Bu gemi nereye gidiyor?

BİR pazar sabahına hiç uygun olmasa da yazmaya mecbur kaldık: TBMM’de bir süredir Sayıştay Yasa Önerisi tartışılıyor.

İlk bakışta “kuru” ve “sıkıcı” diyebilirsiniz ama olayda “yetim hakkını kimseye yedirmeme” iddiasındaki bir siyasi iktidarın gerçek çehresi ortaya çıkınca ister istemez ilgilenmek gerekiyor.

Önce izninizle ülkemizi yöneten siyasi partinin bazı temel taahhütlerini anımsatalım da konuya öyle girelim:
Bu taahhütlerin tamamı, “demokrasiyi geliştirmeyi, yönetimde saydamlığı” ve “her türlü yolsuzlukla mücadeleyi” öncelikli “vaat” olarak ifade etmişlerdir.
İnanmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Parti Programı’na, onun ardından 3 Kasım 2002 seçiminden önce yayınladığı “Seçim Beyannamesi”ne, o da yetmezse Abdullah Gül’ün ve sonra da Tayyip Erdoğan’ın kurduğu Hükümetlerin okuduğu hükümet programlarına bakabilir.
Buna rağmen bu iktidarın en büyük başarısı, İhale Kanunu’nu -yanlış saymadıksa- tam 18 defa değiştirerek hazine soyguncularının cezasız kalmasını sağlamasıdır.
Gelelim Sayıştay’la ilgili yasa önerisine:
Bildiğiniz gibi Sayıştay devletin bir kuruşunun bile gereksiz yere harcanmaması için TBMM adına tüm kurumların hesaplarını inceler ve TBMM’ye rapor verir. Devletin parasını çarçur eden varsa onun da hesabını sorar.
İşte bu kurumun yasasını baştan sona değiştirmek için siyasi iktidarın TBMM Meclis Grup Başkanvekillerinin imzasıyla Meclis’e verilen bir yasa önerisi bugünlerde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor.
Ama 20 Ekim günü yapılan görüşmede “Takke düştü, kel göründü”. Çünkü öneri altında imzası olanlar tuttular Sayıştay’ın en önemli yetkisini hacamat ettirdiler. Bir başka ifadeyle, önerinin 2’nci maddesindeki:
“Hesap verme sorumluluğu çerçevesinde idarelerce belirlenen hedef ve
göstergeler ile ilgili olarak faaliyet sonuçlarının ölçülmesi ve değerlendirilmesi ile kamu kaynaklarının etkin, ekonomik ve verimli olarak kullanılıp kullanılmadığının incelenmesi” şeklindeki hükümle oynadılar. Belli ki bu hükmün:
“(...) kamu kaynaklarının etkin, ekonomik ve verimli olarak kullanılıp kullanılmadığının incelenmesi” bölümü bazı “yamuklukların” ortaya çıkmasına sebep olabilir diye onu maddeden çıkarttırdılar.
CHP Trabzon Milletvekili Akif Hamzaçebi bu ibare çıkartılırsa “Örneğin A Belediyesi’nin, ihtiyaç bulunmamasına rağmen her yıl kaldırım taşlarını yenilemesi” halinde Sayıştay’ın burada “kamu parasının verimli şekilde kullanılıp kullanılmadığını” rapora koyamayacağını söyledi ama “kös” dinleyen kulaklara bunu duyuramadı.
Dahası halen Sayıştay Birinci Başkanı’nın önünde “kamu parasının verimli kullanılmadığını” gösteren 3 rapor bulunduğunu, hatta geçen yasama döneminden kalma “Enerji” sektöründe “Yap-İşlet-Devret” konulu böyle raporların bile hâlâ sonuçlandırılmadığını anlattı ama “Yanlış yapan babam olsa gözünün yaşına bakmam” diyenlere anlatamadı.
Sayıştay “Performans denetimi” yetkisini 1996’dan beri kullanıyordu.
Bizi “saydamlaştıran ve özgürleştiren” iktidar şimdi o yetkiyi alıyor.
X

Ayarı kaçırmışız

OKUYUCUDAN tepki gelmese belki unutup gidecektik. Ama “Bu düpedüz hakaret anlamına geliyor” türü uyarılar üzerine dönüp bakınca, itiraf edelim, “Lafın hem ayarını kaçırmışız, hem de seviyesini çok düşürmüşüz” diye çok rahatsız olduk. Önce kimi rencide etmişsek tüm içtenliğimizle özür diliyoruz. Gelelim şimdi hikâyenin kendisine:
Bize yani Hürriyet’in köşe yazarlarına kendi yazılarını, “eğer ifade düşüklüğü, bilgi yanlışı, eksik anlatım gibi bir kusur varsa düzeltmesi için” bir fırsat verilir yani ya evine gazetenin erken baskıları gönderilir veya yazısı fakslanır.
Bu profesyonel mükemmeliyetçiliğin gereğidir ve yıllardır yapılır.
Biz yazarlar -en azından ben öyleyimdir- geç vakit de olsa, o metni bir kere daha gözden geçiririz. Zaman olur yazıya ilave yaparız. Zaman olur yazının bütününü değiştiririz. Zaman olur içindeki bir ifadeyi yeterince açık yahut çarpıcı bulmaz, onun yerine başka bir cümle yazarız.
Şimdi bu yazıyı yazmamıza sebep olan makalenin başından aynen öyle bir şey geçti.
Geçen gece, yani 27 Ekim günü saat 23.30 sularıydı. “Okuyucunun önüne çıkacak metinde hata olmasın” diye, eve fakslanmış yazıyı gözden geçirdim. Gerçekten metinde ufak tefek hatalar vardı. Onları düzelttim.
Yazı, Rize’nin İkizdere vadisinde 22 adet Hidroelektrik Santral yapılmasını engelleyen Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararına destek veriyor ve “Elektrik üretimi için ülkedeki tüm akarsuların kullanma hakkının 49 yıllığına özel şirketlere verilmesini” bir “peşkeş çekme” olarak nitelendiriyordu.
Konuşmacılar gibi yazarlar da son cümlenin “vurucu” olmasını isterler. Çünkü dinlediğiniz konuşmanın yahut okuduğunuz yazının deyim yerindeyse tadı o son cümlededir.
Ben de, akarsuların kullanma hakkının 49 yıllığına verilmesiyle ilgili hususu, “Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetini görüyoruz” diyerek ifade etmiştim.
Aklıma bir önceki Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın meşhur “Babalar gibi satacağız” sözü geldi. Ondan esinlenerek “her şeyi satan zihniyet” ifadesini değiştirip “analarını bile satan” yaptım ve o metni gazeteye faksladım.
Bu değişiklik sadece saat 24’ten sonra basılan gazetelere yani şehir içlerinde dağıtılan Hürriyet’lere girdi.
Ertesi sabah gazetede kendi yaptığım değişikliği görünce “Galiba kantarın topunuzu kaçırmışız” dedim ama iş işten geçmişti.
Gerçekten ifade hem “maksadımı” aşmıştı, hem de bu sütunu izleyenlerin yadırgayacağı kadar ağır kaçmıştı.
Nitekim okuyucu hiçbir faturayı ödetmeden bırakmaz:
Protestolar yağınca, başa döndük ve “vurucu ifade” şehvetine kapılıp birilerini -özellikle siyasi iktidarı- rencide ettiğimizi gördük.
Konuyu bir de gazetede kendi aramızda tarttık. Sonunda “hatayı kabul etmenin de bir görev ve bir borç olduğu” gerçeğini dikkate alıp “üzdüklerimizden özür dilediğimizi” tüm içtenliğimizle duyurmaya karar verdik.
Yazının Devamını Oku

