GeriDeniz BAYRAMOĞLU Enflasyon coşarken faiz indirimi hayali
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Enflasyon coşarken faiz indirimi hayali

Piyasa oyuncuları, TİM, ve daha bir sürü insan Merkez Bankasının radikal bir şekilde faiz indirimine gitmesini istiyor. İsterler tabii, neden istemesinler. Ama bu isteğin gerçekleşmesi mümkün mü derseniz, o zaman durum değişiyor…

Fiyatları hızla artan emtia fiyatları tüm dünyada enflasyon riskini yeniden hortlattı. Bu durum, küresel anlamda yeniden enflasyon baskısının hissedildiği bir döneme gireceğimizin işareti. Türkiye’de ise bu baskıyı hissetmeye henüz başlamadık.

 

Hazine’den sorumlu devlet bakanı Mehmet Şimşek bugün TÜSİAD’ın düzenlediği bir toplantıda basın mensuplarının sorularını yanıtlarken benim yukarda yaptığım analizin bir benzerini yaparak yüksek çıkan enflasyon rakamlarının sebebi olarak küresel bazda hızla yükselen emtia fiyatlarına bağlı olarak artan enflasyonist baskıyı gösterdi.

 

Doğru, petrol ve metal fiyatlarındaki artış Türkiye’de de enflasyonist baskı oluşturacak. Ama emtia piyasalarında kontratların ağırlıklı olarak 3-6 aylık vadelerle yapıldığını bildiğimden, bu alandaki fiyat artışının enflasyon üzerindeki etkisinin henüz hissedilmediğini düşünüyorum. Bana göre bu alandan gelen fiyat baskısı 2008’den itibaren enflasyon rakamlarında hissedilecek.

 

Gelen rakamları tekrarlamanın bir anlamı yok. Ama şunu bir kere daha vurgulamamız gerek, gelen son rakamlarla birlikte TÜFE yüzde 8,40, ÜFE ise yüzde 5.65 seviyesine çıktı. TÜFE için Merkez Bankası’nın çizdiği artı-eksi iki puanlık bandın da dışına çıkmış olduk. Çıkmak ne kelime roket hızıyla fırladık desek bile yeridir…

 

Merkez Bankası’nın bu yılki hedefi yüzde 4’lük bir enflasyon rakamıydı. Bunun rakam çerçevesinde oluşturulan dalgalanma bandı ise yüzde 2-6’lık bir enflasyon aralığını kapsıyordu. Oysa TÜFE’yi yüzde 8’in üzerine fırlatan bu son enflasyon rakamıyla birlikte hedefin iki katından fazla bir rakama çıktık.

 

Gelecek aylarda da enflasyon açısından olumlu bir seyir beklemek hayal olacak. Geleneksel olarak yüksek gelen hizmet fiyatlarına ek olarak kamu zamları ve ÖTV artışlarının etkileri daha birkaç ay sürecek. Gıda fiyatlarının etkisini de göz ardı etmemiz lazım. Hele de kuraklık etkisi… Bugün bir açıklama yapan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye'nin buğday üretiminin bu yıl 2006'ya göre yüzde 13,3 azalarak 17,3 milyon ton, arpa üretiminin ise yüzde 22,4 düşüşle 7,4 milyon tona gerilemesinin beklendiğini açıkladı. Rekoltedeki bu düşüşünün fiyat baskısı olarak yansımayacağını düşünebilir miyiz?

 

Ya da yılsonu yaklaşırken Ankara’da taksi fiyatlarına yapılan yüzde 17’lik zam gibi enflasyon hedefini kat kat aşan özel sektör zamlarının etkisi…

 

Tüm bunlardan sonra aklıma ister istemez şu soru takılıyor:

Göz var izan var, bu enflasyon rakamları varken faiz indirimi olur mu?

X

Bono faizine dikkat

Amerika’da Şükran Günü dolayısıyla yaşanan alışveriş çılgınlığı ülkenin makro rakamlarını da etkiledi. Yüzde 4 gelmesi beklenen perakende satışlarındaki artış oranı yüzde 8.3 geldi.
Ayrıca şirket bilânçoları ve birleşmeleri alanında da umut vaat eden haberler gelince piyasalarda kısa vadeli bir toparlanma gördük. Ama bu toparlanma hakikaten kısa vadeli oldu. Piyasalar yine bilanço haberleriyle yıkıldı.
 
ABD’de perakende satışlardaki artış Cuma günü başta ABD borsaları olmak üzere tüm dünya piyasalarında yükseliş olarak kendisini gösterdi. Cuma günü Dow Jones yüzde 1.4, Nasdaq ise yüzde 1.3 oranında yükseldi. Dün sabah da dünya piyasaları Asya borsalarından başlayarak yükselişle açıldı. Bu havanın etkisi bizim borsamızda da kendisini hissettirdi elbette.
 
Borsa sabah açılışta hızlı bir şekilde yükseldi. Ardından Avrupa borsalarının da güne yükselişle başladığını izledik. Ama sonra işler birden değişti.
 
Piyasalardaki seyrin neden değiştiği sorusunu yanıtlamadan evvel ABD perakende rakamlarının ne anlama geldiğine bakalım. CNN Türk’ün yeni Washington muhabiri ve benim İş Yemeği’ndeki eski program ortağım Ahu Özyurt bu sabah bana şöyle bir not geçti:
 
“Şükran günü sonrası "kara cuma" diye bilinen çılgın alışveriş gününde satışların geçen yıla göre % 8 arttığı belirtiliyor. Tüketici güveni geri gelmiş olabilir ama bazı uzmanlar alışveriş kalemlerinin küçüldüğüne ve ABD tüketicisinin alışveriş sezonunda bilgisayar TV gibi büyük alışverişten çok fotoğraf makinesi, i-pod gibi daha ucuz ürünlere yönelmiş olmasına dikkat çekiyor. Bu arada tabi durgunluğu aşmak için mağazalar da fiyatları aşağıya çekmeye başladı.
 
Bu durumun enflasyona olumlu etkisi olabilir. Petrol fiyatlarındaki artış tüketim endişeleri üzerinde hala etkili. Bugün ABD'nin olumlu açılma ihtimali çok yüksek ama "ralli havasına girmeyelim" derler uzmanlar”
 
Ahu’nun aktardığı bu bilgilerin Türkçesi şu: Gelen bu rakamlara güven olmaz!
 
Bu notun üzerinden daha birkaç saat geçmemişti ki başta Avrupa borsaları olmak üzere tüm dünya borsaları eksiye döndü. Şu gelen haberlere bir bakın ve söyleyin lütfen; nasıl dönmesin?
 
- Fransız bankası Natixis, 3. çeyrek bilançosunda, ABD mortgage piyasasındaki krizle tetiklenen finans krizindeki kayıplarının 604.8 milyon dolar olduğunu açıkladı. (Reuters)
 
- Aktiflerine göre ABD'nin en büyük bankası olan Citigroup, önümüzdeki aylarda 17 bin ila 45 bin arası kişiyi işten çıkarabileceğini bildirdi. (CNBC-E)
 
- Avrupa'nın en büyük bankası HSBC Holdings Plc iki yapılandırılmış yatırım aracı (SIV) Cullinan ve Asscher'i devam eden fonlama zorluklarına karşı desteklemek için yeniden yapılandırdığını açıkladı. HSBC yaptığı yazılı açıklamada yeniden yapılandırma maliyetinin Ağustos ayına kadar 35 milyar dolar olmasını beklediğini açıkladı. (Reuters)
 
Bu haberler ve arkasından gelen düşüşler piyasanın ne kadar kırılgan olduğunun ve her an her şeyin terse dönebileceğinin en önemli ispatı. Ama daha bu noktaya gelmeden yani sürpriz haberleri beklemeden de bu piyasanın pek tekin olmadığına dair elimizde ciddi bir veri var: Bono faizleri.
 
Şu anda piyasada 5 Ağustos 2009 vadeli tahvil gösterge kağıt konumunda. Bu kağıt yaklaşık 1.5 ay önce yüzde 15.9 civarında bir ortalama bileşik faiz ile ihraç edildi. İlk birkaç işlem gününde bu faiz oranı yüzde 15.8’lere kadar indi.
 
Bu dönemde Merkez bankası’nın uyguladığı kısa vadeli faiz oranı yüzde 16.75 seviyesindeydi. Fonlama maliyeti bir yana gösterge faiz ile piyasa faizi arasındaki fark nerdeyse 100 baz puan civarındaydı.
 
Arkasından dünyadaki çalkantının da etkisi ile faiz hafif hafif yükselmeye başladı. Önce yüzde 16 seviyesinin üzerine çıktı.
 
Bu arada geçen hafta Merkez Bankası kısa vadeli faiz oranını yarım puan indirerek yüzde 16.25 seviyesine çekti. Daha önceki faiz indirimlerinde, bono faizlerinin de aynı oranda gerilediğini izlememize rağmen geçen hafta bu beklenti gerçekleşmedi. Faiz yüzde 16.2 seviyesindeydi ve orada kaldı. Geçen haftadan bu yana da adım adım yükseldi ve dün yüzde 16.8 seviyesine çıktı.
 
