GeriTurgut ÖZAKMAN Çılgın Türk, 673 Fransız’ı esir etti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Çılgın Türk, 673 Fransız’ı esir etti

GÜÇLÜ bir Fransız birliği, Toroslar’ın kuzeyine sarkmış, Pozantı’yı işgal etmişti.

Çukurova çeteleri Pozantı’yı kuşattı. Fransız birliğinin Adana ve Mersin’deki birliklerle bağlantısını kesti. Sayıca azdılar ama çok hareketliydiler.

Çevreyi de elbette avuçlarının içi gibi biliyorlardı. Pozantı’daki birliğin ikmal edilmesini engellediler. Birlik tehlikeli duruma düştü. Adana’da bulunan tümen komutanı, Pozantı’daki birliğin komutanı Binbaşı Mesnil’e uçak mesajı ile Pozantı’dan çekilip Toroslar’ı aşarak Mersin’e inmesi emrini verdi.

HATİCE KADIN

Birlik Verdun Savunması’na katılmış deneyimli, başarılı bir birlikti. Mevcudu 1000 kişiyi buluyordu. 25 Mayıs 1920 gecesi zayıf kuşatma çemberini aşıp yola çıktı.

Yanına yolları bilen kılavuzlar almıştı. Bunlar birkaç erkek ve kadındı.

Alay, Tekir’e kadar şoseyi izledi.

Bu aşamada kılavuzların Fransızları yanıltarak Elmalı Boğazı’na doğru yönelttiği, kılavuzlardan Hatice Kadın’ın bir yolunu bulup bu durumu köylülere bildirdiği anlaşılıyor. Gülekliler silahlanıp Fransızların ardına düştüler, yakınlardaki birliklere de haber verdiler.

DESTANIN SIRRI

Bine yakın silahlıdan oluşan Fransız birliğini, yolunu kesip esir almaya karar verdiler. Karboğazı olayını destan yapan sır, bu kararı veren ve uygulayacak olanların sayısıdır: 44!

Evet, sadece 44 kişiydiler.

Kuvayı Milliye ruhu işte budur:

Vatanı, hiçbir şeyden yılmadan, her fedakárlığı göze alacak kadar sevmek. Gülekliler, şiddetli yağmur altında düşe kalka durmaksızın yürüdüler, akşam düşmanı yakaladılar. Düşman Karboğazı denilen mevkide karargáh kurmuştu.

Ateşler yanıyordu.

10 KİŞİ ARTÇI

On kişiyi geride bıraktılar.

Otuz dört kişi gece, yine yağmur altında, ormanlık tepeleri aşarak pusu kuracak uygun bir yere kadar ilerlediler. Karboğazı’nın Delmeli Mezarlık Boğazı denilen yerini seçtiler. Yarısı boğazın bir yakasına yerleşti, yarısı öbür yakasına.

Baskına hazırlandılar.

Sabah düşman öncüleri yaklaşmaya başladı. Boğazda ayak, nal ve teker sesleri yankılanıyordu.

Öncü birlik pusu yerine girince hep birden ateşe başladılar.

Bir yandan da bağırıyor, aşağıya taşları yuvarlıyor, sürekli yer değiştiriyor, böylece çok kalabalık oldukları izlenimi vermeye çalışıyorlardı. Arkada kalan on kişi de geriden ateşe başladı.

TESLİM OLDULAR

Üç yanlı ateş baskını, Fransızları dehşete düşürdü.

Çok kayıp verdiler. Karboğazı destanı, Binbaşı Mesnil’in teslim olma kararıyla sona erecektir.

Çukurova’nın batı kesimi komutanı olan Sinan Paşa (Yüzbaşı Ratıp Tekelioğlu) sonucu Ankara’ya bildirdi.

Bu rapora göre 650 er, 23 subay esir alınmış, iki top, 8 makineli tüfek, bin kadar silah, 13 kadana, 90 katır ele geçirilmiştir.

ATA’DAN TEŞEKKÜR

Mustafa Kemal Paşa’
dan şu telgraf geldi:

"Devamlı başarılarınızı tebrik eder, size ve kahraman Kuvayı Milliyemize selam ve teşekkür ederim."

Böylece Adana-Tarsus-Mersin demiryolunun kuzeyinde, Toroslar bölgesinde hiçbir düşman kuvveti kalmadı.

Yüzlerce donmuş asker

83. Alay Komutanı Binbaşı Ziya Bey (Yergök) anlatıyor:

"Tümenin Sarıkamış’a yürüyüşü çok üzüntü vericiydi. Asker tek kolda, bir metreden fazla karlar içinde düşe kalka ilerliyordu. Hava eksi 15-20 derece. Askerin sırt çantalarının ağırlığı 20-35 kg’dı. Ağır yükün altında zahmet çeken askerler ter içinde kalıyorlar, dinlenmek için yol kenarlarına oturuyorlardı. Asıl felaket bu zaman başlıyordu.

Aklı başından gitmiş, canından bezmiş, bitkin bu insanlar, tüfekleri bacaklarının arasında yere çömeliyor ve öylece donup kalıyorlar.

Yol boyunca böylece donup kalmış yüzlerce askere rastladık."

(Tuğgeneral Ziya Yergök’ün Anıları, Sarıkamış’tan Esarete, Remzi Kitabevi)

Kahraman Ayşe Çavuş

İZMİR-Bornovalı Ayşe Çavuş (Ayşe Doğan), Milli Mücadele’nin o yürekli, kahraman, yurtsever kadınlarından biridir.

Cephede savaşmış, gerektiğinde habercilik (kuryelik) görevi de yapmıştır. Ailesi, cenazesinin askeri törenle kaldırıldığını bildiriyor.

Ayşe Çavuş’la birlikte bu kadirbilir yöneticileri de saygıyla anıyorum.

Bu tarihi fotoğrafı torunu Ayfer Erdem gönderdi.

Mustafa Kemal, İstanbul Harp Akademisi’nde sınıf arkadaşlarıyla. (Ön sırada en sağda 1904-1905)

DİYOR Kİ
X

Ecel teknesi

YUNANLILAR denize dökülmüş, Mudanya’da mütareke görüşmeleri sürüyor. İngilizler, Türklerin Trakya’ya asker çıkarmalarından kuşkulanıyorlar. Bu nedenle İngiliz muhripleri, Boğaz ağzında ve Trakya kıyısında sürekli devriye geziyor. Gazal gemisi küçük, eski, özürlü bir gemicik. Denizciler arasındaki adı "ecel teknesi". Çünkü iki saat geçince makineleri stop ediyor, yeniden istim tutmak gerekiyor. Ama usta denizcilerin elinde o güne kadar birçok inanılmaz görevler başarmış, yine tehlikeli bir göreve seçilmiş. Bilgi toplamak için o da yakalanmamaya çalışarak Boğaz ağzında dolaşıyor. Boyundan büyük bir görevi daha var: Bir Yunan gemisi görürse batıracak ya da el koyacak.

FORA TOP

7 Ekim 1922 sabahı kuzeyden gelen büyük bir şilep göründü. Komutan Yüzbaşı Nazmi, Gazal’ı şilebe yaklaştırdı. Geminin adı Oranya idi. Şilebin kaptanına "hangi milletten olduklarını" sordular. Yunanlı kaptan, bu tehlikeli sularda bir Türk gemisine rastlayacağını hiç düşünmediği için iç rahatlığıyla "Grek!" diye bağırdı. Zaten yolunu kesip kimlik soran gemi de küçük, köhne bir gemiydi. Neşe içinde bandıra direğine Yunan bandırasını çektirdi.

Yüzbaşı Nazmi de Türk bandırasını toka ettirdi ve bağırdı:

"Fora top!"

Gemiciğin baş tarafında bir top vardı. Görevliler topun meşin kılıfını hızla çekip aldılar, namlusunu şilebe çevirdiler. Top başındaki denizcilerin kararlı duruşlarının şilep kaptanı ile tayfalarının ödünü koparttığı anlaşılıyordu.

Top, çelik bir canavar gibi ışıldamaktaydı.

Yüzbaşı Nazmi, işin cılkı çıkmadan hemen bir filika indirterek Oranya’ya Üstteğmen Sabri ile üç silahlı denizci yolladı.

Üsteğmen Sabri ve silahlı denizciler, şilebin köprü üstünü ve makine dairelerini şimşek gibi denetim altına aldılar. Filika dönerken kaptan ile başçarkçıyı Gazal’a taşıdı.

Küçük Gazal, 2000 tonluk Oranya şilebini ele geçirmişti.

ÇALIŞMIYORDU

İngiliz muhriplerine yakalanmamak için geniş bir kavis alarak Ereğli’ye doğru yola çıktılar.

Oranya’ya Samsun adı verilecek, Türk bandırasının gölgesinde birçok sefer yapacaktı.

Bu öykünün püf noktası şudur: Gazal gemiciğinin baş tarafındaki top bozuktu, çalışmıyordu. Şilep dirense Gazal bir şey yapacak durumda ve güçte değildi. (Erol Mütercimler, Bu Vatan Böyle Kurtuldu.)

Türk Tarih Kurumu anılarıyla ilgilenmedi

MİLLİ Mücadele’ye katılmış olanlardan bazılarının anıları yayımlanmıştır. Bazılarının anıları ise yakınlarının elinde. Bu anıları lütfedip bana verenler, gelip okuyanlar oluyor. Şu ara, Büyük Taarruz’da Kocatepe’de bulunan ve M. Kemal Paşa’nın ünlü resmini çeken Ethem Tem’in, Teğmen Fahri Daldaloğlu’nun, Teğmen İbrahim Sorguç’un anılarını okuyorum. Ne yılmaz, yıkılmaz, ne güzel insanlarmış bunlar.

Bu tür özel, yerel anılar, Milli Mücadele’nin iç álemini, o yoksulluğu, yoksulluğun yenemediği yurt ve görev sevgisini çok güzel yansıtıyorlar.

Son olarak torunu, Emet’te Kuvayı Milliye’yi kuran kahraman Dr. Fazıl’ın anılarını getirdi. Dr. Fazıl çetesi hakkında ayrıntılı bilgi yoktur, genel olarak bilinir. Tabii çok sevindim.

Dr. Fazıl Bey anılarında ilk milli kuvvetlerden birinin kuruluşunu, İstanbul yönetiminin tutumunu, savaşı, Emetlilerin yurtseverliğini, eşrafın tutumunu, Ethem’in isyanını vb. anlatıyor.

Torunları bu anıları Türk Tarih Kurumu’na yollamışlar. Kurumun cevabını gördüm. Kurum şöyle bir yanıt vermiş:

"Yolladığınız anıların kurumumuzla bir ilgisi görülmemiş, bu nedenle geri gönderilmiştir."

Milli Mücadele, Türk Tarih Kurumu’yla ilgili değilse, ne ile ilgilidir acaba?

İsimli, isimsiz kahramanlar

Hürriyet yazarı Emin Çölaşan’ın özel koleksiyonundan alınma, o dönemden bir Kuvayı Milliye fotoğrafı. Soldan sağa birinci sıra; Sarı Efe Edip, Celal Bayar, Refik Şevket İnce (Emin Çölaşan’ın anne tarafından dedesi), bir efe, bir küçük asker, arkada kızanlar... İsimli, isimsiz kahramanlar... 23 Nisan 1920’de kurulan ilk Meclis’te Celal Bayar ve Refik Şevket İnce, Saruhan (Manisa) Milletvekilidirler. Sarı Efe Edip ise İttihat ve Terakki komitacılarından. Jandarma Yüzbaşı. Kurtuluş Savaşı sırasındaki iç isyanları bastırmada müfrezesiyle birlikte büyük uğraşlar verdi.

Makineli tüfeğini tamir edip 3 Yunan uçağını kovaladı

21 Haziran 1921 günü, 7 uçaktan oluşan bir Yunan filosunun Kütahya’ya yaklaştığı bildirilmişti.

Bu uçakları karşılamak üzere Yüzbaşı Fazıl, Albatros D-III av uçağı ile havalandı. Yunan uçakları ile Altıntaş üzerinde karşılaştılar. Yunan havacıları genellikle Türklerle çatışmaktan kaçınırlardı. Ama bu kez Yüzbaşı Fazıl’ı tek başına yakalamışlardı. Üçü, Yüzbaşı Fazıl’a saldırdı. Türk havacılığının ilk kahramanlarından Yüzbaşı Fazıl, bu saldırıları boşa çıkardı. İki makineli tüfeği vardı uçağın, onları ateşleyerek karşı saldırıya geçti. Ama makineli tüfekler birbiri ardına tutukluk yaptı. Yüzbaşı Fazıl savaşı kesip kaçmadı. Bir yandan türlü manevralarla Yunanlıları oyaladı, onlarla adeta oynadı, bir yandan da makinelileri onarmaya çalıştı. Sonunda başardı.

İki makinelisini birden çalıştırarak Yunan uçaklarının arasına daldı. Yunan havacıları savaşmayı göze alamayıp hızları sayesinde yükselip uzaklaştılar. Albatros D-III’ün hızı bu kaçaklara yetişmeye elverişli değildi.

Yüzbaşı Fazıl, bir şey olmamış gibi sükûnet ve tevazu içinde havaalanına döndü. (www.tayyareci.com)

Doğruyu öğrenmek isteyenlere

ERMENİ meselesi karabatak gibi bir batıyor, bir su üstüne çıkıyor. Tartışmalar, iddialar, siyaset oyunları, İsviçre’nin kabul ettiği aptal yasa gibi şaşırtıcı olgular sürüyor. Bu konunun eksiksiz hikáyesini ve doğruları öğrenmek isteyenlere bir kitap tavsiye edeceğim.

Bilal N. Şimşir, yine çok emek ürünü bir eser verdi: Ermeni Meselesi.

Bu imza yeterli bir güvencedir.

Unutma, unutturma

Sevgili okuyucularım.

Beş aya yakındır sizlerleyim.

Yakın tarihimizdeki küçük, büyük çılgınlardan, o güzel, namuslu, yiğit ve soylu insanlardan örnekler vermeye çalıştım.

Bu konu yıllarca uzar.

Çünkü güzel örneklerin sonu yok.

Milli Mücadele en uzak köylere kadar özveri, yurt sevgisi ve her çeşit kahramanlıkla dolu bir destandır.

Bu örnekler gösteriyor ki bütün toprak, yazgı ve tarih kardeşlerimizle birlikte büyük bir milletiz.

Daha ileride yine birlikte olmak ümidiyle hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum.

Sevgiyle kalınız.

Diyor ki

Hayatta tam zevk ve saadet ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, saadeti için çalışmakta bulunabilir.
Yazının Devamını Oku

2 çirkin Türk

MİLLİYETÇİLERİN Yunan istilasına karşı durmaları üzerine yazar Ali Kemal, Ankara'yı emperyalizmin tetikçisi ve ıskatçısı Yunanlılara karşı boyun eğmeye davet eder: "Ankara yöneticilerinin Yunanlılara hálá meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken, onlarla muharebelere girişilemez." (7.8.1920, Peyam-ı Sabah)

Bir kafa ki ne milletini, ne ordusunu tanıyor, ne milletinin tarihini biliyordu. Ama bilgisi varmış ve haklıymış gibi hiç durmadan böyle yazıp duruyor, milletinin bağımsızlık kavgasını küçümsüyor, kandırılmaya hazır birçok geri zekálıyı da etkiliyordu.

KİRALIK KALEM

Ali Kemal'in bir benzeri de Adana'da, Ferda adlı Fransız destekçisi gazetede yazan Mesut Fani'dir. İşgalci Fransızlar bu kiralık adamı Osmaniye'ye mutasarrıf yaparlar. Mutasarrıf olunca bir beyanname yayımlar. İnsanı 85 yıl sonra bile yerinden zıplatacak olan bu beyannameden üç cümle:

"Dört yüz yıldır altında yaşadığımız bayrak denilen o kırmızı paçavradan ne fayda gördünüz? Bugün muazzam bir devletin (Fransa'nın) şanlı bayrağı üzerimizde dalgalanıyor. Bari bundan istifade ederek mesut yaşayalım." (1. TBMM Zabıt Ceridesi, 8.c., s.443)

AKİF'İN MESAJI

Milli duygu ve bilinçten yoksun, hemen yabancı bir gücün hizmetine giren bu tür hainlerin sayısı, yazık ki az değildi. Hepsini anımsatmaya gerek yok. Bu olay tek başına, cumhuriyet yönetiminin eğitim hizmetinin başına neden "milli" sözcüğünü getirdiğini, anlama zorluğu olanlara bile anlatacak kadar açık ve yeterlidir.

M.Akif Ersoy ümmetçiydi. Ankara'ya gelip de Anadolu'dan duruma bakınca, olayları ve insanları gözleyince, milliyetçi olmuştur. İstiklal Marşı'nda bakınız neler diyor:

O benim milletimin yıldızıdır, milletimindir ancak, Hakka tapan milletim, kahraman ırkıma bir gül, ırkıma yok izmihlal...

Güneydoğu Hikáyeleri ve Biz Kınalı Bacaksızlar

İKİSİ de Güneydoğu gazisi iki yazarın eseri. Öyle sıradan, müsamere ve hamaset edebiyatı basitliğinde kitaplar değil.

"Güneydoğu Hikáyeleri" adlı eserde Hakan Evrensel, kendinin ya da arkadaşlarının başından geçmiş, ilginç, uyarıcı, düşündürücü Güneydoğu olaylarını (çatışmalar, baskınlar, pusular, terörizmin vahşiliği, terörün arkasındaki güçler, çevre halkı, günlük hayat, sivil yönetimin halleri, aileler, silah arkadaşlığı, şehitler, gaziler vb.) kısa-uzun hikáyeler, akıp giden hayat sahneleri halinde ve sanatlıca yazmış. Kimi insanı titretiyor, kimi ağlatıyor, kimi de kahkahalarla güldürüyor.

Ben şimdiye kadar bu hikáyelerin arasında yer alan "Hipokrat Yemini" gibi harika bir hikáye okumadım.

