Ceyda, Nietzsche okursa...

Esra-Ceyda kardeşleri ilk Kenan Erçetingöz’ün programında tanıma fırsatım oldu...

Esra, Leyla Bilginel’den “Penis bankasından penis alan kadın” diye bahsediyordu. Erçetingöz “Penis almadı... penis değil o” diye haykırıyordu... Sonra her ikisini de gülme krizi tutunca programa ara verilmişti.
Epeydir tartışılan “Rol mü yapıyorlar?” sorusunun yanıtı, MTV Avrupa Müzik Ödülleri için gittiğim Berlin’de netleşti. Biliyorsunuz Esra ve Ceyda, maNga’nın “Dünyanın Sonuna doğmuşum” klibinde de rol almıştı. Tıpkı hamburger reklamında olduğu gibi varlıkları klibe de ‘çuk’ diye oturmuştu.
Her neyse Berlin’de o klibi konuşurken maNga’dan Cem Bahtiyar “Kesinlikle rol yapıyorlar. Bizim klibin çekim aralarında Ceyda’yı Nietzsche okurken gördüm” dedi.
Ben de “Ya o, size hava atmak için getirmiştim kitabı” dedim. O da “Yok... Bayağı okuyordu. Çekimlere verilen aralarda direk kitaba yumuluyordu” dedi.
Nietzsche kimdir diye bahsetmeme gerek yok herhalde... ‘üstinsan’ kavramının yaratıcısıdır kendileri, felsefe tarihinin en sağlam filozoflarından biridir ama kitapları zor okunur, emek ister.
Esra, Bilkent Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği bölümünden mezunu, söylediğine bakılırsa IQ’su 150’miymiş. Ceyda ise Bilkent Üniversitesi İşletme bölümünden terk. Şimdi Kültür Üniversitesi Halkla İlişkiler’de okuyormuş.
Demem o ki, bu kızları gösterip “İşte Özal sonrası apolitik gençlik” deyip atıp tutmanın gereği yok. Esra-Ceyda kardeşleri bence bizim şov dünyasında eksikliğini fazlasıyla hissettiğimiz Paris Hilton’un yerli versiyonunu oynuyorlar. Çok da başarılılar.

Twitter’ın yeni fenomeni

Biraz kaba bir tabir olacak ama etrafınızdaki yaşlı moruklara kulak verin. Kafa ütülediklerini düşünmeyin, hayatın anlamı onlarda...
Bakın 28 yaşındaki Justin Halpern adında bir genç, 73 yaşındaki babasının gün boyunca söylediklerini tek tek Twitter’daki ‘Shit My Dad Says’ adlı sayfasına taşıdı.
Tabii her yaşlı Justin’in babası gibi değil. Adam öğüt verirken stand-up tadında espriler patlatıyor: “Eğer annen ararsa tuvalette olduğumu söyle. Merak etme oğlum... Evlilik tuvalette sıçma konusunda yalan söylemek zorunda olmadığın bir kurumdur.” “Niye 100 yaşına kadar yaşayım ki... Şu anda 73 yaşındayım ve canım fena halde sıkılmaya başladı.”
Bugün bu sayfayı tam 700 bin kişi takip ediyor. Bu yoğun ilgi meyvelerini de vermeye başladı.
Ünlü CBS kanalı, Justin ve babasının maceralarından bir sitcom ya da TV şovu hazırlamak için harekete geçti. Justin, artık babasının verdiği öğütleri bir senaryo yazarı olarak kaleme alıyor.
Büyük sözü dinlemenin en karlı yolu bu olsa gerek.

Hülya Avşar’ın çelişkisi

Hülya Avşar “Kızımla yan yana fotoğraflarımı gazetede görmekten utanıyorum” demişti.
Aynı Avşar şimdi “Haute Couture” adlı yeni albümündeki “Sonsuza Dek” şarkısına çekilen klipte kızını oynatmış. Avşar’ın evinde çekilen klibin ‘bonus’u da sanatçının günlük hayatından kesitler...
Buyrun burdan yakın!
Bu ne yaman çelişkidir sayın Hülya Avşar...

Tyson da magazin kurbanı

“Bir gazeteci olarak hakkında yanlış haber yapmak istemeyeceğiniz son kişi kim olurdu?” diye sorsanız... Mike Tyson’ı tek geçerim.
Tyson’ın kaplanını taciz eden Las Vegas kaçkınlarını affettiği, babacan takıldığı “The Hangover” filmi sakın sizi yanıltmasın.
Tyson ringlere veda etti, artık yumrukları bir ton çekmiyor ama hâlâ yamuk yapılmaması gereken insanlar listesinde birinci sırada.
Niye mi Tyson’dan bahsediyorum?
Dün sabah okuduğum ilk haberlerden biri Tyson’ın hastanelik ettiği paparazziyle ilgiliydi de ondan. Paparazzi, Tyson’dan yediği yumruğun etkisiyle Los Angeles Havaalanı’nda Zombi gibi sendeleyerek dolaşmış, her yer kana bulanmış. Ben şimdiden bu arkadaşı basın tarihinin en cesur ve talihsiz paparazzisi ilan ediyorum.
20 bin dolar kefaletle serbest bırakılan Tyson’ın savunması ise evlere şenlik: “Kendimi ve 10 aylık kızımı paparazzi şiddetinden korumaya çalıştım.”
X

Bülent Ersoy’u korku filminde oynatın

“Eski eşim (Arzu Saraçoğlu) falcılık yaparak çocuklara bakıyor.