Bayram mesajları

HANİ “Şeytan dürttü” diye bir laf vardır ya öyle oldu: Bugün 87’nci yıldönümünü kutladığımız “Cumhuriyet’in ilanı” gibi önemli günlerde ve özellikle bayramlarda biliyorsunuz “büyük”lerimiz “günün anlam ve önemini” vurgulayan mesajlar yayınlarlar. Kimse okur mu okumaz mı bilinmese de bu bir gelenektir. Çünkü o metnin bir “önemi”, o önemden kaynaklanan bir de “ciddiyeti” vardır.
İşte bu “ciddiyet” boyutunu ilgililer, yetkililer, görevliler ne kadar “ciddiye alıyor acaba?” diye şeytan dürtünce Başbakan Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda yayınladığı “bayram mesajları” arasında bir gezinti yaptık.
Hemen söyleyelim:
Birileri de tutar Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, Ana Muhalefet lideri ve öteki liderler acaba o günlerde ne demişler diye araştırırsa, korkarız bizim karşılaştığımız gibi bir gerçekle yüz yüze gelirler.
Hemen belirtelim:
Başbakan elbet böyle bir günde “Getirin de, geçen sene ne demişiz bakalım?” diye sormaz. O hazırlanan metni ya görür, yahut güvendiği birinin denetimine havale eder. Ama doğacak ayıbı üstlenmeye mecburdur.
Gelelim Tayyip Erdoğan’ın yayınladığı mesajlara:
Son olarak dün kamuoyuna açıklanan mesajının tam 9 paragrafı geçen yıl aynı nedenle yayınladığı mesajın aynı...
Sadece “Cumhuriyet’in 86’ncı” değil de “87’nci yıldönümü” değişmiş.
Sadece bu değil... Geçen yıl yani 2009’un Cumhuriyet Bayramı’nda yayınladığı mesajın -bu defakinden farklı- tam 9 paragrafı da bir önceki yıl yani 2008’de yayınlanandan kopya edilmiş.
Örnek mi istiyorsunuz?
Önceki yıl (2008’de) kullandığı, “Bu anlamlı günde, kardeş kavgası çıkarmak için beyhude bir çaba içinde olan şer ve nifak odaklarına, aziz milletimizin tek yürek olarak bir kez daha en anlamlı cevabı vereceğine inanıyorum” cümlesinin sadece sonu değişmiş. O nedenle 2009 mesajında, “(...) odaklarına milletçe tek yürek olarak bir kez daha en güzel cevabı veriyoruz” denmiş.
Diğer “kopya”lamalarda da aynı metot izlenmiş.
Sanmayın ki Başbakan’ın yanında çalışanlar -Bilmiyoruz kaç Danışmanı vardır. Bunlar örneğin böyle bir bayram mesajını hazırlamak için kaç gün kafa patlatırlar?- sadece Cumhuriyet Bayramlarında böyle, “kes/ekle/sonunu değiştir/yayınla” metoduyla mesaj yayınlıyorlar.
Meğer 23 Nisan’da yayınlanan “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” mesajlarında, “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı” mesajlarında ve “30 Ağustos Zafer Bayramı” mesajlarında da yıllardır aynı şeyi yaparlarmış.
Örneğin 23 Nisan 2006’da Başbakan Tayyip Erdoğan imzasıyla yayınlanan mesajın 2 cümlesini aynen 2009 yılının 23 Nisan’ında kullanmışlar. Keza 2009 yılının 30 Ağustos’unda yayınlanan mesajın tamamını aynen bir önceki veya bir sonraki yılda yayınlamışlar. Ama “tarih” koymaya bile üşenmiş olmalılar ki, o mesajı 30 Ağustos’un 86’ncı yıldönümünde mi yoksa 88’inci yıldönümünde mi yutturmuşlar, bulamadık.
Yazının Devamını Oku

Az demişiz

GEÇENLERDE bir tepkimizi dile getirirken Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nun “neyin bakanı?” olduğunu sormuştuk. Meğer bu laf tam yerine oturuyormuş. Onu da Çevre Bakanı’nın, “cennet” güzelliğindeki İkizdere Vadisi’nde 22 adethidroelektrik baraj yapılmasını engelleyen sit kararına gösterdiği tepkiyle anladık. Konunun bir “hukuki” tarafı da var ama, ona gelmeden değinelim:

Veysel Eroğlu’nun aslında Çevre Bakanı anlayışıyla değil “Çevre Düşmanlığı Bakanı” gibi görev yaptığını gösteren son haberi, arkadaşımız Nuray Babacan dün bildirdi:

İkizdere Vadisi’nde Hidroeldektrik Santrallar (HES) kurmak için baraj inşa edilmesine biliyorsunuz önce yöredeki bilinçli insanlar karşı çıktı.

Çünkü her barajın yöredeki tabiatı mahvedeceği aşikârdı. İkizdereliler belki de Veysel Eroğlu’nun sıfatına bakıp kendilerini destekleyeceğini sanmışlardı.
Oysa Eroğlu kendisini hâlâ Devlet Su İşleri Genel Müdürü koltuğunda oturuyor sandığı için tam tersini yaptı:

Tam bir çevre düşmanı gibi HES yapımında ısrar etti. Ama Trabzon’daki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu geçen gün İkizdere Vadisi’ni “sit alanı” ilan edip de baraj yapımını durdurunca aynen Başbakan Tayyip Erdoğan gibi o da küplere bindi.

“HES’lere karşı çıkanlar Avrupa’dan finanse ediliyor” diyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız gibi (3 Eylül 2010 gazeteler) o da tuttu, “ülkesini seven, enerjide dışa bağımlılığın azalmasını isteyen vatansever çevrecilerin de olduğunu” söyleyerek kendisini eleştirenlerin hareketini “vatan hainliği” ile açıkladı.

Meğer o da yetmemişmiş.

Nuray Babacan’ın haberi işte onu ortaya koyuyor. Çünkü haberde “İkizdere Vadisi”nin “sit alanı” olduğuna karar veren Kurulun elindeki yetkinin oradan alınıp Çevre Bakanlığı’na verilmesini öngören bir yasal değişikliğin Meclis’e sunulduğu bildiriliyor.

Şimdi görürsünüz Türkiye’nin güzelliklerinin ırzına nasıl geçildiğini...

Yukarıda Veysel Eroğlu’nun sıfatı ile yaptığının birbirine zıt olduğundan söz etmiştik. Bunun “hukuki” zeminini de söyleyelim:

Biliyorsunuz devletin her kurumunun varlığı, onunla ilgili yasa hükmüne dayanır. Açın Çevre ve Orman Bakanlığı’nın kuruluş yasasını okuyun. Burada Çevre ve Orman Bakanlığı’nın, “baraj” yapmasına izin veren tek kelimelik bir hüküm yok.

Tam tersine yasa, Çevre Bakanı’na, bu sıfatıyla ilgili tam 13 adet görev vermiş. Onlardan biri olarak da “Çevreye olumsuz etkileri olan her türlü faaliyeti ülke bütününde izlemesini ve denetlemesini” emretmiş.

Ama anlaşılan bir kararla Devlet Su İşleri’ni Çevre Bakanı’na bağlamışlar yani “kümesi tilkiye teslim edip” meseleyi çözmüşler.

Biliyorsunuz “ileri demokrasi” ve yeni “hukuk devleti” anlayışıyla yönetiliyoruz ya...

Bu anlayış, Anadolu’daki 2000’den fazla akarsuyu, o yörenin tabiatına ne zarar vereceğini hesaba katmadan tuttu “Baraj yapıp elektrik üreteceğim, bunu da devlete satacağım” diyen şirketlere 49 yıl için peşkeş çekti.

Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyoruz.
Yazının Devamını Oku

Resepsiyon deyince...

TANINMIŞ yazar ve düşünür Bernard Show’ın bir sözü var. “Görgü, üçüncü kuşakta başlar” diyor.<br><br>Son günlerde tekrar güncel olan “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonları” konusu gösteriyor ki “görgü”den henüz çok uzak bir dönemdeyiz. O kadar ki bize belki “üç” kuşak bile yetmeyecek. Ama biz bildiğimizi yazalım.
Eksiğimizi, yanlışımızı da bilenler ya tamamlasın yahut düzeltsin.
De... Birilerinin bıyık altından gülmesine sebep olmayalım:
Bu satırları yazmaya bizi, Sakarya Valisi Mustafa Büyük’ün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla vereceği resepsiyon davetiyesinin altında “uzun etek” ibaresini gören bazı meslektaşlarımızın “Vaay! Vali Bey, davet ettiği hanımların tesettüre girmesini istiyor” türü bir tepki ile bu konuyu kamuoyuna yansıtmaları zorladı.
Bir defa “uzun etek” hiç de “tesettür” anlamına gelmez. Tam tersine, yazılınca hanımların şık ve eteği topuklara kadar inen uzun bir gece elbisesi giyinmelerinin beklendiği mesajı verilmiş olur.
Zaten o mesajın verildiği türden “resmî” davetlerde erkeklerin ya “smokin” yahut da “frak” giymeleri beklenir.
Gerçi “frak” çok şık olmasına rağmen artık çok nadiren giyiliyor. Onun yerine “smokin” revaçta... Bizim devlet büyüklerimizin “frak” veya “smokin” duyarlılığı Ahmet Necdet Sezer’le başladı.
Abdullah Gül’ün bildiğimiz kadarıyla “frak” konusunda siftahı yok ama Sezer’den önceki Cumhurbaşkanlarımızın hepsi en azından “zorunlu” saydıkları zaman “frak” giydiler. Ama bazen onu da beceremediler.
Nitekim Çankaya’daki protokol görevlileri uyarmadığı -kendileri de bilmediği veya dikkat etmediği- için örneğin Turgut Özal’ın ve Süleyman Demirel’in, “siyah papyon”lu frakla fotoğrafını çektirip yabancı ülkelerdeki misyonlarımıza gönderdiler. Böylece kendi Cumhurbaşkanımıza iyi bir otelin “şef garsonu” kıyafetini giydirmiş oldular.
Bilmemek ayıp değil ama sormayıp istihza konusu olmak kötü. Nitekim bazı davetiyelerde “frak” yerine “beyaz kravat” ve “smokin” yerine “siyah kravat” yazıldığı da olur. Ama davetli herhangi bir elbise giyinir, üzerine de “beyaz” yahut “siyah” kravat takıp giderse, kendisine bir şey söylenmese de birileri uzaktan dalgasını geçebilir.
Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyondan söz etmişken anımsadık: Sayın Sezer’in verdiği resepsiyonlardan birine “muhafazakâr” tavırlı bir hanımefendi çizme ile gelmişti. Ona da tabii kimse bir şey demedi.
“Görgü”den söz etmişken belirtelim:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir ara önemsediği aydınları, sanatçıları Çankaya Köşkü’ne çağırıp yemek veriyordu.
Böyle bir davet sırasında tanınmış bir halk müziği sanatçımıza türkü söylettiler.
Olur mu?
Olur ama “ayıp” olur.
Daha böyle çok örnek var. Onları da yeri gelirse yazarız.
Yazının Devamını Oku

Hukuka saygıları bu!

İKTİDAR partisinin TBMM Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, belli ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya çok kızmış. Dünkü gazetelerde vardı, “Yalçınkaya’nın açıklamasına bir kısım siyasi partilerin sessiz kalması, sineye çekmesi demokrasi adına utanılacak bir durumdur” buyurmuş. Bu şiddeti görünce insanın korkası geliyor.

Hoş, Yalçınkaya’nın siyasi partileri uyarma amacıyla yaptığı açıklamayı Japonya’ya yaptığı ziyaret sırasında -anlaşılan Japoncasından- okuyan TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin daha yumuşak davranmamış. “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını adeta Meclis’e yönelik bir emir ve talimat verme doğrultusunda” olmakla suçlamış ve “Bu bildiriyi yayınlayan makamın, bildiriyi derhal geri çekmesini Türk Milleti’nden ve onun temsilcisi TBMM’den özür dilemesini” talep etmiş.

Lafı tersinden anlayan birkaç yazarla bir de MHP’den buna benzer tepkiler var.

İyi de... Yalçınkaya’nın suçu ne imiş?

Cumhuriyet Başsavcısı, önceki günkü medyaya yansıyan 23 No’lu “Basın Açıklaması”nda, -demek ki bundan önce 22 açıklama daha yapılmış- son günlerde tartışılan “türban” konusuna değiniyor, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) konuyla ilgili kararlarını içeriklerine sadık kalarak aktarıyor, sonra:

“Yüksek yargı organlarının kararlarında, üniversite ve diğer eğitim ve öğretim kurumlarında, türbanın din ve vicdan özgürlüğü kapsamında koruma görmediğinin, laiklik ilkesiyle bağdaşmadığının açık ve tartışmasız bir biçimde vurgulandığı görülmektedir.

(...)

Belirtilen ilke ve kararlar ışığında; bir hukuk devletinde bu konudaki düzenlemelerin, yargı kararlarına aykırı olarak gerçekleştirilemeyeceği ve özellikle 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasası’yla bu yasaya dayanılarak çıkarılacak düzenlemelerde yüksek yargı organlarının kararları ile AİHM kararlarına uygunluk gözetilmesi gerektiği gibi, yürürlüğe konulacak yeni kuralların da bu metinlere aykırı olamayacağı; bundan sonraki siyasi, toplumsal, kurumsal, ekonomik ve hukuki sorumlulukların tüm siyasi partilere ait olacağı (...) yüce Türk Milletinin bilgisi dahilindedir” diyordu.

Ne var bunda?

Anayasamızın 68’nci maddesi Siyasi Parti’lerin “tüzük ve programları ile eylemlerinin (...) laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını” emretmiş. Bir sonraki madde “yukarıdaki” esaslara uymayan partilerin “temelli kapatılacağını” bildirmiş.

Sadece Anayasa değil, Yargıtay Yasası ile Siyasi Partiler Yasası,  partilerin program, tüzük ve eylemlerinin bu esaslara uygun olup olmadığını denetleme ve gerektiğinde dava açma hakkını ve görevini Cumhuriyet Başsavcısı’na vermiş.

Soruşturduk, sadece Yalçınkaya değil, daha önce Cumhuriyet Başsavcılığı yapan Vural Savaş ve Sabih Kanadoğlu da, siyasi partilerin bu çizgilerden sapma göstermesi halinde gerektiğinde doğruca o partiye tebligat yaparak, gerektiğinde kamuoyuna “açıklama” yapmak suretiyle uyarıda bulunmuş. Şimdi Yalçınkaya da aynen onlar gibi “görevini” yapmış.

Şimdi sıra “görevini yapanları” suçlu ilan etmeye mi geldi?
Yazının Devamını Oku

Özgürleşiyormuşuz!