Hikáyelerde, onca zor koşula, kana, uçan kollara, bacaklara, ölüme, hasrete, yokluğa rağmen terör vahşetini eze eze yenen, hayata ve ölüme meydan okuyan o emsalsiz ruhun birçok özelliklerini bulacaksınız.

İkinci kitapta, yazarı Savaş Yücel'in ve kendi gibi gazi bazı arkadaşlarının anıları, yaralanmaları, tedavileri, topluma yeniden intibak etme mücadeleleri ve sorunlarına ilişkin çarpıcı ayrıntılar yer alıyor.

Yurt bütünlüğü için canını verenlerin ailelerine, kollarını, bacaklarını, ellerini, gözlerini vermiş gazilere, devlet ve millet olarak gerekli ilgiyi, sevgiyi, saygıyı gösterdik mi? Onları dikkate alan kurumsal düzenler, kalıcı birimler, sağlıklı sistemler kurabildik mi? Özel günlerde onları anımsıyor, törenlere, toplantılara, gösterilere çağırıyor muyuz? İş ve yuva kurmalarına yardımcı oluyor muyuz? Psikolojik destek veren, ilgiyi sürdüren bir birimimiz var mı?

Şehit Jandarma Bnb. Mahmut Şahin'in oğlu Ozan Şahin, babasının şehitliğiyle ilgili acı günleri anlatan anısını şöyle bitirmiş:

"Babamın Türk tarihine geçen aziz şehitlerimizden biri olması, bulunduğum her ortamda alnım ak, başım dik bir şekilde ve gururlu bir biçimde davranmamı sağlıyor."

Gözlerinden öpüyorum Sevgili Ozan!

Hücum öncesi

Büyük Taarruz... Topçular Yunan mevzilerini döverken, piyade birlikleri siperde hücum emrini bekliyor. Birazdan belki de ölecekler. Sakin ve vakurlar. Biliyorlar ki bu ışıl ışıl süngüleri gümüş girip, kızıl çıkacak düşmandan ya da dökülecek kendi kanları vatanın bağrına. Birazdan o emir geliyor. Bir an bile beklemeden fırlıyor Mehmetçik. Top ve kurşun seslerine "Allah Allah" nidaları karışıyor.

Kılıçsız süvariler

TÜRK ordusu Sakarya'ya çekilmiş, Yunan ordusunu bekliyor ve askerce, silahça güçlenmek için çırpınıyor.

Bu ordunun üç süvari tümeninden kurulu Süvari Grubu'nda (kolordusunda) toplam 118 kılıç var, yanlış okumadınız, sadece yüz on sekiz. Süvariler, mızıldanmadan, yakınmadan, mızrak niyetine uçları sivriltilmiş sopalarla dövüşüyor, genellikle piyade savaşına iniyorlar.

Bu eksiklik, milli vergi yoluyla halktan toplanan kılıç ve benzeri silahlarla giderilir.

Tifüsün vurduğu doktorlar

SARIKAMIŞ faciasından kurtulup sağ dönenleri bu kez de tifüs felaketi bekliyordu. Salgın öyle yaygın ve etkiliydi ki Erzurum ve Hasankale'deki askeri hastanelerde çalışan tüm sağlık görevlileri de tifüse yakalanmışlardı.

Bir bölümü kurtulmuş, 169 doktor, 25 eczacı, bir dişçi ve görevli 7 son sınıf tıp öğrencisi tifüsten ölmüştür.

Tifüsten kurtulabilenlerin zayıflığı ve güçsüzlüğü, Sağlık Müfettişi Dr. Süleyman Numan Paşa'yı üzüyordu. Bu sağlık görevlilerinin cephe koşullarından uzak, güneşli yerlerde dinlenmelerini gerekli gördü. Hepsini İstanbul'a göndermeyi, yerlerine yeni doktorlar atamayı kararlaştırdı. Tifüsten kurtulmuş olan doktorlar bu karara şiddetle karşı çıktılar.

"Erzurum ve Hasankale'ye gelen her doktorun tifüse yakalanması kaçınılmazdır. Ülkenin büyük özverilerle yetiştirdiği doktorları ölümün kucağına atmak doğru değildir. Tifüs geçirerek bağışıklık kazanmış olan bizler için artık tehlike yoktur. Bizler burada kalmaya razıyız."

DİYOR Kİ

7 yüzyıldan beri cihanın dört bir köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız (...) bunca fedakárlık ve ihsanlarına karşılık nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak mevkiine indirmek istediğimiz bu asıl sahibin (köylü) huzurunda, bugün utançla ve saygıyla kendimizi toplayalım. (1. TBMM Tutanakları, 18.c., s.4, 1 Mart 1922)
Yazının Devamını Oku

Haydi Polatlı unutma onları

BİZİM kurtuluş günleri konuşmalarımızda adlarına yer verilen kahramanlar pek azdır, çoğunlukla yerel kahramanlardır. Oysa Şahin Bey yalnız Gaziantep’in, Şerife Bacı yalnız Kastamonu’nun, Topal Osman Ağa yalnız Giresun’un, Kara Mehmet Çavuş yalnız Çukurova’nın, Hasan Tahsin yalnız İzmir’in, Üstteğmen Agáh yalnız Bayburt’un değil, bütün Türkiye’nin, hepimizin kahramanıdır.

TANIYIN

Ayrıca tümen, alay, tabur komutanı şehitlerimiz, zaferlerde payları olan yiğit komutanlarımız var. Savaşa doğrudan katılmamış ya da adları az bilinen havacı, denizci, demiryolcu, telgrafçı, doktor, mühendis, usta, yönetici, gizli örgütlerde görevli serdengeçtiler, kağnıcılar, gönüllü hemşireler, yazarlar gibi daha nice kahraman var.

Gençlerimize bu askeri ve sosyal kahramanları tanıtmalı, hiçbirini unutmadığımızı, bu yurtseverlere milletimizin vefasını, kadirbilirliğini, minnetini göstermeliyiz.

PAYLAŞIN

Bu gibi değerleri paylaşmak bir milleti millet yapar; yeni yetişen kuşakların da yurtsever olmalarına, sorumluluk duyğusuyla yetişmelerine katkıda bulunur. Bir genç günü geldiği zaman onlar gibi fedakárlık yaparsa milletinin onu unutmayacağına inanır.

Yoksa millet giderek çözülür, gevşer, ayrışır, sonunda kuru kalabalık olur.

Nitekim son zamanlarda bu konudaki ihmalin sonuçlarını görüyoruz. Tıpkı mütareke döneminde olduğu gibi kuru kalabalık aydınları, kuru kalabalık bilim adamları ve kuru kalabalık yazarları belirdi yine.

İSMİNİ KOYUN

Onun için derim ki, yerel yönetimler, bir sürü uyduruk, zevksiz, anlamsız, geriye dönük, cumhuriyete yakışmayan sokak, cadde, alan, park, bina, mahalle adlarının yerine kurucu atalarımız olan bu milli kahramanların isimlerini versinler, sembolik yerel kahramanlar da her yere mal olsun. Varlığımızı borçlu olduğumuz bu emsasiz kahramanlarla her şehrimiz iftihar etse, güzel olmaz mı?

Okullarla işbirliği yapılarak ne zengin, ne anlamlı, ne heyecan verici listeler hazırlanabilir. Böyle bir kampanya birçok konuda silkinmemize, birçok konuda durup düşünmemize de yol açar.

ŞAŞIRTMA

Polatlı, Sakarya zaferinin ilçe boyutunda kutlandığı yerdir, bir devlet töreni özlemini çekmektedir. Bir zamanlar bir istasyonla birkaç kerpiç ev ve handan ibaret bir yercik olan Polatlı, şimdi il olmaya aday, geniş, zengin bir ilçe. Ama şaşırtıcı bir durumu var: Sakarya Zaferi’ni devlet töreniyle kutlamaya talip olan bu büyük ilçede, Sakarya Savaşı mucizesini yaratan gazi ordunun kahraman kolordu ve tümen komutanları ile şehit alay komutanlarından birinin adını taşıyan bir sokakçık bile yok. Sanki Sakarya Savaşı hiç olmamış, sanki Polatlı kızılca kıyametin ortasında kalmamış, sanki zafer orada ilan edilmemiş, sanki Büyük Taarruz’a hazırlık orada kararlaştırılmamış. Onların yerine ne isimler var, şaşarsınız.

KADİR BİL

Devleti Sakarya zaferinin yıldönümünde bulunması için Polatlı’ya çağırmıştım. Şimdi de Polatlı Belediyesi’ni bilinçli, sağduyulu ve kadirbilir olmaya, yakın geçmişine, Kurtuluş Savaşı destanına ve kahramanlarına sahip çıkmaya, bu konuda Türkiye’deki bütün belediyelere örnek ve öncü olmaya çağırıyorum.

Haydi! Soylu Türk topçusu ve vahşi Coni

CEBELİTARIK’tan gizlice geçmeyi başaran U-21 adlı Alman denizaltısı 25 Mayıs 1915 günü Çanakkale’ye ulaşır.

Gelibolu Yarımadası’nın güney bölümü (ucu), üç yönden İngiliz ve Fransız savaş gemileri tarafından çevrilmiştir. Gemiler Türk mevzilerine ölüm kusuyor, Türk topçuları da sahile oldukça yaklaşmış gemilere ateş ederek hiç olmazsa zarar vermeye çabalıyorlar.

Çanakkale önüne gizlice gelen U-21 ilk olarak Arıburnu yakınındaki Kabatepe önünde bulunan ve Türk mevzilerine ölüm yağdıran Triumph adlı büyük İngiliz zırhlısını gözüne kestirdi.

Tam öğle saatiydi.

TAM İSABET

İlk torpili yolladı. Torpil geminin bordasına isabet etti. Büyük bir patlama oldu. Bordada çok büyük bir yara açılmıştı. Geminin kurtulması mümkün değildi. Yana yatarak batmaya başladı. Sirenler, düdükler ötüyor, kampanalar çalıyor, kıyamet kopuyordu. Geminin denize gömülüp gitmesi 8 dakika sürecekti. Çevredeki gemiler, botlar, Triumph’a yardıma koşuştular. Denize dökülen, atlayan gemicileri kurtarmaya koyuldular.

VURMADILAR

Türkler hastaneleri bile yakıp yıkmayı, cephe gerisinde toplanan yaralılara bile ateş etmeyi marifet sayan bu vahşi gemilerden nefret ediyorlardı. Bu ölüm makinelerinden birinin göbeğinden vurulduğunu ve batıyor olduğunu görünce elbette çok sevindiler. Ama Türk topçuları bu fırsattan yararlanarak yaralı gemiye ve denize dökülmüş mürettebata ateş etmeyi savaş ahlakına aykırı buldular. Ne yardıma koşan gemilere ateş ettiler, ne denize düşenlere.

SOYLULUK

Ateşi kestiler. (İ.Artuç, 1915 Çanakkale Savaşı, Kastaş Y.)

Emperyalist Coni ile vatanını savunan Mehmet arasında böyle derin bir civanmertlik ve soyluluk farkı vardı. Bu fark, Çanakkale savaşları boyunca birçok kez yaşanacaktır.

Türkiye’de (...) tek müttefikimiz sultandır

MİLLİ Mücadele’nin gelişmesi üzerine ünlü casus Albay T.E. Lawrens, The Sunday Times Gazetesi’ne verdiği demeçte, Türkiye’deki durumu şöyle özetler:

"Türkiye’de (...) tek müttefikimiz sultandır."

(G. Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Belgeleri, s. 202).

Yunanlılar halife ordusu

Yunan ordusu çocukların bile ırzına geçerken, İslamı Yüceltme Derneği bir bildiri yayımlar. Bildiriden iki cümle: "Yunan ordusu Halife’nin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir."

İyi mi? Milli Mücadele din aktörlerinin ve din sömürücülerinin bu çeşit bin türlü oyunuyla dolu. Tarihimizi bilsek birçok konuda uzlaşacağız ve "yeni emperyalizme" karşı kenetleneceğiz. Ama bilmemekte ısrar eden, gerçeklerin açıklanmasından rahatsız olan şaşılacak kadar çok insan var.

Hayret!

Bu kitabı okuyunuz

MİLLİ Mücadele dönemindeki İstanbul yönetiminin (padişah, hükümetler, bürokratlar) tutumu hakkında belgelere dayalı bilgi veren hayli araştırma ve inceleme eseri yayımlanmıştır. Bugün bunlardan bir tanesinden, Prof. Dr. Sina Akşin’in 2 ciltlik "İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele" adlı çok önemli eserinden söz etmek istiyorum. Padişahın ve İstanbul hükümetlerinin Milli Mücadele konusundaki tavırları ve İngilizlerle ilişkileri hakkında birçok kaynaktan derlenmiş doğru, ciddi pek çok belgeye ve kanıtlı olaylara dayalı bilgi edinmek ve objektif bir hükme varmak isteyenlerin bu eseri okumalarını tavsiye ederim. İstanbul yönetimi lehinde yalanlar uydurarak, çocukça yorumlarda bulunarak tarihi tersine çevirmeye çabalayanlar, masal anlatanlar da bu kitabı okusalar keşke. Gerçeklere ihanet etmekten ve tarihi saptırmaktan vazgeçerler.

DİYOR Kİ

Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi incelemek dikkatinden bir an vazgeçmesin. (Nutuk)
Yazının Devamını Oku

Küfleri eritip barut yaptılar

LOHANİZADE M.Nurettin Bey'in anlattıklarını özetle aktarıyorum: "Şehri binlerce askerle kuşatmış olan düşman (Fransızlar), Antep'in teslim olmayacağını anlayınca şehrin her tarafındaki cami, ev, hastane, ne gördüyse hepsini bombardıman etmeye devam etti. Her geçen gün cephane ve erzakımız tükeniyordu. Bu ümitsizlik ve çaresizlik içinde (Şehir Komutanı) Özdemir Bey'den daha önce konuştuğumuz bir konuda emir aldım. Bir imalat-ı harbiye fabrikası kuracaktım.

Bu düşünceye birçok kişi hayretle bakıyor, hatta gülüyordu. Bunca imkánsızlık ve ateş altında cephane imalatını nasıl yapacaktık?

Düşman ateşinden uzak bir yer düşünüldü. Sonunda Sabun Hanı seçildi. Burası nispeten sağlam, beton ve fabrika kurmaya elverişliydi.

BOMBA, FİŞEK

Bir günlük emirle Yıldırım Taburu'nda bulunan ne kadar sanatkár varsa toplandı. Bunlar içinde Yıldırım Yusuf, Tevfik, Kara Ali, Hacı vb. ustalar vardı.

Her türlü vasıtadan mahrum olunduğu halde, bomba, fişek, kapsül imalatı az zamanda gerçekleşti ve 10 Aralık 1920'de resmi açılışı yapıldı.

Bu fabrika, silah tamirhanesi, baruthane, bomba dökümhanesi, demirhane, marangozhane ve araba tamirhanesi bölümlerinden oluşuyordu.

İkinci Kolordu'ya güvercinle bir mektup yollayarak ihtiyacımız olan kimyasal malzemeyi istedik.

Bu fabrikada fişeklerin kapsüllerini kendi icadımız olan makinede yapıyorduk.

Cafer Usta, asırlardır duvarlarda toplanan küfleri eritip birtakım eczalarla karıştırarak barut imal etmişti. Herkes mağaraların duvarlarından küf topluyordu. Toplanan her torbanın fiyatı çocuklara üç
'aferin', büyüklere bir 'Allah razı olsun'du.

800 KİŞİ

Fabrika nüfusu son zamanlarda sekiz yüz kişiye kadar çıktı. Vardiya ile gece gündüz çalışıyorlardı. İşçi ücreti birer avuç fıstıkla, arpa ve acıbadem çekirdeğinden yapılmış yirmi beş dirhem ekmekti.

İşçiler genellikle şehit çocuklarıydı. Özdemir Bey ne kadar şehit çocuğu, fakir, kimsesiz kadınlar, kızlar varsa hepsini fabrikaya aldı. Yiyeceklerini sağladı. Bunların okuyabilecek olanlarına fabrika içinde bir sanat okulu açtı. Beş erkek, iki kadın öğretmen getirterek boş zamanlarda okutup yazdırdı. Diğer zamanlar fişek yaptırdı."

GÖZ KAMAŞTIRICI

Antep İmalat-ı Harbiye Fabrikası, imkánsız diye bir şey kabul etmeyen, yaratıcı, çare bulucu, bağımsızlık ve bilgi áşığı Kuvayı Milliye ruhunun en çılgın, en göz kamaştırıcı örneklerinden biridir.

Bu ruh saban demirinden, pencere parmaklığından süngü, raydan, vagon dingilinden, hatta tahtadan top kaması yapan, telgraf hatlarını fincan denilen porselen nesneler olmadığı için çam kozalaklarını kullanarak hatları uzatıp haberleşmeyi sağlayan büyük ruhtur.

Bir altın kuşak

’ÇILGIN Türkler’ deyimini, şoven, ırkçı, uzlaşmaz, Avrupa karşıtı gibi kullananlar oluyor. Bu deyimin böyle kullanılması bütünüyle yanlıştır, temsil ettiği ruha karşı ciddi haksızlıktır.

Milli Mücadele'yi yapan o çılgın Türkler, yoksulluktan dolayı yılgınlığa kapılmamış, dilenci pazarlığı yapmamış, çaresizlik duygusuna düşmemiş, imkánsız diye cesaretini yitirmemiş, yurdunu canından aziz bilen, olağanüstü seven, namuslu, azimli, bilinçli, vakarlı, inançlı, yürekli insanlardı. Bunlar mücadelenin hiçbir aşamasında maceracılık, hayalcilik yapmadılar. Batı'nın bilimine, sanatına ve teknolojisine, yani güzel yüzüne karşı olmadılar. Onlar Batı'nın çirkin yüzüne, her çeşidiyle emperyalizme karşı geldiler.