Bizim boşanma sebebimiz; Arzu Hanım’ın fala ve Bülent Ersoy’a olan yakınlığıdır. Ersoy bize gelip, günlerce kalıyordu. Bu yakınlık, evlilik hayatımızı ve çocuklarımın gelişimini olumsuz etkilediği için boşandık.”
Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu yaptı bu açıklamayı Günaydın’a...
Saraçoğlu’nun haklı olabileceğini düşünüyorum.
Çünkü 36 yaşında bir yetişkin olarak ben bile Bülent Ersoy’dan korkuyorum! İnşallah Bülent Hanım alınmaz ve yazdıklarımı bir eleştiri olarak kabul eder. Ersoy yüzüne öyle abartılı makyaj yaptırıyor ki, “Nip/Tuck” dizisindeki Carver karakterini andırıyor. Sanki yüzüne bir maske takmış gibi...
O abartılı makyaja, devasa takılar, grotesk kıyafetler ve derinden gelen oktavlı ses de eklenince durum daha da vahim bir hal alıyor.
Vallahi anlatırken bile titriyorum. 
Bence Ersoy mutlaka bir korku filminde oynatılmalı. Kesin gişe rekoru kırar...

Seyirci sayısı meselesi

Yazının Devamını Oku

İki katı para vereyim prezervatif takmayayım

Dünya AIDS Haftası’nda tam da bize yakışır bir istatistik gerçeği öğrendik: Dünyada AIDS hastalığının yayılma oranı düşüşe geçerken Türkiye’de hızla artıyormuş. Bu artışta eski doğu bloğu ülkelerle olan ilişkilerimizin artması önemli rol oynadığını düşünüyorum. Yok yok... Bence asıl suçlu Türk erkeğinin “Biz Türküz bize bir şey olmaz” yaklaşımı.
LGBTT ve HIV Pozitif aktivisti Seyhan Arman, seks işçisi kadınlarla yaptığı görüşmelerde ‘atın ölümü arpadan olsun’ diyenlerle ilgili çok ilginç örnekler açıkladı.
Bizim yiğit Türk erkekleri arasında prezervatif kullanmamak için “Evliyim, bu benim için sadece fantezi, iki ayda bir yapıyorum ne olacak”, “Sana ücretin iki katını vereyim ama prezervatif kullanmayalım” diyenler varmış.
Bence eşine bilmeden de olsa AIDS bulaştırana da ceza verilmeli. Korunmasız cinsel ilişkiye girdiği için...

Titreten prezervatif çıktı

AIDS, korunma dedik... Sözü prezervatif kullanımına getirelim. Evet, prezervatif kullanımında da sınıfta kaldık. Marketing Türkiye dergisi, ülkemizde yılda yaklaşık 75 milyon adet prezervatif tüketildiğini ama bu rakamın en az 130 milyon civarında olması gerektiğini açıklandı.
Türkiye’de eczaneden prezervatif almak bile hâlâ tabu.
Ama bu tabuyu ortadan kaldırmak için bir şeyler yapılmalı. Az da olsa yapanlar var aslında. Mesela Fiesta adlı prezervatif markası, halkı bilinçlendirmek için MTV Türkiye ile birlikte “Güvenlik eğlenceli olabilir” sloganlı bir kampanya başlattı.
Bu kampanya çerçevesinde Fiesta, Türk damak tadına uygun (!) eğlenceli ürünler piyasaya sürüyor. Örneğin Fiesta Turkish Delight prezervatifleri. Bayağı bildiğiniz lokum renginde ve lokum kokulu. Ama asıl eğlence konseptine uyan ürünleri ise titreşimli Fiesta Vibe... Minik pille çalışan, uyarıcı tırtıklarla kaplı bir halkayı prezervatife monte etmişler. Açma kapama düğmesi varmış. Basıyorsun titriyor. O halkayı takan da Azer Bülbül gibi titriyor mu acaba?

