Gürtuna adına gelen cevap

Turgut ŞAVKAY
Haberin Devamı

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna ile ilgili yazıma cevap gecikmedi. Kendisi çok meşgul olduğundan açıklamayı yapmak basın danışmanına düşmüş. Yalnız nezaketi büsbütün bir yana bırakıp

cevabi yazılarının altına bir ad ve imza koymayı da unutmuşlar.

Büyükşehir belediyesi, insafsız ve gerçeksiz bulunan yazıma karşılık kendi dönemlerinde 3897 km su borusu döşendiğini, şebekenin yüzde 92'sinin yenilendiğini, su kaybının yüzde 65'den yüzde 33'e düştüğünü söylüyor.

Bir de havadaki kükürt dioksit oranının 1993-1994 ortalamasının metreküpte 350 mikrogram olduğunu, bunun günümüzde 65 ve 50 gibi değerlere düştüğünü öne sürüyorlar.

8 yıl Ortaköy'de oturdum. Maslak'a taşınalı daha altı ay olmadı. Ortaköy'de oturduğum sürece musluğumdan hep paslı su aktı. Hürriyet'te 7. kattayım. Pencereden baktığımda -her zaman değilse bile- kışın sık sık havanın kurşun gibi ağır olduğu çıplak gözle görülüyor.

Bilimsel -onların deyimiyle ''ilmi''- veriler elbette önemli. Ama bir İstanbullu olarak benim yaşadıklarımın hiç mi

önemi yok. Sonra söyledikleri gibi su şebekesinin yüzde 92'si yenilenmişse su kaçağı hala niye yüzde 33 gibi

yüksek bir oranda seyrediyor?

Bir de sayın basın danışmanlığı (!) ''İstanbul'da oksijen barları açılsa şayet, İstanbulluların buraya rağbet etmeyecekleri bir gerçek, ama İstanbul'u plazalarından soluyanların bu barların müdavimi olacakları kuşku götürmez görünüyor'' sözlerini pek anlayamadım.

Gerçi plaza sahibi değilim ama,

yine de ne denmek istendiğini

merak ettim doğrusu.

Gülriz Sururi ile bir akşam

Gülriz Sururi günümüz Türk tiyatrosunun anıt isimlerinden biri. Bir davette karşılaştığımızda, ''söyleyeceklerim var'' demişti. Boş bulunup ''niye şimdi söylemiyorsunuz'' demedim. Çünkü ''Söyleyeceklerim var'' Gülriz Sururi'nin Kenter Tiyatrosu'ndaki oyununun adı.

Pazartesi akşamı Kenterler'e gidip oyunu seyrettim. Söyleyeceklerini dinledim. Gülriz Hanımla aynı havayı soludum. Bundan da büyük mutluluk duydum.

Oyun bir ''retrospektif''. Yani eski oyunlardan bir derleme. Tevrat'ta söylenen, Romalı imparator ve düşünür Marcus Aurelius'un ''Derin Düşünceler''inde tekrarladığı gibi, ''güneş altında söylenmiş yeni bir şey yok'' zaten.

Gülriz Sururi, şimdiye kadar oynadığı oyunlardaki her zaman bir değer ifade ettiğine inandığı sözleri ustaca ayıklayıp sunuyor. Adeta bir tiyatro güldestesi sözkonusu.

Oyun, Hakan Vanlı'nın mükemmel eşliğiyle neredeyse tümüyle Gülriz Sururi'nin omuzları üzerinde. Gülriz Hanım'ın oyunculuğunu eleştirmek bana düşmez. Böyle bir davranış haddimi aşar. Ben sadece bir seyirci olarak iki saat boyunca kendisini hiç eksilmeyen bir dikkat ve hayranlıkla izlediğimi söylemekle yetineceğim. Gülriz Sururi tek başına koca bir sahneyi kolayca dolduruyor. İnsanı peşisıra sürüklüyor.

Gülriz Hanım, ''oyunculuk şu kısa hayatta insanın birden fazla kimliğe bürünmesini sağladığı için cazip'' demişti. Bence doğru, ama eksik. Çünkü tiyatro ona bir tür ''femme fatale''liği, baştançıkartıcılığı da sağlıyor. Hangi kadın bu kadar baştançıkartıcı olmak istemez?