Arada geçen zaman dilimi içersinde biz ara ara dünya borsalarına paralel bir biçimde bizim borsamızın da yükseldiğini gördük. Bu yükselişler kimi yorumcular tarafından yeni bir trend oluşumu olarak adlandırıldı. Ben ise İş yemeği programlarında sık sık şunu dile getirdim: Faizin yükseldiği bir ortamda borsadaki yükselişlere güven olmaz.
 
Son gelişmeler beni haklı çıkarıyor.
Yazının Devamını Oku

Faiz indirimi olursa yatırımcı yaşadı

Piyasalardaki harekete baktığımızda görüyoruz ki hem içerde hem de dışarıda herkes krizin en ağır kısmının atlatıldığını düşünüyor. Bu da birçok dünya borsasının, başta Brezilya olmak üzere rekor seviyeler yükselmesine neden oluyor.

Üstelik ABD'de açıklanan son verilere, yani tüketici güveninin düşmesi, ev satışlarının azalması ve ev stoklarının tarihi yüksek seviyeye çıkmasına rağmen borsaların değer kazanmaya devam etmesi işlerin bir süre daha iyi gideceğini gösteriyor.

Bu atmosferde TCMB'nin de gelecek dönemde faiz indirimlerine gitme olasılığı artmış durumda. Bugün Parametre programında konuğum olan TEB Portföy Genel Müdür yardımcısı Mehmet Özkaya da bu görüşte. Hatta TCMB'nin yılsonuna kadar 2 puanlık bir indirim yapabileceğini düşünüyor.  

Ama bu risklerin sona erdiği anlamına gelmiyor. Yukarda da söylediğimiz gibi piyasalar ABD'den gelen dataları faiz indirimi beklentisinin yarattığı sarhoşlukla ciddiye almadı ama bu beklenti biraz soğuduktan sonra ABD ekonomisine ilişkin resesyon ya da enflasyona ilişkin risk içeren datalar gelmeye devam ederse bu piyasaların hevesini kursağında bırakabilir. Bu durumda Fed yeni faiz indirimlerine gitmeye mecbur kalabilir.

Şimdilik riskleri bir kenara bırakalım ve yılsonuna kadar olan dönemi bir inceleyelim. Eğer Fed faiz indirimine devam eder ve TCMB de bu indirimlerin verdiği rahatlıkla içerde kısa vadeli faizde Mehmet Özkaya'nın dediği gibi 2 puan kadar indirim yaparsa bu kısa vadede gerçekten çok iyi bir kazanç olanağının kapısının açılmasını sağlayacak. Örneğin bugün piyasa fiyatından alınacak bono gelecek 3 ay içinde 2 puanlık faiz düşüşünü aynen yansıtacağı için çok iyi bir kar imkanı sunacak. Borsada ise başta bankalar olmak üzere mali sektör hisseleri prim yapacak. Yani hem bono hem de borsa kazandıracak. Ama dünyada işler ters gitmeye başlarsa bu kez düşük faiz bir dezavantaj haline gelebilir.

Şöyle ki; bizim en büyük sorunumuz cari açık. Merkez Bankası beklenti anketine göre yılsonunda cari açık 33 milyar dolar olarak bekleniyor. Dün bir basın toplantısı düzenleyen Citi Yatırım Araştırmaları'nın beklentisi ise 40 milyar dolar. Son 5 yılda 100 milyar dolar cari açık verdik ama 150 milyar dolar para çektik. Bu para girişinin sağlanmasında faizin yüksek olması sebeplerin başında gelirken siyasi istikrar bir diğer önemli gerekçeyi oluşturuyordu.

Şimdi faiz düşmeye başlarsa Türkiye’nin cazibesi azalabilir. Ama asıl sorun içerde siyasi istikrarın sürmesi… Eğer istikrarlı bir ülke görüntüsü çizersek, yani Malezya olmazsak, şimdilik bir sıkıntı yok.

Yazının Devamını Oku

Dört banka düğümü çözecek

Fed faiz kararı krizde sadece kısa bir fasıla… Ana sorun devam ediyor ve bu sorunun gerçek boyutuna ilişkin ilk veri bugün Lehman Brothers’ın bilanço rakamlarıyla ortaya çıkacak.

Ardından Goldman Sachs, Morgan Stanley ve Bear Stearns’ın bilançoları gelecek.   

ABD Merkez Bankası’nın bu akşam alacağı karar sonrası piyasaların yönü de belli olacak. Ama bu karar dünya piyasalarını iki aydır sallayan krizin sona erdiği ya da ereceği anlamına gelmiyor. Konu ile ilgilenen herkesin bilmesi gereken tek şey de bu.

Dünkü değerlendirmemizde ABD Merkez Bankası’nın yapacağı indirim oranına göre piyasaların muhtemelen hangi yönde gideceğini yazdık. Bundan daha önemlisi Fed’in kısa vadeli faiz oranını yarım ya da çeyrek puan indirmesi ve hatta hiç indirim yapmaması durumunda bunun ABD ekonomisinin sağlığı açısından nasıl anlaşılacağını, nasıl yorumlanacağını da aktardık.

Ama bu noktada bir virgül koyup uzun zamandır konuşmadığımız bir konuyu tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Hani hep “piyasalardaki rahatlama sadece Fed’in faiz indirimi yapacağı beklentisi nedeniyle oluştu. Oysa temel sorunla ilgili bir düzelme işareti yok” diyoruz ya, şimdi bu temel soruna ilişkin belki de ilk verileri elde etmek üzereyiz.

Bugün ABD’nin en büyük yatırım bankalarından biri olan Lehman Brothers, bilânço rakamlarını açıklayacak. Bu sayede mortgage piyasası ile başlayıp küresel sisteme bulaşan krizin ilk ve gerçek zararının boyutunu öğrenebileceğiz.

Lehman Brothers, ABD mortgage kredilerine bağlı olarak çıkartılan türev ürünlere en yoğun yatırım yapan bankalardan biri. Bu nedenle Lehman’ın ne kadar kar ya da zarar ettiği piyasalar açısından çok ama çok önemli. Ardından da Goldman Sachs, Morgan Stanley ve Bear Stearns’ın bilançoları gelecek. Bu dört dev yatırım bankası sayesinde biz de krizin boyutuna ilişkin daha net bir resme bakıyor olabileceğiz.

Ama bilanço çok sihirli bir yapılanma. Birkaç küçük rötuş, mevzuat çerçevesinde bazı rakamların farklı yerlere taşınması ya da farklı muhasebeleştirilmesi gerçek durumu kağıt üzerinde tamamen değiştirebilir.

Amerika’da şu sıralar tam da bu konu tartışılıyor. Acaba Lehman rakamları nasıl muhasebeleştirecek? Zararının tamamını bilançoda gösterecek mi? Zararı bugünkü değerler üzerinden mi yoksa gelecek değeri üzerinden mi hesaplayacak? Bu nedenle ABD’li üst düzey yöneticiler ABD Sermaye Piyasası Kurulu SEC’nin duruma el koyup bu zararların muhasebeleştirilmesinde belirli bir standart oluşturması gerektiğini savunuyor.

Yazının Devamını Oku

Telekom kilidi

Danıştay’da Türk telekom ihalesinin iptali için açılmış 18 ayrı dava var. Bu davalardan Haber-İş Sendikası’nın açmış olduğu davalardan biri ise diğerlerinden biraz daha farklı. Bu davada Danıştay’ın imtiyaz sözleşmesi ile ilgili fikri istendi ve bu kondaki kararın açıklanması için de gelecek haftayı beklememiz gerek. Çünkü Danıştay’ın kararını vermesi için gereken 2 aylık süre gelecek hafta doluyor.

Türkiye 3 Ekim sonrası not artırımı beklerken birden bire sıfırcı hoca S&P’nin gazabına uğradı. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P dün yayınladığı bir raporda ”petrol fiyatları bu seviyelerde devam ederse bu durum Pakistan ve Türkiye gibi ekonomileri etkileyeceği için kredi notu kalitesi de düşebilir” yorumunu yaptı.

Sosyal güvenlik yasa tasarısı ile ilgili görüşmelerin ilk günü olaylı bitti. Komisyon bugün tekrar toplanacak ama dün “bu yasayı engellemek için elimizden geleni yapacağız” diyen ve daha ilk madde için 20’ye yakın önerge vererek görüşmeleri kilitleyen CHP’nin bugün de aynı tavrını sürdürmesi bekleniyor.

Fed başımızın belası olmaya devam ediyor. Bugünlerde yine “Fed faiz artırmaya devam edecek aman dikkat” diyen uluslararası sermaye gelişmekte olan piyasalara karşı yine mesafeli davaranmaya başladı.

