Artık ‘out’ oldun canım şimdi başkası ‘in’

Berlin’deki KaDeWe’yi soyan Abbas mı, Hassan mı; Kuala Lumpur’da afyon satan Sathis mi, Sabariş mi anlaşılamadı. Biri Alman, diğeri Malezyalı iki yargıç, 43 gün ara ile aynı çaresizliği paylaştı: “Hangisi oradaydı, yoksa suçu birlikte mi işlediler? Teknik olanaklar, tek yumurta ikizlerinin DNA’sını birbirinden ayıramıyor, ikisi de serbest” demek zorunda kaldılar. Pek yakında Yonca Evcimik gibi, “Artık out oldun canım genetik, şimdi epigenetik in!” diye şarkı söyleyeceğiz. Çünkü değişimin bilimi sayesinde, ikizlerinden hangisinin suç işlediğini bulacağız.

Berlin’in, parlamento binası ya da Brandenburg kapısı kadar ünlü turistik atraksiyonlarından biri, Schöneberg’deki yüz yıllık Kaufhaus des Westens, ya da herkesin bildiği kısa adıyla KaDeWe’dir. Kıta Avrupası’nın bu en büyük çok katlı mağazasından içeriye her gün 40-50 bin kişi girer, bayram ve yılbaşı öncesinde bu sayı 150 bini bulur. Dokuz katta, dokuz futbol sahasını kaplayacak alanda satışa sunulan 380 bin kadar ürünün önemli bir bölümü yükte hafif, pahada ağır olduğundan, güvenliğe çok önem verilir. Sayısı iki bini bulan personel, binayı sadece Passauer Caddesi’ne bakan kapıdan terk edebilir. Böylelikle çanta ve poşetleri özel dedektörlerle denetlenir. KaDeWe’nin tepesindekiler, doğal afetlerle, yangına ve tabii hırsızlığa karşı Avrupa’nın en iyi korunan mağazalarından birini yönetmekten gurur duyarlar. Daha doğrusu, 27 Ocak 2009’a kadar duyarlardı. Yani, filmlerde görülebilecek ustalıktaki büyük soygunun ertesi sabahına kadar.

FİLM GİBİ BİR SOYGUN

KaDeWe, 25 Ocak Cumartesi akşamı 20.00’de kapandı. İçeride hiçbir personel kalmayacak biçimde boşaltıldı. Mağaza, pazartesi sabahı 10.00 da yeniden açılacaktı. Pazartesi saat 6 sularında beklenmedik bir şey oldu. Tiffany & Co., Bulgari, Cartier, Chopard gibi markaların bulunduğu dillere destan Luxusboulevard’a giren bir güvenlik görevlisi, kuyumcu Christ’in soyulduğunu bildirdi.
Binaya, Ansbacher Caddesi’ne bakan cephenin birinci katında bulunan ve büyük bir olasılıkla içeriden açılmış küçük bir pencereden girilmiş, aynı yolla çıkılmış olmalıydı. Yürüyen merdivenlerin her birine ve bazı koridorlara yerleştirilmiş, ışık ve hareket değişikliklerine duyarlı alarmların hiçbiri devreye girmemişti. Hırsızlar bina içindeki güvenlik önlemlerinin yeri ve şeklinden haberdardı anlaşılan. Ya da bu bilgilere sahip bir çalışan onlara yardım etmişti.
Kapalı devre kamera kayıtları incelendi. Pazar günü sabaha karşı binaya giren, eldivenli, kar maskeli üç kişinin, ipten kayarak alt kata indiği, işlerini kısa sürede tamamlayan soyguncuların telaşsız, sakin, nereye gidip, hangi dolabı açağını bilen profesyoneller olduğu bildirildi. Çalınanların bedeli 6 milyon Euro’yu buluyordu. Mücevher ve saatlerin sadece pahalı olanları alınmış, ucuzlarına dokunulmamıştı. Genellikle Breitling ve Bell & Ross markalı saatler tercih edilmişti.
Gazeteler, Breitling markalı saatlerin, özellikle doğu bloku ülkelerinde popüler olmasından yola çıkarak senaryolar üretti, soygunun sipariş üzerine gerçekleştirildiğini, malın çoktan Moskova’ya ulaştığını yazdı. KaDeWe soygunu, geçtiğimiz yıllarda biri Baden-Württemberg, diğer ikisi Nordrhein-Westfalen eyaletinde gerçekleşen, alarm tesisatı devreye girmeyen, failleri hala meçhul kuyumcu soygunlarına benzetildi.
Hafta sonuna doğru rüzgarın yönü değişti. Güvenlik birimlerini beceriksizlikle suçlayanlar sustu. Polis, olay yerinde bir lastik eldiven bulduğunu, içinden DNA elde edildiğini, hatta kime, daha doğrusu kimlere ait olduğunun bile belirlendiğini açıkladı.

ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR

Eldiveni önce hırsızlardan birinin, ardından diğerinin giydiğini, bu nedenle içinde iki kişinin DNA profilinin bulunduğunu sanmayın sakın. Profil tekti tek olmasına da, yıllar önce Aşağı Saksonya’nın Rotenburg kentine yerleşen Lübnanlı bir çiftin 11 çocuğundan ikisine birden aitti. 27 yıldır, öğretmenlerini, sevgililerini, bu arada polisi aldatmanın keyfini süren tek yumurta ikizleri Hassan ve Abbas’a.
Polis, soygundan 17 gün sonra, Berlin’in 300 kilometre batısında, A1 otobanı üzerindeki Aral’a ait Bockel dinlenme tesisini çevirdi, Manhattan oyun merkezine girdi ve kumar makineleriyle eğlenen iki genci tutukladı. İkizleri elleriyle koymuşçasına bulmalarının nedeni, evvelce karıştıkları hırsızlık, uyuşturucu satışı gibi suçlar yüzünden DNA bankasına girmiş olmalarıydı. Polis, KaDeWe’deki eldivenin tekinden yola çıkarak birini, diğerini, ya da her ikisini mahkum ettiremeyeceğinin farkındaydı. “Elbette başka delillere de ulaşırız, belki bu arada çalınan mücevherlerin, saatlerin izini buluruz” diye düşündüler.
Ancak ikizler, soygun sırasında Rotenburg’da olduklarını, KaDeWe’nin yolunu bile bilmediklerini anlattılar. Avukat Axel Weimann, eldivenin mağazada bulunmasının, ikizlerin orada olduğunu kanıtlamadığını, gençlerin bir komplo kurbanı olabileceğini söyledi. Polis aksini kanıtlayamadı, başkaca bir delile ulaşamadı, mücevherleri bulamadı, üçüncü soyguncuyu saptayamadı. Soruşturma yargıcı, 11 Şubat’ta tutuklanan ikizleri, 18 Mart’ta salıverdi. “En azından biri oradaydı, ama hangisi? Günümüzün teknik olanakları, tek yumurta ikizlerinin DNA’sını birbirinden ayırmaya yetmiyor” dedi. Alman yasalarına göre telefonları dinlenemeyecek, banka hesapları izlenemeyecek, seyahat özgürlükleri kısıtlanamayacak. İzleyen 10 yıl içinde yeni bir delile ulaşılırsa, tekrar tutuklanabilecekler.
Beş hafta boyunca ayrı yerlerde tutulan Lübnanlı ikizler, serbest kaldıklarında kameraların karşısına geçtiler. “Alman adaletiyle gurur duyuyoruz” dediler, teşekkür ettiler, hatta biri, dilini bile çıkarttı.