Kampanya esprisi

Atlasjet bilet fiyatlarının 69 TL’ye indiğini duyuran bu reklam afişi, akıllara ilk cinsel ilişkideki malum pozisyonu (69) getiriyor. Fazlasıyla eğlenceli ama herhalde siz de bu slogan için “Tesadüfe bak... Dilin kemiği yok özellikle de Türkçe’de” gibi düşüncelere daldınız. Ancak Atlasjet daha önce de uçaklarındaki koltuk aralık genişliğini “Biz ikinciyiz ama bizimki 77 santim” sloganıyla duyurmuştu.
Evet, cinsel göndermeler dikkat çeker ve reklamın iyisi kötüsü olmaz.
Bakalım bir sonraki reklam sloganı ne olacak... Aslında benim aklıma ilginç fikirler geliyor ama burada sizinle paylaşmaktan korkuyorum!

Neşeli Hayat’ın gerçek gişesi...

“Neşeli Hayat”ın vizyona girdiği ilk üç günde seyirci sayısının 250 bin olacağına dair bir kehanette bulunmuştum. Seyirci sayısının 396 bin açıklanmasından sonra okurlarım “Karizman çizildi” benzeri yorumlar içeren mail’ler attı.
Hafta sonu box office listesi tüm dünyada olduğu gibi cuma, cumartesi ve pazar günlerini kapsar.
“Neşeli Hayat”ın ilk üç gün rakamı da 280 bin kişidir! BKM yalan açıklama yapmadı ‘bayram boyunca’ dedi. Yani dört günlük rakam açıkladı. Bizdeki habere de ‘dört gün’ notu düşüldü. Ama bu kurnaz girişim bazı gazeteleri yanılttı.
Yazının Devamını Oku

Ezgi Mola’nın sözleri

“Türkan Hanım ile çalışmak çok büyük bir tecrübe. Ben karşısına ilk oturduğum zaman bayağı böyle sandalyede küçücük kaldığımı hissettim.

Acayip bir şey. Sadece baktı gülümseyerek. Öyle gergin bir sahne de değil. ‘Allah’ım ben ne yapacağım?’ dedim. O kadar çaresiz hissettim ki kendimi... 15 dakika ara verdik. Çünkü fena oldum.”
Ezgi Mola’ya ait bu sözler. “Hayatımın Kadınısın” filminde Türkan Şoray ile karşılıklı oynamanın nasıl bir duygu olduğundan bahsetti “Medyatik” programında.
Sandalyede birden küçülmeler, kendini çaresiz hissedip fenalık geçirmeler falan... Türkan Şoray’ın nasıl bir çekim gücü var doğrusu çok merak ettim.
Gözlerinden ışın falan mı saçıyor, karşısında oturanın ruhunu mu emiyor? Hiç aklım almıyor. Yani karşımda Robert De Niro olsa çıkar oynarım. İşim bu benim.
Atıp tutmuyorum. Biz gazeteciler de yeri gelince dünya starlarıyla röportaj yapıyoruz. Hiç öyle donup kalanımızı görmedim ben daha.
Ne yazık ki, genç oyuncuların eski kuşak starlara dair bu tür ultra abartılı konuşma huyu var. Nedenini ise hâlâ çözebilmiş değilim...

Neşeli Hayat’ın gişesini açıklıyorum

Son birkaç gündür Yılmaz Erdoğan’ın “Neşeli Hayat” filmine övgüler düzüyoruz.

Yazının Devamını Oku

Yeni akım: Erotik futbol anlatımı

Manchester United-Beşiktaş maçında Rüştü’nün kurtarışlarını izlerken Ertem Şener yine yaptı yapacağını ve “Rüştü, öpüyorum seni Rüştü, ellerinden öpüyorum, hatta her yerinden öpüyorum Rüştü” dedi. Rüştü’yü her yerinden öpmek! Evet, bir futbolsever için maç sonrası bayağı ilginç bir deneyim olurdu!
şener muhtemelen televizyonculuk tarihimize geçecek bir söze imza attı. Daha da ileri gideyim. Gelecekte bu söz, Ekşisözlük’teki arkadaşların dediği gibi erotik futbol anlatımı akımının öncüsü olacaktır.
Bir topun peşinde koşan 22 adam ve onları izleyen binlerce erkek izleyici. Sürekli yakın temasın olduğu bir ortam. Yakışıklı futbolcular, terli vücutlar... Tamam, tamam daha fazla devam etmeyeceğim. Bir zamanlar Tan Sağtürk’ün de belirttiği gibi futbolda gizli bir eşcinsellik var. Bazen bu durum futbolcuların gol sonrası sevinçlerde yaptıkları el hareketleriyle de ortaya çıkıyor. Dudak dudağa öpüşmeler, birbirlerinin uzuvlarını tutmalar falan... (Bizim ligde bile buna benzer bir iki olay yaşandı...)
Evet, tekrar ediyorum: “Her yerinden öpüyorum Rüştü” sözü futbol sunuculuğunda yeni bir çağ başlatmıştır. Yeşil sahalardaki erotizm ve gizli eşcinsellik gelecekte futbol sunuculuğuna da damgasını vuracaktır!
şener’i hep eleştiriyoruz ama yiğidi öldür hakkını yeme. Onunla en sıkıcı maçlar bile daha renkli ve heyecanlı. Bazen ayrıntı bilgi verme konusunda kendini fazla kaptırıyor ama şener’in anlatımı kesinlikle diğerlerine göre farklı. Abartılı anlatımı da ertesi gün espri konumuz oluyor, fena mı?
Ben kendi adıma “Frisk’e bak Üründül, Tarzan gibi... Yakışıklı adam, Johnny Weismüller’e benzetiyorum hep bunu” diyen Orhan Ayhan yeniden maç anlatmasını çok istiyorum.
Velhasıl şener gibi farklılığın resmini çizen sunuculara sahip çıkalım derim.