Bu sıkıntıların piyasalar üzerindeki etkisini dün net biçimde gördük. Borsa bin puana yakın geriledi, faizler yüzde 14.8 seviyesine kadar çıktı. Aslında piyasanın genel durumuna bakılınca çok büyük bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. Önümüzde gerçekten belirsiz olarak adlandırabileceğimiz bir tek Türk Telekom kararı var. Diğer sıkıntılar ise rahatlıkla aşılabilir.
Örneğin S&P’nin açıklaması. Asya krizi sonrası kredi derecelendirme kuruluşlarının etkisi bir hayli azaldı. Bu kriz döneminde bütün öngörüleri yanlış çıkan kuruluşlar artık gelişmeleri geriden takip eder durumda. Yani önceden tahmin etme yeteneklerini yitirdikleri için verdikleri kararların yatırımcı açısından çok da büyük önemi yok. Hele de şimdi kalkıp Türkiye için not indiriminden söz ederler ve hatta daha ileri gidip bunu gerçekleştirirlerse kendi kredibiliteleri yerle bir olacağından bu yola gitmeleri neredeyse imkansız. Bu açıklama da büyük olasılıkla bu kuruluşlar üzerindeki “kredi notunu artırın baskısını” azaltmak için yapılmış bir açıklama.

Ya da Fed faizleri. Son iki yılını Fed’in faiz artırdığı bir atmosferde geçiren Türk piyasasının şimdi bu durumdan büyük ölçüde etkilenmesi pek olası değil. Alıştık çünkü. O yüzden yön yukarı. Hatta yılsonu 40 bin endeks hedefi hala korunuyor. Ama yukarda dediğimiz gibi Türk Telekom’dan iptal kararı çıkmazsa

Yazının Devamını Oku

40 bin hayali

Ekonomi basınındaki muhabirler ve yazarlar aylarca 3 ekim sürecinde piyasaların hangi yönde hareket edeceğine ilişkin beklentilerini aktardı sizlere. Piyasaların hangi yönde hareket edeceği, olası senaryolara göre piyasalarda hangi sonuçların ortaya çıkabileceğine ilişkin onlarca farklı yorum ve haber okudunuz.

Ama hatırlayacaksınız 4 ekim sabahı ve o hafta piyasaların yönünün ne olacığına ilişkin kesin bir şöy söylemekten uzun süre herkes kaçındı.

 

Ben ise yazılarımda, (tabii ancak 3 ekime iyice yaklaşıldığında) 3 ekim sonrası kısa vadeli bir rallinin başlayacağını ama hem piyasanın lokomotif şirktelerinin bir çoğunun hedef değerlere ulaşmış olması hem de bazı sıkıntılar nedeniyle bu yükselişin 35 bin seviyesinde kesileceğini belirtmiştim. Arkasından da eklemiştim; yılsonu hedefi ise 40 bin puan.

 

Şimdi bir bakalım. 3 ekim’den bu yana geçen 10 günlük süre içinde piyasalarda neler olmuş.

 

Öncelikle İMKB 100 endeksi’nin 4 ekim’de 35 bin 809 puan seviyesine kadar çıkarak tarihinin en yüksek seviyesini gördüğünü ama o günden bu yana da yönünü hafif aşağı çevirerek kar satışlarının gelmeye başladığını izledik.

 

Yazının Devamını Oku

Yeni ay ve haftadan ilk notlar...

Sıkıntılı bir güne uyandık. İşte bu haftanın önemli olay ve beklentileri.

+++ Avrupa Birliği hala müzakere çerçeve belgesi üzerinde anlaşmaya varamadı. Avusturya'nın imtiyazlı ortaklık diretmesi devam ediyor. Bu sabah banka ve aracı kurumuların araştırma bölümlerinin yayınladığı araştırma raporlarındaki genel beklenti müzakerelerin bugün başlayacağı yönünde. Piyasa uzmanları müzakerelerin başlaması gecikirse endeksteki değer kaybının süreceğini belirtirken müzakerelerin başlaması ile borsada sert bir yükseliş hareketi yaşanacağını da özellikle vurguluyor.

+++ DİE verilerine göre ağustos ayında dış ticaret açığı yeni bir rekor kırarak 4.84 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. İthalat tekrar 10 milyar dolar seviyesinin üzerine çıkarken, ihracat 5.3 milyar dolarda kaldı. İthalatın yıllık artış oranı %28.9 ile şubat ayından bu yana en yüksek seviyeye ulaşırken, ihracat artışı %13.4 seviyesinde kaldı. İthalat rakamlarında uzun süredir tek haneli rakamlarda dolaşan tüketim malı ithalat artış hızının tekrar %40 seviyesinde gerçekleşmiş olması dikkat çekici. Yıllık bazdaki dış ticaret açığı da 40 milyar doları geçmiş durumda.

+++ TMSF’nin 2.8 milyar dolar muhammen bedelle satışa çıkardığı Telsim’de ön yeterlilik için çoğunluğu yabancı 15 grup başvuruda bulundu. Başvuranlar açıklanmadı. Ancak, Doğan şirketler grubu holding’e bağlı ortaklıklardan D Telekomünikasyon ile Sabancı Holding, Telsim için ön yeterlilik başvurusu yaparken, İngiliz Vodafone ve Rusya’nın en büyük holdinglerinden Sistema Telsim ihalesine gireceklerini belirtmişti. 13 Aralık’ta gerçekleştirilecek ihaleye Norveçli Telenor, Mısırlı Orascom, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Etisalat ve Hong Kong’dan Hutchison Whampoa’nın da ilgi duyduğu belirtilmişti.

+++ Hazine ekim ayı ic borç stratejisini açıkladı. Buna göre ekim ayında 14.9 milyar YTL'si iç, 1.4 milyar YTL'si de dış borç olmak üzere toplam 16.3 milyar YTL’lik ödeme gerçeklestirecek. Hazine piyasalara yapılacak 14.1 milyar YTL'lik itfaya karşılık piyasalardan 11.3 milyar YTL tutarında bir borçlanma öngörüyor. Hazine’nin ekim ayındaki en yüklü itfalası ise 8.1 milyar YTL’si piyasaya olmak üzere 8.3 milyar YTL ile 19 ekim'de gerçeklesecek.

+++ Hazine, yarın 581 gün vadeli YTL cinsinden iskontolu devlet tahvili ihalesi yapılacağını açıkladı. Hazine'nin çarşamba günü 5.1 milyar YTL'lik kısmı piyasaya olmak üzere 5.8 milyar YTL'lik iç borç itfası bulunuyor.

+++ Eylül ayı enflasyon verileRİ bugün 16. 30'da açıklanıyor. Mevsimsel etkiler nedeniyle tüketici fiyat endeksinin yüzde 1 civarında yükselmesi bekleniyor. 

+++ Erdemir yaptığı açıklamada özelleştirme öncesi dönüşüm yatırımları, çalışan sayısı ve kapasite konularını garanti altına almak amacıyla konan altın hissenin iptali için ankara ticaret odası başkanı Sinan Aygün tarafından dava açıdığını bildirdi. Dünyanın ikinci en büyük çelik üreticisi Arcelor ise Erdemir  için yapılacak özelleştirme ihalesinde "çılgın" olarak nitelenecek bir fiyat  vermeyeceğini açıkladı. Arcelor CEO'su Guy Dolle, Arcelor'un parçalı çelik pazarında konsolidasyonu kolaylaştırmak için, gelecek iki yılda  satın alma ve birleşmeler için 3.5 milyar dolar harcamaya hazır olduğunu belirtti.

Yazının Devamını Oku

Kırmızı çizgi

TÜSİAD kırmızı çizgisini açıkladı. İmtiyazlı ortaklık önerilirse Türkiye bırakın masadan kalkmayı, masaya oturmamalı bile. Bakan Gül de uzun zamandan sonra bir konuştu, pir konuştu. Piyasalar ise tedirgin. 3 Ekim sonrasında piyasaların nasıl bir yön izleyeceğine ilişkin fikirler karma karışık.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün uçağı kalkacak mı? Hayır, hayır; uçağın teknik bir sorunu yok. Türk Hava Yolları’nın dünya çapındaki ekibinin gözetimindeki uçağın teknik bir sorun nedeniyle kalkmaması sözkonusu değil. Ama Bakan Gül’ün uçağa binip binmeyeceği bilinmediği için uçağın da kalkıp kalkmayacağı belli değil.

Dün konuştu Dışişleri Bakanı. Gazeteciler “müzakerelerin başlamama ihtimali var mı” diye sorduğunda ise hiç tereddüt etmeden “elbette ki var” yanıtını verdi bakan. Başbakan ise daha iyimser. “kendi aralarında tartışıyorlar” diyerek son günlerdeki gelişmeleri önemsemediğini göstermeye çalışıyor. Ama yüzünün ifadesine, gözlerinin içine bakıldığında onun da gerginliğinin hat safhada olduğu anlaşılabiliyor.

Türkiye’nin en büyük meslek örgütü olan TÜSİAD bugün Yüksek İstişare Konseyi toplantısını yaptı. Toplantıda konuşan TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı Türkiye’nin tek kırmızı çizgisinin “imtiyazlı ortaklık” olduğunu söyledi. Meali; Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını kabul etmemizi istemeleri, Kıbrıs sorununu çözümü gibi meseleler önemli değil. Önemli olan tam üyelik perspektifi ile müzakerelerin başlaması. Sabancı’ya göre imtiyazlı ortaklık önerisi çerçeve belgeye girerse Türkiye Lüksemburg’a gitmemeli bile... (sermaye-ulusal çıkar ilişkisini zamanında Marx anlattığı için ben haddimi aşıp TÜSİAD’ın açıklamasını yeniden yorumlamayacağım. Merak eden bir zahmet okusun. Bir de tabii küreselleşme-ulus devlet çelişkisi var. Bu teori de yine Marx’ın analizleri temelinde yükseliyor ama daha yeni veriler içeren bir teor bu. Merak edenler James Petras’a başvurabilir.)