Bu üstün özellikleriyle, sayısı 400.000 kişiyi aşan silahlı işgalcileri, çeşit çeşit aşağılık entrikaya, çığırtkana, ajana, gafile, teslimiyetçiye, işbirlikçiye, siyaset ve hukuk cambazına, lafazana, bencile, yalancıya, haine rağmen, sonunda yenip yurtlarını tertemiz ettiler.

Bu altın kuşağa haksızlık yapmayalım.

Şimdi iş merkezi

İşgal yıllarında, Gaziantep Kalesi’nin yan tarafında bulunan Millet Hanı’nın mahzeninde faaliyet gösteren İmalat-ı Harbiye, yıllar önce kapatılmış. Millet Hanı şu an yöreye has el işlerinin satışına yönelik iş merkezi olarak 4 yıl önce restore edildi.

Müzede sergileniyor

İmalat-ı Harbiye’de üretilen top ve mermilerin günümüze kadar ulaşan bir kısmı şu an, kentin Bey Mahallesi'nde Devlet Hastanesi'nin arkasındaki Gaziantep Hasan Süzer Etnoğrafya Müzesi’nde sergileniyor.

Bu sözleri söylediler

VELİAHT Abdülmecid Efendi, 2 Ocak 1921'de The Morning Post Gazetesi muhabirine der ki: "...Bizi kendi tarafınıza çekerek Türk halifesinin dini nüfuzunu imparatorluğunuz içinde sulh ve sükûn lehine kazanmakta menfaatiniz vardır."

Yani halifelik, nüfuzunu emperyalist İngiltere'nin hizmetine sunuyor ve bu yolla İngiliz dostluğunu kazanacağını ümit ediyor. Bu sırada Hindistan'da ve Mısır'da İngiltere aleyhinde hareket vardır. Kısacası halifeliği pazarlıyor.

(G.Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, s.18)

Yunan’a karşı gelen kafirdir

 Gerede isyancılarının öncülerinden Divitli Eşref Hoca da şöyle der:

"İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür"


Delibaş'ın tellalları da Konya'da sokakları şöyle dolaşırlar:

"Kim milliyetçilerle birlikte Yunan'a karşı giderse şer'an káfirdir!"

DİYOR Kİ

Eğer devamlı sulh isteniyorsa, kitlelerin vaziyetlerini iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın bütününün refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir. (1935)

Atatürk'ün bu sözleri bugün daha da derin bir anlam kazanıyor, insanlığı daha derinden uyarıyor. Günümüzün sorumsuz, bencil, ufuksuz, milletlerarası liderleri yanında büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.
Yazının Devamını Oku

Uçak gemisini Meis'e gömdüler

TOPÇU Teğmen Mustafa Ertuğrul ve 4 dağ topundan oluşan bataryası, bazı başka birliklerle birlikte 1916 yılının Ocak ayında Kaş Kasabası'na gelir. Amaç Meis Adası'nın işgal edilmesidir. Hazırlık duyulmuş olmalı ki 27 Ocak Pazar günü saat dokuzda, Çanakkale muharebelerinde sık sık tayyare uçuran İngilizlerin Ben My Chree kruvazörü ile iki İngiliz torpido muhribi ve Fransızlar'ın Paris II kruvazörü Meis Limanı'na gelerek demirlerler.

MÜTHİŞ ÖNERİ

Teğmen Mustafa, Alman komutana bir öneride bulunur:/images/100/0x0/55ea16fdf018fbb8f86a9f05

"Düşman gemileriyle aramızdaki mesafe azami dört buçuk kilometre. Yani gemiler her iki bataryamızın ateş tesiri altında. (Bir de obüs bataryası var.) Büyük kruvazör tamamen görünüyor. Dikkat ederseniz pazar olması münasebetiyle bacaların üstü kapanmış, bütün bahriyeliler karaya çıkmış, şehrin bize taraf yollarında bahçelerinde geziyorlar, eğleniyorlar. Demek oluyor ki bugün için onlardan bir hareket bekleyemeyiz. Bu güzel fırsattan istifade edelim. Yapacağımız baskın ateşiyle büyük kruvazörü batırırız. Büyüğü bertaraf edildikten sonra üst tarafı kolaydır."

ÖNCE İŞ BÖLÜMÜ

Alman bu öneriyi çok beğenir. Öteki batarya ile şöyle bir iş bölümü yapılır:

Gizli mevzideki obüs bataryası, ani grup ateşiyle büyük kruvazörü batıracak. Teğmen Mustafa'nın açıkta bulunan bataryası, bahriyelilerin gemiye avdetini engelleyecek, limandan çıkacak torpidoları ateş altına alacaktı. Öteki görevler sonra düşünülecekti.

Baskının tam saat on üçte yapılması kararlaştırılır.

Her iki batarya da baskına hazırlanır.

ASKERİN HEYECANI

Sözü Mustafa Ertuğrul'a bırakıyorum:

"Baskın zamanı yaklaştıkça erlerde hareket ve heyecan artıyor, bataryanın etrafında bir karınca kümesi gibi kaynaşıp duruyorlardı. Ara sıra çıkardıkları sevinç naraları, içine sığındığımız kayalıklardan şen ve keskin akisler yapıyordu. Türk askeri cenge hazırlanıyordu. Bunun şevkini ancak görenler ve içinde bulunanlar bilir. Aylardan beri bin bir ihtimamla yetiştirdiğim bu aslanların gösterdiği yüksek şevk ve heyecana ben de kapılmıştım. Biraz sonra kopacak kıyametin heyecanıyla benim de yüreğim çarparken gözüm batarya dürbününde düşmanı seyrediyordum. Meis güzel bir pazar gününün neşeli havası içinde tatilin zevkini sürüyordu.

Bizim taraftaki hareket ve gürültü gittikçe sükûn buldu. Herkes yerli yerinde, heyecanla inip kalkan göğüslerden çıkan nefesler bile durmuş gibi herkesin kulağı bir ağızdan çıkacak keskin bir kumandayı bekliyordu. Nihayet gizli mevzide bulunan obüs ateşe başladı. Atılan ilk dört mermi gemiye isabet etmemiş ise de mesafenin tayinine yarayacak kadar gemiye yakın düşmüştü. Şehirde pek büyük heyecan ve panik başladı. Bu ani baskın, memleket halkını deli gibi dağ arkalarına kaçırdı. Bir dakika evvel neşeden sarhoş olanlar şimdi deli gibi kaçacak delik arıyorlardı."

OBÜSLER DEVREDIŞI

Düşman yanıt verir. Aksilik, daha ilk mermiler obüs bataryasının cephaneliğinin hartuç bölmesine isabet eder. Hartuçlar (barutlar) yanmaya başlar. Ateş durur. Obüs devre dışı kalmıştır. Alman komutan, bataryası açıkta bulunan Teğmen Mustafa'ya "derhal büyük kruvazöre ateş açmasını" ister.

Teğmen Mustafa özetle diyor ki:

İŞTE YANIYOR

"Açıkta ve kayalıklar arasında mevzi alan bataryamın küçücük topları (7.7) koca gemi ile nasıl cenkleşecekti? Aynı zamanda karadan ateş eden toplara da nasıl cevap verecekti? Bu aklın alacağı bir iş değildi. Fakat çaresizlik ve mesuliyetin büyüklüğü karşısında artık tereddüde lüzum yoktu. Hemen ateşe başladık. Mesafelerin biraz evvel iyice tespit edilmiş bulunması, toplarımızın yeniliği ve hassasiyeti, cephanemizin tolerans mükemmeliyeti işimizi kolaylaştırdı. İlk grubun bir mermisi gemiye isabet etti. Müteakip grubun üç mermisi birden geminin kıç tarafındaki küçük tayyare hangarına isabet ederek müthiş bir yangın yaptı. Benzin deposuna isabet ettiğini sonradan öğrendiğimiz mermilerimizden çıkan yangın o derece çabuk büyüdü ki gemi baş toplarını bize çevirdiği halde ateş etmeye imkán bulamadı. Mürettebatın birçoğunun denize atıldığı görülüyordu. Koca gemi karşımızda homurdanarak yanıyor, yavaş yavaş yaralı başını denize sokuyordu. Fazla dayanamayan Ben My Chree'nin baş tarafı denize gömüldü. Bu muhteşem levhanın verdiği sevinç ve heyecanın zevkini insan tarif edemez, ancak görür ve hisseder.

MİLLETİMİN HASLETİ

Bu eşi bulunmaz manzaraya şahit olmak acaba batarya kumandanı için paha biçilir bir saadet midir? Bu saadeti haklı olarak tattığım dakikada iyice anladım ki, nispetsiz bir düşmanla çarpışmak ve onu yenmek ancak ve ancak aziz milletime nasip olan bir haslettir. İşte böylece büyüğünü denize gömdükten sonra limanda bulunan diğer iki İngiliz torpidosu ile Fransız kruvazörü, ağı yararak son hızlarıyla ikisi kuzeye biri güneye kaçarlarken üçüne birden ateş çevirmeye imkán yoktu.

SIRA FRANSIZ'DA

Sıra başımızı didikleyen ve nişancı neferimin yaralanmasına sebebiyet veren Fransız toplarına gelmişti. Karşı karşıya çıkan iki pehlivanı andıran her iki batarya aynı şerait dahilinde açık mevzide idi. Aradaki fark onlarınki 10.5'lik sabit ve mükemmel bir batarya; bizimki ise 7.7'lik tekerlekli ve ateş kabiliyeti şüphesiz onlara nazaran daha az bir dağ bataryası. Bu karşılaşma yarım yüzyıl evvelki topçu düellolarını andırdığı için pek enteresan idi.

Gemilerle uğraşırken bize nefes aldırmayan bu kabadayıları susturmak için 12 atım yetti."

Bu bataryanın başarısı bundan ibaret değil. Geride birçok ilginç zafer var.

(Ben Bir Türk Zabitiyim, Yayına hazırlayan: Mustafa Aydemir, Denizler Kitabevi.)
Yazının Devamını Oku

Albay Nazım görev bekliyor

YUNAN Ordusu 10 Temmuz 1921 günü, Türk cephesine taarruza geçer. Buna Yunan Büyük Taarruzu diyebiliriz.

İnönü yenilgisinden sonra Yunan hükümeti orduyu, bu kez kazanmak amacıyla, savaşçı ve silah sayısı bakımından çok güçlendirmiştir. O zamanki Yunan ordusunun İkmal Şubesi Müdürü olan Spiridonos bu orduyu, "Yunan tarihinin en büyük ordusu" diye niteliyor.

Güçlü Yunan ordusunun büyük bölümü, Kütahya'nın güneyinde, güneyden kuzeye doğru Türk cephesine yüklenir.

MEVZİLERİ DEVRALIN

Türk Cephe Komutanlığı, Kütahya'nın güneyini takviye için 3. Grup'a (kolorduya) ait 4. Tümen'i, 4. Grup'a (kolorduya) verir.

3. Grup Komutanı, tümenin bir alayını alıkoyar (132. Alay), iki alayını yola çıkarır (40. ve 58. alaylar). 4. Grup Komutanı Kemalettin Sami Bey, iki alayla gelen 4. Tümen'e, Nasuhçalı-Yumruçalı kesimindeki mevzileri devralmasını emreder. Çünkü bu kesim, cephenin en duyarlı kesimidir. 4. Tümen de çok iyi eğitilmiş, kahraman bir tümen, Komutanı Yarbay Nazım Bey de Milli Mücadele'nin en başarılı, yiğit ve bilgili komutanlarından biridir.

KİMSESİZ TEPE

4. Tümen, 14 Temmuz günü akşama doğru söz konusu savunma hattını devralır, tümenin eski alayı 58. Alay hızla yerleşmeye başlar. İkinci alay (40. Alay) tümene yeni verilmiştir, eğitim düzeyi düşüktür. Nazım Bey'in bu alayın komutanına da güveni azdır.

Gece yerleşme ve hazırlık çalışmalarıyla çok yoğun geçer.

Sabah çok erkenden Kurmay Başkanı Binbaşı Şerafettin ve bazı karargáh subaylarıyla birlikte yeni alayın mevzilerini denetlemeye gelir. Asıl mevziin az ilerisindeki bir tepede kimsenin olmadığını, tepenin savunulmadığını görürler. Alay komutanının, cephenin güvenliği için gerekli bu işi bugüne bıraktığı anlaşılmaktadır.

Bu savsaklama Nazım Bey'i öfkelendirir.

Süvari Takımı Komutanı'na, "Hemen tepeyi tutmasını, bu arada düşman harekete geçerse, alaydan birlik gelene kadar tepeyi ne pahasına olursa olsun savunmasını" emreder.

RÜTBESİ MECLİS'TEN

Süvari takımı tepeye hareket ederken bir makineli tüfek takırdamaya, ölüm kusmaya başlar. Bir Yunan müfrezesi bu kesime sızmıştır bile. Yarbay Nazım Bey ve karargáhını biçer.

Ağır yaralanan Yarbay Nazım Bey hızla Çekürler istasyonuna yetiştirilir ama çok geçtir.

Ankara'da büyük bir törenle toprağa verilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu büyük şehidin rütbesini albaylığa yükseltir. Milli Mücadele edebiyatına adı "Şehit Albay Nazım Bey" olarak geçecektir.

Şimdi Ankara'daki Devlet Mezarlığı'nda uyumaktadır.

BİR KİTABE OLSUN

Nasuhçalı Tepesi, Kütahya'nın Çavuş Çiftliği köyünün sınırları içindedir. Bu köyün muhtarı M.Ergun Özuğur ve köylüleri, Nazım Bey'in şehit olduğu tepeye güzel bir bayrak direği dikmişlerdir. Şimdi burada bir anıtın, hiç olmazsa Albay Nazım Bey ile o gazi tepelerde şehit olanların isimlerinin kazınacağı bir kitabenin yer almasını, çevrenin şehitlerimizin hak ettiği özen ve saygıyla düzenlenmesini Kültür Bakanlığı'ndan istiyorlar.

Bakanlık dilerim bu kadirbilir isteği yerine getirir. Böylece 15 Temmuz günü Çiftlik Köyü'nün Nasuhçalı Tepesi'ndeki Nazım Bey ve Nasuhçalı-Yumruçalı şehitliği anıtının açılışını yapar, şehitlerimizin ruhunu şad ederiz. O insanlar, biz yaşayalım diye öldüler.

Bir tavsiye

UZUN zamandır Milli Mücadele'yi çocuklarımıza ve gençlerimize iyi anlatmayı başaramıyorduk. Sahte, saptırılmış, yalan tarihler devreye girince, eksik bilgiyle yetişmiş kafalar büsbütün karıştı. Bazılarının Milli Mücadele dönemini doğru öğrenmeye şiddetle ihtiyacı var. Mesela Kuvayı Milliye, Kuvayı Milliye ruhu, Kuvayı Milliye kurumları gibi konularda doğru bilgi edinmek isteyenlere Dr. Alev Coşkun'un Kuvayı Milliye'nin Kuruluşu adlı çalışmasını tavsiye ederim.

Bu sırt için şehit düştü

Nazım Bey, 1. İnönü Savaşı'nda kumandanı olduğu 4. Tümen'le Yunanlıları geri çekilmeye mecbur etti ve rütbesi yarbaylığa yükseltildi. 2. İnönü Savaşı'nda ise Yunan ordusunun Dumlupınar'dan Ayyon ve Konya'ya doğru ilerleyişinde işte bu sırtın (Nasuhçalı) tutulması sırasında şehit düştü. Tarih 16 Temmuz 1921. 17 Temmuz 1921'de Meclis rütbesini albaylığa yükseltti.

Tuhaf bir haber

KÜLTÜR Bakanlığı, bazı müzeleri milli müze olarak koruyacak, geriye kalan müzeleri belediyelere devredecekmiş.

İşin ilkesinde bir yanlışlık ve birçok tehlike var ama bu sorun bu köşenin konusu dışında kalıyor. Ben bu konuda çok tuhaf, çok şaşırtıcı, çok irkiltici bir haber duydum, onu buraya almak istiyorum.

Birinci Büyük Millet Meclisi binası müze olarak korunuyor. Çok doğal bir olgu. Kuvayı Milliye ruhunun dayanağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin atıldığı, gerçek milli iradenin belirdiği yer burasıdır.

Duyduğuma göre Kültür Bakanlığı, bu müzeyi milli müze olarak kabul etmiyormuş, belediyeye devredecekmiş.

Umarım doğru değildir.

Şu andaki müzeler içinde bu müzeden daha milli kaç müze vardır acaba?

Böyle bir kararı gerçekleştirmek bir yana, bunu düşünmek bile milli bir suçtur. Her şeyimizi borçlu olduğumuz Milli Mücadele'ye ve Birinci TBMM'ye saygısızlıktır.

Böyle şaşırtıcı bir kararın etkileri de tepkileri de şaşırtıcı olur.

Benden söylemesi.

Sizi yenmek imkánsız

SAKARYA Savaşı'ndan sonra, Türk-Fransız anlaşması görüşmeleri için yeniden Ankara'ya gelen Fransız temsilcisi M. Franklin Bouillon, havaalanında bir uçağımızı görür. Bu uçağın motoru, gövdesi ve kuyruğu üç ayrı uçaktan alınıp kurgulanmış, tam anlamıyla "uyduruk" bir uçaktır. Pilotlarımızın bu uçakla vızır vızır uçup savaş görevlerini yaptıklarını öğrenince der ki, "Sizi yenmek imkánsız".

Sakarya hava gücünün ’İsmet’i

Sakarya'da 2 uçaktan oluşan Türk hava gücünün 'İsmet' adlı uçağı. Uçak Yunanlılardan ele geçirilmiştir. Uçağın önündekiler soldan sağa; Pilot Yüzbaşı Fazıl Bey, Pilot Vecihi (Hürkuş) Bey ve Makinist Eşref Bey. Eylül 1921.