Babanız annenize tecavüz eden bir katil olsa...

Sizi evlatlık verseler. Gerçek anne ve babanızı hiç tanımasanız. 41 yaşınıza geldiğinizde annenizin izini bulsanız. Ve anneniz size Charles Manson tarafından tecavüze uğradıktan sonra sizi doğurduğunu söylese. Daha sonra Manson’ın beş kişiyi öldüren bir seri katil olduğunu öğrenseniz... Ne yapardınız?
Bakın bu acı gerçeği öğrenen ABD’li Matthew Roberts adlı vatandaş ne demiş: “Bu sanki babanızın Hitler olduğunu öğrenmek gibi bir şey.”
Roberts sonunda babasıyla da temasa geçmiş. Bu durumdan çıkardığı ana fikir ise şu: “En zor şey anneme tecavüz eden bir canavara sevgi beslemek. Onu sevmek istemiyorum ama ondan nefret etmek de istemiyorum.”
Şimdi tüm bu yazdıklarımdan sonra size Çağan Irmak’ın “Karanlıktakiler filmini hatırladınız mı?” desem...
Vallahi Roberts’ın ajanslara düşen haber metni bile “Karanlıktakiler”den daha heyecanlı ve etkileyici.

Aile kurumu olmasa

SıYAD Başkanı Murat Özer’in de dediği gibi Yılmaz Erdoğan “Neşeli Hayat” filminde Frank Capra’nın “şahane Hayat”ına şapka çıkarıyor, Hollywood’un ‘pembe gerçekçi’ üslubunu yerli tatlarla çok iyi buluşturuyor.
Aslında insanlara pozitif enerji ve umut aşılayan “Neşeli Hayat”ı sadece ‘pembe gerçekçi’ bir yapıt olarak tanımlamak da yeterli değil. Daha fazlası var. “Neşeli Hayat”, varoşlara dair sınıfsal eleştirisiyle de Kemal Sunal’ın “Düttürü Dünyası”nı andırıyor.
Erdoğan, dolandırıcıların ağına düşünce oyuncakçıda Noel Baba kılığında çalışmak zorunda kalan, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de işsiz kayınçosunu evlendirmek için daha büyük bir yükün altına giren Rıza’nın öyküsünde bize çok daha önemli bir özelliğimizi; Türkiye’yi ayakta tutan şeyi; aileyi, yardımlaşmayı hatırlatıyor.
Etrafınıza bakın.
Ekonomik kriz yüzünden insanlar işsiz ama hepsi de bir şekilde geçiniyor, hayata tutunuyor. Bunu sağlayan son dönemde büyük darbeler almasına rağmen aile kurumudur. ınşallah bizi hayata yapıştıran bu çimento bozulmaz.
Yazının Devamını Oku

Siz uyurken...

Love’da saat 03.00’te iki erkek öpüşüyordu.

Erkeklerden birisi, bir anda kendini havaya kaldırıp öpüştüğü erkeğin kucağına atladı. Bu hareketi yaparken de dudakları bir an olsun ayrılmadı...
? 03.45’te kaldırımda sigara içerken yanımdan geçen bir erkek, yanındaki kıza “Bak şu karşıdaki 13’lük çıtırları görüyor musun? şimdi ikisi ile jakuzi de olmak vardı” diyerek iç geçiriyordu.
? Etiler şamdan’ın tuvaletinde 01.30’da mini etekli esmer kadın çantasından çıkardığı kremi bacaklarına sürüyordu. Bir arkadaşı “Neden bunu şimdi sürüyorsun” diye sordu, o da “Daha seksi gözükmeleri için” dedi.
? Nişantaşı Aşşk Cafe’de 00.00’da iki kız şarap içiyordu... Bir adam yanlarına gidip, “Çok içtiniz ve yalnızsınız. ızin verin sizi evinize bırakayım” dedi. Esmer uzun saçlı kız, “Yok, Allah korusun” diyerek tersledi.
? Otto’da 03.00’te genç bir adam elinde birayla kapının önüne oturmuş, bacak bacak üstüne atmıştı... Uyuyordu. Kimse onunla ilgilenmedi.
? Otto’da 01.30’da yabancı bir çift hesaplarını ödeyip çıktı. Sürekli öpüşüyorlardı. Adam kadının elini bıraktı ve poposunu tuttu. Biz arkalarından bakıyoruz, elini poponun üzerinde ne kadar tutacak diye... Köşeyi dönene kadar eli kadının poposundaydı.
? Tünel Lokal’de 02.00’de bir grup eğleniyordu. Bir anda sesler yükselmeye başladı ve kız çığlık attı. Kız, karşısında duran çocuğa bir tekme sallayıp elini ısırdı ve hızla koşmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Gladio kaça çekildi?