HANİ “Allah’ın sopası yok ki!” diye bir söz var ya, dün bazıları için tam da ona uygun gerçekler içinde yaşadık: Kayseri’de “Türkiye Gazeteciler Federasyonu”nun 31’inci “Başkanlar Konseyi” toplantısı varmış. Bu toplantıya Sayın Cumhurbaşkanı da katılmış. Katılınca bir de konuşma yapması lazım ya... Nitekim çıkmış konuşmuş. “Demokrasinin vazgeçilmez prensiplerinden birinin basın özgürlüğü olduğunu” söylemiş.
“Basının özgür olması konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sorsanız, aynı yanıtı Eritrea Devlet Başkanı Isaias Afworki’den veya en az onun kadar despot biri olan Kuzey Kore lideri Kim Jong-II’den de alırsınız.
Mesele “basının özgür olmasının yararları” değil, sizin başında olduğunuz ülkede “basının ne kadar özgür olduğu”dur.
Cumhurbaşkanı Gül Kayseri’deki konuşmasında ona da yanıt vermiş, “Türkiye’nin basın özgürlüğü yönünden geçmişte çok eleştirildiğini ve çok büyük eksikliklerin olduğunu” söyledikten sonra “gelinen noktada bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedildiğini ve AB (Avrupa Birliği) kriterlerinin yerine getirildiğini” belirtmiş.
Biliyorsunuz Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da öyle söylüyor.
Ne var ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın AB kriterlerinin yerine getirildiğini söylediği gün, yıllardan beri her ülkedeki basının “ne ölçüde özgür” olduğunu yayınlayan Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders) (RSF) isimli kuruluş Türkiye’deki basının 178 ülke içinde 138’inci olduğunu ilan etti.
Listenin en dibinde İran, Türkmenistan, Kuzey Kore ve Eritrea’nın olduğunu söylersek nerede olduğumuz daha iyi anlaşılır.
Bir de “Daha özgürleşiyor” muyuz, yoksa “Özgürlüğümüz giderek kısıtlanıyor mu?” sorusuna yanıt vermek için belirtelim:
Geçen yıl listedeki yerimiz 122’ncilikti. Bir önceki yıl yani 2008’de 102’nci, 2005’te 98’inci idik.
Kısaca “hiç iyi olmadık” ama “bu kadar kötü duruma” düşmüş de değildik.
Değildik ama Başbakan Tayyip Erdoğan’a sorarsanız, 14 Eylül 2009 günü Avrupa Birliği ülkeleri Büyükelçilerine verdiği iftardaki konuşmasına göre “İfade özgürlüğüne bu kadar önem veren, verdiği önemin de gereğini hakkıyla yerine getiren bir iktidarın, özgür basını susturmak, engellemek, sıkıştırmak, üzerinde siyasi baskı kurmak gibi bir niyeti olmaz, olamaz”dı.
Zaten kendisinin “medya kuruluşları üzerinde siyasi veya ekonomik baskı kurma hakkı ve yetkisi” olduğundan söz bile edilemezdi.
Bir sonraki örneğe geçmeden söyleyelim:
Türkiye’de bugün, önemli sayılacak hiçbir medya organı, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı kızdırabilecek bir haberi yayınlayamamaktadır.
Ama Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl “Türkiye’de basın özgürlüğü ABD’dekinden de ileridedir” dediğini de anımsayınca, yukarıdaki sözler yerine oturuyor.
İyi de kendisi de bir gazeteci-yazar olan Taha Akyol, tam da RSF’in bizi 138’inci ilan etmesinden bir gün önce “Türkiye’deki değişim, eşitleşme ve özgürleşme yönündedir” diye yazarsa kime ne dersiniz?
Yazının Devamını Oku

Güle güle Türkiye’m

AVRUPA İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) üniversitelerde “türban” yasağını “demokratik rejime, laikliği koruma anlayışına” uygun bulmuştu ve özellikle Türkiye gibi Müslüman halkın çoğunlukta olduğu bir ülkede yasa koyucunun “laikliği koruyucu önlemler almasını” demokrasinin yaşaması yönünden önemli gördüğünü söylemişti, değil mi? Siz öyle sanın!

Doğrusu biz de öyle sanıyorduk.

Anayasa Mahkemesi hem 1989’da hem de 1991’de verdiği kararlarla “üniversitelerde dini inanç ifade eden kıyafet” hariç, kılık kıyafet yönünden serbestliği kabul etmişti böylece “türban”la ilgili yasağın sürmesine karar vermişti değil mi?

Siz öyle sanın’

Doğrusu biz de öyle sanıyorduk.

Danıştay’ın çeşitli dairelerinden çıkan tam 22 kararda, “üniversitelerde türban yasağı uygulamasını” hem hukuka hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine uygun bulmuştu değil mi?

Siz öyle sanın!

Zaten biz de öyle sanıyorduk.

Bir hukuk devletinde yasalara uyma, yasaların Anayasa’ya aykırı olmaması ve tüm kuralların temelde “hukuka” uygun olması düzenin temelini teşkil eder diye öğretmişlerdi değil mi?

Siz öyle sanın!

Biz de öyle sanıyorduk.

Anayasa’nın 138’nci maddesinin son fıkrasında “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez” deniyor değil mi?

Siz öyle sanın!

Biz de öyle sanıyorduk.

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan’ın İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne bir mektup yazıp “sınıflara giren türbanlı öğrencilere ses çıkartanı yakarım” tehdidini dile getirdiği ortaya çıkıncaya kadar biz yukarıdaki kuralların hepsinin geçerli olduğunu ve olacağını sanıyorduk.

Siz de öyle saymaya -isterseniz- devam edin.

Artık tartışmasız bir şekilde ortaya çıktı ki, Türkiye’de “hukukun üstünlüğü” diye bir kavram kalmamıştır.

YÖK Başkanı’nın mektubu, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay ve AİHM’nin kararlarından üstündür. 

Nitekim o yüksek mahkemelerin kararlarına uyma zorunluğu fiilen ortadan kalkmıştır.

Ama hâlâ hukuka bel bağlayan, hâlâ yasaları yürürlükte sanan, hâlâ mahkeme kararlarının herkesi bağladığına inanan  birileri vardır ve onları temsilen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı dün, “üniversitelerde yasalara, mahkeme kararlarına aykırı şekilde serbestlik” ilan edenlere, “hukuki sorumluluklarını” anımsatmaya ihtiyaç duymuştur.

Sayın Başsavcı bu -bizce tarihi- uyarıyı yapadursun, Adana’dan ve Mersin’den, “ilköğretim çağındaki türbanlı kız çocuklarının okula kabul edildiklerine” ilişkin haberler gelmektedir.

Ne diyelim?

İkinci Cumhuriyet hayırlı olsun!
Yazının Devamını Oku

Zoraki nikâh

FEDERAL Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulf’un Türkiye’yi ziyareti ister istemez insanın aklına iki ülke ilişkilerinin geçmişini getiriyor. Uzun yıllar önce Almanya Şansölyesi (Başbakanı) Konrad Adenauer’in Türkiye’ye yaptığı tantanalı resmi ziyareti anımsayanlar, “iki ülkenin tarihe dayanan dostluğu”nun hep öyle gideceğini zannetmekte haklıydılar. Oysa yaşam öyle devam etmedi:

Şimdi tam “Baba bir hırsız tuttum!” hikâyesine benzeyen bir ilişkimiz var. “Getir!” diyorsun “gelmiyor”, “Bırak!” diyorsun “gitmiyor.”

Zaten Şansölye Angela Merkel’e bakarsanız, ne Türkleri ülkelerine geri göndermeyi başarabildiler ne de onları Alman toplumuna entegre edebildiler.

Türkler orada Türk kaldı. Yani ne Alman davranış kalıplarını ne de Alman mantalitesini benimsediler.