Çılgın kaçakçılar

SİLAH, cephane, askeri araç ve gereçlerin depoları İstanbul'daydı. İşgalcilerin gözetimi altındaydı. Milli Mücadele boyunca bu yanlış yerleşimin acısı çekilmiş, bunları Anadolu'ya kaçırmak büyük sorun olmuştur. Kaçakçılık için Ankara'nın emriyle ya da gönüllü birçok örgüt kurulmuştur. Bu konu şaşırtıcı ayrıntılarla dolu bir zeká, cesaret ve kararlılık destanıdır. İngiliz istihbaratçısı Yüzbaşı Armstrong şöyle yazıyor: "Silah ve mühimmat depolarından kaçakçılık yapıldığını öğrenmiştik. Depoları muhafaza etmek vazifesi bana verildiğinden, fotoğraflarını almaya, silahları saymaya ve dikkat etmeye başlamıştım. Fakat kaçakçılığı önleyemiyorduk. Nöbetçileri tutukladık, küçük subayları hapsettik. Ben Haliç'teki büyük silah deposunda bir yana saklanarak vaziyeti tetkik etmeye karar verdim. Saklanacağım yere zorlukla vardım. Görülecek olsam nöbetçilerce vurulabilirdim. Türkler gene geldiler. Barut mahzeninde rahat rahat sigara içiyorlar, birkaç tahta kırarak ateş yakıyor ve yemek pişiriyor, parlayıcı maddeleri hiç telaş etmeden taşıyorlardı. Kaçakçılığı engelleyemedik, devam edip gitti."

DİYOR Kİ

Milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar. (1923)
Yazının Devamını Oku

Bırak düşmanın anlatsın

BAZI çevreler M. Kemal’in Çanakkale’deki rolünü küçültmek, hatta hiçe indirmek için yırtınıyorlar. Bunun için sahte tarihler, söylentiler, hayaller imal ediyor, gerçeğe ihanet ediyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı bile Çanakkale günü ile ilgili hutbede M. Kemal’in adını anmayarak bu çevrelerin gerçekle ilgisi olmayan iddialarını desteklemiş oldu. Müslümanlık vefasızlığı, kadirbilmezliği, gerçeği saklamayı caiz görür mü? Bu konuda acaba düşman ne diyor? Çanakkale ile ilgili İngiliz resmi tarihi diyor ki:

NE SÖYLENSE AZDIR

"Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs, M. Kemal’di. Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk ve idare, fedakárlık ve feragat, her türlü övgünün üzerindedir ve bu hususta ne söylense azdır.

Başlangıçta M. Kemal Paşa, Gelibolu Yarımadası’nda, bir pidaye tümeninin başında, harbin sevk ve idaresi yönünden çok dikkati çeken, açık bir deha örneği vermiştir. 25 Nisan’da Arıburnu çevresindeki durumu derhal kavramış olmakla, Anzak Kolordusu’nun karaya çıktığı ilk günde, hedefine erişememesini ve mağlubiyetini sağlamıştı. Bu önemli bir sebep olarak, İngiliz kuvvetlerinin kıyıda saplanıp kalmaları sonucunu doğurmuştu.

İngilizlerin hakim noktaları elde edemeyerek dar kıyıda sıkışıp kalmaları ve 9 Ağustos’ta (Suvla-Anafartalar kesiminde) İngiliz Kolordusu’nun iflas ve hezimetinin de başlıca sebebi yine Gazi M.Kemal’den başkası değildi. (Birinci Anafartalar zaferi)

Gelibolu Yarımadası’ndaki başarısı yalnız bu da değildir.

ÇANAKKALE’NİN KADERİ

Anafartalar’da İngiliz Kolordusu’nun ileri hareketini durdurup hezimete uğrattıktan 24 saat sonra, bir başka cephede, Türk ordusuna parlak bir zafer sağlamıştır. Bizzat yaptığı keşif sonunda Conkbayırı’nda İngilizlere parlak bir karşı taarruz yapmıştır. İşte bu taarruzla kazanılan zafer sonunda Türkler, Çanakkale Boğazı’na hakim olan Sarıbayır sırtına yerleşmiş ve kesin olarak orada tutunmuşlardır. Bir daha İngilizler bu hakim yeri ele geçirememiş ve Türklerle savaşamamışlardır.

Bu suretle M. Kemal Çanakkale savaşlarının kaderinde tek tayin edici rolü oynamış, Çanakkale’nin kaderini tayin etmiştir.

Kısacası Gelibolu muharebeleri, bütünüyle M. Kemal’in üstün deha ve zekásıyla etkili olduğu bir tarihi anlatır." (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı 32/ Ekim 1987)

İşte böyle.

Her türlü küçüklük bir araya gelse, bir büyüklüğü örtemez!

Kitaptan Türk kelimesi çıksın

ANADOLU’da yurtseverler, bağımsızlık ve milli namus için kan dökerken İstanbul’da bazı yazarlar milliyetçiliği aşağılıyor, milli direnişe karşı çıkıyorlardı. Falih Rıfkı Atay bu dönemin havasını şöyle özetliyor: Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türklerde milliyet duygusu uyandırmaktı."

Maarif Nazırı Fahrettin Rumbeyoğlu, okul kitaplarından "Türk" kelimesinin çıkarılmasını emreder. Bazı aydınlar Türk olmadıklarını açıklarlar. Hürriyet ve İtilafçı Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı, bir Fransız gazetesine şu demeci verir: "İngilizlerden çok şey öğrendim. Fransız medeniyetine hayranım. Bende duygu ve düşünce bakımından beğenilecek ne varsa, sizindir. Bende fena olan her şeyin kaynağı benim!"

Bir intihar ve teslimiyet belgesi olan Sevres Antlaşması’nı işte bu kafa imzalayacaktır.

Denizler arslanı

İŞGALCİLER Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince deniz kuvvetlerimize de el koymuş, donanma Haliç’e hapsedilmişti. Bu hapishaneden yalnız Alemdar kaçabilmiş, Haliç’e sığmayan Yavuz ise İzmit’te gözaltına alınmıştı. Haliç’teki gemiler arasında Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı gibi savaşlar sırasında ünü parlamış gemiler vardı. Bunlardan biri de Muavenet-i Milliye adlı muhrip idi.

Çanakkale savaşları sırasında Gelibolu Yarımadası’nın Anadolu’ya bakan kesimindeki birliklerimiz, kıyısında bugünkü Çanakkale Anıtı’nın bulunduğu Morto Koyu’nda mevzilenmiş iki İngiliz zırhlısının açtığı yan ateşlerden çok zarar görüyorlardı. Çok iyi korunan bu iki dev zırhlılardan kurtulmak şarttı.

IŞIKLAR SÖNMÜŞTÜ

Bu zor görev Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey’in komutasındaki küçük Muavenet-i Milliye muhribine verildi.

Üç torpido yüklenen Muavenet, 12 Mayıs 1915 günü gün batarken demir aldı, Boğaz’daki mayın hatlarını, derin bir sessizlik içinde gizli yollardan geçti. Son mayın hattının yakınında durarak, gece yarısını bekledi. Bütün ışıklarını söndürmüştü. Gece yarısı harekete geçti, Rumeli kıyısını çok yakından izleyerek ilerledi. Duman çıkmaması için kazanları da söndürmüşlerdi.

Son mayın hattını da arkada bırakarak bir hayalet gibi Boğaz ağzına yaklaştı.

Morto Koyu’ndaki iki dev zırhlı göründü. Güven içinde olduklarını sanarak birçok ışıkları açık bırakmışlardı. Muavenete yakın olanı Goliath zırhlısıydı. Aralarında 300-400 metre vardı.

Hedefe ulaşılmıştı.

SÖYLE, PAROLA!

Aynı anda zırhlıları koruyan muhripler Muavenet’i fark ettiler. Biri hemen ışıldakla Muavenet’e parola sordu. Her şeyi üç-beş saniyeye sığdırmak gerekiyordu. Ahmet Saffet Bey vakit kazanmak için ışıldakçıya "Çabuk, sen de parola sor!" dedi. Birkaç saniye görevin yerine getirilmesini sağlayabilirdi. Işıldakçı, İngiliz muhribine parola sorarken komutan üç torpidonun da hedefe gönderilmesini ve geminin tam yolla geri dönmesini emretti.

Muavenet mürettebatına yüzyıl gibi gelen o birkaç ölümcül saniye geçti ve gecenin koyu sessizliği içinde korkunç bir patlama duyuldu. Bir yanardağ havaya ateş püskürtmüştü sanki. Patlayış kızıllığı içinde gemi ve insan parçaları uçuyordu. Bir saniye sonra bir patlama daha duyuldu. Bir saniye sonra bir kez daha.

13.150 tonluk Goliath zırhlısı üç saniye içinde 570 mürettebatıyla birlikte Boğaz’a gömüldü. İngilizler yaşadıkları bu faciadan sonra ikinci zırhlıyı da Morto Koyu’ndan geri çektiler.

(Denizciliğimizle ilgili (Alemdar gemisinin öyküsü dahil) fotoğraflar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın "İstiklal Harbi’nde Bahriyemiz" adlı değerli yayınından alındı.)

Vatan sağ olsun

TERÖR gazisi Koray Gürbüz ve Hüseyin Özlük, terör şehitlerinin yakınlarına yazdıkları son mektupları derleyip bir kitapta topladılar: "Bizden Size Selam Olsun, Şehit Mektupları." Şehit gençlerin ailelerine yazdıkları son mektuplar ve ailelerinin açıklamaları yürek titretmekle kalmıyor, Türk ailesinin birçok özelliklerini de gösteriyor. Bu özellikler çok kısaca şöyle özetlenebilir: Aile ve yurt sevgisi. 1.9.1990’da Diyarbakır’da şehit olan İsmail Var’ın annesi, mektupları derleyenlere yazdığı mektubu şöyle bitiriyor: "...Bu son konuşmadan sonra biricik oğlumuzun şehit olduğu haberi geldi... Yıkıldık. Perişan olduk. Ama ne yapayım, vatan sağ olsun!"

DİYOR Kİ

’Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.’ 1924
Yazının Devamını Oku

İlk kurşun O’nun

FRANSIZLAR İskenderun’a sürekli asker çıkararak Halep’e ve Adana’ya yollamaya başlamışlardı. 11 Aralık 1918’de Pozantı Dörtyol’a girdiler. Bu işgaller Mondros Ateşkes Antlaşması’na aykırıdır ama aldıran kim? Emperyalistler aralarında Anadolu’yu bölüşmüşler, Çukurova "sömürü bölgesi" olarak Fransızların payına düşmüş. Halk şaşkın, çaresiz. Erkeklerin çoğu ya şehit ya esir düşmüş, pek azı köyüne, şehrine dönebilmiş.

ERMENİ ZULMÜ

Fransızlar ve birlikte getirdikleri Ermeni lejyonu, savunmasız çevreyi yağmalamaya girişirler. Karşı duran olursa tutuklayıp zindana atar ya da öldürürler.

Dörtyol’a bağlı Karakese köylüleri yağmalanma sırasının kendilerine geldiğini anlayınca köy yolunu taşlarla kapadılar, silahlandılar ve yağmacıları köye sokmadılar. Bu direniş işgalcileri şaşırttı, delirtti. Öfkeyle ateş kustular.

İLK DİRENİŞ

Köylüler hazırlıklıydı. İlk önce Mehmet Çavuş silahını doğrulttu, tetiğe dokundu, ilk saldırganı devirdi (19 Aralık 1918).

Saldırganlardan 15’i vuruldu. Kalanlar takviye alarak bir daha saldırdılar. Sonunda Dörtyol’a geri çekildiler. Karakese köylüleri de 10 şehit vermişlerdi.

KARA HASAN

Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşunu ve ilk direnişi budur.

Mehmet Çavuş, Güney cephemizdeki ilk Kuvayı Milliye olan Kara Hasan’ın çetesine girecektir.

Yüzü yeşil boyalı kadın savaşçılar

ÇANAKKALE Savaşı hakkında yıllardan beri araştırmalar yapan Prof. Dr. Mete Tuncoku, "Buzdağı’nın Altı" adlı son kitabında bir Anzak askerinin mektuplarına yer vermiş. Mektup şöyle:

"Benim de vurulduğum 8 Eylül 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyu ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı."

25 Nisan 1915 ile ilgili bir mektuptan:

"O bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu."

Bir başka anlatış:

"Burada pusuya yatıp çarpışan keskin nişancıların çoğu kadın veya kız, kendilerini yeşile boyayıp ağaçlar ve bodur bitkilerle uyum sağlamışlar." (15 Ağustos 1915)

Çanakkale Savaşı erkekler savaşı sanılırdı. Öyle olmadığını, ninelerimizin Çanakkale’de de dövüştüklerini sayın Tuncoku ortaya çıkardı.

Sadece erkek savaşı değildi

Türk kadını Çanakkale’de de Türk erkeğiyle birlikteydi. Siperde kurşun sıkanından, cephe gerisinde Mehmetçik için mermi yapıp, elbise dikenine kadar.

Silahın yoksa yerden alıp, 3 taş atacaksın

GÜZEL İzmir’e Yunan askerlerinin çıktığının öğrenilmesi, bütün yurtta çok büyük heyecan uyandırdı. Denilebilir ki yüz yıllardan beri hiçbir olay tüm ülkede böyle heyecan uyandırmamış, milleti böyle kenetlememişti.

Haber aynı gün Denizli’de duyuldu. Yurtsever Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, acı ve öfke içinde toplanan halka şöyle dedi:

"Her ne pahasına olursa olsun, Yunanlılara karşı koymak gerekir. Yunanlıların işgal ettiği memleketler halkı için kavgaya girişmek farz-ı ayndır. Ben fetva veriyorum. Hiçbir müdafaa vasıtası olmayan bir Müslüman dahi yerden üç taş alarak düşmana atmaya mecburdur." (S.Selek, Anadolu İhtilali.)

İzmir’in işgali üzerine yakın uzak bütün şehir ve ilçelerde protesto mitingleri yapılmış, hükümete ve galip ülkelerin temsilcilerine protesto telgrafları çekilmiştir.

Birbirinden uzak, kopuk, ilgisiz, kendi derdine dalmış gibi görünen şehir ve ilçelerin İzmir konusunda gösterdiği duyarlılık ve birliktelik, İzmir’in Türkiye için ne kadar değerli olduğunu göstermektedir.

Tanka-topa tüfek-yürek

ANTEP kahramanlarından Şahin Bey’in asıl adı Mehmet Sait’tir. Antep’in Bostancı Mahallesi’ndendir. Üç cephede dövüşmüş, Sina cephesinde esir düşmüş, bir yıl Mısır’daki esir kampında kalmış, mütarekeden sonra İstanbul’a gelmiştir.

Çok yorgundu. Ama memleketini, evini özlemişti. Hiç dinlenmeden Antep’e hareket etti. Eşine ve oğluna kavuştu. Kavuştu ama mutlu olamadı. Antep işgal altındaydı. Önce İngilizler, sonra da Fransızlar tarafından işgal edilmişti.

KOLERA GİTMİŞVEBA GELMİŞTİ

Yani "kolera gitmiş, veba gelmişti". Hemen bir göreve talip oldu. Antep’i işgalden kurtarmak için örgütlenen Heyet-i Merkeziye, Teğmen Mehmet Sait’i Şahin Bey kapalı adını vererek Kilis Yolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na atadı.

Antep’teki Fransızlar, Kilis-Antep yolu ile ikmal ediliyorlardı. Birçok silahlı yurtsever, Şahin Bey’in komutası altına girdi. Şahin Bey Kilis-Antep yolunu Fransızlara kapattı, ikmali kesti. Fransızlar çok zor durumda kaldılar. Doğuda Urfa’ya, batıda Mersin’e, kuzeyde Sivas’a kadar kolayca yayılacaklarını, bu verimli toprağın altını üstünü rahatça sömüreceklerini sanıyorlardı.

Türkler yenikti, bitikti, yeniden savaşa tutuşacak değillerdi ya. Ama her girdikleri yerde beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştılar. Bu yüzden Urfa’dan ve Maraş’tan kaçacaklardı.

Fakat Antep’e çok ihtiyaçları vardı. Çevreye çok egemen bir konumdaydı. Burayı terk ederlerse gerisi çorap söküğü gibi gelir, Suriye’de tutunmaları bile güçleşirdi. Antep’i elde tutmak zorundaydılar.

Oysa Şahin Bey ve bir avuç adamı, Antep-Kilis yolunu kesmiş, kuş uçurtmuyor, geçmeye çalışan birlikleri duman ediyordu. Suriye’deki Fransız Doğu Ordusu Komutanlığı, Antep’teki birliğin erzak ve cephane ikmalini sağlamak için 400 arabalık bir ulaştırma kolu hazırlattı. Bu kolu, 4 tank, bir batarya, 16 ağır makineli tüfek, üç tabur piyade, 2 bölük süvariden kurulu büyük bir birlik koruyacak, yolu şiddet ve hızla açacaktı.

Kol ve birlik 25 Mart 1920 günü Kilis’ten hareket etti.

Önce Kızılburun yakınlarında karşılaştılar.

Fransız birliği, Şahin Bey kuvvetinin üzerine bütün silahlarını ateşleyerek hücum etti. Türklerin ne topu vardı, ne makineli tüfeği. Antep’i korumak için yoğun mermi ve fişek yağmuru altında eriye eriye direndiler. Üçüncü gün Karayılan Oğlu çetesi de yetişti ama topa, tüfeğe, tanka güç yetmiyordu. Cephane çok azalmış, son mevzilere çekilmişlerdi.

Şahin Bey arkadaşlarının daha da geri çekilme tavsiyesine uymadı. Çünkü Anteplilere, "Düşman ancak benim vücudumun üzerinden geçebilir" diye söz vermişti. Dördüncü gün, sağ kalan arkadaşlarıyla birlikte Ulu Masere Köprüsü’nün önünde düşmanla son çatışma başladı.