Açıkçası “Kurtlar Vadisi: Gladio”dan sinemasal anlamda çok büyük bir beklentim yoktu ama bu kadar da vasat olacağını tahmin etmemiştim.

Tamam, Turgut Özal’ın Kürt açılımı çabası, Musul ile Kerkük’ü alıp Kürtler’e federasyon hakkı vermek istediği için zehirlendiği iddiası, Abdullah Öcalan’ın suikast girişimini kimin engellediği, Ergenekon soruşturmasının Gladio ile bağlantısı, Yeni Osmanlıcılık anlayışı, AKP’ye karşı darbe tertibi ve diğerleri...

Hepsi de bugün her kahve köşesinde üzerine türlü türlü komplo teorileri üretilen, Türk halkının her zaman ilgisini çekmiş vatan-millet meselesi konular ama bu kadar da baştan savma, basit anlatılmaz ki...

En kötüsü de, bu konulara dair kamuoyunun bilmediği bir şey söylenmemesi...

Yeni bir şey söylenmiyor, “Kurtlar Vadisi: Pusu”da verilen mesajlardan bir kolaj sunuluyor.

Yazının Devamını Oku

Rahşan lütfen sinema yazma

Habertürk’ten Rahşan Gülşan, geçtiğimiz hafta vizyona giren, Peter Jackson’ın yapımcılığını üstlendiği “District 9” (Yasak Bölge 9) filmi için ‘iğrenç’ ve ‘berbat’ sıfatlarını kullanıp, “Bu filme harcayacağınız para ve zamanı bir Türk filmine kaydırmanızı öneririm” demiş.

Tamam, sizin sevdiğiniz bir film, başkası için eziyete dönüşebilir ama beğeni kriterlerinde bu kadar büyük uçurum olmaması gerekiyor.
Rahşan’ın yerin dibine soktuğu yapıt, şu anda imdb’nin Tüm Zamanların En ıyi 250 Filmi listesinde 86. sırada.
Eğer internet oylaması sizin için güvenilir bir kriter değilse o zaman sinema eleştirmenlerinin duayeni Roger Ebert’ın bu filme 4 üzerinden 3, efsane RollingStone dergisinin 4 üzerinden 3.5, dünyaca ünlü TOTAL FILM dergisinin 5 üzerinden 4 yıldız verdiklerini söylesem!
Rahşan’a mı yoksa bu saydığım kaynaklara mı inanırsınız? Peter Jackson ismini duyanların kafasında “Yüzüklerin Efendisi” serisinin canlandığını biliyorum... Evet, “District 9”, “Yüzüklerin Efendisi” tarzında bir film değil. Yarı belgesel tarzda çekilmiş, izlemesi emek istiyor ama kesinlikle bir başyapıt.

Tyson, Teoman ve paparazziler...

Dün size bir gazeteci olarak yamuk yapmamanız gerekenler listesinin birinci sırasında Mike Tyson’ın yer alması gerektiğinden bahsetmiştim. ışte kanıtı... Tyson, Tony Echevarria adlı paparazziyi enkaza çevirmiş. Daha önceki suçlarından dolayı göz hapsinde tutulan efsane boksörün, beş yıl hapis yatabileceğinden bahsediliyor.

Yazının Devamını Oku

maNga’nın after party’si kebapçıda son buldu

MTV Avrupa Müzik Ödülleri’ne dair izlenimlerimi sabaha karşı 04.00 gibi çakırkeyif modunda yazmaya başladım, hatalarım varsa affola.

Çakırkeyif olmamın nedeni, maNga ekibiyle tören sonrası partilememizdi.
Yok, birkaç ünlü göreceğiz, onlarla fotoğraf çektireceğiz diye MTV’nin

Berlin’in üç-dört yerinde düzenlediği partilere akmadık, biz bize

eğlendik.
Berlin’in underground müzik piyasasının kalbinin attığı salaş mekanlara

takıldık.
En salaş yer de gecenin sonunda karnımızı doyurmak için girdiğimiz

kebapçı oldu.

Yazının Devamını Oku

Berlin notları...

Berlin havaalanındaki taksiciden, barmenine, bakkalından çakalına herkes Türk’tü.

Evet, Berlin’de çok Türk olduğunu biliyordum da, bu kadar çoğaldığımızı bilmiyordum. Taksici sayımızın 500 bine ulaştığını söyledi. 