Türkiye’de aynı durumla karşılaşılsa herkes var gücüyle “Kültür çeşitliliği zenginliğimizdir” diye lafa başlar, ağzından “Bize benzesinler” türü bir cümle çıkanı tükürük yağmuruna boğarlardı.

Sarrazin’in Merkez Bankası Yönetim Kurulu’ndan ayrılmasına bakarak, “Orada da tepki gösterilmiş ya!” demeyin.

Oradaki tepkinin ne kadarı “resmî” yani biraz da “zoraki” olduğunu öteki beyanlara ve yapılan araştırmalara bakınca anlıyorsunuz.

Örneğin şu anda Federal Almanya Şansölyesi Merkel’in siyasi ortağı olan Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Genel Başkanı ve Bavyera Eyalet Başbakanı Horst Seehofer’in:

“Türkiye ve Arap ülkeleri gibi farklı kültür çevrelerinden gelenlerin uyum zorluğu çektiği aşikârdır. Bundan da kesinlikle şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim başka kültür çevrelerinden ek göçe ihtiyacımız yok!” şeklindeki sözlerinin mürekkebi henüz kurumadı.

Hürriyet’in Berlin’deki Temsilcisi Ahmet Külahçı geçen gün bu sözleri yorumlarken, “Birazcık Almanca bilen biri, Seehofer’in bu sözlerinden (...) Türklerin ve Arapların Almanya’ya gelmesini istemediğini hiç zorluk çekmeden anlayabilir” diyordu.

Daha da kötüsü, genellikle bu konularda hoşgörülü olmaları beklenen Alman Sosyal Demokratları’nın (SPD) tavrının da “CSU” gibi muhafazakâr kanattakilerden farklı olmaması...

Nitekim Külahçı bir başka yazısında Sosyal Demokrat eğilimli Friedrich Ebert Vakfı’nın yaptırdığı bir araştırmayı anımsatıyor ve “CDU/CSU yanlılarının yüzde 23.5’inin, SPD’lilerin yüzde 24.2’sinin, Hür Demokratlar’ın yüzde 16.2’sinin Yeşiller’i destekleyenlerin yüzde 12.7’sinin ‘yabancı düşmanlığı’nı onayladığının” ortaya çıktığını bildiriyordu.

O nedenle yurdumuzu ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı’na geçenlerde söylediği ve o nedenle yoğun tepki aldığı “(Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi) İslam da Almanya’ya aittir” sözü nedeniyle teşekkür etmeliyiz ama  1930’lardaki temel değerlerin Almanya’da hâlâ yaşadığını unutmamalıyız.
Yazının Devamını Oku

Vur abalıya!

BİR süredir gazetelerimizde görmeye alıştığımız haberlerden sonuncusu dün geldi:<br><br>Bingöl’ün Karlıova Belediye Meclisi aldığı bir kararla “Kenan Evren Caddesi”nin adını “Said-i Nursi (Kürdi) Caddesi” olarak değiştirmiş. Ayrıca “Adnan Kahveci Parkı” da “Kanireş Kültür Parkı” olmuş. Ötekileri de saymamızı ister misiniz?
Marmaris’teki Kenan Evren Bulvarı’nın adı Cumhuriyet Bulvarı olmuş.
Oysa anımsayacaksınız Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı süresini tamamlayıp da -deyim yerindeyse- inzivaya çekildiği zaman kendisine Marmaris’in Armutalan Köyü’nde bir ev yaptırdı diye Marmarisliler pek bir şişinmişler, mutluluklarını da her vesileyle dile getirmişlerdi.
Fatsa’nın 1980 öncesinde Terzi Fikri (Sönmez) isimli bir Belediye Başkanı vardı. Hemşerimiz sayıldığı için yolumuz o yöreye düştükçe hikâyelerini dinleriz. Ayrıca “Devrimcilik” adına ilkokul öğrencilerini kabristana götürüp “solcu” bir gencin mezarı başında onlara “devrim yemini” yaptırmasından anımsarız. Böyle uçuk biriydi. Ama yörede hâlâ sevenleri vardır. Onun aile bireyleri de Fatsa’daki Evren Caddesi isminin Fikri Sönmez olarak değiştirilmesini istemişler.
Gaziantep Şahinbey Perilikaya bölgesindeki Kenan Evren Bulvarı da “Demokrasi Bulvarı” olmuş.
Evren’in kendi memleketi olan Alaşehir’deki heykelinin -sözde 5 ay önce alınan karar gereğince- kaldırılacağını da Belediye Başkanı geçenlerde müjdeliyordu.
Gördüğünüz gibi yoğun bir “Kenan Evren’e vurma” modası var.
“O bizim hemşerimizdir” diye bir süre önce kasım kasım kasılan Alaşehirliler de “adını ve resmini silme” yarışında başa oynayınca, diyecek söz kalmıyor.
Onlara anımsatalım... Topal Osman hâlâ Giresun’da saygı ile anılır.
Tamam... Kenan Evren, 12 Eylül 1980 tarihli hükümet darbesinin başı idi.
O, demokrasiyi kurtarmak için darbe yapmaya mecbur kaldığını savunuyordu ama “Demokrasi”ye ve “hukuk devleti”ne inananların onu sevmemesi anlaşılır bir tutumdur.
Ama bu insanların kendilerine zerre kadar saygıları varsa, dün Evren’in ismini bulvarlara, okullara, hastanelere, meydanlara koymak için neden yarıştıklarını açıklamaları gerekir.
12 Eylül 1980 sabahı, “Hiç değilse sokaktan geçerken iki serseri genç tarafından solcu yahut ülkücü zannıyla öldürülmekten kurtulduk” diyenler o günleri nasıl da çabuk unuttular?
Keşke 12 Eylül’den önce ülkeyi yönetenler o darbenin altyapısını hazırlamasalardı.
Keşke Türkiye, 12 Eylül darbesine maruz kalmasaydı.
Keşke Diyarbakır Cezaevi gibi utanç kurumlarında yaşananlar yaşanmasaydı.
Keşke binlerce genç karakollarda, cezaevlerinde işkenceden geçmeseydi.
Bunların hepsini anlıyoruz. O dönem mağdurlarının isyanlarına içtenlikle katılıyoruz.
Ama o zaman Evren’e, şimdi de
mevcut iktidara yaranmak için yarışanlarda zerre kadar onur olup olmadığını da
merak ediyoruz.
Yazının Devamını Oku

Biz çok iyiyiz ama!

BU Batılıların işi gücü mü yok, üstlerine vazife olmayan konulara çok mu meraklılar, her ne ise ikide bir başımıza iş açıp duruyorlar. Daha Dünya Ekonomik Forumu adına yayınlanan “kadın-erkek eşitliği” konulu rapordaki durumu içimize sindiremeden, şimdi de “hukukun üstünlüğü” terazisine çıkardılar.