SON MERMİYİ ATTIVE TÜFEĞİNİ KIRDI

Arkadaşları da yanında yer aldılar, bir adım geri atmadılar, on sekizi de şehit oldu. Şahin Bey tek başına kalmıştı. Gaziantep savaşına başından sonuna kadar katılan ve bu emsalsiz savunmayı yazan Lohinizade M.Nurettin Bey bu son anı şöyle anlatıyor:

"...Son mermisine kadar dövüştü. Son hareket olarak tüfeğini yere çarparak kırdı, akın akın üzerine gelen Fransızların karşısında, köprünün üzerinde bir ululuk ve kahramanlık heykeli gibi durdu."

Süngülenerek şehit oldu.

(Lohanizade M.Nurettin, Gaziantep Savunması: Adil Dal, Olaylarla Gaziantep Savaşı.)

DİYOR Kİ

Cumhuriyet, fikirce, ilimce, bedence kuvvetli ve yüksek seciyede koruyucular ister.

(1924)
Yazının Devamını Oku

30 metreden çatışa çatışa

SABAH erkenden Zonguldak’a gelindi. Zonguldak, Fransız işgali altındaydı. Gemide yapılan ayrıntılı bir aramadan sonra Zonguldak Liman Komutanı Yüzbaşı Tilli, 5 silahlı Fransız askeriyle gemiyi işgal etti. Askerleri kritik yerlere dağıttı, kendi kaptan kamarasına yerleşti. Komutayı eline almıştı. Gemiyi İstanbul’a hareket ettirdi. C-27 gambotu, bir mil geriden Alemdar’ı izliyordu.

Alemdar, İstanbul’a doğru hareket etti.

ROTA EREĞLİGemi subaylarının sabırla bekledikleri an gelmişti. Tayfalarla kaşla gözle fısıldaşarak anlaştılar. İsmail Hakkı Kaptan beklenen parolayı verince İkinci Kaptan Ali Dursun Tevetoğlu, öteki subaylar ve tayfalar yüzbaşının ve Fransız askerlerinin üzerine atıldılar. Silahlarını alıp etkisiz hale getirdiler. Kaptanın neşeli komutu Alemdar’ı bayram yerine çevirdi:

‘İstikamet Ereğli, makineler fayrap!’Serdümen Recep Reis neşe içinde Ereğli’ye dümen kırdı.

ÖLÜM YARIŞIAlemdar’ın döndüğünü gören C-27, otuz metre yaklaştı. Alemdar’ın yönünü İstanbul’a çevirmesini istedi. Alemdar her şeyi göze almıştı. Tınmadı bile. Yoluna devam edince, ölüm yarışı başladı.

Yazının Devamını Oku

Alemdar destanı

MİLLİ Mücadele başlamış, Anadolu’ya silah ve cephane yetiştirmek gerek. Ama Milli Donanma birkaç gemicik ile motordan ibaret. Donanma Haliç’e hapsedilmiş. Denizcilerimiz Milli Donanma’ya yardım etmek için çırpınıyorlardı ama buradaki gemileri kaçırmak çok zor. Birinci İnönü Savaşı’ndan az sonra birini kaçırırlar.

Bu, Alemdar adlı tahlisiye (kurtarma) gemisidir.

BİSMİLLAH VİRA

Gövdesi galvanizli çelikten yapılmış, 23 yaşında, 362 tonluk, motoru 750 beygir gücünde, çift kazanlı, 12 mil hız yapabilen küçük, sağlam, kıvrak bir gemi.

Soğuk, rüzgárlı bir kış gecesi (23.1.1921). Bütün gemiler uykuda. Alemdar’ın dış görünüşü de öyle. Ama içinde hummalı bir hazırlık var. Kaptan yok. Gemi çarkçı Üsküdarlı Osman Efendi’nin komutası altında. Bu gece yarısı kaçacaklar. Gemide, ölümü göze almış 9 denizci de istim üstünde.

Saat 01.00’de baş ve kıç fenerler söndürüldü.

‘Başüstü, bismillah viraya hazır ol!’

‘Bismillah vira’!

BATIRIN EMRİ

Sessizce demir alındı. Boğaz’ı dolduran İngiliz ve Fransız gemileri arasından geçerek Karadeniz’e doğru ilerlediler. Yollarını kesen İngiliz karakol gemisini, ‘Karadeniz’de batmak üzere olan bir gemiyi kurtarmaya gittiklerini’ söyleyerek uyuttular.

Alemdar Karadeniz’e çıktı, azgın dalgalarla boğuşarak Ereğli’ye doğru yol aldı.

Sabah Alemdar’ın kaçmış olduğunun anlaşılması, İstanbul’da büyük heyecan yarattı. İşgal Kuvvetleri Komutanı, geminin kesinlikle yakalanmasını, teslim olmazsa batırılmasını emretti.

İstanbul kaynarken Alemdar, Ereğli’ye ulaşmış, Çobançeşmesi önüne demirlemişti.

TOPRAĞI ÖPTÜLER

Dokuz denizci karaya çıkıp Anadolu toprağını öptüler.

Liman Reisi Nazmi Bey, Ereğli halkı, milli çeteler koşup denizcileri kucakladılar. Damla damla kurulan donanma bir gemicik daha kazanmıştı. Ankara, Alemdar’ın mürettebatının tamamlanarak Trabzon limanına hareket etmesini emretti. Ereğli’de deneyli denizci çoktu. Kadro tamamlandı. Kaptanlığa sivil İsmail Hakkı Kaptan getirildi. Çarkçı Osman Efendi hastalandığı için Ereğli’de kaldı.

26 Ocak sabaha karşı hareket ettiler.

Devriye gemilerine yakalanmaktan korkuyorlardı. Korktukları başlarına geldi. Bababurnu açıklarında Fransız C-27 gambotu ile karşılaştılar. Gambot top ve makineli tüfekleri ateşe hazır, projektörlerini üstlerine çevirerek hızla yaklaştı, Ermeni tercüman aracılığıyla teslim olmalarını istedi.

MECBURİ ROTA

Alemdar’da sadece iki kişide silah vardı. Direnmek mümkün değildi. Bazı silahlı Fransız askerler Alemdar’a geçtiler. İsmail Hakkı Kaptan gemisini büyük bir acı içinde gambot komutanının verdiği talimata uyarak Zonguldak’a yöneltti.

Devamı gelecek hafta.

(Erol Mütercimler, Destanlaşan Gemiler’den özet.)

DİYOR Kİ

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür. (1922)

Güney cephesi

MONDROS Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra İngilizler Musul’a, Fransızlar -ve Ermeni lejyonu- Çukurova’ya girdiler. İki olay da anlaşmaya aykırıydı. İstanbul’un tepkilerini dikkate bile almadılar. Aralarındaki paylaşım anlaşmasına göre hareket ettiler.

İngilizlerin sıkı baskısı üzerine oradaki birliklerimiz Musul’u terk etmek zorunda kaldılar.

Fransızlar Mersin’i ve Adana’yı, sonra da Toroslar’ı aşıp Pozantı ve Dörtyol’u işgal ettiler.

KAPKAÇ GÖÇÜ Yağma ve zulüm başladı.

Bir kısım aileler kuzeye göç etti. Bu göç ‘kaçkaç’ diye anılıyor. Kalanlar silaha sarıldı, yer yer Kuvayı Milliye kurulmaya başlandı.

Heyet-i Temsiliye, güney savunmasını düzenlemek, eşgüdümü sağlamak üzere bazı kimseleri takma adlarla güneye yolladı, bu kesimde bulunan bazı kimseleri de görevlendirip yetkilendirdi.

Böylece güney cephesi açıldı.

KAHRAMANLAR Bu cephede birçok çatışma ve savaş olmuştur. Her biri bir kahramanlık, direnç ve özveri örneğidir. Ama bunlar pek bilinmez, üzerinde durulmaz. Unutmak, ilgisiz kalmak gibi ciddi bir kusurumuz var. Bu kahramanları ve olayların yaşandığı yerleri bir anıtla, hiç olmazsa bir kitabeyle unutulmaktan kurtarmalıyız.

Yeri geldikçe bu olayların başlıcalarını aktaracak, kahramanları tanıtacağım.

İşgalci komutanın alnına tek kurşun

GÜLEK Boğazı’nı ellerinde bulundurmak isteyen Fransızlar, Pozantı’ya takviyeli bir tabur yerleştirmişlerdi. Bu birliğin komutanı Binbaşı Mesnil’di. Bu taburdan bir bölük Pozantı’dan 5 km. kuzeyde bulunan Akköprü’ye yerleşmişti. Bölüğün komutanı, demiryolu tünelini karargáh olarak seçmişti. Milli çeteler daha kuzeydeki demiryolu köprüsünü (Koçak) yıkarak Fransızların ileri gitmelerine izin vermemişlerdi.

PARILTIYA NİŞAN Giderek Pozantı kuşatılacak, Fransızlar buradaki birliğe yardım göndermeyi başaramayınca, birliğe geri çekilmesi emri verilecektir. Birliğin geri çekilişinde yaşanacak olan Karboğazı Destanı’nı ileride anlatacağım. Ona vakit var. Şimdi Pozantı’daki ilk kurşuna gelelim. Alpu Köyü’nden Sunullah’ın oğlu Usta Mehmet ile bacanağı Ömer köyden çıkıp sessizce Belmece kayalıklarına doğru ilerlediler. İşgalcilerin yaptıklarından dolayı ikisinin de içi nefret doluydu. Usta Mehmet bir şey yapmaya karar vermişti. Ama ne yapacağını daha kararlaştıramamıştı. Kayalıklara tırmanıp 100 metre yukarıdan, 500 metre uzaktan Fransız komutanının karargáhı olan tüneli gözetlemeye başladılar. Tünelin ağzında bir pırıltı vardı.

SON ÇAYIYMIŞ Aynayla işaret veriliyor gibi pırıltı belirip kayboluyordu. Neydi ki bu? Fransız komutan tünelin ağzında oturmuş keyifle çay içmekteydi. Işığı, çay bardağı yansıtmaktaydı. Usta Mehmet tüfeğini doğrulttu. Bu sırada komutan çayından bir yudum almak için bardağı ağzına kaldırmıştı. Usta Mehmet besmele çekip pırıltıya nişan aldı ve tetiğe dokundu. Gravvvv!

Birtakım karaltılar tünelden dışarı fırladılar ve sonra da içeri kaçıştılar. O tek kurşun, işgal komutanının alnına isabet etmiş ve canını almıştı. Bu İzmir’de Hasan Tahsin’in, Maraş’ta Sütçü İmam’ın kurşunu gibi Pozantı’daki ilk kurşundu. Bu kurşunun arkası gelecekti. Hem de nasıl!

Bölük tasını tarağını toplayıp Akköprü’yü terk etti.
Yazının Devamını Oku

Kahraman gemicikler

KUVAYI Milliye güneyde Fransız ve Ermeniler ile batıda Yunanlılar, Anzavur kuvvetleri, Kuvayı İnzibatiye ve Rum çeteleri ile kuzeydoğuda Pontus çeteleriyle, birçok yerde isyancılarla savaştı, çatıştı. İngilizlerle de, değişik yer ve zamanlarda 17 kez çatışmıştır.

Bir silahlı kuvvetin varlığını sürdürebilmesi için silah, cephane ve yiyecek bakımından sürekli ikmal edilmesi gerekir. Milli Mücadele süresince bu çok önemli görevi karada eşek, deve, kağnı ve araba kolları, denizde milli donanmamız başarmıştır.

YÜREKLERİNİ ORTAYA KOYDULAR

Osmanlı donanması Haliç’e hapsedilmişti.

Bu yüzden milli donanma sadece birkaç küçük gemi ve motordan oluşmuştur. Gerektikçe bu işte özel motorlar da görev alıyorlardı. Denizciler İstanbul’dan kaçarak bu küçük ama olağanüstü yürekli donanmaya katılırlar.

Bu donanma bazı Yunan gemi ve motorlarına el konularak genişletilir, Alemdar gemisi de Fransızlarla savaşılarak kurtarılır ve donanmadaki yerini alır.

İstanbul depolarından kaçırılan, Rusya’dan alınan silah, cephane, askeri araç ve gereç, İngiliz, Fransız ve sürekli devriye gezen Yunan savaş gemilerine yakalanmadan, bu gemicikler ve motorlarla durup dinlenmeden, gizlice Anadolu limanlarına taşınıyordu.

Yunan filosu bütün yırtınmasına rağmen bu çabayı durdurmayı başaramamıştır.

VATANSEVER 233 SUBAY

Milli ordu savaşı bu sayede sürdürür.

Milli donanmamız ancak 1922’de 7.000 tona ulaşabilmiştir.

Buna karşılık Türk liman ve karasularında bulunan Yunan savaş gemilerinin toplamı 46.000 tondu.

Bu kahraman donanmada vatanını canından aziz bilen 233 subay vardı.

Onca Yunan savaş gemisinin bu gemicikleri yakalayamamasının birçok sebebi bulunuyor.

FIRTINANIN DENİZCİLERİ

Biri de şudur:

Karadeniz’in fırtınası yaman olur. Deniz canavarlaşır.

Yunan gemileri böyle havalarda kıyıda kalır, denize açılmazlar. Türk denizcileri ise tam tersine, Yunanlıların izleyemeyeceklerini bilerek böyle azgın havaları sever ve dev dalgalarla pençeleşe pençeleşe, karadaki kardeşlerinin beklediği silah ve cephaneleri emredilen limana ulaştırırlar.

Beyaz gelinliği satıp basma entari giyen kız

DAMAT Ferit’ler, Ali Rüştü’ler, Sait Molla’lar ve saireler, Avrupa karşısında titrerken, her isteklerini emir telakki ederken, milletin geleceğini emperyalistlere satarken, Milli Mücadele’yi söndürmeye çalışırlarken, Anadolu’da bambaşka şeyler oluyordu.

İşgal kuvvetleri içinde Fransız üniforması altında hizmet gören Cezayirli Yüzbaşı Mehmet Efendi, bir makineli tüfeği de birlikte alarak Türklerin safına geçmiştir.

Kastamonu’da görevlendirilir.

Ağırbaşlılığı ile çevrenin takdirini toplar. Tebhirhane memuru Ziya Bey’in kızı Hatice ile başgöz edilmeleri uygun bulunur.

Ziya Bey eli dar, basit bir memurdur. Ama aile, kızları için imkánları zorlar, güzel bir gelinlik yaptırır.

Hatice ordu yarı çıplak dövüşürken bu süslü gelinliği giymekten utanır. Çevrenin itirazına rağmen gelinliği 30 liraya satar, parayı yaralı gazilere harcanmak üzere Kızılay’a verir. Düğününde basma entari giyer. (Açıksözcü Hüsnü, İstiklal Harbi’nde Kastamonu)

Dünyada bu basma entariden daha değerli bir gelinlik olmuş mudur?

Yunan ordusu için dua edin

ANKARA’nın Sevr Andlaşması’nı reddetmesi ve yırtana kadar mücadele edeceğini ilan etmesi üzerine işgalciler Yunan ordusunu harekete geçirirler. Amaç milli direnişi kırarak Sevr Andlaşması’nın imzalanmasını sağlamaktır.

Yunan ordusu 22 Haziran 1920 günü Bursa ve Uşak üzerine harekete geçer. Öldürerek, yakarak, yıkarak ilerler.

Peyam-ı Sabah gazetesi muhabiri, Damat Ferit hükümetinin Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) Ali Rüştü Efendi’ye sorar:

‘Hükümet Yunan ordusu tarafından yapılan bu hareketi protesto etmek niyetinde midir?’

Müsteşarlığına İngiliz casusu Sait Molla’yı getirmiş olan bu Nazır Efendi diyor ki (özet):

‘Hükümetimiz M. Kemal taraftarlarını resmen mahkûm etmiş, hilafete ve vatana hain olduklarını ilan eylemiştir. Vazifesi bu asilere (yani Kuvayı Milliyecilere) layık oldukları cezayı vermektir. O halde kendi programımız dahilinde bulunan bu hareketi (Yunan ilerleyişini) niye protesto etmeli?’

NAZIRLIĞA DEVAM

Nazır Efendi bir şey daha söylüyor:

’Bu ordu bizim ordumuz sayılır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz!’ (Peyam-ı Sabah, 12 Temmuz 1920, F.R. Atay, Eski Saat: T. Bıyıkoğlu, Atatürk Anadolu’da; Gizli Celse Zabıtları, 4.c.)

Milli duygudan, namustan, onurdan, bilinçten yoksun Nazır’ın bu rezil, kepaze laflarına ne hükümdar bir tepki gösterir, ne sadrazam, ne de öteki nazırlar. Nazır nazırlığına devam eder. Bir sonraki hükümette de yer alır.

İstanbul yönetimi işte böyle bir yönetimdi.

DİYOR Kİ

Düşmanın ablukasına ve donanmasına rağmen denizcilerimiz birkaç gemi ile harikalar göstermiş, hiçbir şeyi yitirmeden deniz ulaşımını sağlayarak büyük bir hizmet görmüşlerdir.

(1.3.1923)
Yazının Devamını Oku

Artık ‘Yiğit İnebolu’ olsun

SAYIN milletvekillerine açık dilekçeTürkiye Büyük Millet Meclisi Milli Mücadele sırasındaki emsalsiz çabalarını dikkate alarak Antep’e Gazi, Maraş’a Kahraman, Urfa’ya Şanlı sanlarını vermiştir. Böyle bir sanı hak etmiş bir küçük şehrimiz var: İnebolu. Anadolu’ya geçmek için işgal kuvvetlerinin izni gerekiyordu. Amaçları subayların, askeri öğrencilerin, doktorların, eczacıların, imalat-ı harbiye ustalarının Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmalarını önlemekti. Gizli örgütler bu gibi kimselere sahte kimlikler veriyor, kimilerini de Anadolu’ya geçebilsinler diye gemilere tayfa, ateşçi diye yerleştiriyordu.