Ama piyasalarda durum ne olacak? İyi ve kötü senaryolar için beklentiler neler? Aktaralım.

Önce iyi senaryo. Bana göre 3 Ekim’de Türkiye istediği biçimde müzakerelere başlayabilirse borsanını en temel kuralı olan “beklenti alınır, gerçekleşme satılır” kuralı işlemeyecek. Evet işlemeyecek, çünkü eğer bu gerçekleşirse artık “gelişmekte olan ülke”kategorisinde değil AB üyelik sürecindeki bir ülke olarak değerlendirileceğimiz için Türkiye yatırımcı akınına uğrayacak. İlk etapta 35 bin puana doğru bir hareket başlama olaslığı çok yüksek. Ardından belki bir kar satışı gelir ama iyi senaryo gerçekleşirse yılsonu 40 bin endeksi ya da 3 sent seviyesini görmemiz hiç de olasılık dışı değil.

Ama kötü senaryo gerçekleşirse. Onu da dün yazmıştık zaten.  Fakat kötü senaryonunu etkisinin az kalmasının tek yolu IMF ile ilişkilerin sorunsuz ilerlemesi.

Ama Bankacılık kanunu, sosyal güvenlik kanunu gibi iki çok temel yapısal reform konusunda hala adım atılmadı. Bu kanunların ne durumda olduğu, nasıl bir yeniden yapılanma fetireceği gibi konularda da ktamuoyunun pek bilgisi yok. Ayrıca 2006 bütçesine ilişkin parametreler de tartışmaya açık. Yine ödenek kaydırmaları gündemde. Faiz dışı fazla oranı yine tartışılmaya başlandı. Yani yine IMF’nin önerdiklerini yapmamak, bir açık kapı bir baypas yöntemi bulmak için elimizden geleni yapıyoruz. Resim çok aydınlık değil. Şimdilik...

Yazının Devamını Oku

Erdoğan yumruğunu vursa...

Zaten kafalar karışık, gönüller dumanlıydı, Avrupa Parlamentosu’nun dünkü açıklaması tüm bunların üzerine tuz-biber ekti. Son bir kaç gündür kiminle konuşsam aynı şeyi söylüyor: Erdoğan Lüksemburg’da masaya yumruğunu vurup kalksa, “biz onurlu bir milletiz bu tavrınız kabul edilemez” dese ne güzel olur. Bu kadarla da kalsa yine iyi. Bunu söyleyenlerin önemli bir kısmı zaten 3 Ekim’de müzakerelerin başlayacağı konusuna ilişkin artık derin şüpheleri olduğunu da söylüyor. Sadece onlar mı? Bugün gazetelere baktığınızda AB sürecinin en taviz vermez destekçilerinin bile AP’nin tavrını kamuoyuna açıklamakta zorlandığını görüyoruz. Yani hemen hemen ülkenin tamamına yayılan bir umutsuzluk ya da en hafifinden “nooluyoruz” duygusunun hakim olduğu bir döneme girdik.

Peki Türkiye 3 Ekim’de müzakerelere başlamazsa ne olur? Bu sorunun yanıtını ben vermeye kalkmayacağım. Türkiye’deki piyasa uzmanlarının da görüşlerini aktarmayacağım, çünkü en büyük kabusları bu olmasına rağmen nedense kimse bu konuda açık açık konuşacak cesareti kendisinde bulamıyor. Aklımıza gelenin başımıza gelmesinden korkuyoruz galiba. Bu arada “yukarda son günlerde kimle konuşsam aynı şeyi söylüyor” dediğim insanlar arasında piyasa profesyonellerinin bulunduğunu da aktaralım. Ama onlar da görüşlerini ancak özel sohbetlerde açıkça dile getiriyor.

Bu nedenle yurtdışına uzanıp, Morgan Stanley gelişmekte olan piyasalar analisti Serhan Çevik’in görüşlerini bir kaç ay önce yazıp, “aynen geçerlidir” notuyla dün tekrar yayımladığı bir rapordan ayrıntıları aktaracağım.

Raporda Türkiye’nin 3 Ekim’de müzakerelere başlayacağı konusunda şüphelerinin olmadığını belirten Çevik ardından şu soruyu soruyor: Peki ya beklediğimiz olmaz ve AB siyasi bir felç durumuna girip Türkiye ile ilişkilerini koparırsa durum ne olur?
Çevik bu durumda bir B planına ihtiyaç olmadığını, AB hedefi olsun ya da olmasın Türkiye’nin Kopenhag ve Maastricht kriterlerine uyum konusunda attığı adımları sürdürmesi gerektiğini ve şimdiye kadar alınan sinyallerin de gelişimin bu yönde olacağını gösterdiğini belirtiyor. Yani Başbakan’ın dediği gibi bu kriterleri Ankara kriterleri yaparak yoluna devam edecek.
 
Türkiye’nin şimdiye kadar gerçekleştirdiği siyasi reformların ekonomik gelişme üzerinde etkisinin çok yüksek olduğunu da belirten Çevik, hükümetin de bu durumu kavradığını ve bu nedenle reform sürecinden bir geri dönüş yaşanmasını beklemediklerini belirtiyor.

Ekonomik reformlar sayesinde ülkenin sürdürülebilir büyüme şansını yakaladığını belirten Çevik, Türkiye’inn AB çıpasını kaldırmasının ardırdan da bu reformlara devam edilmesi gerektiğini ve bu sayede ortaya çıkacak şokun büyük ölçüde emileceğini belirtiyor. Ve ekliyor; hükümet de şimdiye kadar bu konudaki niyetini gayet açık biçimde ifade etti.

Ve gelelim en önemli soruya... Bu durumun ekonomik ve mali parametrelere etkisi ne düzeyde olur? Burada önemli olan düzey, çünkü bu çıpanın ortadan kalkmasının ilk etkisinin olumsuz olacağı ortada.

Yazının Devamını Oku

Amok koşucusu

Uzun bir koşunun artık son dönemecine girmiş bulunuyoruz. Tamam kabul biraz beylik bir giriş oldu ve son bir kaç yıldır bunun gibi çok kritik bir çok süreci, bir çok dönemeci aştık ve hepsi için de yukardaki cümle kalıbını kullanma konusunda bir dakika bile tereddüt etmedik. Bizim için her dönüm noktası hayati olduğundan mıdır nedir? Ama bu kez hakikaten çok önemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Türkiye ekonomisi, Türkiye siyaseti, Türkiye toplumu ve Türk vatandaşlarının hepsi, tek tek, birey olarak hepimiz kritik bir yol ayrımına geldik.

Türkiye’nin geçirdiği son dönemdeki büyük dönüşüm ve yeniden yapılanma süreçlerini “koşu” sözüyle tanımlamak modası birden “amok koşucusunu” getiriyor aklıma. Stefan Zweig’in ünlü kitabını okuyanlar bilir. Belki bir anlık cinnet ya da keyif verici maddelerin ya da içkinin etkisi ile ortaya çıkar amok koşucusu. Daha önce gayet normal olan kişi birden kendini elinde bıçakla sokağa atar ve önüne çıkanı yaralayarak, öldürerek koşusunu sürdürür. Koşunun sona ermesinin tek yolu vardır; koşucunun ölümü. Malezya’ya özgü bir hastalık gibi tarif ediliyor ama bence daha genel bir ruh halinin sonucu. Dünyanın hemen her yerinde yaşanabiliyor amok koşusu. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi. Gerçi Zweig’in kitabındaki gibi önüne çıkanı öldürerek ilerlemiyor Türkiye, zararı daha çok kendisine... Koştuğumuz yol ise AB yolu...

Avrupa Parlamentosu’nda (AP) bugün Türkiye’nin imzaladığı Gümrük Birliği anlaşması ek protokolünün oylanmasını bekliyoruz. İşin onay kısmında sorun yok. Ama AP’nin bu oturum sırasında Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimi’ni bir an önce tanımaması ve limanların 2006’da açılmaması halinde müzakerelerin askıya alınması yönünde bir açıklamada bulunabileceği olasılığı hem piyasaları hem de diplomatik çevreleri ciddi biçimde germiş durumda. Bu karar ya da açıklamanın teknik bir bağlayıcılığı yok. Tabi görünürde. AP’nin açıklamasının müzakerelerin başlaması konusunda ciddi bir etkisi olmayabilir ama eğer bu yönde bir açıklama gelirse bu durum AB’nin Türkiye ile ilgili son günlerde daha net biçimde görmeye başladığımız ve açıkçası pek hoşumuza gitmeyen tutumunu teyit edeceği için Türkiye siyasetinde ciddi kırılmalara yol açabilir.