Biliyorsunuz “kadın-erkek eşitliği” ölçümleri 130 ülke arasında Türkiye’nin sondan 4’üncü yani 126’ncı olduğunu ortaya çıkarmıştı.
Meğer 8 senedir “kuvvetlilerin hukuku” yerine “hukukun kuvveti” sistemini yerleştirmek için çırpınan Başbakan Tayyip Erdoğan hâlâ bir arpa boyu bile yol alamamış.
Hoş, biz bu gerçeğin farkındaydık ama, her gün “demokrasimizin ilerlediğine” ve “hukukun işlediğine” ilişkin o kadar çok ve yoğun nutuk dinliyoruz ki, “Belki de aldanıyoruzdur” diyorduk.
Meğer aldanmıyormuşuz. Bunu “Dünya Adalet Projesi” (DAP) isimli kuruluşun son üç sene boyu yaptığı araştırma sonuçlarını aktaran Washington’daki arkadaşımız Tolga Tanış bildiriyor.
Tanış’ın verdiği habere göre DAP, araştırmasını dünyadaki 190 küsur ülkenin 35’inde yapmış. Bu ülkeler ABD, Arnavutluk, Arjantin, Avustralya, Avusturya, Bolivya, Bulgaristan, Kanada, Kolombiya, Hırvatistan, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Fransa, Gana, Hindistan, Endonezya, Japonya, Ürdün, Kenya, Liberya, Meksika, Fas, Hollanda, Nijerya, Pakistan, Peru, Filipinler, Polonya, Singapur, Güney Afrika, Güney Kore, İspanya, İsveç, Tayland, Türkiye imiş.
Bu ülkeleri bir de bölgelere göre incelemişler. Biz “Doğu Avrupa ve Orta Asya kategorisinde, üst-orta gelir seviyesindeki ülkelerden biri” imişiz. Bizim grupta “bölge” bazında Polonya, Hırvatistan, Bulgaristan ve Arnavutluk; “gelir” bazında ise Arjantin, Bulgaristan, Hırvatistan, Meksika, Polonya ve Güney Afrika varmış.
Bulgulara gelince:
“Hukukun üstünlüğü” denince 35 ülkenin son 5’inden biri imişiz.
Yüksek Mahkemelerinin verdiği kararları bir YÖK Başkanı tek bir yazı ile geçersiz kılabiliyorsa herhalde öyle bir ülkeye 35’incilik bile çoktur.
“Basının hükümet üzerinde denetleme görevini ne derece yürütebildiğini” hiç sormayın. Nitekim araştırmacıların yüzde 55’i ülkemizde “Böyle bir şeyin olmadığını” ileri sürmüş.
Hoş, “hükümetin denetlenmesi” konusunda 35 ülkenin 31’incisi olduğumuza göre ortada hayret edecek bir şey yok demektir.
Ama bizde halkın mahkemeye ulaşma yönünden durumu, çok ülkeden iyi imiş. Yargının görevini bihakkın yapıp yapmadığı konusunda da notumuz fena çıkmamış. Nitekim 35 ülkenin 14’üncüsü imişiz.
“Yolsuzlukla mücadele” mi dediniz?
Tolga Tanış, “Global olarak ortada, bölgesel olarak da 2’nci” olduğumuzu bildiriyor.
Onda da şaşacak bir şey yok çünkü bizim grupta biliyorsunuz Polonya, Hırvatistan, Bulgaristan ve Arnavutluk var.
Ama aynı soruyu tutar “Küresel yolsuzluk barometre araştırması” yapan “Transparency International”a (Uluslararası Saydamlık örgütüne) sorarsanız alacağınız yanıta çok üzülürsünüz.
Yazının Devamını Oku

Gaflet mi safiyet mi

BAZI konulardaki aşırı iyimserliği ile insanı çıldırtan Taha Akyol dostumuz dün de ayarı iyice kaçırmıştı: YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, üniversitelerdeki başı açık öğrencilere “Size dokunan olursa yakarım” türü bir güvence vermiş de... Zaten onlara müdahale edeni yasalarımız mahvedermiş de...

Taha Akyol’a sorarsanız Özcan’ın “Türbanlar fora!” talimatından sonra her şey güllük gülistanlık olacak. Başı açık öğrencilere kimse baskı yapamayacak.
Akyol’a göre asıl mesele Anayasa Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın kararlarını Anayasa’nın açık ve emredici hükümlerine rağmen hiçe sayan Prof. Dr. Özcan’ın eyleminde suç unsuru bulamayan Ankara Savcılarından Mustafa Şahin Tanrıöver’in bu kararını inceleyecek olan Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin (burada Akyol’un sevmediği Başkan Osman Kaçmaz kastediliyor) nasıl bir karar vereceği imiş.

Akyol, Sincan mahkemesinin bu konuda vereceği kararın “hukuki gerekçesinin güçlü olmasını” bekliyormuş. Çünkü bu mahkemenin “bazı kararları hukuken zayıf ve siyaseten taraflı” imiş.

Taha Akyol henüz verilmemiş bir karar için Sincan Mahkemesine yol gösteriyor, oradan çıkacak kararın “sağlam bir hukuki gerekçeye” dayanmasını -her bireyin her mahkemeden beklediği budur- istiyor ama nedense Özcan hakkında verilen “takipsizlik” kararının gerekçesine de bu kararın verilmesinde bir “gatakulli” olup olmadığına da değinmiyor.

Oysa bu kararı veren Savcı M.Ş. Tanrıöver’in aslında o dosyayı incelemekle görevli olmadığı halde bir “gatakulli” sonucu kararı Mustafa Şahin Tanrıöver’in verdiği ortaya çıkmış bulunuyor.

Anlaşılan o malum “cemaatçi” mekanizma işe el koymuş.

Gelelim, “güçlü hukuki gerekçe”ye!

Savcı Tanrıöver, Prof. Dr. Özcan hakkında “takipsizlik” kararı verirken, Anayasa’nın “yargı kararlarının herkesi bağlayacağına ve yerine getirilmesinin geciktirilemeyeceğine” ilişkin hükümleri yerine başka şeyi görmüş. Örneğin -tam da Taha Akyol’un istediği gibi(!)- çok güçlü bir gerekçe ileri sürmüş. “Türbanlılar da insan. Onların da diğer insanlar gibi okuma ve eğitim hakkı var” demiş. Bu nedenle Özcan’ın “Türbanlılara karışanı yakarım” anlamındaki talimatının suç oluşturmadığına karar vermiş.

Ceza yasası dahil tüm yasalar “insanlar” hakkında olduğuna göre bu mantıkla hangi eylemi yasaklayabilir veya “suç” sayabilirsiniz?

Peki, yarın -hadi ilköğretim okullarına sıranın sonra geleceğini dikkate alarak, daha güncelinden söz edelim- “kamuda çalışan hanımların da tesettür (kapanma) kurallarına göre giyinerek görev yapması” aşamasına geldiğimiz zaman ne denecek?

“Hanım memurlar da insandır. Binaenaleyh yapacak bir şey yoktur” denmeyecek mi?

Denirse buna Taha Akyol veya onun gibi düşünenler destek mi verecek, karşı mı çıkacak?

Karşı çıkarlarsa bu gidişi nasıl durduracaklar? Destek vereceklerse “Türkiye İran olmaz” türküsünü daha kaç ay veya yıl söyleyebilecekler?
Yazının Devamını Oku