KURUŞ İSTEMEDİLER

Mesela Kur. Yzb. Cevdet Kerim İncedayı (ileride milletvekili ve bakan) Anadolu’ya Nikomedya adlı İtalyan bandıralı bir geminin ateşçisi olarak geçmiştir.

Başlıca iniş limanı İnebolu’dur. İnebolulular bu insanları büyük bir konukseverlikle karşılıyorlardı.

İstanbul’daki ambarlardan binbir zorlukla çıkarılan, Türk gemileri ve motorları tarafından Rusya’dan getirilen silah, cephane ve askeri malzeme de, büyük çoğunlukla İnebolu’ya indirilmekteydi.

Bu yükleri İnebolulu kayıkçılar gemilerden alıp kıyıya çıkarıyor, İnebolu halkı da İnebolu’nun gerisindeki cephaneliğe taşıyordu. Bu gönüllü hizmet üç yıl boyunca durmaksızın devam etmiştir. Bu hizmete karşılık ne kayıkçılar para istemiştir, ne de taşıyanlar. Çevre köylerdeki kağnılar da bu ‘millet mallarını’ yaz-kış, durmaksızın, karıncalar gibi Ankara’ya taşımışlardır.

Yunan savaş gemilerinin tehditlerine, şehri ateş altına almalarına (9 Haziran 1921) rağmen, İnebolu yılmamış, bu milli görevi aksatmamıştır. Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasında İnebolu’nun da payı büyüktür.

HAKLARIDIR

Sayın milletvekilleri!

Geç kalmış bir hakkı yerine getirmek, bu borcu ödemek için İnebolu adının başına ‘Yiğit’ sanının getirilerek İnebolu’nun adının Yiğit İnebolu olarak değiştirilmesini öneriyorum.

Gereğini arz ederim.

Bu san İnebolu’ya anasının ak sütü gibi helaldir.

Müthiş fedakarlık

Anadolu’ya açılan kapı konumundaki İnebolu’yu koruyan bir kıyı topçu birliği. (Üstte) İstanbul’dan, İzmit’ten kaçırılan silah, cephane gemilerle getirildiğinde İnebolulu kayıkçılar hemen kıyıya taşıyordu. Sonra kağnı ya da İnebolu kadın ve erkeğinin sırtında cepheye.

Madalyalı mavnacılar

İnebolulu Mavnacılar Loncası Kurtuluş Savaşı’ndaki üstün hizmetlerinden dolayı 11 Şubat 1924 tarihinde TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile taltif edildi.

DİYOR Kİ

İnsaf ve merhamet istemekle, yalvarmakla millet işleri, devlet işleri görülemez, millet ve devletin şeref ve bağımsızlığı sağlanamaz. (Nutuk, 1927)

Kendini ateşe  atabilir misin?

SAVAŞTA yaralanan Yüzbaşı Asaf dört ay tedaviden sonra iyileşmişti. Yeni görev yeri Bakü’ye gitmeden önce Sivas’a uğrayarak yeğeni Muzaffer Kılıç’ı ve Milli Mücadele’yi başlatmış olan M. Kemal Paşa’yı görmek istedi. Muzaffer Kılıç, M. Kemal Paşa’nın ikinci yaveriydi.

M. Kemal Paşa Yüzbaşı Asaf’ı beğenir. Bakü’ye gitmeyip Sivas’ta kalmasını önerir. Yüzbaşı o günlerin sert, tehlikeli koşullarına uygun, gözü kara, atik, deneyli bir subaydır. M. Kemal Paşa’nın kişiliği ve başlamış olduğu Milli Mücadele Yüzbaşı Asaf’ı çok etkilemiştir. Kabul eder. Paşa Yüzbaşı’ya Kılıç Ali takma adını verir.

Bu kader yoldaşlığı Atatürk’ün ölümüne kadar sürecektir.

Bir gece Paşa Kılıç Ali’yi odasına çağırtır. Çalışma masasında oturmaktadır. Tek başına ve sıkıntılıdır. Soğuk, kuşkulu bir sesle ‘Kılıç!’ der, ‘Sana vereceğim tehlikeli bir görevi kucaklayabilir misin? Kendini ateşe atabilir misin?’

FANUSU AVUÇLAR

Kılıç Ali’
nin içinde bir kasırga patlar. Çekemeyen birinin gammazlık yaptığını, Paşa’nın güvenini sarstığını düşünür. Paşanın sorusuna yanıt olarak, duraksamadan, masanın üzerindeki büyük gaz lambasının cam şişesini kavrar. İncecik cam eriyecek kadar kızgındır. Avucunun içi cayır cayır yanar. Odayı yanık et kokusu ve cazırtısı doldurur. Bu yanıtın yeterli olduğunu Paşa’nın gözlerinden okuyana kadar da elini çekmez.

M. Kemal Paşa, Kılıç Ali’yi Maraş ve Antep cephesine yollayacak, Kılıç Ali de kendini gözünü kırpmadan bu ateşin ortasına atacaktır.

Savaşamadığım için özür dilerim komutanım

ÇİVRİL İlçesi’nin Madenler Köyü’nden Kadir oğlu Mehmet Çavuş Çanakkale savaşlarında yiğitliği ile ün salmış bir askerdi. Bir bomba savaşında sağ elini dirseğine kadar kaybetti. Hastaneye kaldırıldı. Yarasının kapanması uzayınca komutanına şu mektubu yazdırıp yolladı: ‘Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekálá iş görebilirim. Beni üzen, birliğime katılmama ve düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak savaşa katılamadığım için özür dilerim. Affediniz muhterem komutanım.’ (Dr. A.F.Bilkan-Ö.Çakır, Harp Mecmuası) İşte Kuvayı Milliye ruhunu yaratan Çanakkale ruhu bu.

Üşümüyorum oğlum

ALİ Fuat Cebesoy Paşa Sivas Kongresi’nce Batı Anadolu Kuvayı Milliye Komutanlığı’na atanır. Emrinde iskelet halinde ordu birlikleri ile çeteler vardır. Cebesoy anılarında bu derme-çatma ordunun cephane kollarını özetle şöyle anlatıyor: ‘Cephane kolları ahalinin araçlarından oluşuyordu. Bunların çoğu kağnılardı. Başlarında kadınlar ve on, on beş yaşında çocuklar vardı. Uzun yürüyüşlerde, ayaz, kar ve yağmur altında zorluk ve acının en çoğunu bunlar çekmişlerdir. Şiddetli soğuktan ölenler de olmuştu. Kütahya ile Gediz arasında yapılan yürüyüş ve hareketlerde, birliklerimizin hayat kaynağı olan erzak ve cephaneyi hep bu aziz insanlar taşımıştır. Hiç unutmam, yine bir yürüyüş sırasındaydı. Dondurucu bir soğuk vardı. Kağnısının başında duran yaşlı bir nineye yaklaştım ve sordum:

- Nine, üşüyor musun?

Şu cevabı verdi:

- Hayır oğul, üşümüyorum. Düşman topraklarımıza bastığından beri içim yanıyor.

Bu kahraman Türk anasının elini gözlerim yaşararak öptüm.’

(Siyasi Hatıralar, s.503)
Yazının Devamını Oku

Kahramana hainler kıyar

BOLŞEVİKLERE yenilen Vrangel ordusu gemilerle İstanbul’a taşınmış, toplanan silahlarının bir bölümü Çanakkale Boğazı’nın Rumeli kıyısında, Gelibolu yakınındaki Akbaş’taki ambarlara yığılmıştı. Bu ambarlar, Fransız askerlerinin koruması altındaydı.

Milli Mücadele başlamış, Kuvayı Milliyeciler silah ve cephane diye kıvranıyordu. Eski Edremit Kaymakamı, yeni çeteci Köprülülü Hamdi Bey Kuvayı Milliye’ye silah ve cephane bulabilmek için Akbaş cephaneliğini soymayı, imkánsızı başarmayı aklına koyar.

Aklına koyduğunu da yapar.

8 BİN TÜFEK

26-27 Ocak 1920 gecesi hırçın boğazı aşarak çetesiyle Rumeli kıyısına geçer. Ambarların bulunduğu yeri sessizce kuşatırlar, nöbetçileri ve nöbetçilerin bağlı olduğu Fransız birliğini tehlikesiz hale getirirler.

Ambarlarda bulunan 8 bin tüfek, 40 makineli tüfek ve binlerce sandık cephane bir gece içinde motora taşınır. Anadolu sahilindeki Lapseki’nin Umurbey İskelesi’ne, oradan da Gönen’in Yenice Köyü’ne taşınarak depolanır.

Bu olağanüstü başarı Kuvayı Milliyecileri sevindirir. Bayram ederler. Böylece yakarak, yıkarak yayılan Yunan ordusuna karşı durmak kolaylaşacaktır.

Ama...

PARÇALADILAR

İşbirlikçi İstanbul yönetiminin Milli Mücadele’yi söndürmek için görevlendirdiği Anzavur Ahmet haini, av köpeği adamlarıyla bu silah ve cephanenin peşine düşer. Hamdi Bey’in yardımcıları, silah ve cephanenin Anzavur’un eline geçmemesi için Yenice’deki cephaneliği havaya uçururlar. Kahraman Hamdi Bey de Anzavur’un adamları tarafından şehit edilir.

O tarihte Biga’da öğretmenlik yapan Uluğ İğdemir günlüğünde şöyle yazıyor:

‘Hamdi Bey’in mübarek naaşını canavarlar kirli ayaklarıyla çiğnemiş, vücudunu parça parça etmişler.’ (Biga Ayaklanması ve Anzavur Olayları)

Köprülülü Hamdi Bey

Köprülülü Hamdi Bey’in bu fotoğrafı Ozan Sağdıç’ın ‘Birinci Savaştan İkincisi’ne kitabından alındı ve Hürriyet Fotoğraf Servisi’nden Koray Peközkay tarafından renklendirildi. Ozan Sağdıç fotoğrafı kitabında şöyle anlatıyor: ‘Hamdi Bey cepheden Edremit’e mavzer filintası omzunda, dürbünü göğsünde, fişeklik ve bomba askısı belinde, sakallı bir çete reisi görünümünde gelmiştir. Bu fotoğrafın alındığı ana tanık olan babamdan, resmin Seyit Bey’in evinin avlusunda çekildiğini duymuştum. Fotoğrafçı Rahmi Bey’in işi olduğunu tahmin ediyorum.’

DİYOR Kİ

İstiklal ve hürriyet áşığı milletler için ıstırap anları, o ıstırabın sebepleri, o ıstırabın amilleri, ibret alıp tetikte durmak için daima hatırlanmalıdır. (1928).

Barışçı ülkenin barışçı kızını anlat


ATATÜRK, Balkan Paktı kurullarına Çankaya’da bir çay ziyafeti verir. Üyeler, çaya havacı üniformasıyla katılmış olan Sabiha Gökçen’i uçağıyla Balkan başkentlerini ziyaret etmeye davet ederler.

Atatürk, Sabiha Gökçen’e, ‘Ne dersin bu işe Gökçen?’ diye sorar. ‘Uçağınla bir Balkan turu yapar mısın? Başarabilir misin bu çok güç işi? İyi düşün. Erkeklerin bile kolay kolay evet diyemeyecekleri bir şey bu.’

VOLTİ MARKA

Sabiha Gökçen
hiç düşünmeden, ‘Çalışırsam Balkan turunu başarabilirim paşam’ der.

Volti marka uçakla bir ay çalışır.

16 Haziran 1938 günü Balkan turuna başlayacaktır. Veda için Atatürk’ü ziyaret eder. Atatürk der ki:

‘Gittiğin her yerde gazeteciler etrafını alacak, sorular soracak. Sordukları her soruya açık açık cevap ver. Barışçı bir ülkenin barışçı kızı olduğunu söylemeyi unutma. Türk kadınını, yeni Türk toplumunu ve toplumda kadınımızın yüceldiği yeri, noktayı bir bir anlat. Daha da ilerleyeceğimizi, daha da uygar bir ülke olacağımızı ifade et.’

TÜRK MUCİZESİ

Hastalığı oldukça ilerlemiş olan Atatürk, Savarona’da kalmaktadır. Gökçen İstanbul’dan uçağıyla Savarona yatının üzerinde bir kavis çizerek ayrılır.

Önce Atina’ya uçar. Oradan Sofya’ya. Sofya’dan Belgrad’a. Belgrad’dan Bükreş’e. Her gittiği yerde coşkuyla ve hayranlıkla karşılanır. Avrupa basınında birinci konu olur. ‘Türk mucizesi’ni temsil eder.

TARİHE GEÇTİ

Gökçen,
Bükreş’ten İstanbul’a döner. Savarona’nın üzerinde birkaç daire çizerek Atatürk’e tekmil verir ve karşılamak için meydanı dolduran binlerce İstanbullunun alkışları arasında Yeşilköy’e iner.

Sabiha Gökçen, Balkan turu yapmayı göze alan ve başaran ilk kadın pilot olarak havacılık tarihine geçmiştir. (S.Gökçen-O.Verel, Atatürk’le Bir Ömür)


Sizin müzeniz var mı?


İSTANBUL’da neden Kurtuluş Savaşı müzesi yok? Yalnız İstanbul’da mı? İzmir’de niye yok? Sözgelimi Bursa’da, Edirne’de, Kars’ta, Konya’da, Kastamonu’da, Adana’da, Kayseri’de, Erzurum’da, Samsun’da, Malatya’da, Van’da neden yok? Neden bütün şehirlerimizde, savaş gazisi ilçelerimizde Kurtuluş müzeleri bulunmuyor? Bu müzelerde fotoğraflar, tablolar, haritalar, belgesel filmler, dönem silahları, araç ve gereçleri, Sakarya Savaşı ile Büyük Taarruz panoramaları, kitaplar, çevre halkının vereceği anı eşyalar, mektuplar vb. yer alır.

Kurtuluş Savaşı’nı bilmeyen, çağdaşlaşmanın gereğini, cumhuriyetin temel niteliklerinin önemini, değerini, gerekçesini, nedenini, hikmetini bilemez. Kurtuluş Savaşı bilinmeden Türkiye yönetilemez.

Her imkán ve vesileden yararlanarak, bu harika mücadeleyi çocuklarımıza doğru öğretmek, o bağımsızlık ve özgürlük ruhunu diri tutmak, milli bilinç vermek zorundayız. Yoksa neler olacağını Mütareke dönemi gösteriyor.


İki yırtık

gömlek


KASTAMONU’da Kızılay’ın kadınlar kolu, orduya yardım için evlerden giyim eşyası toplamakta, verilen eşyalar bir okulun salonunda sergilenmektedir.

Kastamonu’da çıkan Açık Söz Gazetesi’nin sahip ve yazarlarından Hüsnü Bey sergiyi ziyaret eder. Halkın cömertliği Hüsnü Bey’i duygulandırır. İki kazağı olan, birini orduya vermiştir.

Hüsnü Bey’in gözüne sergilenen eşyalar arasında iki de eski yırtık gömlek ilişir. Bunların niye sergilendiklerini sorar. Görevli bir hanım, gözleri yaşararak açıklar:

‘Geçen gün halinden iyice yoksul olduğu anlaşılan yaşlı bir kadıncağız da geldi. Sergilenen eşyalara baktı, baktı, evine koştu, heyecan içinde bu iki gömleği getirip verdi. Belli ki verecek başka bir şeyi yoktu.’
Yazının Devamını Oku

Demirci’nin Mehmet çavuşları

GAZETECİ Arif Oruç, 1919 sonbaharında Kuvayı Milliye cephelerini gezmiş, izlenimleri Tasvir-i Efkar Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Ateş hattına cephane, su, yiyecek taşırken şehit olan kadınları duymuştur. Demirci Mehmet Efe’nin emrinde üç kadın savaşçı olduğunu öğrenince efeyi ziyaret eder, karargáhının bahçesinde üç kadın savaşçı ile görüşür.

ÇOCUĞUYLA CEPHEDEYDİ

Üçü de Aydınlı. Zeybek kıyafetindeler. Tüfekleri kucaklarında. Yaptıklarını, yazarın ısrarı ile utanarak, kızararak, çekinerek anlatırlar.

İlki Ayşe Kadın, Mehmet Çavuş diye anılıyor, bir zeybek takımının komutanı. Yedi yaşındaki çocuğunu yanına alıp savaşa katılmış. Önce Aydın savaşında bulunmuş, elli sekiz saat durmadan savaşmış. Menderes boyundaki bütün savaşlarda yer almış. Umurlu’da yaralanınca bir ay hastanede yatmış, yeni çıkmış. Cepheye gitmek için emir bekliyor.

YUNAN GELDİ, SAVAŞTIK

İkincisi, Emire Aliye Ayşe. Aydın’a bir saat uzaklıktaki İmamköy’den. Uğursuz Yunan işgalinden önceki huzur günlerini anlatıyor. Babasıyla yaşıyormuş. Keçileri, kuzuları, inekleri, öküzleri, hatta bir develeri bile varmış. Çifte çubuğa gider gelirlermiş. Dere boyunun çağlayanlarını özlemle anıyor.

‘Sonra ne oldu?’

‘Yunan geldi, Aydın kan ve ateş içinde kaldı. Boynumdaki altını koparıp sattım, tüfek ve kurşun aldım. Ben de köyün büyükleri gibi ateşe atıldım. Vatan için dövüştük işte. Şimdi izindeyim.’

DAYANAMADIM, ASKER OLDUM

Üçüncüsü 17 yaşında bir genç kız: Şerife Ali. Yüzü sıtmadan sarı, derin, kara gözlü bir savaşçı. Çiftlik Köyü’ndenmiş. Yunan yaklaşınca köyü boşaltıp göçmüşler.

‘Aydın’daki kötülükleri duyunca, dayanamadım, ben de asker oldum.’

Ne övünürler, ne yakınırlar. Konuşma bitince, askerce selam verip ayrılırlar. (Yücel Özkaya, M.M’de Ege Çevresi)

Zaferi erkeklerimiz ve kadınlarımız elbirliği ile kazanmış. Türkiye Cumhuriyeti’ni birlikte kurmuşlardır.