Müzakerelere yol haritası olacak olan müzakere çerçeve belgesi ise yarınki AB Daimi temsilciler komitesi toplantısında ele alınacak. Avusturya hükümeti en güçlü müttefikleri Alman Hrisitiyan Demokratların sesi seçim yenilgisinden sonra pek fazla çıkmadığı halde Türkiye’ye imtiyazlı ortaklık verilmesi konusunun da müzakere çerçeve belgesi içinde yer alması için elinden geleni yapıyor. Fransa’nın bu talebe verdiği yarı-açık destek herkesin malumu. Üstelik bu koro artık daha çok üyeyle şakımaya başladı. Örneğin bugün Türkiye’yi ziyaret edecek olan Romanya Cumhurbaşkanı, çocuk kandırır bir edayla “Türkiye’nin tam üyelik için önce bir geçiş formülü olarak imtiyazlı ortaklığı kabul etmesinin kendi yararına olacağını” söyledi.


Tabi Türkiye de bu konuda elinden geleni, tüm bu tavizlerden sonra ne geliyorsa elinden, yapmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dönem başkanı İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw ile görüşerek, müzakere çerçeve belgesinde Türkiye’nin kabul edemeyeceği unsurlara yer verilmemesini istedi. Garanti Yatırım Günülk bültenine göre ise “Kulislerde, olumsuz gelişmeler yaşanması halinde, Lüksemburg’a gidilmeyebileceği bile konuşuluyor.”

Piyasalar ise şimdilik bu gelişmeleri tepki vermeden izlemeyi tercih ediyor. Gayet normal çünkü piyasadari bütün oyuncular gırtlaklarına kadar hisse senedine gömülmüş durumda. Piyasanın yüzde 65’i yabancı yatırımcının elinde. Bu hisseleri satacak yeni yatırımcı bulmadan da piyasadan çıkmaları imkansız. O nerdenle herkes 3 Ekim’i bekliyor, İşler yolunda giderse piyasanın önü çok açık ama unutmayın “Kulislerde, olumsuz gelişmeler yaşanması halinde, Lüksemburg’a gidilmeyebileceği bile konuşuluyor.”

Yazının Devamını Oku

Karşı deklarasyon

Nihayet çok önemli bir düğüm çözüldü. AB, haftalardır üstüste yaptığı toplantılara rağmen şekillendirmeyi başaramadığı, daha doğrusu hem Türkiye hem de Rum kesimi tarafından kabul görecek bir metin oluşturamadığı için yayınlayamadığı karşı deklarasyonu dün sonuca bağlamayı başardı.

Türkiye’nin Ankara Anlaşması’nı genişleten ek protokolü imzalamasının ardından yayınladığı ve attığı imzanın Kıbrıs Rum kesimini tanıma anlamına gelmediğini duyurduğu deklarasyona verilecek yanıtın şekillenmesinde İngiltere’nin payı çok büyük. Ayrıntılara bakıldığında karşı deklarasyonunu Türkiye’den çok Rum kesiminin tezleri çerçevesinde şekillendiği görülüyor. Yani İngiltere’nin çabaları Rum kesiminin işine yaramış gibi. Ama karşı deklarasyonda yer alan unsurların Çerçeve Belge’ye dehil edilmemiş olması Türkiye açısından büyük bir avantaj. Çünkü bu şekilde karşı deklarasyon hukuki bir temelden yoksun kalıyor.

AB tarafından yayımlanan deklarasyonun ayrıntılarına bakıldığında da yine Türkiye’nin savunabileceği alanlar var gibi görünüyor. Deklarasyona göre Rum kesiminin Türkiye tarafından tanınması Türkiye’nin bugüne kadar savunduğu tezin aksine üyeliğin değil müzakere sürecinin bir parçası olarak kabul edilirken, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması meselesi ise 2006 yılına atıldı. Bu zaman manevrası sayesinde de Türkiye’nin 3 Ekim’de müzakerelere başlamasının önü açılmış oldu. Ayrıca “tanıma sürecin bir parçasıdır” tezinde de Türkiye’nin işine yarayacak bir açık kapı bulunuyor. AB, gelecek süreç içinde Rum kesimini tanıma konuunda baskı yaparsa Türkiye sürecin tamamlanmadığını söyleyerek bu talebin gereğini yapmayı erteleyebilir.

Tüm bunların yanında 3 Ekim öncesi bütün hukuki sorumluluklarını yerine getirmiş olan Türkiye’inn önüne şimdi bile binlerce farklı sorunun çıkarıldığı düşünülürse karşı deklarasyonun ilerde Türkiye’nin önünü kapamak için kullanılabileceği ve hatta kullanılacağı inkar edilemez ve gözden kıçırılamaz bir gerçek elbette. Ama yukarda da söylediğimiz gibi karşı deklarasyondaki konuların Çerçeve Belge’nin içinde yer almaması ve 3 Ekim öncesi son teknik engel olan bu belgenin de yayınlanmaya hazır hale gelmesi, yani 3 Ekim’de müzakerelerin başlamasının kesinleşmesi piyasalar için iyi bir moral kaynağı oldu.

Bu arada Almanya seçimleri sonrası Türkiye karşıtlığını ana propoganda unsuru yapan Hristiyan birlik Partileri lideri Angela Merkel’in anketlere göre 15 puan önde olduğu Schröder’in SPD’sinden sadece 1 puan farkla seçimlerden çıkması da Türkiye’nin AB üyelik süreci açısından hayati öneme sahip. Angela Merkel karışık koalisyon hesapları içerisinde başbakanlığa gelse bile Türkiye konusunda eskisi kadar sert olamayacak. Çünkü ülkesindeki yüzde 1.2’lik Türk seçmenin ve Bundestag’daki 5 milletvekilinin nicelik olarak küçük ama nitelik olarak ne kadar etkili olduğu ortaya çıktı. İkinci olarak da bu sonuç büyük olasılıkla Avrupalı diğer liderler için önemli bir ders olacak. Türkiye karşıtlığının her zaman umulan başarıyı getirmediğinin görülmesi, AB’nin kendi iç politika sıkıntıları ve Avrupa kamuoyunun AB sürecine ilişkin tepkilerini Türkiye karşıtlığı ile örtme çabalarını da azaltabilir. Ama tamamen ortadan kaldırmaz.

Bu son gelişmeler piyasaların hoşuna giti elbette. Ama bugünlerde endeks için lokomotif olan bir çok hisse senedinin hedef değerlere ulaşmış hatta bu değerleri aşmış olması endersin kısa vadeli yükseliş trendini sınırlayabilir. Fakat 3 Ekim’den bir önceki hafta piyasaların yeni sürprizler ve zirveler yapması hiç de olasılık dışı değil.

Yazının Devamını Oku

Deklarasyon öncesi piyasalar

Bugün Avrupa Birliği Daimi Temsilciler Komitesi olağanüstü bir toplantı yapacak. Milliyet Gazetesi’nin haberine göre dönem başkanı İngiltere, yayınlanacak olan karşı deklarasyon ile ilgili Rum tarafını ikna edecek bir çözüme ulaştı. Habere göre deklarasyon metninde ‘tanıma’nın üyelikle ilgili değil katılım müzakereleri ile bir sorun olduğu vurgulanacak ve limanların açılması istenecek.

Tabii ki metnin içeriğinin tam olarak ne olacağına ilişkin pazarlıklar ve tartışmalar son ana kadar sürecek. Büyük olasılıkla bugün de toplantıdan bir sonuç çıkmayacak ama yine de piyasalarda nihayet bu konuda somut bir adım atılabileceği beklentisi ile iyimser bir hava hakim. Piyasa açısından bakıldığında, en kötü netlik durumu en iyi belirsizliğe tercih edilir çünkü.

Ama 3 Ekim’e bu kadar kısa bir süre kalmış olması da piyasanın önünde ayrı bir engel oluşturuyor. Çünkü önümüzde iki haftadan kısa bir süre var ve bu kısa süre içinde Türkiye’nin gerçekten olumsuz olarak algılayacağı bir gelişme olursa etkisi piyasa açısından olumsuz olabilir. Piyasalar toparlanacak zaman bulamayabilir. Ama yine de görünen o ki piyasalar ufak tefek arazları çok da fazla dikkate almayacak.

Piyasalardaki durumu şimdilik bir yana bırakalım ve Türkiye ekonomisinin durumuna gözatmaya başlayalım. Morgan Stanley’nin son raporunda da Türkiye ekonomisi mercek altına alınıyor.Raporda yüksek enerji fiyatları nedeniyle küresel ekonomideki dezenflasyon sürecinin durabileceği ve bunun etkilerinin hem 2005 hem de 2006 yıllarında görüleceği belirtiliyor. Ama bu durumun enflasyon dinamiklerindeki kökten bir değişiklikten değil, fosil yakıt fiyatlarındaki artıştan kaynaklandığı vurgulanıyor.

Türkiye’nin de bu süreçten etikeleneceğini belirten rapor, ama ülkeden liberalizasyon süreci, bütçe uygulamalarındaki disiplin ve yüksek verimlilik devam ettiği müddetçe enflasyonist riskin çok düşük kalacağı vurgulanıyor.