Terazide tartınca

SİZ istediğiniz kadar kendinizi övün durun, öyle bir dünya düzeni içindeyiz ki, herkes herkesi sonuna kadar izliyor. Üstelik rapor yapıp dünyaya duyuruyor. Yani gerçeğinizi saklayarak bir yere varamıyorsunuz.<br><br>Tabii “mahcup olmak”tan başka. Bize bunları Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı “Dünyadaki cinsiyet eşitsizliği raporu” söyletti.
Her siyasi iktidarın olduğu gibi bu iktidarın da iddiasına göre “dünyadaki en büyük 17’nci ekonomik güç” olduk ya... İhracatımızla, kalkınma hızımızın yüzde 11’i bulmasıyla, turist sayısında 27 milyona ulaşmamızla, çok dinamik bir dış politika uygulayıp -hiç kimse tarafından kabul edilmese de- her ihtilafın arabuluculuğuna soyunmamızla dünyanın hayranlığını çekiyoruz ya...
Dünya Ekonomik Forumu’nun dün yayınladığı “kadın-erkek eşitliği” konulu rapora yani bir ülkenin medeni seviyesinin en önemli göstergelerinden birine göre 134 ülke arasında 126’ncı yani sondan 8’inciyiz.
Geçen sene 129’uncu, bir önceki yıl da 121’inci imişiz.
Yani kadın-erkek eşitliği yönünden durumumuz zaten kötü imiş, giderek daha berbat olmuş.
Merakınızı gidermek için yazalım:
Son yılların bütün raporları, İzlanda, Norveç, Finlandiya, İsveç, Yeni Zelanda, Danimarka ve İrlanda’yı listenin başında gösteriyor.
Bizden daha geride de Fas, Benin, Suudi Arabistan, Mali, Pakistan, Çad ve Yemen var. Onlar da son yıllarda hep aynı yerde kalmışlar.
Bir ülkedeki “kadın-erkek eşitliği” kötü olabilir ama öteki göstergeler iyi ise önemli değil demeyin.
Çünkü “kadın-erkek eşitliği” açısından durumunuz ne kadar kötü ise “demokrasi”niz de o düzeyde oluyor. Örneğin “Sınır Tanımayan Gazeteciler” isimli örgütün her yıl yayınladığı “Basın Özgürlüğü” raporuna göre Türkiye’nin 170 kadar ülke arasındaki durumu ne biliyor musunuz?
Baştan söyleyelim:
İzlanda, Norveç, Finlandiya, İsveç, Yeni Zelanda, Danimarka gibi ülkelerin liste başında olduğu bu sıralamaya göre Türkiye 2009 yılında 122’nci sırada idi.
Son 8 yılda en iyi 98’inciliğe kadar çıkabildiğimizi yani “kadın-erkek eşitliği” konusundaki halimiz ne ise, burada da durumun ona benzediğini belirtelim.
Bu konuda bizden berbat durumda olanlar da üç aşağı beş yukarı aynı, yani Suudi Arabistan, Yemen, Mali, Çad, Fas vb.
Öteki göstergelere girecek yerimiz yok. Ama bir gerçeği anımsatmakta yarar var:
Türkiye 1923-1950 arasında yoksul bir ülke idi. Zaten aksi mümkün değildi. Ama o dönem Türkiye’sindeki sosyal reformlar Türkiye’yi bu tür listelerde her yıl biraz daha yukarılara çıkartıyordu. Hedef de en kısa zamanda o listelerin ilk sırasına çıkmaktı.
Sonra, yani 1950’den beri -60 senedir- bu ülkeyi “sağ” ve “muhafazakâr” eğilimli kadrolar yönetiyor. Onlara sorarsanız her şey iyi gidiyor.
İyi de her şey dedikleri gibiyse istatistikler neyi gösteriyor?
Yazının Devamını Oku

İmtiyazlı askerlik

DÖNDÜ dolaştı “Bedelli askerlik” yine gündeme girdi. Çünkü bir gazeteye göre “Bedelli askerlik hemen çıkabilir”miş. Bunun üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan bir açıklama yaptı. “Öyle de olur böyle de” türü bir üslup da kullanmadı. Kendisinin hiçbir zaman, “Bedelli askerliği çıkarma sözü vermediğini” söyledi. Erdoğan orada kalmadı:

“Halkoylaması öncesinde böyle bir taahhütten bahsediyorlar. Böyle bir şeyi hiçbir zaman söylemedim. (...)” dedi.

TSK’nın bu konudaki tavrı da net.

Özetle diyorlar ki, “Türkiye’nin koşulları bedelli askerlik uygulamasına geçmeye uygun değil. Çünkü böyle bir modeli düşünebilmek için öncelikle yıllardır süren ‘terör’ün bitmesi lazım. O bitmeden bedelli askerliği kabul ederseniz, teröre karşı mücadelede görev verdiğiniz askerlere -ve elbet onların ailelerine- karşı haksızlık yapmış olursunuz. Askerlik çağı gelmiş bir genci, riskin en yüksek olduğu bölgelere gönderip ötekine ‘Ver parayı, kurtar canını’ demiş olursunuz.
Kaldı ki Türk Silahlı Kuvvetleri hâlâ, eğitim sürecinde olmak, sağlık sorunları yaşamak, yurtdışına yaşamak vb. yasal olanaklardan yararlananlar yahut yasaları çiğneyenler yüzünden yeter sayıda genci silah altına alamıyor. Bunlara bir de üç yıl süreyle yurtdışında çalışmış olanlara tanınan istisnayı ekleyince, Bedelli Askerlik uygulama olanağı kalmıyor.”

Baştan belirtelim. Yukarıdaki özet, resmi makamların beyanını değil, bizim bu konuyu görüştüğümüz yetkililerin söylediklerinden bizim toparladıklarımızı yansıtıyor. Yani içinde hata varsa, bize aittir.

Ama asıl mesele bizce başka:

Türkiye’de belli ki bir “bedelli askerlik” lobisi var. İyi örgütlenmişler. Denenler doğru ise 40 bin kadarmışlar. Nereye başınızı çevirseniz karşınıza çıkıyorlar. O yüzden sanki kamuoyunu işgal eden böyle bir sorun varmış gibi göstermeye çalışıyorlar.

Oysa Türkiye’nin böyle bir sorunu yok. Daha doğrusu Türkiye’nin ele alması gereken ve çözmesi gereken sorunları “öncelik” sıralamasına koysanız, bu konu en sonlarda kendine bir yer ya bulur ya bulamaz.

Örneğin 300 bin öğretmen iş arıyor. Onlara 2002 seçim kampanyasında özetle:

“Yüz binlerce öğretmen iş ararken okullarımızda pek ders boş geçiyor. Biz iktidara gelince o öğretmenleri hemen işe alacağız ve derslerin boş geçmesini önleyeceğiz” diyen Tayyip Erdoğan henüz o sözünü tutamamışken “bedelli askerliği” uygulamak haksızlık olmaz mı?
Dahası, “bedelli askerlik” talebini ileri sürenler bunu kendileri açısından “mantıklı” bulabilirler. Ama bu talebin genel kamuoyuna fevkalade “çirkin” göründüğünü bilmeliler.

“Bedelli askerlik” neresinden bakarsanız bakın Osmanlı’nın “İstanbul doğumlular askerlik yapmaz, gayrimüslimler askere alınmaz” türü yanlışını günümüze taşıyor.
Haklı bir talepten çok ‘tuzu kuru’ların bir imtiyaz talebi oluyor.
Yazının Devamını Oku

HSYK patladı

BUNA “beklenen” mi oldu demek doğru, “beklenmeyen” mi, insan tereddüt ediyor, en kesin ifadeyle söylenebilecek olan var: Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) Danıştay ve Yargıtay’dan seçilerek bu göreve gelen üyeleri, yargı ve hukuk tarihimizde unutulmayacak bir eyleme birlikte imza koydular. Kamuoyunun karşısında geçtiler ve “Aldığımız bireysel kararlar sonucu, görevimizden topluca istifa ediyoruz” dediler.

Namık Kemal’in sözleri kendi eylemine ne kadar uygundu, tartışılabilir ama, onun “Çekildik izzet-i ikbal ile Bab-ı hükümetten” sözüne en uygun eylemi yaptılar.
Bu satırları yazarken oturup hukuk ve yargı tarihimizin yapraklarını tek tek açarak “Yargıçlarımız görevlerinin ve konumlarının haysiyetini korumak için topluca istifa etmişler miydi?” diye bir araştırma yapmış olduğumuzu iddia etmiyoruz.