Almanya bira cenneti ve üstelik çok da ucuz, meyve suyuyla aynı fiyat neredeyse. Bira manyağı İngilizlerin sırf hafta sonunda ucuza bira içmek için Berlin’e geldiklerini de taksici söyledi. Bir diğer geliş sebepleri de seks turizmiymiş. Türk girişimci ruhu bu sektörde de kendini göstermiş. Şimşek Kardeşler, Berlin’in en büyük genelevi Artemis’i işletiyormuş. 

Berlin’e gidip döner yemeden olmaz... Buradaki dönerler Türkiye’den çok daha leziz. Bir de içini yağmur ormanına çeviriyorlar, envai çeşit yeşillik dolduruyorlar. Sosları da çok ilginç. Çili sosu biliyordum da naneli, sarımsaklı sos döktüklerini ilk defa gördüm. Türkiye’de her yerden dönerci fışkırıyor ama buradaki yaratıcı ruh yok diyorum. 

KENAN VE NİL NEDEN BERLİN’E GİDEMEDİ

Yazının Devamını Oku

İyi ki varsın Okan Bayülgen

Kızın Zehra’ya basın yasağı koydurarak çok akıllıca bir şey yapıyorsun. (Hülya Avşar’a söylüyor)

Ben aslında biraz küfredilmesinden yanayım. Birazcık küfredilebilir televizyonda, yani bütün dünyada olduğu gibi.

Evliliğim en az 10 sene sürer.

İstanbul çocuk ismi değil ama Şirin istedi.

Ben Türk’üm, çocuğum neden Amerika’da doğsun?

Yazının Devamını Oku

İngiliz belgeselciler beni de kandırdı

Bu haftaki yazı konum müdürümden geldi...

Önce bu nefis konu için ona teşekkür ediyor ve hemen mevzuya giriyorum:

The Sun ve Daily Mirror gibi ünlü İngiliz gazetelerinde çıkan Madonna’nın eski kocası Guy Ritchie’nin gözünün morarma haberini biz de arka sayfada kullanmıştık.

Meğer bu haber, geçtiğimiz hafta Londra Film Festivali’nde gösterilen “Starsuckers” adlı belgeselin yönetmeni Chris Atkins’in bir oyunuymuş.

Atkins, Amy Winehouse’un saçlarının yanması, Avril Lavigne’in bir gece kulübünde uyumasıyla ilgili başka sahte haberleri de İngiliz tabloid gazetelerine servis etmiş. Her şey Atkins’ın düşündüğü gibi olmuş. Bu haberlerin birçoğu kontrol edilmeden yayınlamış.

Yazının Devamını Oku

Halk, ilanı veren sanatçılarla dalga geçti

Sanatçıların Timuçin Esen vakasından yola çıkarak magazin basınını kınadıkları ilanı görünce üzülmedim desem yalan olur.

Sonra internette bu ilanla ilgili okuyucu yorumlarına göz attım.
Ne gördüm biliyor musunuz?
Haberle ilgili 170 okuyucu yorumundan yaklaşık yüzde 80’i bu ilanı verenleri haksız bulmuş.
Evet, tek tek okudum. İlanı haklı bulanları da aşağıdaki yorumlara eklemek istiyordum ama o zaman da birkaç yorumla halkın genel düşüncesini çarpıtmış olacaktım.
O ilanın altında imzası olan sanatçıların yüzde 80’i tek bir ajansa bağlı! Bu yorumları sanatçılarına topluca mail atarlar artık.
O kadar sert yorumlar vardı ki, bunlar en masumları:
? Sanatçı başka şeydir, bunlar değil. 12 Eylül döneminde bile halkının sorunlarıyla ilgilenen sanatçılar vardı. Bunlar geyik muhabbetçisi ve para düşkünü. Güncel herhangi bir konuyu işleyeni var mı şimdi? Kınanacak tek şey olarak magazin basınını görenleri sanatçı olarak göremem. (Serkan)

Yazının Devamını Oku

Kızıyla fotoğraflarının çıkmasından utanıyormuş

Timuçin Esen’den de, sözde ‘magazin terörü’nden de gına geldi...

“Farklı bir şeyler yazayım” diyordum ki, TV’de Hülya Avşar’ın “Kızımla yan yana fotoğraflarımı gazetede görmekten utanıyorum” dediğini duydum.

Okan Bayülgen de Avşar’ı kızı Zehra için koyduğu basın yasağı için övüyordu. Bir de “Yurtdışından alışveriş yapalım, buradaki alışveriş merkezlerinde her yerden magazinci fışkırıyor” diyorlardı.

Keşke yurt dışına gitseler ve hiç geri dönmeseler, hatta yabancı yıldızlarla değişik tokuş yapsak onları.

Bu fotoğraflarda gördüğünüz milyon dolarlık yıldızlar, Oscar’lı oyuncular çocuklarıyla her dakika objektiflere yansımaya utanmıyor da Hülya ve Okan utanıyor!