DİYOR Kİ

Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. (1923)

Ya cepheye gönderin ya da intihar ederim

DENİZ Harp Okulu son sınıf öğrencisi Zeki Enveri (Bayat), Milli Mücadele’ye katılmak için beyaz üniformasının üzerine sivil bir elbise geçirir, 1920 yılında binbir zorlukla İnebolu’ya kaçar, oradan Ankara’ya gelir.

Milli donanma ve deniz örgütü daha kuruluş aşamasındadır. Zeki Enveri’ye Genelkurmay’ın deniz biriminde yazıcılık görevi verilir. Genç denizci hemen bir dilekçe yazar ‘Anadolu’ya savaşmak için kaçtığını, cephede bir göreve verilmesini, eğer üç gün içinde dileği yerine getirilmezse, intihar edeceğini’ bildirir.

Amirleri anlarlar ki bu çılgın Türk’ü Ankara’da tutmak mümkün değildir. Cepheye gönderirler.

KARAKIŞTA YAZLIKLA

Zeki Bayat,
Birinci İnönü Savaşı’na takım komutanı olarak katılır, yeni bir üniforma sağlamak mümkün olmadığı için karakışta yazlık beyaz üniformasıyla savaşır.

Cesaret, özveri ve üstün başarıları dolayısıyla İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Daha sonra gemilerde görevlendirilir, 1944 yılında amiralliğe terfi eder. (İstiklal Harbi’nde Bahriyemiz, Dz.K. Yayımı)

Tabancayı aldı mermiyi terbiyesizin alnına çaktı

1919 Ekim ayı sonunda İngilizler, aralarındaki paylaşma anlaşması gereği, Maraş’ı Fransızlara devrederler. Fransızlar 30 Ekim günü Maraş’a girerler. Ermenilerin büyük bölümü İngilizlerle birlikte dönmüştür, kalanlar da Fransızların işgalinden sonra dönerler. (Hani şu öldürüldü denilen Ermeniler!..)

Maraş’ın Ermeni mahalleleri Fransız ve Ermeni bayraklarıyla donanır. Ermeniler, Fransız birliğini (bin Fransız, beş yüz Cezayirli, Fransız üniformalı dört yüz Ermeni) bando, çiçekler, alkışlar, ‘Yaşasın Fransızlar, Ermeniler; kahrolsun Türkler!’ avazeleriyle karşılarlar.

SARKINTILIK ETTİLER

Ağlamayan Türk kalmaz. Çoğu evlere çekilir.

O gün şehre yayılan Fransız üniformalı Ermeniler, rastladıkları Türkleri tahkir eder, karşılık verenleri döverler. Türklerin toparlanıp direnişe geçeceği ve Maraş’ı Fransızlara dar edeceği hiçbirinin aklına gelmiyordu.

Ertesi günü Fransız üniformalı Ermeni askerleri Uzunoluk çarşısından geçerken hamamın önündeki küçük meydandan yola inen yüzü peçeli birkaç Türk kadınını gördüler. Kadınlara sataşmaya heves ettiler. Biri kadınlardan birinin peçesini çekip yırttı. Kadınlar çığlık çığlığa kaçışmaya başladılar.

SİLAHSIZ TÜRKÜ VURDULAR

Civardaki kahvede toplanmış olan erkekler koştular. Ermenileri uyardılar. Ermenilerin tepkisi küfretmek ve silaha sarılmak oldu. Ateş ederek biri ağır iki Türk’ü yaraladılar. Türkler silahsızdı. Donup kaldılar. O civarda küçük bir dükkánı olan İmam adlı kendi halinde bir Maraşlı vardı. Sütçülük yapmaktaydı. Dükkánının önüne çıkmış olayı izliyordu. Ermenilerin gittikçe azıttığını görünce, umulmayan bir şey yaptı, dükkándan tabancasını aldı, peçeyi yırtan ve bir Türk’ü ağır yaralayan katili alnından vurdu.

Kalabalığa karıştı.

Fransızlar ve Ermeniler Sütçü İmam’ı çok aradılar. Sütçü İmam gündüzleri köy ve bağ evlerinde, geceleri komşularının evlerinde geçirmekteydi. Yakalayamadılar.

Kahramanmaraş’ın ilk kahramanı Sütçü İmam’dır.

Onu binlerce kahraman izleyecektir. (Adil Bağdatlılar, Uzunoluk)

Fransızları alkışlayan Adana valisi

MİLLİ Mücadele döneminde yalnız yurdunu canından çok seven güzel çılgınlar yok, çirkin, yılgın, hain insanlarımız da var. Ara sıra bunlara da değineceğim. Bunları da bilmeliyiz ki, atalarımızın yurtseverliğinin kadrini daha iyi bilelim. O kara günleri bir daha yaşamamak için bu çirkinlikleri, yılgınlıkları ve hainlikleri de unutmayalım.

İşte birinci örnek: Mersin’den Urfa’ya kadar bütün Güney Anadolu ve Çukurova halkı, işgalci Fransızlara ve Ermeni lejyonuna karşı direnişe geçince, İstanbul Hükümeti’nin Adana Valisi Abdurrahman Bey şu demeci verir:

‘Ayaklanmak için sebep yok. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.’ (5 Kasım 1920)

Bu sırada Antep’i kuşatan Fransız birlikleri teslim olması için Antep’i her gün saatlerce bombalıyor, şehri, savunanların yani sivil erkeklerin, kadınların, yaşlıların ve çocukların başlarına yıkmaya çalışıyorlardı.
Yazının Devamını Oku

Devlet Sakarya’ya

SAKARYA Zaferi’nin 84. yıldönümünde, 13 Eylül’de Polatlı’daydım. Bu büyük gün yine Polatlı İlçesi’nin kurtuluşu gibi kutlandı. Kaç zamandır böyle kutlanıyor. Ne Cumhurbaşkanı geliyor, ne Meclis Başkanı ne Başbakan, ne Genelkurmay Başkanı, ne bakanlar, ne milletvekilleri, ne kuvvet komutanları ne de Ankara Valisi. O gün bir konuşma yaparak bu sayın yöneticilere sitem ettim, kırgınlığımı ve hayretimi belirttim.

Sakarya, Türklerin Avrupa’dan Asya’ya sürülmeleri sürecinde son çizgidir. Çekiliş Sakarya’da sona erer. Sakarya, Türkiye için bir kader savaşıdır. Emperyalizmin Sevr Antlaşması’nı Ankara’ya silah zoruyla kabul ettirmek için görevlendirdiği Yunan ordusunun taarruz azmi burada kırılmış, Türk taarruz süreci başlamış, kısaca tarihin akışı tersine çevrilmiştir.

EN BÜYÜK SAVAŞLARDAN

Bu sebepledir ki tarihçi Arnold Toynbee bu savaşı ‘20. Yüzyıl’ın en büyük savaşlarından biri’ olarak nitelemektedir. Çanakkale ve Sakarya, Türk tarihinin olağanüstü savunma zaferlerinden ikisidir. Şu hayati farkı dikkate sunmak istiyorum: Çanakkale Zaferi büyük savaştan yengiyle çıkmamızı engelleyememiştir; ama devletçe kutlanmaktadır. Büyük Zafer’i de, bağımsızlığımızı da, cumhuriyetimizi de, o yüksek makamları ve görevleri de Sakarya Zaferi’ne borçluyuz; ama devlet bu zafer gününe katılmıyor.

YAKIŞTIRAMIYORUM

Bu ihmali devlete yakıştıramıyorum.

Devlet, törende, şehitlikte, Zafer Anıtı’nda, Dua Tepe’de yer almalı, Türk Yıldızları uçmalı, helikopterler gösteri yapmalı, Türk Kuşu uçakları mübarek Sakarya Nehri’ne, gazi dağlara, tepelere, köylere çiçekler atmalı, zafer topları gürlemeli, seçkin birlikler geçit törenine katılmalı, dört bir yandan gelen kamu temsilcileriyle halk bu büyük günün gururunu Polatlılarla birlikte paylaşmalı, gün şenliğe dönüşmeli. Gelecek yıl Sakarya Zaferi’nin yıldönümünün böyle kutlanacağını ümit etmek istiyorum.

DİYOR Kİ

Ben eminim ki milletlerin hak ve istiklaline saygılı olmayan ve bütün insanlığı zulüm ve tahakküm altında ezmek isteyenler, kutsal mücadelemizde er geç yenileceklerdir.

Yunanlı Yorgos’tan işgalin kartpostalları

KURTULUŞ Savaşı’nda Yunan işgal güçlerine bağlı 3’üncü Ordu’da görevli, 1898 İstanbul doğumlu er Yorgos Magnis’in o dönemde İstanbul’da yaşayan ailesine gönderdiği 112 kartpostal, Bandırma’nın işgálini gözler önüne seriyor. Er Magnis’in ailesine gönderdiği kartpostal ve mektupları 1973 yılında İstanbul’daki bir Rum yetimhanesinin terk edilmiş binasında bulan araştırmacı - yazar Dr. Akilas Milas, yazdığı ‘Oğlunuz Er Yorgos Savaşırken Öldü’ adlı kitabında yayımladığı fotoğrafları, Bandırma Belediyesi’ne gönderdi. ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabının yazarı Turgut Özakman’ın Hürriyet’te kaleme aldığı ‘Kitaba Sığmayan Çılgın Türkler’ dizisinde, ‘O bayrağı indir, karşı duranı vur. 1919 Bandırma’ başlığıyla anlattığı Yunan bayraklarıyla donatılan Bandırma’nın kartpostallarında 6-19 Temmuz 1920 tarihleri arasında Yunan 1’inci Ordu Komutanı I. Paraskevopulos’un gelişi ve önüne serilen halılar dikkat çekiyor. Bir de, Yunan bayraklarının yanısıra taşınan İngiliz ve ABD bayrakları... (Barış Konferansı’nın 5 büyüklerinden olduğu için işgal sırasında ABD ve İngiliz bayrakları da taşınmıştı.)

Erdem ÖZCAN, DHA


Artık kalem değil, silah konuşacak

ÖDEMİŞ Kaymakamı Bekir Sami Bey (Baran), 29/30 Mayıs 1919 gece yarısı İzmir ve İstanbul’da bulunan galip devletler temsilcilerine bir protesto yollar.

Protesto telgrafı özet olarak şöyle sona ermektedir: ‘Sizinle yaptığımız Ateşkes Anlaşması (Mondros) bizim ve sizin namusunuz değil miydi? Biz buna uyduk. Siz uymadınız. Güzel İzmir’i Yunan’a çiğnettiniz. Silah ve cephanemizi onlara verdiniz. Haberleşmeye sansür koydunuz. Türk’ün feryadına kulak tıkadınız. (...) Yunan işgal kuvvetleri İzmir’den çekilmediği takdirde dökülecek kanın sorumluluğu sizin ve temsil ettiğiniz milletlerin olacaktır. Artık bilin ki kalem değil silah konuşacaktır.’

YANGININ BAŞLANGICI

Temsilcilerin ismini daha önce duymadıkları bir küçük kasabadan gelen bu kıytırık protestoyu ciddiye bile almadıkları kolayca tahmin edilebilir.

Oysa bu protesto, bir büyük yangının ilk yalımlarından biriydi.

Ve silahlar konuşmaya başlar.

Cepheden 15 yarayla dönen Giresun’un kahraman uşağı

BALKAN Savaşı patlayınca babası Hacı Mehmet Efendi, pek sevdiği oğlu Osman’ın askere gitmemesi için hemen bedeli olan 54 altını askerlik şubesine yatırdı.

Oysa bu sırada Osman, sahibi olduğu Yalı Kahve’de arkadaşlarına hep birlikte savaşa gitmekten söz etmekteydi.

Olayı öğrenir öğrenmez, babasının yatırdığı parayı geri aldı, ailelerine harçlık olarak bırakmaları için gönüllü arkadaşlarına dağıttı.

Yenilgiler zinciri halinde süren Balkan Savaşı’na katılmak üzere 63 gönüllü Giresunluyla İstanbul’a gitti.

Orduya katıldı. Yaralandı.

Savaşta sağ diz kapağı parçalanmıştı, vücudunda 15 yara vardı.

Az çok iyileşince Giresun’a döndü.

Savaşa Osman diye gitmişti, milis Yüzbaşı Topal Osman Ağa olarak döndü.

Ünlü bir kahraman olarak Milli Mücadele tarihine geçecektir.

(Ahmet Gürsoy, Milli Mücadele’de Giresunlular).
Yazının Devamını Oku

1.5 km. yüzerek düşmanını kurtardı

İNGİLİZLER Arıburnu ve Suvla kesiminden çekilmişler. Çekilen birlikleri Seddülbahir’e çıkaracakları sanılıyor. <br><br>Komutanlar huzursuz. Bir İngiliz keşif uçağı Gelibolu üzerinde keşif uçuşu yapıyor.

Türk topları gürler. Uçak vurulur, döne döne denize düşer. Batmaz, suyun üzerinde kalır.

Pilot ve gözlemci denize atlayıp hayli uzaktaki İngiliz savaş gemilerine doğru yüzmeye başlarlar. Bölge komutanı bilgi edinmek için bu iki İngiliz’in yakalanması amacıyla subayları toplar, gönüllü ister.

Bu sırada İngiliz savaş gemileri, uçağın Türklerin eline geçmemesi için batırmak amacıyla o kesimi yoğun ateş altına almışlardır.

İngiliz havacılar ateşi durdurmak için çırpınır, çığlıklar atarlar ama puslu havada gemilerden yüzdükleri görülmediği için ateş kesilmez.

ONLARA ACIDIM

Yüzbaşı Ruhi diyor ki:

‘Kendi gemilerinin öldürücü ateşleri altında çırpınan İngilizlere acıdım, düşman da olsalar, onları kurtarmak bana bir vicdan görevi oldu. Soyunup denize atladım. Arkadaşım Tefmen Kaşif de atladı.’

İki Türk subayı, İngiliz havacıları kurtarmak için donanmanın ateşi altında bir buçuk kilometre yüzerler. İsabet alan uçak batar, havacılardan biri yorulup boğulduğu ya da vurulduğu için ölür.

İkinci havacıya ulaşır, kurtarıp karaya çıkarırlar. İngiliz havacı iyileşince Ordu Komutanlığı’na teslim edilir.

ÇOK FEDAKARSINIZ

İngiliz, gitmeden önce bölge komutanına minnet ve hayranlıkla şöyle der:

‘Türkler şöyle cesurdur, böyle yüce gönüllüdür diye kitaplarda okumuştum. Fakat bu kadar fedakár olacaklarını düşünmemiştim.’ (R. Eşref Ünaydın, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki).

2 tankı uçuran meçhul asker

‘20 Temmuz 1974. Türk amfibi alayı dalga dalga Girne’nin batısındaki Pladini (Yavuz) Plajı’na çıkar. Çatışma başlayıp gittikçe şiddetlenecektir. Rum ve Yunan birliklerinin karşı taarruzuna öncülük etmek üzere Girne yönünden üç, Karava yönünden dört T-34 tankı çıkarma birliklerimizin üzerine gelmeye başlar. Arazinin yapısı ve ağaçlı olması, tankların imhasını engellemekte, tanklar ateş ederek çıkarma birlikleri komutanlığı karargáhına yaklaşmaktadır. Birkaç yüz metre kalmıştır karargáha.

Durum kritiktir.

Bu sırada geri hizmet birliklerinde görevli bir erin hiç telaş etmeden yola çıktığı görülür. Tankların geldiği yolun ortasında durur. Elinde nişangáhı kırık bir roketatar vardır. Çekilmesi için kendisini uyaranları duymaz ya da duymazdan gelir. Roketatarı sükûnetle omzuna yerleştirir. En öndeki tanka nişan alır. Tetiği çeker.

Tank müthiş bir patlama ile parçalanır. Bir an sonra ikinci tank da alevler içinde kalır. Öteki tanklar hızla geri çekilirler.

Durum tersine dönmüştür.’ (Mesut Günsev, 20 Temmuz 1974 - Şafak Vakti Kıbrıs).

Bu millete hayranlık duymayan ilkeldir

GAZETECİ Ahmet Emin Yalman 1922 yılının başında Türk cephesini, cephe köylerini gezmiş, izlenimlerini Vakit Gazetesi’nde yayımlamıştır. 5 Şubat 1922 günlü Vakit Gazetesi’ndeki yazısında, Milli Mücadele’yi şöyle özetliyor:

‘Harbin sonunda müttefiklerimizle birlikte yere serilince iç kavgalar koptu, birbirimize girdik, işgale uğradık. Silahlarımız elimizden alındı, kendimize güven duygumuz kırıldı. Böyle yeis ve elem dolu bir durumda, içimizden birtakımları, düşman kuvvetlerine yaranmak ve onların kötü emellerine rahat mecralar açmak yolunu tuttular. İç yolsuzluğa ve çaresizliğe her türlü dış tehlikeler, iç fitneler katıldı. Felaketin her türlüsü her yanı sardı. Ufuklarda hiçbir ümit yıldızı görünmüyordu. Vatan, millet diyen adama bir baykuş diye bakılıyordu. Böyle şartlar altında Anadolu’da bir direnme azmi uyanması bile başlı başına bir mucizedir. Bunu yeni yeni mucizeler takip etti.’

Yazısı şöyle bitiyor:

‘Böyle şartlar karşısında böyle bir deha ve varlık gösterebilen bir millete karşı hayranlık duymayan adamlar, en ilkel mertlik, vatanseverlik ve insanlık duygularından yoksun kimselerdir.’

