaşadığımız salgının ikinci dalgasıyla karşılaştırdığımızda rakamların nasıl tırmandığını daha da çarpıcı bir şekilde görebiliyoruz. Karşılaştırma bize şunu anlatıyor: İkinci dalgada vaka sayısının en yüksek kaydedildiği hafta 30 Kasım-6 Aralık arasıydı ve toplam sayı 220 bin 667 olarak duyurulmuştu. Vakaların yükselmesi nedeniyle 30 Kasım’da açıklanan kısıtlama önlemleri sonrasında bu kategoride düzenli bir düşüş yönelişine girilmişti.

Oysa içinde bulunduğumuz üçüncü dalgada, geçen hafta 419 bine tırmanan vaka toplamı, ikinci dalgadaki pik noktasının neredeyse iki katına çıkıldığını gösteriyor.

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Akbulut’a veda etmek...

1972 yılı, 12 Mart ara rejim dönemiydi.

Erzincan’da akşam alkolü fazla kaçıran muhasebeci Necdet Aksu, yolda çevirme yapan polise kafa tutup küfredince, kendisini Yenişehir Karakolu’nda buldu. Burada polisler tarafından dövüldü, falakaya yatırıldı.

Maruz kaldığı mağduriyet nedeniyle şikâyette bulunmak isteyen Aksu, o dönemde Erzincan’da Adalet Partisi’nin il başkanlığını da yapmakta olan avukat arkadaşı Yıldırım Akbulut’un kapısını çaldı. Akbulut’un davayı üstlenmesiyle önce Hükümet Tabipliği’nden el ve ayaklardaki darp izlerini tespit eden bir rapor alındı.

Akbulut, sadece polisleri dava etmekle kalmadı, dönemin İçişleri Bakanı Ferit Kubat’a 43 imzalı bir protesto telgrafı çekerek, hem olayı aktardı hem de karakollarda halka kötü davranıldığı konusunda şikâyette bulundu. Davada iki komiser muavini üçer ay hapis cezasına çarptırıldı.

Gazeteci Faruk Bildirici’nin “Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi” başlıklı kitabında yer verdiği ve aynı zamanda kendi web sitesinde de yayımladığı ayrıntılı Yıldırım Akbulut biyografisinden aktardığım bu olayda, geçen çarşamba günü 86 yaşında kaybettiğimiz Erzincanlı politikacı, haksızlığa baş eğmeyen, cesur bir kimlikle karşımıza çıkıyor.

Özellikle bir ara rejim döneminde Erzincan’daki bir avukatın karakolda yaşanan bir falaka hadisesi üzerine başlattığı hak arama mücadelesi, o günlerin koşulları ve yerleşik zihniyeti altında pek emsali olmayan bir tavır olarak görülmelidir.

Ancak ANAP’ın İçişleri Bakanı olduğu (1984-87) dönemde Polis Yetki ve Selahiyetleri Yasası üzerindeki değişiklikler görüşülürken, polisteki işkence uygulamalarıyla ilgili suçlamalar karşısında Akbulut’un Meclis kürsüsünden “Biz kimseye işkence yapıldığını kabul etmiyoruz” diye konuşma noktasına gelmesi, geçmişteki öyküsünden uzaklaşan bir durumu gösteriyordu.

ERZİNCAN’DA ANAP’I KURUYOR

Önceki gün Ankara’daki “

Yazının Devamını Oku