Polislerin korkulu rüyası TEK YUMURTA İKİZLERİ

İstatistiklere göre, her 83 doğumda bir, çift yumurta ikizi (dizigot) ve her 250 doğumda bir, tek yumurta ikizi (monozigot) dünyaya gelir. Şüpheli dizigot ikizi olduğunda mesele yok da, monozigot ikizi olduğunda, tıpkı KaDeWe soygununda olduğu gibi iş sarpa sarıyor. Örneğin, bundan altı yıl önce, Malezyalı Sathis ve Sabariş Raj kardeşlerin otomobilinde 166 kilo esrar, 2 kilo kadar ham afyon bulunmuştu. Geçen sürede, ne geleneksel soruşturma teknikleri, ne DNA analizleri, uyuşturucunun gerçek sahibini belirlemeye yetti. 2009 Şubat’ında, yargılandıkları Kuala Lumpur ağır ceza mahkemesinin başkanı Zehra Ibrahim, “Hangisini suçlayacağız, hangisi kendini savunacak, bu dava bitmiştir, her ikisi beraat etmiştir” dedi. Kararı duyan Raj’lar, birbirlerine sarılıp, sevinçten ağladılar. Ağlamayıp da ne yapsınlar? Malezya’da uyuşturucu kaçakçılığının cezası idamdır, tıpkı Asya’nın 16 ülkesinde olduğu gibi. (Cezanın ne kadar caydırıcı olduğu ise tartışılır.)
26 Ağustos 2000 gecesi, Boston yakınlarındaki bir evin açık penceresinden giren ve kanepede uyumakta olan genç kadına tecavüz eden, tek yumurta ikizlerinden Darrin mi, yoksa Damien Fernandez mi? Bu soru yanıtlanmaya çalışılırken yıllar geçti. Arada Damien, üç kez açık pencerelerden evlere girdi. İkisinde, uyumakta olan kadınlara saldırıp kaçtı. Üçüncüsünde yakayı ele verdi. 2006 martında 10 yılı denetimli serbestlik olmak üzere 20 yıla mahkum oldu. 26 Ağustos 2000 gecesindeki tecavüz olayı ise aydınlatılamadan kaldı.
2001 Ekim’inde 9 yaşında bir kız çocuğu, gün ortasında Houston caddelerinden birinden kaçırıldı, bir otomobilin arka koltuğunda ırzına geçildi. Kızın giysilerinden faile ait DNA elde edildi, ancak kime ait olduğu saptanamadı. Polis saldırganların iki kişi olduğunu, birinin otomobili kullandığını, diğerinin kıza tecavüz ettiğini düşündü. Bir yıl sonra Hugo Penaflor hırsızlık yaparken yakalandı. Hugo hapse, DNA profili Teksas eyaletinin DNA bankasına girdi. Güzel olan, Hugo’nun profilinin küçük kızın üzerindeki DNA’yı tutmasıydı. Ancak Hugo’nun bir tek yumurta ikizi vardı (Aldo) ve adli bilimlerin sihirli değneği DNA, otomobili kimin kullandığı, kıza kimin tecavüz ettiğini ayırmaktan acizdi. Hugo, suçu Aldo’nun üzerine atmasa, Aldo suçu üstlenmese davanın karara bağlanması imkansızdı. Aldo ömür boyu, artı yirmi yıla, Hugo 15 yıla mahkum oldu. Hugo hırsızlık yapmasa, Teksas’ın DNA bankası olmasa, yakalanamazlardı.

TEK YUMURTA İKİZLERİNİN GENETİĞİ AYNI EPİGENETİĞİ FARKLI

Bildiğiniz gibi, tek yumurta ikizlerinin parmakizleri birbirinden farklıdır. Olay yerinde parmakizi bulunursa, ikizlerden hangisinin suçu işlediği kolayca anlaşılır. Ancak, her bırakılan parmakizi karşılaştırmaya elverişli değildir. Ayrıca, KaDeWe soygununda olduğu gibi, suçlu eldiven takmış olabilir. Bu durumda, başka deliller bulmak gerekir. İlk akla gelen, kan, kıl, tükürük, ter, kepek vb. biyolojik delillerdir. Nitekim, anlattığım gerçek suç öykülerinin her birinde biyolojik deliller ele geçmiş ve suçlunun DNA profili belirlenmiştir.
Günümüzde, dünyanın güvenlik birimlerinin hemen tamamında, profilin eldesinde, molekülün en az 7 bölgesindeki baz dizini incelenir ve Interpol’ün tavsiyesine uyarak, ülkelerarası veri paylaşımına imkan sağlamak üzere, hep aynı bölgeler araştırılır. Tek yumurta ikizlerinin baz dizinleri, bir başka deyişle DNA’yı oluşturan yapı taşlarının dizilişi aynı olduğundan, her ikisinin DNA profili birbirinin tıpatıp aynı çıkar. Bu nedenle, onların karıştığı suçları, DNA’yı kullanarak aydınlatmak olanaksızdır.
Tek yumurta ikizlerinin genetiği birbirinin aynı ama, epigenetiği farklı. “Bu da nereden çıktı?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Eğer tek yumurta ikizi tanıdıysanız, küçükken birbirine çok benzedikleri halde, dış görünüşlerinin giderek az-çok farklılaştığını gözlemişsinizdir. Tek yumurta ikizlerinin farklılığı dış görünüşle sınırlı kalmaz. Biri kanser, diyabet gibi bir hastalığa tutulduğu halde, diğeri yaşamını sapasağlam sürdürür. Biri, uyuşturucu bağımlısı olduğu halde, diğeri olmaz. Son on yıldır bu farklılığın nasıl meydana çıktığı artık biliniyor. Tek yumurta ikizlerinin DNA moleküllerindeki baz dizini aynı olduğu halde, DNA’nın belli bir bölgesine bağlanan metil ya da DNA’nın sarıldığı histon adlı proteinlere bağlanan asetil gibi küçük atom grupları, gen ifadesini değiştiriyor. Bu değişimlerin incelendiği bilim dalına “epigenetik” (genetik üstü) deniyor. Başlangıçta, DNA metilasyonu ve histon asetilasyonunun sadece anne karnındaki embriyonik gelişimin ilk dönemlerinde gerçekleştiği sanılıyordu. Birkaç yıldır, bu değişimlerin hayat boyu sürdüğü, bir sonraki kuşaklara aktarılabildiği ve tek yumurtadan oluşsalar bile, epigenetiği aynı iki kişinin bulunamayacağı kesinlik kazandı.
İşte tam da bu nedenle, epigenetik işaretler, olay yerinde bırakılan biyolojik örneğin, ikizlerin hangisinden kaynaklandığını ya da çocuğun babasının ikizlerden hangisi olduğunu saptamada işe yarayacak. İşaretlerin ölçümlerinde kullanılan yöntemler, henüz mahkemelerin delil olarak kabul edeceği güvenilirlikte değil. Ancak, “değişimin bilimi” olarak nitelenen epigenetiğin, birkaç yıla kalmadan bizleri ikizler kabusundan uyandıracağı açık.

X

İtalyan medyası Wilma Montesi’yi nasıl öldürdü?

Marangozun kızı kumsalda bulundu. Savcıya göre ölüm nedeni kazaydı. Kızın ailesine göre cinayet. Medya katilin adını da koydu. Bir süper tanık, yıllar süren bir dava... Fellini’nin La Dolce Vita filmine ilham vermiş bir olay. Tam 56 yıl öncesi Roma’dan, ancak her dem taze bir örnek.