Sadettin Davran, ''Oyuncular bize hiçbir zaman erişemeyeceğimiz meyveler tattırılırlar'' der. Çok doğru. Tıpkı ''tiyatro maske değil. Yüzümüz. Biz tiyatroyuz'' sözleri gibi. ''Tiyatro anamız. En eski sanat. En eski okul. Bütün üniversitelerden eski. Yaşamın kendisi. Özü, sözü.''

Haldun Taner, Gülriz Sururi'ye ''sizinle aynı zamanda yaşamış olmak çok güzel'' demiş. İnanın, Gülriz Hanım bunu söylemeden önce ben de tıpkı Haldun Taner gibi düşünmüştüm. Gülriz Sururi'siz bir hayat biraz yavan olurdu doğrusu. İstanbul'da yaşam onunla çok daha güzel.

İstiklal Caddesi

İstiklal Caddesi'nin araba trafiğine açılması için bir kampanya sürüyor. Başını da Vitali Hakko'dan hız ve ilham alan Beyoğlu'nu güzelleştirmek isteyen bir işadamı grubu çekiyor.

Serdar Turgut bunlara fazlasıyla insaf sınırları içinde kalan fevkalade kibar bir uyarı yazısı yazdı. Hürriyet İstanbul'un dünkü sayısında bu yazıyı mutlaka okumuş olmalısınız.

Ben aynı nezaket sınırları içinde kalamayacağım. Çünkü bu ''Beyoğlu'nu güzelleştirme'' işinin altında oldum bittim bir çapanoğlu olduğunu düşünüyorum.

Beyoğlu 1950'li, hatta 1960'lı yılların İstanbul'unun en şık mekanlarından biriydi. Hani, kravatsız adam dolaşmazdı dedikleri türden bir yer. Tiyatrolar, sinemalar, şık pastaneler, en lüks restoranlar hep buradaydı. Elbette buralarda dolaşanlar da aynı şıklığı sergiliyordu.

Ancak şehirlerde birer canlı organizma. Bazı bölgeleri zamanla kadükleşiyor, kuruyor, hatta daha sağlıklı bir gelişme için büsbütün budanıyor. Yeni yerleşim merkezleri, yeni çekim noktaları oluşuyor.

Beyoğlu zamanla kan kaybetti. Eski çekiciliğini yitirdi. Ben bunda şaşacak ve ağlanacak bir yan bulamıyorum. Sadece bir Galatasaraylı olarak, okulumun giderek kötüleşen bir ortamın içinde kalmasına hayıflanıyorum, o kadar.

Öte yandan çok yerinde bir tutumla, Beyoğlu büsbütün harabe haline gelmeye bırakılmadı. Kentin kültürel geçmişinde önemli bir yeri olan bu bölge Yapı ve Kredi Bankası, Akbank, Borusan gibi ciddi kuruluşlarca birer kültür üssü haline getirildi. Bunları izleyenler kitapçılar oldu. Kentin en iyi kitapçıları İstiklal Caddesi üzerinde veya hemen yan sokaklarda üslendiler. Eski lüks lokantalar değilse bile, şık kafeler açıldı.

Şimdi İstiklal Caddesi üzerinde öncelikli olarak yukarıda saydığım yerlerin orta sınıftan gelme, orta gelir grubundaki müdavimleri görülüyor. Bir de,ne yalan söylemeli, ucuzlayan Cadde-i Kebir'deki yerlerin cazibesine kapılıp buralarda dükkan tutmuş ucuzcu mağazalar mevcut. Elbette bunların müşterileri de burada bulunacak. Üstelik, Beyoğlu'nun uzaklarda da kalmış olsa hala büsbütün yitip gitmemiş ününe kapılıp burayı gezinti mekanı haline getiren avam da bu cadde üzerinde gezinmekte.

Yukarıdaki her üç insan tipi de Beyoğlu'nu güzelleştirme merakına düşmüş zengin dükkan sahiplerine yabancı. Bu kesimler onların müşterisi değil. Üstelik havass takımından müşterilerini de besbelli rahatsız ediyor. Arabalar caddeye gidecek olursa, havass takımı avam takımı ile birarada bulunmadan rahatça alış veriş edecek. Sorun da çözülmüş olacak.

Ama ne yaparsınız ki, memlekette iyi veya kötü, kör ya da topal bir demokrasi var ve üniversitedeki Amerikalı kamu hukuku hocamızın söylediği gibi, ''demokrasi, biraz da avamlık demektir.''

Yazarın Tüm Yazıları