Bu duruma Ağustos ayı enflasyonunu örnek verildiği raporda, enflasyon rakamının geçen yıla ve bir önceki döneme kıyasla yükseliş eğilimine girmiş gibi göründüğü ama enerji fiyatları dışarda bırakılırsa dezenflasyon sürecinin devam ettiğinin görüldüğü vurgulanıyor. Türkiye’de enflasyonun artışına neden olabilecek iç talep eğilimi ve ücret politikalarında ise risk oluşturacak bir görünüm bulunmadığı belirtiliyor.

Raporda Türkiye’nin enflasyonu düşürme sürecinde bir miktar yavaşlama olabileceği ama bunun genel dezenflasyon sürecini etkilemeyeceği belirtiliyor.

Bu rapor Türkiye ekonomisinin durumunu dışardan bakarak değerlendiriyor. Ve bu değerlendirmeyi paranın kalbinin attığı bir merkezdeki, Londra’daki yatırımcılar için yapıyor. Bizim, soruna sürekli içerden baktığımız için biraz daha karamsar olan görüşlerimizin aksine yabancıların ne kadar pozitif bir bakış açısına sahip olduklarını da gösteren bu rapor, yabancı yatırımcının neden bu kez çok kolay ülkeden ayrılmayacağını da ortaya koyuyor.

Ama tabii ki bu durum yine de Türkiye ekonomisi üzerinde sıcak paranın çok büyük bir etkisi olduğu ve bunun yarattığı kırılganlığın henüz ortadan kalkmadığı gerçeğini de değiştirmiyor.

Yazının Devamını Oku

Tüpraş fiyatının manası

Sayın hürriyetim okuyucuları. Eylül ayı başından bu yana biraz yıllık izinlerin kullanılması, hemen ardından da CNN Türk’ün yeni yayın dönemi hazırlıkları nedeniyle sizinle bir süredir buluşamadık. Bu süre zarında Türkiye gündemi aslına bakarsanız çok fazla değişmedi. Ama tabii ki Tüpraş özelleştirmesini unutmamamız gerekiyor.

Yüzde 70 Koç, yüzde 30 Shell ortaklığı ile yüzde 51’i 4.2 milyar dolara değerlenen Tüpraş borsadaki fiyatının yüzde 80 üzerinde bir fiyata satılmış oldu. Tabii ki bu satışın ardından Tüpraş’ın borsa fiyatı da hemen özelleştirme fiyatına yakınsamaya başladı.

Bu tür fiyatlama örneklerinde genelde. Yani piyasadaki fiyatla satış fiyatı arasındaki fark kapanma eğiliminde olur. Yani yüksek ya da düşük; borsa fiyatı belli bir zaman dilimi içinde satış fiyatına yaklaşır. Borsa fiyatının tamamen satış fiyatına ulaşması ise kısa vade değil uzun vadenin işidir. Ayrıca piyasanın ne kadar primli olduğu, mevcut makro ekonomik ve siyasi gelişmeler de fiyatların birbirine yakınsaması sürecini etkiler. Hızlandırır ya da yavaşlatır.

Tüpraş da bu durumdan azade değil elbette...

Şimdi; Tüpraş’ın ihale öncesi son borsa fiyatı 24 YTL’ydi. İhalede çıkan fiyat ise 43.2 YTL’lik bir hisse senedi fiyatına denk geliyor. Öncelikle şunu söylemek gerek, eninde sonunda Tüpraş hisse senedi bu fiyata gelecek. Bugünden itibaren Tüpraş ile ilgili tüm değerlemelerde bu fiyat raferans alınacak. Borsada oluşan hisse senedi fiyatının ucuz ya da pahalı olduğu kararı bu fiyata bakılarak verilecek.

Şimdi yukardaki teoriyi bugüne uygulayalım. Borsa tarihi zirvelerde ve önümüzde 3 Ekim süreci var. Sizce hemen yarın Tüpraş hissesi 43 YTL’ye çıkar mı?

Yazının Devamını Oku

Yeni trend başladı

Borsada artık yeni ama kısa vadeli bir trend başladı. Bu yükseliş dalgasının üst seviyesi 32 bin 500 puan seviyesinde. Hareketin endeksi 40 binli seviyelere taşıyıp taşımayacağı ise ancak bu trend tamamlandıktan sonra ortaya çıkacak. Bunun için de gelecek haftayı beklemek gerek. Bakalım AB dışişleri bakanları Türkiye hakkında nasıl bir deklerasyon yayınlayacak ve çerçeve belge onaylanacak mı? Eğer deklerasyon Türkiye’nin umduğu gibi çıkar ve Güney Kıbrıs’ı tanıma yönünde bir çağrı bulunulmazsa durum iyi demektir. Hele de çerçeve belge yeni koşullar eklenmeden çıkartılabilir ve 3 Ekim’den önce onaylanırsa o zaman 40 bin puan hedefi hiç de uzak bir hedef olmayacak.

İstanbul Borsası, Mayıs ayı sonunuda endeks 24 bin 54 puanda iken başlattığı yükseliş hareketini 4 Ağustos itibariyle 30 bin 163 puanlık endeks değeri ile tamamladı. Ardından hem trendin tamamlanmış olması hem de o dönem Fransa’dan Türkiye’nin Güney kıbrıs’ı tanımamasına yönelik gelen eleştiriler endekste hızlı bir düzeltme hareketinin yaşanmasına neden oldu. Bu hareket endeksi 17 Ağustos’ta 27 bin 683 puana kadar çekti ve arkasından yeni bir yükseliş hareketi başladı. İvmesi çok yüksek olmayan bu yükseliş ve toparlanma hareketi son üç gündür de yerini yeni bir ralliye bırakmış durumda.

Bu son yükseliş hareketinin başlama tarihi ise 29 Ağustos. Endeksin bulunduğu seviye ise 30 bin 15 puan. Teknik analizciler bu yükselişin trned hedefinin 32 bin 500 puan seviyesinde bulunduğunu belirtiyor. Endeksin dünkü ve bugünkü hareketi dikkate alındığında bu trendin en geç gelecek hafta tamamlanması beklenebilir. Elbette trendin tamamlanması için ille de endeksin 32 bin 500 görmesi şart değil. Siyasi gelişmelere bağlı olarak daha alt bir seviyede bu trendin yerini daha hızlı bir yükselişe ya da düşüşe bırakması da sözkonusu olabilir. Bunun için de AB sürecini takip etmek gerek.

Bu yükselişte İMKB 100 Endeksi’nin en büyük dayanağı tıpkı bir önceki süreçte olduğu gibi AB süreci. Bütün olumsuzluklara rağmen Türkiye’nin 3 Ekim’de müzakerelere başlayacağı konusunda kimsenin kafasında soru işareti kalmadı. Bakın mesela Garanti Yatırım’ın bugünkü günlük bülteninide şöyle bir bölüm var:

“AB üyesi ülkeleri daimi temsilcilerinin katıldığı dünkü Coreper toplantısında, Türkiye’nin Kıbrıs deklarasyonuna karşı bir deklarasyon yayınlanmasına karar verilirken, deklarasyonda Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıma şartının yer almayacağı belirtilmektedir. Deklarasyona nihai şeklinin bugün ve yarın İngiltere’de yapılacak dışişleri bakanları gayrıresmi toplantısında verilmesi beklenmektedir. Kıbrıs Rum Kesimi’nin deklarasyondaki ifadelerden tatmin olmaması nedeniyle, bugün başlayacak toplantılarda, tanıma konusunda daha fazla çaba göstermesi beklenebilir. Dışişleri bakanları toplantısında ayrıca müzakere çerçeve belgesi de ele alınacaktır. Türkiye’nin müzakerelere başlayabilmesi için müzakere çerçeve belgesini tüm üye ülkelerin onaylaması gerekmektedir.

Dün başlayan toplantılarda, yayınlanması beklenen karşı deklarasyona rağmen, Türkiye’nin 3 Ekim’de ‘tam üyelik’ hedefiyle müzakerelere başlayacağı beklentisi tüm piyasaları olumlu etkiledi. Gösterge faiz tekrar %16 bileşik seviyelere doğru gerilerken, IMKB-100 endeksi de, artan yabancı alımlarıyla birlikte yeni rekor seviyelere ulaştı ve 31,000 seviyelerine yaklaştı. ABD tahvil faizlerinin düşmesi ile birlikte, eurobondların da olumlu etkilendiğini görüyoruz. 2030 vadeli Eurobond uzun bir süre sonra tekrar 143 seviyelerine yükseldi.”

AB büyükelçilerinin resmi açıklaması büyük olasılıkla Cuma günü geç saatlerde ya da Cumartesi sabahı gelecek. Ama elbette arada bir çok resmi olmayan açıklama da basına sızdırılacak. Bu açıklamalar ve yayınlanacak olan deklerasyonun içeriği ise trendin nerede tamamlanacağı ve sonraki hareketin yönünü ne olacağı konusunda çok kesin ipuçları sunacak. O yüzden bu açıklamalar piyasaların gelecek iki gün boyunca ilgilendiği tek şey olacak.