Şaşırtıcı bir yasa

‘Yıl 1920. Günlerden 9 Aralık. Ankara yönetiminin parasızlıktan kıvrandığı dönem. Maliye Bakanı Ferit Bey (Tek) meteliğe kurşun atıyor. Bu dönem içinde Meclis’e bir yasa önerisi gelir. Gündeme alınır. Görüşülür ve -lütfen dikkat!- baskı makineleri ile gazete, dergi ve kitap káğıtlarından alınan gümrük resmi (vergisi) kaldırılır.’ (Zabıt Ceridesi, 6. c., s. 286 vd.) O günden bu yana hiçbir hükümet basın ve kitap konusunda bu yoksul hükümet kadar anlayışlı ve cömert olmamıştır.

Sinema perdesini yırttı

İLK tümeninin İzmir’e çıktığı 15 Mayıs 1919 günü birliğin önünde ilerleyen atlıyı alnından vuran ve Yunanlılar tarafından şehit edilen gazeteci Hasan Tahsin 1912 yılında Paris’te, Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji okuyordu. Haber filmlerinde Libya’ya saldıran İtalyanlar uygar, Libya’yı sömürgeci İtalyanlara karşı koruyan Türkler barbar olarak tanıtılmaktaydı. Yine böyle yanlı bir haber filminin gösterildiği bir gün sinemada bulunan Hasan Tahsin dayanamaz, oturduğu iskemleyi fırlatıp perdeyi boydan boya yırtar. Film durur. Ortalık birbirine girer. Karakola götürülen Hasan Tahsin şu ifadeyi verir:

‘Bu gerçeklere aykırı kampanya durdurulmazsa, aynı davranışı, pişmanlık duymadan yine yaparım.’ (N. Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken).

DİYOR Kİ

Bir emperyalizmin pençesine düşen bir kuş gibi ağır ağır, sefil bir ölüme mahkûm olmaktansa, babalarımızın oğulları sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz. (1919).
Yazının Devamını Oku

Mızrak duruşlu kadınlar

KAYSERİ’de bulunan cephanenin Çukurova direnişçileri için Ulukışla’ya taşınması gerekmişti. Mustafa Kemal Paşa, halkı aydınlatması ve gençleri orduya kazanması için Kayseri’ye yolladığı Mazhar Müfit Kansu’ya bir telgraf göndererek ‘cephanenin her türlü çareye başvurularak Ulukışla’ya ulaştırılmasını sağlamasını’ istedi.

Yazının Devamını Oku

Bir bayrak için

ANTEP, Maraş ve Urfa, Mondoros Mütareke Anlaşması’na aykırı olarak önce İngilizler, sonra Fransızlar tarafından işgal edildi. İşgalcilerin ve silahlandırdıkları Ermenilerin saldırgan, onur kırıcı davranışları yüzünden patlayan olaylar hızla genişledi. Antep gazi, Maraş kahraman, Urfa şanlı sanlarını bu dönemdeki olağanüstü direnişleriyle kazanmışlardır. 

5 Kasım 1919 Cuma günü, yanında Ermeni bir tercümanla Antep’e gelen bir Fransız subayı, Akyol Karakolu’nun önünden geçerken karakolun üzerinde dalgalanan Türk bayrağını görüyor. Polise bayrağı indirmesini söylüyor. Polis bayrağı indiriyor.

Basit gibi görünen bu olay şehri ayaklandıracaktır.

Halkın şiddetli tepkisini gören Mutasarrıf ‘mücadele edip ölmeden bayrağın inmesine razı gelen’ polisin işine son /images/100/0x0/55ea824ef018fbb8f8849a33veriyor. Halk ancak bayrak eski yerine çekilince sakinleşip dağılıyor.

İşgal kuvveti komutanı bu tepkinin anlamını kavradı mı?

Anlasa Antep’ten çekip giderlerdi.

ERMENİ KIZA HAVA OLSUN DİYE BAYRAK İNDİRDİ

Bir başka bayrak olayı da kısa bir süre sonra Maraş’ta yaşandı. Durumu denetlemek için yollanan Osmaniye askeri yöneticisi (guvernör) Andrea Maraş’a geldi. Bir Ermeni evine konuk oldu. Evin genç kızına yaranmak için cuma günleri Maraş Kalesi’nde dalgalanan Türk bayrağının bu cuma çekilmemesini emretti.

28 Kasım 1919 Cuma sabahı uyanan Maraşlılar kalede Türk bayrağını göremediler. Yerinde Fransız bayrağı vardı. Çılgına döndüler. Avukat Mehmet Ali Bey (Kısakürek) gazap içinde kaleme sarıldı, bir bildiri yazarak, halkı ‘al sancağı yeniden dalgalandırmaya’ çağırdı. Yazı elden ele dolaştı, çoğaltıldı. Maraşlılar Ulu Cami’ye ellerinde bayraklarla geldi.

NAMAZ BİLE KILMADAN DOĞRU KALEYE

Namaz kılmadan kaleye doğru yola çıktılar.

Kapılardan girerek, burçlardan atlayarak kaleyi doldurdular. Fransız jandarmalar binlerce Maraşlıyı görünce sindi. Biri kalenin bayrağını buldu, alkışlar arasında direğe çekti. Müjde silahları atıldı. Şehirde damlara, balkonlara çıkmış olan Maraşlılardan sevinç çığlıkları yükseldi.

Öğle namazını kalenin avlusunda kıldılar.

‘BEZ PARÇASI İÇİN’ DEDİ, DAYAĞI YEDİ

Guvernör, yaveri ve tercümanıyla hesap sormak için hükümet konağına koştu. Halk da gelmişti. ‘Bir bez parçası için bu kadar gürültü çıkarmak ne oluyor?’ diyen tercüman dövüldü. Hançerini çekip tercümana dayak atanların üzerine yürüyen yaveri de benzettiler. Guvernör Türklerin bayraklarına, onurlarına, bağımsızlıklarına uzanan elleri kırmaya kararlı olduklarını anladı mı?

Anlasa Maraş’tan çekip giderlerdi.

Antep, Maraş, Urfa ve Çukurova olaylarına sık sık değineceğim.

DİYOR Kİ/images/100/0x0/55ea824ef018fbb8f8849a35

Gençler! Cesaretimizi güçlendiren ve sürdüren sizlersiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile insanlık ve uygarlığın, vatan sevgisinin, düşünce özgürlüğünün en değerli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, gelecek sizsiniz! (1924)

2’nci gün... Kurtkaya Tepesi

BÜYÜK
Taarruz’da Türk cephesinin en sağındaki tümenlerin taarruz hedefleri arasındaki en önemlisi Kurtkaya Tepesi idi.

Tepe üç kat tel engelle çevrilmişti ve iyi tahkim edilmişti. Birinci günü Türk birlikleri iki kez taarruz ettilerse de tepeyi ele geçirmeyi başaramadılar.

Büyük Taarruz’un ikinci günü Yunan cephesinin yarılması şarttı. Kurtkaya’yı almakla görevli birlikler çok erkenden taarruza geçmeyi kararlaştırdılar. Asker hazırlık ve heyecan yüzünden gece uyumadı.

Saat 03.00’te hücum çıkış mevzilerine girdiler. Saat 04.00’te süngü hücumuna kalktılar. Düşman da korkudan uyumamıştı, tetikteydi. Türk hücumunu yoğun ateşle karşıladılar. Bölükler kurşun yağmuruna karşı düşman siperlerine /images/100/0x0/55ea824ef018fbb8f8849a37akıyorlardı.

36. Alay’ın 6. Bölük Komutanı Bayburtlu Üsteğmen Agah bölüğünün önünde koşarken, ağırca yaralandı. Ama yaralanıp da geri kalacak zaman değildi. Yaralandığını görenlerin yalvarmalarına aldırmadı, elini yarasına bastırarak koşmaya devam etti. Tel örgüde açılan gedikten hışım gibi en önde geçti, elindeki bombayı savurarak ilk siperi temizledi.

Bölüğünün önünde uçar gibi Kurtkaya’nın en yüksek noktasına çıktı. Bir soluk alacak kadar durdu ve özlemle çevreye göz attı.

Vatan parça parça geri dönmekteydi.

Serseri bir kurşun alnını buldu.

Orada toprağa verdiler.

Vatanın bir parçası oldu.

Hava soğuk Mehmetçik yarı silahlı, yarım çarık

BİRİNCİ
İnönü Savaşı sırasındaki Türk ordusu (Ocak 1921).İsmet İnönü anlatıyor:/images/100/0x0/55ea824ef018fbb8f8849a39

‘Ocak ayında yağmurlu, tipili, insafsız bir hava.

Askerlerin çarıkları yarım, tüfeklerinin mekanizmaları uydurma, bu tüfekleri omuzlarına çeşitli bağlarla (ip vb.) asmışlar.

Süvariler yüklerini tekerlerindeki heybelere doldurmuşlar, küçük boylu, cefakeş Anadolu atları ile iç tehlikenin birinden dış tehlikeden birine yetişmeye çalışıyorlar.

Bir ordu ki nakliye kafilesi namına hiçbir vasıtası yok. Herkes caphanesini boynundaki fişekliğinde veya belindeki kütüklüğünde veya şalvarının cebinde taşıyor. Cephane mevcudu herkesin üzerindekinden ibaret.

Toplarımızın cephane kafilesi yok.’

Yeni kurulmakta olan bu yarı silahlı, yarı çıplak ordu, hem Eskişehir’e doğru taarruz eden Yunan birlikleriyle İnönü mevziinde, hem isyan etmiş olan Ethem kuvvetleriyle Kütahya-Gediz’de savaşacak, ilkini def edecek, ikinciyi ezip dağıtacaktır.
Yazının Devamını Oku

Çılgının kahkahası

Turgut Özakman, ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabında yer almayan öteki çılgın Türklerin öykülerini anlatmaya başladı. O öykülerdeki ‘çılgın’ Türkler her pazartesi Hürriyet’te. FRANSIZ birlikleri ve Ermeni lejyonu Çukurova’ya girmiş, Karadeniz kıyısı boyunca Potnus Devleti’ni hortlatmak isteyen Rum çeteleri ayaklanmış, İngilizlerce silahlandırılmış Ermeni birlikleri Doğu Anadolu’ya yürümeye hazırlanıyor, 13.000 kişilik ilk Yunan tümeni İngiliz donanmasının koruması altında İzmir’e çıkmış yayılıyor, İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu işgal etmekte, İstanbul, Çanakkale ve Trakya İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinin işgali altında, her kritik nokta İngilizlerin elinde ve Anadolu’da yoksul Türkler Batı’nın oburluğuna, bencilliğine ve barbarlığına, yani emperyalizme karşı yer yer direniyor, direnci yaymak ve güçlendirmek için örgütleniyor.

Almanlar, Avusturyalılar, Macarlar, Bulgarlar ve Osmanlı Devleti galiplere boyun eğmişken, yoksul Anadolu’nun bu beklenmedik tepkisi Avrupalıları ve teslimiyetçi İstanbul yönetimini şaşırtır. Bu silahlı tepkiyi ‘çılgınlık’ olarak nitelerler. Yakup Kadri diyor ki:

‘Galip devletlere direnmek mi? Direnme kelimesi o devrenin ve o muhitin boşluğu içinde adeta bir çılgının kahkahası gibi tüyler ürpertiyordu.’

Anadolu her olumsuzluğun inadına bu güzel çılgınlığı sürdürecektir.

Türk ve Anadolu tarihinde bu güzel çılgınlıkların örneği az değildir. Ama düz mantığı şaşırtan bu çılgınlığın en yoğunu ve anlamlısı Milli Mücadele’de ve onun ‘önsözü’ niteliğindeki Çanakkale’de yaşanmıştır. Bu çılgınlık ‘yurdu çılgınca sevmek’ demektir. Böyle dar geçitlerde, yaman günlerde yurt başka nasıl sevilebilir ki? Öyle hesapsız kitapsız, maceracı, hayalci bir sevgi değildir bu. Yaratan, üreten, yayılan, esir ülkeleri etkileyen kutsal bir sevgidir. Mızmızca, pısırıkça, pinti, sahte sevgiyle olunsa olunsa sömürge olunur.

Bu köşede haftada bir, bize güzel bir vatan, bağımsız bir devlet veren bu çılgın Türklerden gerçek örnekler vereceğim. Kimini öyküleştirerek ya da özetleyerek anlatacağım.

Bu örneklerin bir bölümünü ben derledim, bir bölümü ise çeşitli güvenilir kaynaklarda yer alıyor.

Millet malı

İLERDE
Milli Eğitim Bakanı olan M. Necati Bey anlatıyor:‘Uzun yollarda kesintisiz süren bir akışla savaş alanlarına inen mübarek kağnı kafilelerine her zaman rast gelirdim. Görüntü hiç değişmezdi: Zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar hatta çocuklar. Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilahi bir musiki gibi dinlerdim.

Karlı bir gün Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rast gelmiştik. Kafileye yaklaştık ve selamlaştık. Biz soğuktan yamçılar altında bile titrerken, tek yorganını arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce içimde bir merhamet sızladı. Yorganını, arkasına sardığı peştamalın içinde ara sıra hıçkıran bir çocuğun üzerine değil de, niçin arabanın üzerine serdiğini sormak gereğini duydum.

KARDA ÇIPLAK AYAK

Sorumu garip bir tarzda karşıladı. Anlaşılan bu durumu konuşmaya değer bulmuyordu. Cevap beklediğimi anlayınca, kutsal bir şeye yaklaşır gibi kağnıya yaklaştı, yorganı aralayarak altındaki mermileri gösterdi:

‘Kar serpeliyor oğlum, millet malıdır, yazık, nem kapmasın.’

Uçlarından çekerek yorganı mermilere sıkı sıkıya sardı.

Az önceki merhametimden utandım.’

Bu nineyi her düşündüğümde aklıma gazete sayfalarından taşan hortum haberleri, vergi yüzsüzleri, millet malı yağmacıları geliyor. M. Necati Bey’le birlikte ben de bu mübarek ninenin tavrı karşısında utanıyorum.

DİYOR Kİ:

Bu milletin evlatlarının fedakarlıkları, kahramanlıkları için ölçü bulunamaz. (1921)

Anıtlaştılar

Kahraman Türk kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki inanılmaz fedekarlıkları heykellerle anıtlaştı. Ressamlar bu ‘Ya İstiklal, ya ölüm’ mücadelesini tuvallerine yansıttı. Yazarlar romanlarına, öykülerine, şairler şiirlerine...

Uçurumdan elleriyle top çıkardılar

ALBAY B. Sıtkı Kural
anlatıyor:‘Sakarya Savaşı’nda 15. Skoda Obüs bataryası komutanıyım. Mangal Dağı’nın elden çıkacağı anlaşılınca bataryayı kuzeye doğru geri çekmem emredildi. Toparlanıp gün ışırken yola çıktık. Derin bir uçurumun kıyısındaki toprak yoldan geri gidiyoruz. Topları mandalar çekiyor. Geceki yağmurdan dolayı toprak ıslanıp gevşemiş. Topların ağırlığına dayanamayan toprak kaydı, dört topumuzdan sonuncusu, mandalarla birlikte uçuruma tekerlendi, çığlıklar, böğürtüler ve çatırdılarla uçurumun dibindeki derenin içine düştü.

MANDALAR ÖLMÜŞTÜ

Yamaç dik. Güçlükle aşağı indik. Mandaların yarısı ezilip ölmüş. Sağlar da yaralı. Bunları çözüp toptan ayırdık. Topu buradan kurtarıp yola çıkarmak ve bataryayı yeni mevziye yetiştirmek gerek. Düşmana top bırakılmaz. O da sancak gibi birliğin namusuna emanettir.

Ama elde ne vinç var, ne çelik halat, ne topu yukarı çekecek düzenek. Topa ve ta tepede kalmış olan yola bakakaldım. Ne yapacaktık? Aczimiz gözlerimi yaşarttı.

ÜZÜLME KOMUTANIM

Batarya Çavuşum Nuh Çavuş, ‘Üzülme komutanım’ dedi. ‘Biz evvel Allah ne yapar eder, bu topu yukarı çıkarırız.’

Nuh Çavuş’
a güvenirdim ama topu yukarı çıkarmak imkansızdı. Ümitsizce kenara çekildim.

Çavuş gerektiği kadar asker topladı. Yamacı tonlarca ağırlığındaki topla birlikte tırmanacaklar. Yarısı, topun tutulabilecek yerlerinden tutup çekecek; yarısı elleriyle, omuzuyla, sırtıyla, göğsüyle koca topu yukarı doğru itecek.

ELLERİ PARÇALANDI

Nuh Çavuş’
un komutuyla birlikte askerler ile top, yerçekimi ve dik yamaç arasında, tarifsiz bir boğuşma başladı. Askerlerin kasları kopacak gibi gerildi. Gözlerine kan oturdu. Bütün damarları kabardı. Yüzlerinden ter fışkırıyor, kemikleri çatırdıyor, elleri soyulup parçalanıyor, etleri ezilip çürüyor, bazılarının burnundan kan geliyordu. Güç toplamak için haykırıyor, tekbir getiriyor, ileniyor, uluyor, çırpınıyorlardı.

DÜŞMANA BIRAKMAYIZ

Topu ancak beş adım ilerletebilmişlerdi. Çavuş acıyla bağırdı:

‘Topu düşmana mı bırakacağız?’

Hep birden feryadı bastılar:

‘Hayır!..’

‘Haydi öyleyse!’

Bütün canıyla çabalayan askerlerden biri ağlamaya başladı. Bu ruh taşkanlığı birçoğuna yayıldı. Topa çılgın gibi sarıldılar, çığlıklar atarak, hırs, isyan ve öfkeyle ağlaya ağlaya o kocaman topu yamaç yukarı taşıyıp yola çıkardılar.

YÜZLERİ PARLIYORDU

Hepsinin avuçlarının derisi soyulmuş, ellerinin içi kan içindeydi, dizleri parçalanmıştı.

Ama topu kurtardıkları için yüzleri bir çocuk gülüşüyle parlıyordu. Biri topun üzerine çıkıp sala verdi. Cephane arabalarının yedek mandalarını alıp topa koştuk. Yeni görev yerimize yolladık.’
Yazının Devamını Oku