Güneşli ama serin ve rüzgarlı bir cumartesi sabahıydı. 11 Nisan 1953. Roma’nın 20 kilometre kadar uzağındaki plajların birinde çalı çırpı toplayan temizlik işçisi Fortunato Bettini, soluklanmak için bir an durdu, elindeki küreği kuma sapladı, torbasındaki yarım ekmeği çıkarttı, ağzına götürürken denize doğru baktı. “Böyle boş olması ne güzel, ay sonuna doğru iğne atsan yere düşmez bir hal alacak.” diye geçirdi içinden. Aslında yanılıyordu. Bulunduğu yer, halka açık olmakla birlikte, az ötedeki malikanelerde oturan zenginlerin tercih ettiği Torvajanica plajıydı, orta halliler, 15 kilometre kuzey-batıda yer alan ve Roma’ya daha yakın olan Lido di Ostia plajına doluşurdu.
İşçi Fortunato, bir anda elindeki ekmeği fırlatıp, tepe aşağı koşmaya başladı, suyun kenarında bir cisim görmüştü. Gördüğü, bir kadın cesediydi. Ailesinin iki gündür kentin her yerinde aradığı, bir polisle nişanlı, 23 yaşındaki güzel Wilma Montesi’nin cesedi.
Olay yerine ilk gelen bir jandarma oldu. “Şaştım” diye anlatacaktı çok sonra, “Bir karış denizde insan nasıl boğulur? Yarı bedenine kadar suyun içindeydi, bacaklarından tutup kumsala çektim, sağ sola çevirdim, kimlik aradım.” (Çevredeki ayakkabı ve otomobil lastik izlerininin bu yüzden kaybolduğu iddia edilecekti.)
Genç kızın üzerindekiler, resmi kayıtlara “Boynundan tek düğmeli sarı ceket, beyaz gömlek, üzerinde küçük ayı motifleri olan iç çamaşırı” şeklinde geçti. “Ayakkabı yok, çorap yok, etek yok, çanta yok, saat ya da başka takı yok.”
İlk ifadesinde ablası Wanda “Babamız marangozdur. Öğle yemeğinden sonra kardeşimi alıp atölyesine döndü, annemle ben sinemaya gittik. Wilma yeni ayakkabılarının vurduğundan, topuğunun su topladığından şikayetçiydi, deniz suyunun iyi gelebileceğini söylüyordu” diye anlattı. “Onu, saat 17:20’de gördüm” dedi komşu kapıcı, “Ostia trenine yetişmeye çalışıyordu. Oysa, Ostia’ya son tren saat 17:30’dadır. Evle garın arası, taksiyle bile on dakikadan fazla sürer.”
Kapıcı onu gerçekten saat 17:20’de mi, yoksa daha önce mi gördü, bilinmez. Ostia treninde rastladığını söyleyen bir tanık da, daha sonra benzetmiş olabileceğini kabul etti. Aslında, izleyen yıllarda ortaya çıkan 200 kadar tanığın, hangisinin doğru, hangisinin yalan söylediği de pek anlaşılamadı. Ancak Roma adli tabibinin, kızın ayağında su toplamasına ilişkin bir ize rastlamadığı muhakkak.
İyi de, kız Ostia plajına gittiyse ve ayakkabılarını, çoraplarını çıkartıp ayaklarını suya soktuysa, cesedi 15 kilometre güneydeki Torvajanica plajına nasıl gelmişti?

Yazının Devamını Oku

Her şey teşvik edilebilir ama LGBTT olmak asla

Hatırlarsanız Lambdaistanbul LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transseksüel) Dayanışma Derneği hakkında Mayıs 2008’de verilen kapatma kararını Yargıtay bozmuş, derneğin şu anda yasalara aykırı olmadığını, “eşcinselliği teşvik ettiği” takdirde kapatılabileceğini belirtmişti. 30 Nisan 2009 günü, Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi bu karara uydu. Lambdaistanbul’un yanı sıra birçok STK gönüllüsü, karar sonrası bir basın açıklamasıyla mutluluklarını dile getirdiler. “Bizler, örgütlenme özgürlüğünü teşvik ediyoruz. Bizler gizlenmemeyi teşvik ediyoruz. Bizler, herkesin kendi gibi olabilmesini teşvik ediyoruz” dediler. Bir şey daha eklemelerini beklerdim. “Her şey teşvik edilebilir, ama LGBTT olmak asla.”

Günümüzde, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığı, bir yandan çok sayıda genetik faktörün, diğer yandan doğum öncesi ve sonrasında karşılaşılan metabolik etkenlerin (örneğin hormonların) bir bileşkesi olduğu, bu nedenle basit Mendel kurallarına uymadan bir kuşaktan diğerine aktarıldığı kabul ediliyor. Kısacası, 10 yıl önce sanıldığı gibi tek bir “gey geni” yok. (Mustanski, 2005)
4 Mart 2007’de bu sayfada yayınlanan “Kadınlar, Burun Deliklerinizi Açık Tutun” başlıklı yazımda değinmiştim. Karolinska Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Ivanca Savic ve ekibi, kadın, erkek, eşcinsel kadın ve eşcinsel erkeklere, erkek terinde bolca bulunan androstadien (AND) ile kadın idrarındaki östrojen benzeri estratetraenol (EST) koklatmışlar, eşcinsel erkek beyninde gözledikleri değişikliklerin, kadınların beyinlerindekine ve eşcinsel kadın beyinlerindeki değişikliklerin ise, erkek beyninde gözlenenlere uyduğunu saptamışlardı.
Birkaç ay önce, Polonya’nın Lodz Üniversitesi’nden Antoszewski ve arkadaşları, yaşları 20-28 arasında değişen 48 transseksüelin (biyolojik olarak kadın oldukları halde, kendilerini erkek olarak hissedenler) odontometrik özelliklerini yayınladılar. İnsan dişinin büyüklüğü ve şekli, daha ana karnındayken belirlenir. Bir başka deyişle genetiktir. Bu kişilerin dişlerine ait ölçümler, kadın ve erkek kontrol gruplarının dişlerine ait değerlerin arasında yer alıyordu. Böylelikle, transseksüalizmin de genetik temeli olduğu, bir kez daha gösterilmiş oldu.
Bu yılın başında, Biological Psychiatry dergisinde Monash, Melbourne ve California Üniversitelerinden bir grup araştırıcının çok önemli bir çalışması yayınlandı. Lauren Hare ve arkadaşları, biyolojik olarak erkek oldukları halde, kendilerini kadın hisseden 112 transseksüelin DNA’sını incelemiş ve testosteronu denetleyen genin normalden uzun olduğunu saptamışlardı. Testosteronun etkisini azaltan bu değişikliğin, erkek bebek beyinlerini, daha anne karnındayken farklılaştırdığı anlaşıldı.
Bilim, tıpkı göz rengi gibi, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kişisel bir tercih olmadığını ve DNA’sında kayıtlı biyolojik bir gerçek olduğunu kanıtlıyor. Bu nedenle, LGBTT’lerin insan haklarını savunmaya çalışan Lambdaistanbul’un, eşcinselliği teşvik edebilmesi tıbben mümkün değil.
Evet, insanlık tarihinin her döneminde, her toplulukta gözlenen, kimi yerde eller üstünde tutulan, kimi yerde korkunç işkencelerle öldürülen LGBTT’lerin haklarını, günümüz Türkiye’sinde ciddi biçimde savunmaya ihtiyaç var. Çünkü çoğu, en temel insan hakkından, yaşam hakkından bile yoksunlar.

LGBTT’LER KAÇ KİŞİ?

Seksolojinin babası kabul edilen, Amerikalı biyolog, entemolog, zoolog Alfred Kinsey, 5300 beyaz erkek ve 5940 beyaz kadınla yaptığı anket çalışması sonuçlarını biraraya topladığı 1948 ve 1953 tarihli ünlü raporlarında, Amerikalı beyaz erkeklerin yaklaşık % 46’sının hem kadın, hem de erkeklere karşı cinsel açıdan “tepki” verdiğini, % 37’sinin yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkide bulunduğunu bildirmişti. Beyaz ırka mensup kadınlar için bulduğu oran, bunun çok altındaydı.
Günümüzde, New York ve Los Angeles’taki toplam LGBT sayısı bir milyona yakın; San Francisco nüfusunun ise, % 16 kadarı, LGBTT. 2008 Başkanlık seçimlerinde kendisini gey, lezbiyen, ya da biseksüel olarak tanımlayanların oranı, % 4. Tıpkı, 2004 seçimlerindeki gibi.
2008’de İngiltere’de yapılan bir ankete göre, nüfusun % 13’ünün yaşam boyu bir kez eşcinsel deneyimi olmuş, ancak kendisini eşcinsel olarak tanımlayanlar, sadece % 6. Buna karşılık, Yeni Zelanda’lıların % 20’si, kendi cinslerine karşı “bazı duygular” beslediklerini söylemekle birlikte, % 2 kadarı kendisini eşcinsel olarak tanımlıyor. Fransa’da yaşam boyu en az bir kez eşcinsel ilişkiye giren erkeklerin oranı % 4, kadınların % 12.6. Bu oran, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şahika Yüksel’in Türkiye kadınları için tahmini ile örtüşüyor. Durex’in 2007 yılında, 26 ülkede (aralarında Türkiye yok), 26 bin kişiye uyguladığı cinsel mutluluk anketine göre, eşcinsel deneyimi olan İsveçli erkeklerin oranı % 12.
Avrupa ülkeleri ve ABD’deki eşcinsel sayısının, nüfusun % 1-10’unu oluşturduğu tahmin ediliyor. Geylerin oranı, her ülkede lezbiyenlerden biraz daha yüksek. (Zietsch, 2008; Grulich, 2003; Michael, 1995; Johnson, 1992) Dünya genelinde ise, erişkin erkek nüfusun % 3-4’ünün, kadınların da 1.5 - 2’sinin yaşamını eşcinsel olarak sürdürdüğü bildiriliyor (Mackay, 2001).
Transseksüalizme ilişkin istatistik veriler de, ülkeden ülkeye değişiyor. Son 40 yıldır bu alanda çalışan Amsterdam’daki bir klinik, erkeklerde rastlanma sıklığını 10 binde bir, kadınlarda 30 binde bir olarak bildiriyor.
Konu ile ilgili dünya genelindeki tüm verileri birarada değerlendiren ve karmaşık formüllerle istatistikleri yineleyen Olyslager ve Conway ise, bu oranın çok düşük olduğunda ısrar ediyor. 2007 yılındaki 20. Dünya Cinsel Kimlik ve Sağlık kongresinde sundukları, ardından International Journal of Transgenderism’de yayınlanan makalede, her 4.500 erkekten birinin kendisini kadın, 8 binde bir kadının da erkek olarak hissettiğini öne sürüyorlar.
Kafanızı bu sayılarla şişirmemin bir nedeni var. Türkiye’deki LGBTT’lerle ilgili elimizde sayısal bir veri bulunmuyor. Ancak, uzaydan gelmediğimize göre, üç aşağı, beş yukarı diğer dünyalılara benzeriz herhalde. Şimdi elinize bir hesap makinesi alın, bu topraklarda yaşayan en az 700 bin eşcinsel ve 2500 transseksüelin hakkının korunması gerektiğini göreceksiniz.

DÖRDÜNCÜ HOMOFOBİ KARŞITI BULUŞMA

Dünya genelinde, erişkin eşcinsel erkeklerin ölümü ile sonuçlanan saldırıların, toplam adam öldürmeler içinde % 1-4’lük bir payı olduğu sanılıyor. Bunların, öne çıkan özellikleri şunlar:
Ölüm, saldırganın yaşadığı yer ya da coğrafi bölgede gerçekleşmiyor; kapı ve pencerelerde zorlama gözlenmiyor; ceset, yatak odasında bulunuyor; mağdur, tek başına yaşıyor, evvelce karşılaştığı tehditleri polise bildirmemekle tanınıyor.
Katil, mağdurdan daha genç, evvelce işlediği başka suçlar ve parasal sıkıntıları var; cinayette ateşli silah ya da bıçak kullanıyor; saldırıda, ölümü meydana getirmeye yetenin çok üzerinde şiddet kullanıyor (20-30 bıçak darbesi gibi); kundaklama ve gasp teşebbüsü gözleniyor; gerek mağdur gerekse fail, genellikle alkol ya da uyuşturucu etkisi altında.
Cinayet masası dedektiflerinin başucu kitabının yazarı, New York polis teşkilatından emekli Vernon Geberth, bundan on yıl kadar önce, erkek eşcinsel cinayetlerini altı sınıfta toplamıştı. 2007’de Güney Florida Üniversitesi’nden Eric Beaugerard ile Montreal Üniversite’sinden Jean Proulx, konuyu mağdur, fail ve olay yeri karakteristikleri açısından yeniden ele aldılar ve saldırganları başlıca üç sınıfa ayırdılar: 1) İntikamcı, 2) Cinsel motifli avcı ve 3) Cinsel motifi bulunmayan avcı.
9 Mayıs 2009 Cumartesi günü öğleden sora, İstanbul’daki Alman Kültür Merkezi’nde, 4. Homofobi Karşıtı Buluşma Programı çerçevesinde LGBTT cinayetlerinde soruşturma adlı bir sunumum olacak. Konunun ayrıntılarını orada aktaracağım.

EŞCİNSEL KATİLLERİN GÖZÜYLE EŞCİNSEL KURBANLAR

Pek çok katil, cinayetten önce ya da sonra, kurbanının fotoğrafını çeker. Eşcinsel cinayetleriyle ilgili mağdur fotoğraflarının önemli bir bölümü de, Jeffrey Dahmer, Robert Bardella gibi kendileri de eşcinsel katillerin kişisel koleksiyonlarından alınmıştır. Birini özetleyelim:
Otopark bekçisi gözlerine inanamadı. Gençten biri, karşıki evin ikinci katından sokağa atlamıştı. Hemen polisi aradı. “Tamamen çıplak değil” dedi, “boynunda kırmızı bir köpek tasması var.” Canını kurtarmak için sokağa atlayan adam bir seks işçisiydi aslında. Müşterisi onu otomobiline almış, her yanı çöp yığılı, köpek dışkısı kokan bu eve getirmişti. Başına sert bir cisimle vurulduğunu, ardından boynuna saplanan iğneyi hatırlıyordu. Kendine geldiğinde kollarından, bacaklarından yatağın demirlerine bağlıydı. Boynuna tasmanın geçirildiğini, son birkaç saattir olanların ve izleyen dört günde olacakların (örneğin cinsel organlara bağlanan elektrik, göze sıkılan çamaşır suyu, ırza geçme..) en ince ayrıntısına kadar bir deftere kaydedileceğini ve her aşamanın fotoğraflanacağını bilmiyordu.
2 Nisan 1988 sabahı, 22 yaşındaki Chris Bryson, sokağa atlamakla sadece kendini değil, kimbilir daha kaç canı kurtardı. Robert Bardella’nın evinde ele geçen ve kendisinin “eşcinsel aşk esiri” olarak tanımladığı 23 erkeğe ait 357 işkence fotoğrafını inceleyen polis, bunlardan altısını öldürdüğünü saptadı. Bahçesinden kafatasları, kemikler, dişler çıktı.
Bardella, 18 Aralık 1988’de ömür boyu hapse mahkum oldu, 1992’de bir enfarktüs krizinden öldü. Aslında, ölümünden birkaç gün önce cezaevi papazına bir mektup yazmış ve gardiyanların kalp ilaçlarını vermemesinden şikayetçi olmuştu. Ölümü hiçbir zaman soruşturulmadı.
Afrikalı ve Asyalı 17 erkeğin ırzına geçen, işkence eden, canlıyken uzuvlarını bedenden ayıran, etlerini yiyen, ölülerle ilişkiye giren Jeffrey Dahmer’in fotoğrafçılığı farklıydı. Kurbanlarını genellikle öldürdükten ve kimi zaman parçaladıktan sonra fotoğrafladı. 957 yıl hapse mahkum oldu. 28 Kasım 1994’te cezaevinin spor salonundaki tuvaleti temizlerken, başka bir mahkumun başına demirle vurması sonucu öldü.
Yazının Devamını Oku

Acil servisteki toksik bayan

Eğer nükleer silah laboratuvarındaki kimyacıların analizleri doğruysa, insan vücudu bir anda zehirli gaz üreten bir fabrikaya dönüşebilir. Yok eğer doğru değilse, o gece hastanenin acilinde yaşananları, biri lütfen bize açıklasın. 19 Şubat 1994 akşamıydı. Bayan Gloria Ramirez ağırlaştı. Kalbi düzensiz atıyor, zor soluyordu. Kocası ilkyardımı aradı. Ambulans evden saat sekize on kala ayrıldı. Sağlık görevlileri kadını hemen monitöre bağladı, oksijen verdi, serum taktı. Saat 20:14’te, Manolya Caddesi’nden sola saptılar. Önceden haberli birkaç hemşire koşturarak geldi, tekerlekli sedyeyi uçarcasına ittirdi, Bayan Ramirez’i acil servisin bölmelerinden birine yerleştirdi. Okuyacaklarınız, bundan sonraki 36 dakikanın akıl almaz öyküsüdür.
Pamuklu şortu ve fanilasıyla “Travma Odası I”de yatan kadının bilinci, yarı açıktı. Kısık bir sesle ve çok zorlanarak konuşuyordu. Nabzı yükseliyor, tansiyonu düşüyordu. “Üşüyorum” dedi, “burası çok soğuk”. “Aciller hep soğuktur” diye cevap verdi biri.
Plastik maskeyi ağız ve burnunun üzerine yerleştiren, solunum terapisti Maureen Welch, “Rahim ağzı kanserinin ileri evresinde sık rastlanan bir tabloydu” diye anlatacaktı çok sonra, “Henüz otuzlarının başında olması dışında, dikkati çeken bir özelliği yoktu.”
Kaliforniya’nın Riverside Hastanesi, acil tıp servisinde görevli Dr. Mark Thomas ve ekibi, benzeri durumlarda uyguladıkları standart tedaviye başladılar. Valium (diazepam), Versed (midazolam), Ativan (lorazepam), lidocaine, Bretylium (bretylium tosylate) vesaire, vesaire...
Bu arada hemşire Susan Kane, hastaya doğru eğildi, sağ dirseğinin içini alkollü pamukla sildi, 20’lik enjektörün iğnesini damara yerleştirdi, pistonu yavaşça çekmeye başladı. Kemoterapi gören hastaların damarına yüzlerce kez girmiş olan hemşire, kanların kendine özgü kokusunu iyi tanırdı. “Bir tuhaf kokuyor, bir de sen kokla” diyerek enjektörü, solunum terapisti Maureen Welch’in burnuna dayadı. “Amonyak kokuyor” dedi Maureen ve enjektörü başasistan Dr. Julie Gorchynski’nin eline tutuşturdu. Doktor, enjektörü önce kokladı, sonra ışığa tuttu, “Bunun içinde sarı tanecikler yüzüyor” dedi hayretle. Enjektör elden ele, burundan buruna dolaşmaya başladı, sonunda şefe ulaştı. “Haklısınız hanımlar” dedi Dr. Mark, “kanında sarı kristaller dolaşıyor.”

VÜCUTTA YEŞİL YAĞ AĞIZDA SARMISAK KOKUSU

Bu kargaşa yaşanırken, Bayan Ramirez’in durumu kötüledi, entübe edildi, kalbe elektrik şoku uygulamak üzere hazırlıklar tamamlandı. İşte o anda, ne olduysa oldu. Yılların hemşiresi Susan Kane, “Gözüm yaşarıyor, yüzüm yanıyor” diyerek arkasını döndü, birkaç adım attı ve yere yığıldı. Dr. Mark, “Sedye getirin” diye bağırdı. Tam o sırada, defibrilatörün kaşıklarından birini hastanın sol göğsünün, diğerini sağ köprücük kemiğinin altına yerleştirmiş olan bir başka hemşire seslendi “Vücudundaki bu yeşilimsi yağ da ne?”
Eğilip bakanlar, boynundan başlayıp aşağıya doğru inen yağ tabakasını gördüler. Bazıları ne olduğunu anlamak için orasını, burasını kokladı. “Tatlı bir şey, meyve gibi”, “Yok canım, sarımsak” tartışmaları sürerken, inanmayacaksınız ama, bu kez başasistan Dr. Julie Gorchynski fenalaştı, dışarı çıktı, hemşire istasyonuna gidip oturdu. Bir süre sonra nefesi tutuldu, bacakları titredi ve sandalyeden yuvarlanıverdi. Nihayet biri akıl etti de, acil servisin başkanı Dr. Humberto Ochoa’yı yardıma çağırdı.
Dr. Ochoa, bir süre Bayan Ramirez’i hayata döndürmeye çalışanların gayretini izledi. Sonra, “Sen biraz dinlen, ben devam ederim” diyerek Dr. Mark’ın yerini aldı. Saat tam 20:40’da, o ana kadar hastanın başucundan hiç ayrılmamış solunum terapisti Maureen Welch, yere düştü. Dr. Ochoa emretti: “911’i arayın.”
20:47’de itfaiyeciler ve polisler binadan içeri girerken, Travma Odası I’de, bu kez hemşire Bettina Berry fenalaştı. Saat 20:50’de “Hastayı kaybettik” dedi Dr. Ochoa ve hemen ekledi: “Burayı çabuk boşaltın, zehirleniyoruz.” İşte, 19 Şubat 1994 gecesi Riverside Hastanesi’nde olanlar, bunlar.

KALİFORNİYA POLİSİNDEN DİNLEDİM

Bayan Ramirez’in neden olduğu gariplik, popüler TV dizisi Gizli Dosyalar’a (X-Files) ilham kaynağı oldu. Dünya dışı varlıkları, bilim yoluyla açıklanamayan olayları ele alan dizinin, 1994’teki son bölümünde (The Erlenmeyer Flask), ambülansa bindirilmeye çalışılan yeşil kanlı yaratık Dr. Secare’den zehirli buharların yayılması, bu yüzden.
Hastanede geçen televizyon dizisi Grey’s Anatomy’nin 2007’deki bir bölümü, benzer konuyu işler. Dr. George O’Malley, hastanın damarına girdiğinde bir damla kan gazlı beze damlar. Doktor, bezi enjektörle birlikte hemşireye uzatır, o da bir laboranta teslim eder. Bu sırada kargaşa çıkar, odada kim varsa sersemler, yere düşer.
Ben, Riverside Hastanesi’ndeki olayı, 1996 baharında Riverside Kriminal Laboratuvarı’nı ziyaret ettiğimde öğrendim. Savcılık, trafik polislerinin alkol kontrollerinde rüşvet almasını engellemek amacıyla ilginç bir sistem geliştirmişti. Sürücü alkolometreye üflediğinde, sonuç otomatik olarak hem laboratuvara, hem de savcılığa fakslanıyordu. O sıralar Los Angeles’ta yaşıyordum. Uygulamayı yerinde görmek üzere 100 kilometre kadar doğudaki Riverside’a gelmiştim. Konu alkolden açılınca, toksikolojik analizlere, oradan Bayan Ramirez’in ölümü ve hâlâ sürmekte olan soruşturmaya geldi. Okuyacaklarınızın bir bölümünün kaynağı, bu ziyaretimde rastladığım kişilerdir.

HAVADA ZEHİR BULUNAMIYOR

19 Şubat gecesi saat 21:30 gibi savcı hastaneye geldiğinde, hastalarla personelin başka sağlık kuruluşlarına nakledildiğini, giysilerinin ayrı ayrı delil torbalarına konduğunu, servisin güvenlik çemberine alındığını öğrendi. İtfaiye teşkilatına bağlı, tehlikeli maddeler birimi HAZMAT’ın uzay adamı kılığındaki elemanları, saat 23:00’te servise girdi ve havadan aldığı örneklere, hemen oracıkta bazı testler uyguladı. İlk bulgularına göre, etrafta amonyak, fosgen, hidrojen siyanür, hidrojen sülfür gibi uçucu bileşiklerin hiçbiri yoktu. Birkaç saat sonra Bayan Ramirez’in cansız bedeni, içiçe geçmiş iki torbada hava geçirmez bir tabutun içindeydi. Sabah 9:55’te de, her noktalarını örten giysiler içindeki adli tıp uzmanlarının çevrelediği otopsi masasının üzerinde.
Kadının ölümü, akut böbrek yetmezliği sonucunda gelişen kalp ritminin bozulmasına bağlandı. Yapılan toksikolojik analizde, tedavi için verilen ilaçların dışında başka bir maddeye rastlanmadı. Cesedin konduğu torbadaki hava bile incelendi.
İyi de, önceleri “Yüzüm kaşınıyor, sırtım yanıyor” diye yakınan, sabaha karşı kusmaya ve elini ayağını istem dışı oynatmaya başlayan hemşire Sally Banderas ile birlikte yoğun bakımlara yatırılan bir doktor, bir terapist ve iki hemşireye ve ayrıca kendisini kötü hisseden diğer 23 sağlık personeline ne olmuştu?

KİTLESEL HİSTERİ Mİ BİYOLOJİK SİLAH MI?

Kaliforniya Sağlık Bakanlığı’nın görevlendirdiği iki müfettiş, Dr. Ana Maria Osario ve Dr. Kirsten Waller, acil serviste çalışanlarla uzun uzun görüştü. Nefes alamayan, bilincini kaybeden ve kolunu bacağını oynatanların akşam yemeği yememiş kadınlar olduğunu saptadı. “Zehirlenme yok, kitlesel histeri krizi” sonucuna vardı. Bayan Ramirez’in ailesi “Hastamızı, hemşirelerin ihmali öldürdü” diyerek hastaneden davacı oldu.
Birkaç ay sonra Dr. Julie Gorchynski (kanın içinde yüzen sarı tanecikleri ilk gören doktor), bir hafta yoğun bakımda yattığını, bedeninde oluşan hasar yüzünden tekerlekli sandalyeye bağlandığını, meslek hayatının bittiğini ileri sürdü, “Biz bilgili ve deneyimli kişileriz, kalbi duran hastayla karşılaşınca histeri krizi geçirmeyiz” dedi ve Sağlık Bakanlığı aleyhine 6 milyon dolarlık tazminat davası açtı.
Komplo senaryoları üreterek, hastanede yasadışı bir metamfetamin laboratuvarının bulunduğunu, oluşan zehirli gazların havalandırma sistemiyle acile dolduğunu ileri sürenler olduğu gibi, Bayan Ramirez’in, Cabazon bölgesine yakın oturduğu, CIA’in burada gizli gizli biyolojik silahlar geliştirdiği, kadını bunların hasta ettiği bile konuşuldu.

BEDENİN ÜRETTİĞİ SİNİR GAZINI KOKLADILAR

Aslında savcı, Bayan Ramirez’in biyolojik örneklerini ülkenin değişik laboratuvarlarına göndermişti. Bunlardan biri, 1952’de nükleer silahlarla ilgili araştırmalar yapmak üzere San Francisco yakınlarında kurulan Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı’ydı. Diğerlerinden farklı olarak kimyacı Brian Andresen, hiç beklenmedik bir sonuca ulaştı. Kan ve organlarda dimetilsülfon ve normalin çok üzerinde sülfat buldu.
Başkan yardımcısı kimyacı Patrick Grant’ın da yer aldığı dört kişilik bir ekip, Bayan Ramirez’in kanser ağrılarını hafifletmek amacıyla vücuduna dimetilsülfoksit (DMSO) içeren ve sporcular tarafından yaygın olarak kullanılan bir krem sürmüş olabileceğini, bedenin üzerindeki yeşilimsi yağ ile sarımsak kokusunun bundan kaynaklandığını ileri sürdüler. Ambulansa bindirildiği andan itibaren verilen yüksek miktarda oksijenin, dolaşımındaki DMSO’nun tamamını dimetilsülfon’a çevirdiğini bildirdiler.
Doktorların, enjektördeki kanda gördükleri sarı tanecikleri de buna bağladılar. Vücut ısısında çözünmüş halde bulunan dimetilsülfon, acilin 18 derecelik soğuk havasıyla karşılaştığında, kristallenmişti.
Livermore bununla yetinmedi. Personelin zehirlenme belirtilerine de açıklık getirdi. Dimetilsülfon’un, birkaç kez elektroşok uygulanan Bayan Ramirez’in bedeninde, sinir gazı dimetilsülfata dönüştüğünü iddia etti. Kandaki yüksek sülfat miktarlarını ve enjektörü koklayanların şikayetlerini buna bağladı.
1997’de Patrick Grant ve ekibi, bulgularını mesleğin en saygın dergilerinden, Forensic Science International’de yayınladılar. Analizleri doğruysa, koşullar elverdiğinde insan vücudu savaş silahı üreten bir kimya fabrikasına dönüşebilir. Doğru değilse, hastanede yaşananları, biri lütfen açıklasın. Bütün bunlar bir yana, konu aydınlanıncaya dek temkinli olun, kimsenin kanını koklamayın!
Yazının Devamını Oku

Ne katiller aradık zaten yoktular Böyle bir aramak görülmemiştir

Affet beni Attila İlhan. O güzelim “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular - Böyle bir sevmek görülmemiştir” dizelerini bu hale getirdiğim için. Üç ülkeden yüzlerce polis, altısı cinayet, 40’dan fazla suçun failinin eroinman bir kadın olduğunu zanneder ve yıllar sonra, onu Avrupa’nın dört bir yanında boşuna aradığını anlarsa, başka ne diyebilir ki.

26 Mayıs 1993 günü yerde cansız yatan, 62 yaşındaki Bayan Lieselotte Schlenger’di. Buket yapımında kullanılan telle boğulmuştu. Idar-Oberstein polisi, aralarında bir kahve fincanının da bulunduğu delillerin üzerlerinde karşılaştırmaya elverişli parmakizi bulamadı. Tanık da çıkmadığından, cinayet aydınlatılamadan kaldı.
8 yıl sonra bayan Schlenger’in dosyası yeniden açıldı. DNA analizleri artık rutin olarak yapılır olduğundan, deliller bir de bu yolla incelendi. Fincanın üzerine ucu pamuklu bir çubuk sürdüler, buradan DNA elde ettiler, biri erkek, diğeri kadın, iki kişinin profiline rastladılar. Alman Federal Polisi BKA’nın merkez veri tabanı sorgulandı. Kadına ait profilin benzeri bulundu.
Aslında, altı ay kadar önce, 24 Mart 2001 günü, Idar-Oberstein’ın üç saat uzağındaki Freiburg’ta, emekli Josef Walzenbach’ı kendi evinde önce boğan, sonra kurşunlayan ve ucu pamuklu uzun çubukla mutfak dolaplarının biri üzerinden alınan örnekte DNA’sı bulunan her kimse, bayan Lieselotte Schlenger’i de boğan, aynı kadındı. Sekiz yıl arayla iki yaşlı insanı öldüren henüz yakalanamamış olsa da, polisler mutluydu. En azından failin tek kişi, üstelik kadın olduğu ortaya çıkmıştı.
11 Ekim 2001’de, hemen hemen aynı bölgedeki Gerolstein’ın bir parkında oynayan küçük bir çocuk, ağaçlardan birinin altında bulduğu insülin şırıngasıyla eve döndü. Çılgına dönen annesi, enjektörü polise teslim etti. Polis de, enjektörü kriminal laboratuvara gönderdi. Enjektörün içi, eroinle bulaşıktı, enjektörün dışına ucu pamuklu uzun bir çubuk sürttüler ve buradan DNA elde ettiler. Profil, bir kadına aitti, Bayan Lieselotte Schlenger ile Josef Walzenbach’ı öldüren kadına.
Dört gün sonra, Gerolstein’ın 170 kilometre doğusundaki Mainz-Budenheim’da bir karavan soyuldu. Hırsız açmış anlaşılan ki, masanın üzerindeki kek parçasının yarısını ısırıp, kalanını yere atmıştı. Isırma yerine ucu pamuklu çubuğu sürttüler, DNA elde ettiler. Isıran, bir kadındı. Üstelik, Bayan Lieselotte Schlenger ile Josef Walzenbach’ı öldüren, eroin bağımlısı kadın.
Medyanın “Yüzsüz Kadın”ı, Alman polisinin UwP’si, yani kimliği meçhul kadını (Unbekannte weibliche Person) 2003 başında yeniden ortaya çıkıverdi. Dietzenbach’daki bir ofisten kahve fincanları çalındı. Burada da, hayalet kadının DNA’sına rastlandı. Aralıkta Heilbronn’da çalınan bir otomobil bulunduğunda, benzin tankının kapağındaki DNA yine ona aitti.