Yazının Devamını Oku

Haftaya başlarken

Ağustos ayının son Eylül’ün ilk günlerini yaşayacağımız bu hafta Türkiye ve piyasalar açısından çok kritik. 3 Ekim ile ilgili son dönemecin dönüleceği bu hafta içinde piyasaların bulunduğu aralıkları pek terketmedin yatay seyretmesi bekleniyor.

...Cuma günü Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, AB Komisyonu Başkanı Barosso ile bir görüşme yaptı ve bu görüşmede, Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı tanımadığını ifade ettiği deklerasyonunu AB ruhuna aykırı olduğunu söyledi...

...Almanya’da eylül ayında yapılacak olan seçimlerin favorisi gösterilen Hristiyan Birlik Partileri’nin lideri Angela Merkel, türkiye ile dostane ilişkileri devam ettirmek istediklerini, türkiye’nin tam üyeliğine ise Avrupa Birliği’ni zor durumda bırakmamak için karşı çıktıklarını söyledi...

...Almanya Başbakanı Schroeder ise Berlin’de hafatsonu yaptığı bir konuşmada türkiye ile üyelik müzakerelerinin planlandığı gibi 3 ekim’de başlayacağını söyledi...

...Avrupa Birliği Komisyonu'nın genişlemeden  sorumlu üyesi Olli Rehn, Finlandiya'da yayın yapan Helsingin Sanomat gazetesinin dünkü sayısında yayımlanan  söyleşisinde, "Müzakerelerin başlatılması için Eylül ayında Komisyon'a yetki  verileceğinden eminim... Müzakerelerin başlatılması Türkiye'nin anayasal temelde  yönetilen bir devletin oluşumunu güçlendirecek türdeki reformları hayata geçirmesi  konusunda cesaret verecek ve Türkiye'yi genel olarak daha Avrupalı bir yöne  sokacaktır" dedi...

31 Ağustos’da AB Büyükelçileri toplanacak. 1-2 Eylül tarihlerinde ise AB Dışişleri Bakanları toplantısı gerçekleştirilecek. Bu iki toplantı Deklerasyon krizi sonrası AB’nin resmi tavrını yansıtacağı için önemli. Ayrıca bu toplantılarda çerçeve belge ile ilgili gelişmeler de yaşanabilir. Malum Fransa ve Rum kesimi çerçeve belgeye yeni eklemeler yapmak, Türkiye’inn önüne yeni engeller koymak için ciddi bir mesai harcıyor.

Yarın ise 30 Ağustos Zafer Bayramı nedeniyle piyasalar kapalı olacak. Yani bugün Bu kritik toplantılar öncesi son işlem günü.

Bu kadar önemli bir gündemin bulunduğu hafta piyasalardan radikal hareketler beklemek doğru olmayacak. Genelde beklentimiz bu hafta piyasaların yatay seyir ile hareket etmesi yönünde. Eğer toplantılar Türkiye’nin istediği gibi sonuçlanırsa o zaman endekste ilk hedef 32 bin-32 bin 500 puan aralığı.

Yazının Devamını Oku

100 dolar seviyesi gerçekçi mi?

Petrol fiyatının 68 dolar seviyesine ulaşmasıyla birlikte artık yeni bir hedeften söz edilmeye başlandı. 100 dolar seviyesi. Gerçi petrol ile ilgli iyazılarımızda kimi analistlerin bu seviyelerden bahsettiğini daha önce duyurmuştuk ama şimdi bu seviye hemen herkesin dilinde. Uzmanlar 2004 yılından bu yana sürekli değer kazanan petrol fiyatlarının yeni bir süper yükselişin arefesinde olduğumuzu gösterdiğine inanıyor.

Özellikle fiyatların yüksek seviyelere ulaşmasının ardından spekülatörlerin bu alana hücum etmesi bu seviyeye doğru bir yükselişi iyice kolaylaştıracak gibi görünüyor. Çünkü mevcut durumda petrol fiyatının yükselmesini engelleyecek herhangi bir etken bulunmuyor.

Öncelikle Petrol İhrac Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in tam kapasite ile çalıştığını bir kere daha hatırlatmak gerek. Yani şu aşamada dünyanın herhangi bir petrol bölgesinde yaşanan en ufak bir üretim sıkıntısı piyasaya petrol arzında düşüş olarak yansıyor. Dünya ekonomilerinin adeta içer gibi petrol tüketmesinin sonucu olarak da bu arz düşüşü hemen fiyatlara yansıyor. ABD’nin en önemli petrol üretim bölgesi olan Meksika Körfezi’ndeki fırtınalar sonucu üretimin aksaması ve fiyatların yükselmesi bunun en iyi örneği.

Uzmanlar fiyatların bir kere 70 dolar sınırını aştıktan sonraki durağın 100 dolar seviyesi olduğunu belirtiyor. Süper yükseliş teorisi artık yatırım bankalarının araştırma raporlarında bile dile getirilmeye başlandı. Goldmann Sachs bunu aylar önce petrol 54 dolardayken telaffuz ettiğinde pek destek bulamamıştı ama şimdi uluslararası petrol piyasası uzmanları arasında bu raporun elden ele gezdiği konuşuluyor

Şu aşamada fiyatların bulunduğu seviyeleri rekor seviyeler olark tanımlıyoruz ama enflasyona göre düzelterek baktığımızda 1980’de İran İslam Devrimi’nin ardından gelen  petrol krizinde fiyatların bugünün rakamlarıyla 82 dolara kadar çıktığını da görmüştük. Aynı dönem yine bugünün fiyatlarıyla ABD’de benzinin galon fiyatı 3 dolara kadar çıkmıştı.. Bugün ise ABD benzinini fiyatı 2.60 dolar seviyesinde. Goldmann Sachs bu rakamın yakın vadede 4 dolara kadar çıkabileceğini söylüyor. Buradan hareketle de hampetrolün varil fiyatının 135 dolara kadar çıkması olası.

Şu anada petrol fiyatları ile ilgili tek olumlu senaryo aşırı bir yükselişin yaratacağı ekonomik yavaşlamaya paralel olarak talebin azalması ve fiyatların gerilemesi. Ama Çin ve Hindistan gibi küresel bazda etkili olmaya başlayan oyuncuların dinmek binmez iştahı ve kendi taleplerini güvence altına almak için petrol yatakları ve şirketleri ile yakından ilgilenmeleri durumu zorlaştırıyor.

Yazının Devamını Oku

100 dolar seviyesi gerçekçi mi?

Petrol fiyatının 68 dolar seviyesine ulaşmasıyla birlikte artık yeni bir hedeften söz edilmeye başlandı. 100 dolar seviyesi. Gerçi petrol ile ilgli iyazılarımızda kimi analistlerin bu seviyelerden bahsettiğini daha önce duyurmuştuk ama şimdi bu seviye hemen herkesin dilinde. Uzmanlar 2004 yılından bu yana sürekli değer kazanan petrol fiyatlarının yeni bir süper yükselişin arefesinde olduğumuzu gösterdiğine inanıyor.Özellikle fiyatların yüksek seviyelere ulaşmasının ardından spekülatörlerin bu alana hücum etmesi bu seviyeye doğru bir yükselişi iyice kolaylaştıracak gibi görünüyor. Çünkü mevcut durumda petrol fiyatının yükselmesini engelleyecek herhangi bir etken bulunmuyor. Öncelikle Petrol İhrac Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in tam kapasite ile çalıştığını bir kere daha hatırlatmak gerek. Yani şu aşamada dünyanın herhangi bir petrol bölgesinde yaşanan en ufak bir üretim sıkıntısı piyasaya petrol arzında düşüş olarak yansıyor. Dünya ekonomilerinin adeta içer gibi petrol tüketmesinin sonucu olarak da bu arz düşüşü hemen fiyatlara yansıyor. ABD’nin en önemli petrol üretim bölgesi olan Meksika Körfezi’ndeki fırtınalar sonucu üretimin aksaması ve fiyatların yükselmesi bunun en iyi örneği. Uzmanlar fiyatların bir kere 70 dolar sınırını aştıktan sonraki durağın 100 dolar seviyesi olduğunu belirtiyor. Süper yükseliş teorisi artık yatırım bankalarının araştırma raporlarında bile dile getirilmeye başlandı. Goldmann Sachs bunu aylar önce petrol 54 dolardayken telaffuz ettiğinde pek destek bulamamıştı ama şimdi uluslararası petrol piyasası uzmanları arasında bu raporun elden ele gezdiği konuşuluyorŞu aşamada fiyatların bulunduğu seviyeleri rekor seviyeler olark tanımlıyoruz ama enflasyona göre düzelterek baktığımızda 1980’de İran İslam Devrimi’nin ardından gelen  petrol krizinde fiyatların bugünün rakamlarıyla 82 dolara kadar çıktığını da görmüştük. Aynı dönem yine bugünün fiyatlarıyla ABD’de benzinin galon fiyatı 3 dolara kadar çıkmıştı.. Bugün ise ABD benzinini fiyatı 2.60 dolar seviyesinde. Goldmann Sachs bu rakamın yakın vadede 4 dolara kadar çıkabileceğini söylüyor. Buradan hareketle de hampetrolün varil fiyatının 135 dolara kadar çıkması olası. Şu anada petrol fiyatları ile ilgili tek olumlu senaryo aşırı bir yükselişin yaratacağı ekonomik yavaşlamaya paralel olarak talebin azalması ve fiyatların gerilemesi. Ama Çin ve Hindistan gibi küresel bazda etkili olmaya başlayan oyuncuların dinmek binmez iştahı ve kendi taleplerini güvence altına almak için petrol yatakları ve şirketleri ile yakından ilgilenmeleri durumu zorlaştırıyor.
Yazının Devamını Oku

Diyorlar ki...

Kime sorarsanız sorun 3 Ekim’de Türkiye’nin AB üyeliği müzakerelerine başlayacağı konusunda şüphesi olmadığını söylüyor.

Kime sorarsanız sorun cari açığın yılsonunuda 20 milyar doları aşacağını ama bunun sorun yaratmayacağını çünkü finansman kısmında sıkıntı olmadığını söylüyor.

Kime sorarsanız sorun enflasyonda yaz ayalarında enerji fiyatları ve Türk Lirası’nın değer yitirmesi nedeniyle bir yükseliş yaşanacağını ama yılsonunuda yüzde 8’lik hedefin tutturulacağını ve hatta bu seviyenin altında bir enflasyon rakamı görüleceğini söylüyor.

Kime sorarsanız sorun Türkiye’nin IMF ile ilişkilerinde bir sorun olmadığını ve Meclis açıldığında eksik kalan yasaların ivedelikle çıkarılıp birinci gözden geçirmeninin tamamlanacağına ilişkin inançlarının tam olduğunu söylüyor.

Ama bunları söyleyenler aynı zamanda 3 Ekim sonrası müzakere sürecinin çok zorlu geçeceğini ve hatta bu süreçte ciddi sıkıntılar çıkabileceğini de söylüyor.

Cari açığın finasmanında portföy yatırımlarının yani sıcak paranın payının yüksek olmasının kırılganlık yarattığını da söylüyorlar.

Enflasyonunu tek haneli rakamlara inmesinin ardından bize şimdi küçük gelen rakamların aslında ciddi sıçramalar anlamına geldiğini ve bundan sonra enflasyonla mücadelenin eskisine kıyasla daha zor olduğunu da söylüyorlar.

IMF ile ilişkilerde gecikmelerin ciddi bir itibar sorunu yarattığını da söyleyenler var elbette.

Yatırım yapacaksanız bu tartışmalarda hangi tarafın fikrine yakın olduğunuzu netleştirmeniz gerekli. Çünkü artık türkiye piyasaları ekonomik verilerden çok bu tartışmaların etrafında dönüyor.

Yazının Devamını Oku

Bir küreselleşme hikayesi

Petrol fiyatları bugün yeniden hafif bir yükselişle 66 dolar seviyesinin üzerine çıktı. Günlük iniş çıkışların olumsuz etkisi bir yana, bir süre sonra ciddi bir enerji sıkıntısının yaşanabileceği endişesi de ciddi biçimde dile getirilmeye başlandı. Sadece bu kadar da değil üstelik. Yakın gelecekte petrol fiyatlarının ulaşabileceği seviye de korku yaratıyor. Tam İran petrol bakanının “70 dolar” sözlerine alışmaya çalışıyorken şimdi uluslararası petrol analistleri fiyatların varil başına 100 dolara kadar çıkabileceğinden bahsediyor. Bu durum da özellikle Türkiye gibi petrolde dışa bağımlı ülkeler için neredeyse kabus senaryosu anlamına geliyor.

Bugüne dek petrol fiyatlarının yükselişini yorumluyorken özellikle üzerinde durduğumuz noktalardan biri de talep artışı meselesi oldu. ABD, Almanya, Japonya gibi dev ekonomilerin büyümelerine paralel her yıl artan petrol talebinin yanısıra Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen yeni ekonomilerin tüketiminin de eklenmesi ile petrol arzı talebi karşılayamaz hale geliyor. Bu durum da Çin ve Hindistan gibi ülkeler için fiyatın ötesinde bir sorunu, arz sorununu ortaya çıkarıyor.

Bu meseleyi uzun zaman önce farkeden Çin hükümeti gelecek yıllardaki ihtiyacını garanti altına almak için bir kaç yıldır çözüm arayışları içine girmiş bulunuyor. Bunun için de dünyanın dev petrol şirktelerini satın alarak kendisini garanti altına almak istiyor.

Küreselleşme hikayemiz de burada başlıyor.

Dün Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC), Kanada merkezli ama Asya’da faaliyet gösteren PetroKazakhstan isimli petrol şirketini 4.2 milyar dolara satın aldığını açıkladı.

Tam bir küreselleşme düğünü; Çinli şirket Kanada merkezli bir Kazak şirketini satın alıyor.

Hikaye bu kadarla kalsa bile küreselleşmenin ve enerji politikasının önemini anlatması açısından yeterli olurdu ama işin eveliyatı da mevcut.

Enerjide dışa bağımlı olan Çin’in hükümeti daha önce de CNOOC isimli bir başka petrol şirketi aracılığıyla Amerikalı Unocal isimli şirketi satın almak istemiş, en yüksek teklifi vermesine ve satın almanın gerçekleşmesi durumunda gelecekte ABD’nin ihtiyacını karşılayacağını garanti etmesine rağmen satış Temsilciler meclisi’nde “ulusal güvenlik” endişeleriyle veto edilmişti. Üstelik CNOOC’nin Unocal için tam tamına 18.5 milyar dolar teklif etmişti.

Elbette ki CNPC’nin şirketi alabilmesi için halka açık PetroKazakhstan şirketinin ortaklarının onayı gerekiyor. Şirketin yüzde 21’ine talip olan CNPC hisse başına 55 dolar ödemeyi kabul ediyor ama yine de zayıf da olsa Amerika’dakine benzer nedenlerle bu satışın gerçekleşmemesi ihtimali bulunuyor.

Yazının Devamını Oku

Petrol zirve tanımıyor

Dün petrol fiyatları tarihi bir zirveye yükseldi. Bu yükseliş başta ABD borsaları olmak üzere dünyanın önde gelen borsalarında kayıplar yaşanmasına neden oldu. İMKB de bu düşüşlerden bugün payını alıyor gibi görünüyor.

Petrol fiyatlarının ulaştığı seviye endişe verici olmaya başladı. Brent türü hampetrolün varil fiyatı tarihinde ilk kez 64.3 dolar seviyesine yükseldi. ABD hafif hampetrolünün varil fiyatı da dün 65.23 dolar seviyesi ile tarihinin en yüksek seviyesini görmüş oldu.

Durum bugün de farklı değil. Brent petrolünün varil fiyatı hala 64.2’li seviyelerde, ABD petrolünün varil fiyatı ise 65 doların üzerinde gezinmeye devam ediyor.

Petrol fiyatının neden yükseldiği konusunu defalarca incelediğimiz için tekrara gerek duymuyorum. Ama bu son yükselişin ABD’de rafinerilerin tam kapasite çalışmaması ve dün açıklanan benzin stoklarının beklenenin bir hayli üzerinde düşmüş olması gibi gelişmelerden destek aldığını söylememiz gerek.

Tabii ki petrol fiyatları belirli seviyeleri aşınca ya da yükseliş trendine girince sadece emtia olarak değil yatırım aracı olarak da yoğun biçimde kullanılmaya başlıyor. Daha doğrusu her zaman için petrol kontratları birer yatırım aracı olarak kulalnılıyor ama böyle zamanlarda bu piyasadaki işlem hacimleri normal zamanların 5-6 katına kadar çıkabiliyor.

Örneğin petrol fiyatlarında yine hızlı bir yükseliş gördüğümüz Temmuz ayı ortalarında fiyat penceresindeki işlemlerin gelişmiş bir ülke borsasını aratmayacak bir hız, yoğunluk ve işlem hacmi ile gerçekleştiğini izledik. Bu son yükselişte de spekülatörlerin etkisinin yine çok yüksek olduğunu söylememiz gerekiyor.

Petrol fiyatlarının yükselmiş olması dünya borsalarında başta ABD olmak üzere ciddi değer kayıplarına neden oluyor. Bunun nedenleri arasında öncelikle küresel ekonominin bu yükselişten olumsuz etkileneceği endişesi var. Bir de spekülatörlerin ve fonların ellerindeki sıcak parayı menkul kıymetlerden petrol kontratlarına kayması sorunu var.

Türkiye açısından bakılınca; petrol fiyatlarının bu kadar hızlı yükselmesi cari açık, enflasyon gibi alanlarda ekonomik gidişatı olumsuz etkileyeceği için sıkıntı yaratıyor.

Petrol fiyatlarının şu an bulunduğu seviyeler çok ciddi sorunlara yol açabilir. Ama üç hafta önce İran petrol bakanının “fiyatların 70 dolara çıkmasını bekliyoruz” açıklamasını hatırlayınca daha göreceğimiz çok şey var demekten de kendimi alamıyorum.

Yazının Devamını Oku