Ama bizzat tanığı olduğumuz son 60 küsur seneyi, o süre içinde yargıyı en bağımsız noktaya taşıyan düzenlemelerden en bağımlı hale getirici hatta onurlarıyla oynayıcı politikalara kadar tüm bildiklerimizi tarayınca sadece “yargı” dünyamızdan değil, bütünü itibariyle tüm “hukuk” camiamızdan bu kadar onurlu, bu kadar yürekli bir başka eylem anımsamadığımızı söyleyebiliriz.

HSYK üyeleri, bugün geldikleri noktayla ilgili mücadeleyi, siyasi iktidarın (pratikte Adalet Bakanı’nın ve emrindeki bürokrasinin) kendilerine tevdi edilen görevle bağdaşmayan müdahalelerine muhatap oldukları ilk gün başlatmışlardı.

Sadece siyasi iktidarın baskıları değil, “yandaş” medyanın sistemli şekilde yürüttüğü “itibarsızlaştırma” yahut “kişilik katli” (character assasination) dediğimiz kampanya da HSYK üyelerini zor bir sınavdan geçirdi.

Sonunda, 12 Eylül 2010 günü yapılan referandumla yürürlüğe giren yeni Anayasa hükümleri onları “Ya onurumuzla görev yaparız veya çeker gideriz” şıklarından birincisinin söz konusu olmadığına karar verdiler ve ikinci şıkkı uyguladılar.

Bilindiği gibi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeni hükümlerin yürürlüğe girdiği tarihe kadar biri Adalet Bakanı (Başkan), diğeri Adalet Bakanlığı Müsteşarı olmak üzere iki “tayinle” gelen, 5 de (üçü Yargıtay, ikisi Danıştay üyeleri tarafından seçilen) “seçilmiş” üyesi vardı. Buna yeni hükümlerle Birinci sınıfa ayrılmış yargıç ve savcılar arasından seçilen 10 üye ile Cumhurbaşkanı’nın tayin edeceği 4 üye, 1’i Türkiye Adalet Akademisi tarafından seçilen üyeleri eklediler. Böylece üye sayısı 22 oldu. Ama sözde “demokratik” bir yapıya kavuşturulurken HSYK tartışmasız bir şekilde Adalet Bakanlığı’na bağımlı hale getirildi. Nitekim dün istifa eden üyeler 17 Ağustos 2010 tarihinden beri Bakanlığın HSYK’yı çalıştırmadığını açıkladılar.

Şimdiki üyelerden sadece Ali Suat Ertosun’un “görevde kalacağını ve inancı doğrultusunda mücadeleye devam edeceğini” yakınlarına söylediği biliniyor.
Görevden ayrılanlar Danıştay ve Yargıtay’daki eski görevlerine devam edecekler. Bu da belli.

Keza HSYK’nın yeni üyeleri arasına giremeyecekleri, çünkü yeni üyelikle ilgili aday olma süresinin bittiği de biliniyor.

Ama kimse bunlara bakarak, HSYK üyelerinin onur mücadelesine saygı duymaktan uzak kalamaz.
Yazının Devamını Oku

Elinizi tutan mı oldu?

iLGİNÇ bir siyasetçi Bülent Arınç. Kendine özgü bir üslubu var. Bakıyorsunuz zarif bir insan. İnsan ilişkilerinde kendisine düşeni her zaman yapacak kadar olmasa da beklentileri söz konusu olunca hayli dikkatli. Sevgi ve duygu yüklü bir konuşma içine kezzap gibi bir cümle sokabiliyor. Bunu belki de “İyi bir siyasetçinin kamuoyunun dikkatini çekecek sözler söylemesi gerekir” gibi bir şartlanma hatırına yapıyor. Örneğin Ergenekon soruşturması sürecini “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” gibi bir cümle ile tanımlıyor.
Zaten biz de Ergenekon süreci bağlamında 22 ay önce kargatulumba tutuklanıp hapse atılan ve “gerçekte niçin hapsedildiğini” öğrenemeden önceki gün serbest bırakılan eski Türk Metal-İş Sendikası Başkanı Mustafa Özbek’le ilgili sözleri nedeniyle bu yazıyı kaleme aldık.
Arınç önce “Bir insan 22 ay sonra tahliye olmuş. Hayırlı olsun, gözü aydın. Diğer arkadaşlar içerideler. Bu konu artık Meclis gündemine de geldi. İnsan Hakları Komisyonu uzun süre tutukluluk hallerini, Sayın Cumhurbaşkanımızın da belki Meclis’teki açılış konuşmasında söylediği doğrultuda ele aldı. Ama bunu sadece Silivri ile sınırlı olarak düşünmüyorum. Bu adaletin kendi içinde bir sorundur. ‘Geç kalan adalet, adaletsizliktir’ sözü evrensel bir kuraldır” demiş.
Burada bir dakika duralım:
Dikkat edilirse Arınç daha önce hapse atılmalarını “Türkiye’nin bağırsaklarının temizlenmesinin bir gereği” gibi değerlendirdiği insanlardan söz ederken artık “Diğer arkadaşlar içerideler” diyor. Bu önemli bir fark.
İkincisi, aynen gazeteci dostlarımız Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’la ilgili olarak ifade ettiği gibi, “içeridekilerin tutukluluk durumunu”  -kendisi o kelimeyi kullanmasa da- bir “zulüm” gibi gördüğü mesajını veriyor.
Dahası, bu mesajı güçlendirmek için, konunun hem TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda ele alındığını anımsatıyor hem de Cumhurbaşkanı’nın da olaya aynen kendisi gibi baktığına işaret ediyor.
Tam bu sırada insanın aklına, “Peki ama Başbakan Tayyip Erdoğan’dan bu konuda neden ses çıkmıyor? Yoksa Erdoğan, ‘Bırakın daha da çeksinler’ diye mi düşünüyor?” soruları geliyor.
Arınç’ın sözleri elbet yukarıdakilerden ibaret değil, ama bizim yerimiz ancak bu sözleri değerlendirmemize izin veriyor. O nedenle devam edelim:
Sadece Silivri’dekilerin değil, Türkiye’de adalet mekanizmasının yanlış veya ağır işlemesi yüzünden bu ülkede dağıtılan “adalet”in sonunda “adaletsizlik” anlamına geldiği doğru. Hele “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin” ve Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının bu bağlamdaki günahlarının İstiklal Mahkemeleri’ni bile geride bıraktığı rahatlıkla savunulabilir.
Ama ondan önce Sayın Arınç’a sorulması gereken bir soru var:
Sekiz yıllık siyasi iktidarınız “yargılamayı süratlendiren, yargıcın görevini güvenceli ve bağımsız şekilde yapmasını mümkün kılan” gerçek bir “yargı reformu” yapmaya kalktı da elini tutan mı oldu?
Yazının Devamını Oku

Bırakın serbest olsun!

İNŞALLAH bu konuyu tekrar yazmaya mecbur kalmayız.

Çünkü yıllardır konuşula konuşula kabak tadı veren “türban” davası bizi de iyice bıktırdı. Ama içinde bulunduğumuz bu günler o kadar kritik ki, o konuya değinmemek, yarın öbür gün “Kim sorumlu?” diye soracakları yanıtsız bırakır.

Son olarak dünkü Milliyet’te, CHP’nin “türban” konusunda hazırlattırdığı uzman raporunun taslağı hakkında bir haber vardı.

Uzmanlar özetle:

Konuyu “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamında görmüşler. O nedenle “Öğrencilerin üniversitede okuyabilmeleri önündeki engeller, sağlanacak bir toplumsal mutabakatla kaldırılmalıdır.”

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI