Çok yaşasın ölüler

Doğan HIZLAN
Haberin Devamı

Belli günlerde benliğimi, hüzünle sevincin birbiri içinde mayalandığı duygular kaplar.

Bayram, her zaman bir coşkunun işaret fişeği midir? Bayram edelim diyenlerle, bayram benim neyime diyenleri ayıramam. Her ruh haline, her ortama göre değişir bayram. Acıların tortusuna karşılık, sevincin akışkanlığı nasıl bağdaşır?

Yıllardır bir çok aile ferdi gibi, biz de, bayramın ilk günü sabahleyin mezar ziyareti yaparız. Dini vecibenin yanısıra, toplumsal bir alışkanlık. Ruhi mecburiyetimiz.

Aramızdan ayrılıp gidenlerin artık bizim için ne düşündüğünü öğrenemeyeceğiz, bizim için neler yaptıklarını/yapamadıklarını, istedikleri gibi olup olamadığımızı.

Mezar başında kafamdan geçen bu muhasebe, huzursuz eder beni.

Ölenlerin anısı, o gün sanki yaşamı örter. Toprak ana, şimdiyi iptal edip geçmişe götürür, her şeye hakimdir.

Kavgalar, münakaşalar, diklenmeler, aldatmalar, küçük hesaplar, iki yüzlülükler, hırslar... Ne kabarık bir defter. Mükerrer suçlardan geçilmiyor.

Ya kabahatler, yanlışlıklar, sevgiden ve sevgisizlikten doğan hatalar... Kendini savunamayacak durumda olan, bize geçmişte emek veren, kendi hayatlarını bize adayanların hataları sevaba dönüşür.

Belki bunun içindir ki, ölülerin arkasından konuşulmaz.

İnsan yaşadıkça çevresinden, yakınlarının, dostlarının bir bir ayrıldığını gördükçe, düşen kalelerin içinde kalan birinin psikolojisine bürünür. Elinde kalan son insanlara daha çok bağlanır.

***

ELLERİNDE çiçekler, su kapları... Mezar ziyaretçileri, yılda bir ya da iki kez ölülerini hatırlamanın kendilerini ruhen akladığını itiraf edemeseler de, bilinçaltlarında kemirir onları bu saplantı.

Bu ziyaretler hem sevginin, hem af dilemenin aynı mekanda yoğunlaştığı bir insan yüceliği ve zaafıdır.

Büyük kentlerin bakımlı mezarlarının suni ihtişamından çok, köy mezarlıklarının çağrıştırdığı uhreviliği hayal ederim. Oradaki bilançoların daha insani olduğunu düşünürüm.

Ünlü adların kalabalık anma törenlerine karşılık, bir iki kişinin anması, fatiha okuması... İçten, gösterişsiz... Fotoğrafsız, habersiz...

Ziyaretler olmasa, belki onların adını bile unutacağız. Anılar da küflenir.

Acaba ölürken ne demişlerdi? Yıllar önce okuduğum bir kitapta ünlü ölülerin son sözleri vardı. Ünsüzler ne der?

***

Çiçeklerle, yeşillikler her şeye rağmen hayatın devam ettiğini gösteriyor. ‘‘Álem gene ol âlem/Devran gene ol devran’’

Gittiğim mezarlıkta yatan Tanburi Ali Efendi, ölüm yıldönümlerinde, Kanı yâd-ı lebinle şarkısının çalınmasını vasiyet etmiş. Nasihatler, vasiyetler... Zalim insanoğlunun unutmak istediği iki kavram. İhlâli ve ihmali mubah görür/gösterir hayat.

Bir nihilizm beynimizin kapısını Beethoven'in Beşinci Senfoni'sinin ilk notaları gibi değil, bir oduncu baltası ile zorluyor.

***

MEZAR ziyaretleri, hep zarar hanesini yokladığımız bir muhasebe anıdır. Çiçekleri bıraktıktan sonra gene kendimizi yaşamın içine atalım. Hakim olduğumuzu sandığımız ama sürüklendiğimiz yaşamın içine.

Şair Cahit Irgat'ın dediğine katılalım: ‘‘Çok yaşasın ölüler.’’













Yazarın Tüm Yazıları