Yazının Devamını Oku

Yıldırım Türker’e ev ödevi

Önceki gün Hürriyet’in ikinci sayfasında yayımlanan kavgaya karışan muhabirin polisteki ifadesi ve internetteki muhabirlerin kafalarına inen yumruk görüntüleri, Timuçin Esen’in pek de masum olmadığını gösterdi.

İlk günlerde Esen’e anketlerde ezici bir çoğunlukla destek veren halkımız arasında paparazziye hak verme eğilimi artıyor...

Kavgayı tetikleyen eğer Esen’in eski sevgilisi şebnem Ferah’ı Tuna Kiremitçi ile el ele görmesiyse bu işten en zararlı çıkacak kişi bence Radikal köşe yazarı Yıldırım Türker’dir.

O nasıl duygusal bir savunmaydı öyle. Esen’in saldırma nedenini öyle acıklı anlatmış ki, o yazıyı kim okusa gece magazinci avına çıkar. Bir de 40 kişilik kameralı bir grup Esen’in peşine düştü diyordu! (Bütün basındaki gececi muhabirleri toplasak 20’yi geçmez) Bu noktada Türker’e ‘objektif yazar nasıl olunur’u izah etmeme gerek yok herhalde. Bence bu vakada gazetecilik anlamında hakkıyla işini yapan yine magazinciler oldu. Her iki tarafa da söz verdiler, hatta Esen’in haklı olduğu noktaları öne çıkardılar ve hepsinden önemlisi özeleştiri yaptılar.

Bu işten en karlı çıkan ise köşe yazarları oldu. Yine bildik bir dilde magazincileri aşağılayıp tribüne oynadılar, çok okundular.

Yazının Devamını Oku

Yazılı magazin görsel magazin

“Magazin muhabirleri eski Türk filmlerindeki kötü adam karakterlerini hatırlattı.

Yazıp oynuyorlar. Kötü adamlar, kötülük yapıp kahkaha atıyorlar. İğrenç...”
Levent Kırca ve Timuçin Esen vakalarının üzerine Dr. Nihal Çamlıbel adlı okurumdan geldi bu kısa yorum...
Maalesef halkın gözünde magazinciler için çizilen profil aynı Çamlıbel’in betimlediği gibi. Demek ki bir yerlerde yanlış var.
Genelleme yapmak istemiyorum ama “Yazıp oynayanlar” magazinciler ama televizyoncu magazinciler!
Türkiye’de bugün eğer ana haber bültenlerinde ‘magazin terörü’nden bahsediliyorsa bu işin günah tohumlarını atan magazin programlarıdır. Başta ünlülerle ayaküstü eğlenceli sohbetlerle başlayan yayıncılık anlayışı, bugün artık karakoldan çıkan Timuçin Esen’e “Adam mı oldun lan” diye bağıran, bir başka ünlüye “Siz gay misiniz?” deme cesaretini kendinde bulan televizyoncu magazin muhabiri figürü yaratmıştır.
Evet, yazılı ve televizyoncu magazinciler arasında büyük fark var. Televizyon magazincilerinin asıl hedefi haber değil sansasyon yaratan görüntü yakalamaktır. Çünkü kavga ve tartışma her zaman reyting getirir. Bu görüntüyü elde edebilmenin en kestirme yolu da sanatçıları kışkırtmaktır.
Yazılı magazin basınını uzun uzadıya anlatmama gerek yok sanırım. Olayı, haberi sayfasına taşır, sanatçıyı provoke ederek haber yaratmaz. 

Yazının Devamını Oku

Muhabir üzerime hamam böceği attı

Levent Kırca’ya ait bu söz...

Beşiktaş’ta bir restoranda kadın arkadaşıyla birlikte yemek yerken görüntülendiği için Vatan Gazetesi muhabiri Bora Engin’e saldıran Kırca, Star Ana Haber’de kendini savunurken “Bana vurdu, gözümün retinası çizildi... Muhabirin elinde hamam böceği vardı, üzerime attı ve arkamda duran diğer muhabir de beni çekti” dedi.

Kırca’nın iddialarını milyonlar izledi bu noktada Bora’nın da söz hakkı olmalı.

Bora’ya telefon açtım. O da aynen şunları söyledi: “Levent Kırca bizden önce kendisini çeken kameramanları arıyordu. Biz de yanına gittik sohbet ettik biraz. Sonra ben fotoğrafını çektim. O da küfür etti, ‘Ver lan kamerayı’ dedi. Ben de ‘Kamerayı vermem ama sizi mi kıracağız fotoğrafları sileriz’ dedim. Ama o yine küfür etti ve sonra yakama yapışıp vurmaya çalıştı ama ben kendimden yaşça büyük olduğu için elimi bile kaldırmadım. Çekme dese çekmezdim. Başkalarına olan sinirini bizden çıkartmaya çalıştı.”

Daha sonra “Peki, hamam böceği mevzusu nedir?” diye sordum Bora güldü ve şu yanıtı verdi: “Ben Kırca ile konuşurken kafamda bir böcek görmüşler. Kahverengi bir şeydi, hamamböceği değil yani. Herhalde ağaçtan düştü. Tam o sırada restoranın şefi gelip, ‘Dur kıpırdama’ deyip kafamdaki böceğe vurdu. Kırca herhalde bunu görüp, kafasında çılgınca teoriler üretti. 70 yaşında bir büyük usta milyonların önünde yalan söylüyor aklım almıyor. Yanımda hamam böceği taşıyıp onu Kırca’ya atmam için çıldırmış olmam gerek. Yarın dava açacağım, avukatlarla konuştum.”

Kavgadan bir gün önce Kırca...

Yazının Devamını Oku

Bülent Ersoy’un babası

Gececi magazin muhabirlerinin provokatif sorularından basına güzel malzeme çıkıyor ama bazen istenmeyen olaylar da yaşanmıyor değil...

Bülent Ersoy’un babası Fikret Erkoç’un “Popstar Alaturka”nın çekimlerinde yaşadığı üzücü durumda olduğu gibi.
Tamam, bugüne kadar Ersoy’un babasını çok az gördük ya da hiç görmedik. Haber bomba da keşke daha saygılı olunsaydı, 90 yaşındaki adam ezilme tehlikesi yaşamasaydı.
Kimse babasının bu duruma düşmesini istemez ama itiraf etmeliyim ki, muhabirler, Fikret Amca ve Ersoy arasında geçen diyaloglar stand-up tadındaydı.
Muhabirler, Fikret Amca’dan önce bir evlat olarak Bülent Ersoy portresi çizmesini istediler ve aynen şu soruları yönelttiler: “Efendim, Bülent Ersoy’un babası olduğunuz doğru mu?”, “Bülent Hanım hakkında ne düşünüyorsunuz?”, “Efendim şimdiye kadar görünmüyordunuz doğru mu?”
Fikret Amca’nın verdiği tek yanıt ise “Doğru diyoruz” oldu.
Korumalar baktılar olacak gibi değil, Fikret Amca’yı tekrar kulise soktular. Bu noktadan sonra da film koptu zaten. Ersoy muhabirlerden hesap sormak için hışımla dışarı çıktı ama öyle bir absürd soruyla karşılaştı ki, donup kaldı, öfkesi eriyip kayboldu.
ışte o soru: “Efendim babanızla beraber mi yaşıyorsunuz?” ve Ersoy’un yanıtı: “Ne abuk sabuk sorular bunlar. Babamla niye beraber yaşayım. Koskoca 60 yaşında insanım, babamla niye yaşayım? Sen ananla mı yaşıyorsun? Haaa... Nerenin nesi bu? (soruyu yönelten muhabiri gösteriyor) Kim bu? Nerenin çocuğu bu? Hangi kanal?”

Yazının Devamını Oku

Öpüşmeyi bilmiyoruz

RTÜK’ün dizilerdeki öpüşme sahneleriyle kafayı bozmasına hiç gerek yok aslında.

Öyle öpüşme sahneleri ekrana geliyor ki, insan cinsellikten soğuyor.
Alın size en tazesinden bir örnek: “Ah Kalbim” dizisinde Tamer Karadağlı, rol arkadaşı Sezin Akbaşoğulları’na öyle bir yapışmış ki, sanki öpmüyor suni teneffüs yapıyor. Sezin kollarını iki yana açmış sanki dokunsa elektrik çarpacak. Aslında daha dikkatli bakarsanız ortada öpüşme de yok. İki dudak birbirine sürtüyor.
Peki, dünya sinema tarihinin en kötü öpüşme sahnesi kime ait?
Böyle bir liste var mı bilmiyorum ama eğer olsaydı 1984 yapımı “Ayşem” filmindeki İbrahim Tatlıses ile Hülya Avşar’ın öpüşmesini tek geçerdim.
Fotoğrafta da gördüğünüz gibi İbo, önce iki eliyle Hülya’yı başından yakalıyor, sonra bıyığıyla kurbanının burun deliklerini tıkayıp onu iyice savunmasız bırakıyor. Daha sonra alt dudak, Alien misali harekete geçip vantuz gibi yapışıyor ve Hülya’nın zavallı üst dudağı İbo’nun bıyığıyla alt dudağı arasında sıkışıp kalıyor.
Bu noktada oksijensiz kalan Hülya’nın çırpınışı internetten bulup izleyin derim. Hülya gerçekten İbo’nun bıyıklarından kurtulmaya çalışıyor.

Yağmur anne, Pınar baba olursa

İngiltere’nin en ünlü hukuk bürolarından birinde çalışan avukat Catherine Bailey, Thames nehrine atlayıp intihar ettiğinde geride kocasına şu notu bırakmıştı: “Richmond, o kadar üzgünüm ki. Bütün sevgim sen ve kızlar için. Onları asla bırakma.”

Yazının Devamını Oku