KADIN SERİ KATİL AVRUPA’DA DOLAŞIYOR

Buraya kadar olanlar zaten yeterince şaşırtıcıydı da, daha sonra yaşananlara akıl sır erdirmek mümkün değildi. 2004’te Fransa’nın Arbois kentinde, Çinli bir çete, Vietnamlı kuyumcuyu basıyor, kaçarken yere atılan oyuncak tabancanın üzerine ucu pamuklu çubuk sürtülüyor, DNA elde ediliyor ve DNA, Almanya’daki eroinman kadının DNA’sını tutuyordu.
Ertesi yıl Yüzsüz Kadın, yine Almanya’da faaliyetteydi. 6 Mayıs 2005’te Worms kentinde mobilyacı Randolf ile kardeşi, ölen babalarının mezar bakımını kimin üstleneceğine karar veremediklerinden mahallenin orta yerinde birbirlerine girmiş, Randolf tabancasını ateşleyince ortalık savaş yerine dönmüş, kardeşlerin ne kadar akrabası varsa sokağa fırlamıştı. Birkaç saat sonra olay yerinden delil toplayan polisler, bir bahçe duvarına saplanıp kalmış mermiyi de alıp götürdüler. Ucu pamuklu çubukla üzerinden elde edilen DNA profili kime aitti dersiniz? Yine, Yüzsüz Kadın’a.
6 Temmuz 2006’da biri, Avusturya Mauthausen’deki elektronik eşya mağazasını soydu. 3 Ekim 2006’da Almanya, Burbach’ta biri, tuhafiyecinin vitrin camını taşla kırıp, içeriye girdi, ne var ne yok alıp götürdü. 2007 Mart’ında Gallneukirchen’deki bir gözlükçü soyuldu. Bu arada, Hessen, Baden-Württemberg, Tirol, Yukarı Avusturya ve Saarland’da 20 kadar otomobil ve motosiklet çalındı. Olay yerlerinde, failin dokunmuş olabileceği cisimlere, ucu pamuklu çubuklar sürtülüyor, küçük plastik tüplere yerleştirilip, DNA analizi için laboratuvarlara gönderiliyordu. Laboratuvarlar farklıydı ama, çıkan profil hep aynıydı. Bir Almanya’da, bir Fransa’da, bir Avusturya’da suç işleyen eroinman kadına.

KRİMİNAL PROFİLCİLERİ ÇILDIRTAN KADIN

25 Nisan 2007 günü, Almanya Heilbronn’da, 22 yaşındaki polis memuresi Michelle Kiesewetter, başına saplanan tek kurşunla öldürüldü. Park halindeki devriye otosunda bulunan ve ağır yaralanan 24 yaşındaki meslektaşı, komadan çıkmakla birlikte, olanları hatırlayamadı. Polislerin silahları ve kelepçeleri çalınmıştı. Aracın içinden örnek almada kullanılan ucu pamuklu çubuklardan birinde Yüzsüz Kadın’ın DNA’sına rastlandı. O günden sonra medya, Yüzsüz Kadına, Heilbronn Hayaleti adını taktı.
Haziran ve Temmuz’da, Almanya’nın değişik kentlerinde ufak tefek hırsızlıklar oldu. Saarbrücken’deki 11 olayı, beş erkek çocuktan oluşan bir sokak çetesinin işlediği anlaşıldı. Aslında olaylardan biri, Yüzsüz Kadın’ın sırrını çözecek ipucuna sahipti. Çocuklar, 7 Temmuz gecesi, bilgisayar ve nakit para çalmak üzere bir liseye girmiş, ertesi sabahki olay yeri incelemesinde ele geçen boş kola kutusunun üzerinden ucu pamuklu çubukla örnek alınıp, DNA analizi için Homburg Adli Tıp Enstitüsü’ne gönderilmişti. Gelen profil, Heilbrom Hayaleti’ne aitti. Çete üyesi çocuklar, bir kadın işbirlikçileri olduğunu kabul etmediler. “Katil, buralarda dolaşmış, kola kutusunu bahçeye atmış.” dendi. Senaryonun yanlışlığı, iki yıl sonra anlaşılacaktı.
30 Ocak 2008’de, bu kez Heppenheim’da, nehirden üç Gürcünün cesedi çıkartıldı. Kurşunlandıktan sonra suya atıldıkları anlaşıldı. Polis, bir Iraklı ile bir Somali vatandaşını tutukladı. Iraklının, cesetleri eski bir Ford araçla nehir kıyısına taşıdığı düşünüldü. Otodan pamuklu çubukla toplanan biyolojik deliller incelendi. Birinin DNA’sı Heilbronn Hayaleti’ni tuttu. Meçhul kadının işlediği sanılan cinayetlerin sayısı altıya ulaşmıştı. 1993’teki Lieselotte Schlenger cinayetinden bu yana işlediği suçların ne tipi, ne de işleniş biçimi (modus operandi) birbirine benziyordu. Kriminal profilleme uzmanları televizyon ekranlarına çıkamaz oldular.

PARMAK İZİNDEN DNA

2008 başlarında Fransız polisi, yanmış bir erkek cesedinin kimliğini belirlemeye çalışıyordu. Onun, 6 yıl önce aniden ortadan kaybolmuş bir sığınmacı olabileceğini düşündü. “Başvuru sırasında parmakizleri alınmıştır. Bunlardan DNA profili elde edilsin, cesedin kemiklerinin profili ile karşılaştırılsın, bakalım o mu, değil mi?” dediler. Arşivdeki parmakizlerine sürtülen pamuklu çubuktan DNA elde edildiğinde, akılalmaz bir gerçekle karşılaştılar. Profil, bir kadına aitti.
Bu sonucu öğrendiğimde Viyana’daydım. “Yoksa yine amelogenin hatası mı?” diye tartıştık. Daha önceki bazı yazılarımda da belirttiğim gibi, çalışılan biyolojik kalıntının kadına mı, yoksa erkeğe mi ait olduğunu gösteren amelogenin sonuçlarının, kimi zaman yanlış çıktığını, DNA örneği, erkekten kaynaklandığı halde, kadın sanıldığını hepimiz biliyorduk. Ancak durum, bundan daha vahimdi. Çünkü profil, Almanların Yüzsüz Kadın’ınkiyle örtüşüyordu.
Fransızlar, sığınmacının parmakizlerinden yeniden DNA profili elde edip, bir erkeğe ait bambaşka sonuca ulaştıklarında ve bu sonuç yarı yanmış erkek cesedinin kemikleriyle uyuştuğunda “Bir yerde kontaminasyon var” dedik. “Kontaminasyon”, her kriminal laboratuvarcının kabusudur. Bir karışmanın, bulaşmanın olduğunu gösterir. İyi de, kadının DNA’sı, daha önce pek çok olay yerinde bulunmuştu. Yoksa hepsi kontaminasyon muydu? Eğer öyleyse, nereden kaynaklanıyordu? O gün, pek çok laboratuvarda “kırmızı alarm” verildi. “2001’den bu yana, DNA analizlerinde kullandığınız madde ve malzemeleri satın aldığınız üreticilerin listesini çıkartın.”

SERİ KATİL ERKEK Mİ YOKSA TRANSEKSÜEL Mİ?

2008 baharında Alman polisi, geçmişteki tüm olayları birarada değerlendirdi ve bazı görgü tanıklarının ifadesine dayanarak, aranan kişinin bir erkek, erkek kılığında bir kadın ya da cinsiyet değiştirmiş biri olabileceğini ilan etti. Robot resmini dağıttı. Bilgi verene 100 bin Euro vaad etti. Yıl sonuna doğru ödülü, 300 bin Euro’ya çıkarttı.
İngiliz Polisi, “Biz olsak çoktan kim olduğunu bulmuştuk. Derisinin, saçının, gözünün rengini, ırkını, Avrupa’nın neresinden geldiğini saptamıştık.” Diyerek, Alman polisini kıyasıya eleştirdi. Almanlar, bu öneriye hararetle karşı çıktı “Bizim yasalarımız, DNA’nın kodlamayan bölgelerini incelememize izin vermiyor. Bu tip analizler yapamayız.”
Avusturya polisi, 2008 Kasım’ında Interpol’ce aranan bir adamı tutukladı. Ele geçen delillerden birinin DNA’sı Yüzsüz Kadın’ı tutunca, adamın kadınla işbirliği yaptığını düşündü. “Bizim yasamızda, mitokondriyal DNA incelenemez diye bir madde yok” dedi, örneği Innsbruck Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’ne gönderdi. Birkaç hafta sonra, yıllardır bulunamayan kadının ana tarafından Kuzeydoğu Avrupa kökenli olduğunu öğrendik. “Ne olmuş yani?” diye dudak büktü Almanlar, “Zaten suçların çoğunu onlar işlemiyor mu?”

POLİSİMİZİN KAFASINDA SADECE PAMUK MU VAR?

Bulunan örneklerin Kuzeydoğu Avrupa kökenli bir kadına ait olduğu kesindi de, kadının, altısı cinayet kırkı aşkın suçla uzak yakın ilgisi yoktu. Aslında 15 yıllık sırrı çözecek ipucu, haritalarda saklıydı. Kadın, Bavyera’da hiç suç işlememişti. Bavyera ile Yüzsüz Kadın’ın DNA profilinin elde edildiği Almanya’nın diğer eyaletleri, ayrıca Avusturya ve Fransa arasında ufak bir fark vardı. Bavyera hariç diğerleri, biyolojik örnekleri toplayıp, kriminal laboratuvara göndermeye yarayan, ucu pamuklu uzun çubukları, Greiner Bio One GmbH firmasından satın alıyordu. Kontaminasyonun kaynağı bu çubuklardı. Olay yerlerinde DNA’sı bulunanın, çubukların üretiminde çalışan Kuzeydoğu Avrupalı bir kadın işçi olduğu anlaşıldı. İmalatın bir aşamasına, teri ya da tükürüğü karışmış olmalı.
Bir ay kadar önce firma yetkilileri, “Dünyanın birçok güvenlik birimine 420180 kodlu çubukları satıyoruz. Ürüne eşlik eden prospektüste, hayvansal ve bitkisel gıda ürünlerinden örnek alımında kullanılabileceği açıkça kayıtlı, DNA analizine uygun olmayabilirler” diyerek, kendilerini savundu. Adı geçen firmanın Türkiye temsilcisini aradım. Bu ürünü ithal etmediklerini söylediler.
Şimdilerde Avrupa’nın pek çok kriminal laboratuvar ve olay yeri inceleme birimi soruşturmadan geçiyor. Üretici firma aleyhine tazminat davası açılma olanakları araştırılıyor. Bild gazetesinin “Polisimizin kafasında sadece pamuk mu var?” diye manşete taşıdığı, sayısız başarıya imza atmış bir teşkilatın itibarını zedeleyen ve bunca emek, vakit ve para kaybına yol açan, cinayetler dahil, birçok olayın faili meçhul kalmasına neden olan hatanın faturası, bakalım kime çıkacak?
Yazının Devamını Oku

Herkesin hatırası kıymetli Kimi alır götürür, kimi burnuna çeker

Başkan Barack Obama, devlet sırrı niteliğindeki hatıralarını beraberinde götürdü. Aralarında bu toprakların eti, suyu olmasa da, havası var. Üzerine asit döküp imha mı ederler, yoksa Afrikalı çocuklar gibi güneşte ısıtıp, burna mı çekerler, orasını bilemem. Bundan üç yıl kadar önce Avusturya’nın tamamı, Başkan George W. Bush’un Viyana ziyaretinden sonra onunla birlikte ülkesine dönen, devlet sırrı niteliğindeki “hatıralar”dan söz ediyordu. Hatıralar, başkanın idrarı ve dışkısıydı. Geçtiğimiz hafta bizim de gündemimizde aynı konu vardı. Tabii, komplo teorileriyle birlikte. /images/100/0x0/55eae5c5f018fbb8f89dbb62
Başkan daha gelmeden, haberi yayılmıştı. “Önceki başkanlarda olduğu gibi, iki günlük Türkiye ziyaretinde tuvalet ihtiyacını ABD’den getirilen çelik tankta giderecek. Dışkı ise, ABD’ye taşınarak asitle yok edilecek.” Biyokimya asistanı olarak 70’lerde Cerrahpaşa’daki talebe pratikleri geldi aklıma. Bir de, “İdrarla dışkıyı birbirinden ayırmak için, hangi yöntemi kullandılar? ‘Composting toilet’ denen, kuru tuvaletle mi, yoksa hemen oracıkta idrarı içme suyuna çeviren milyon dolarlık bir düzenekle mi geldiler? Millet neden dışkıdan söz ediyor da, idrarına değinmiyor? İki günde bir mi çıkar, yoksa günde bir kaç kez mi? Rengi, kokusu, kıvamı nasıl acaba?” gibisinden sorular. Ne de olsa insanın dışkısından, idrarından sadece o gününü değil, cemâziyelevvelini bile okumak mümkündür.
Bir de baktım ki idrar, dışkı muhabbeti yapan sadece ben değilim. Beyaz Saray’ın hassasiyetini oldukça farklı yorumlayanlar da var: “DNA’sı elde edilerek klonlanabilir” ya da “DNA’sı incelenerek, ileride tutulabileceği hastalıklar saptanabilir. Bu nedenle toplanmıştır” diyenler çıktı. Hatta, işi abartıp, “DNA’sında bulunan ona özgü dizinler saptanabilir, bunlara yönelik bir biyolojik silah üretilerek, suikast düzenlenebilir” şeklinde açıklayanlar oldu.
Dışkıda da, idrarda da, DNA var elbette. Pek çok hastalığın tanısına yaradığı gibi, mahkemelik meseleleri bile çözer. “Ben uyuşturucu kullanmam, laboratuvarda incelenen başkasının idrarı olmalı” diye çırpınanlara, “İmalatı sabote etmek isteyen biri, fabrikanın orta yerine etmiş, acaba kim?” diye soran gıda ve ilaç üreticilerine, hep bu yolla yardım ederiz.

GİZLİ SERVİSLERİN DIŞKI SAVAŞI

Ancak, Başkan’ın dışkısı ile ilgili olarak fikir yürüten ve aralarında akademisyenlerin de bulunduğu bazı komplocu muhteremlere bir çift sözüm var. Amerikan güvenlik görevlileri, başkanın idrarını, dışkısını götürmekle, geride DNA’sının kalmayacağını sanacak kadar saf olmasa gerek. Obama’nın biraz uzunca sıktığı her elde, ağzına götürdüğü her çatalda DNA’sını bıraktığını bilirler herhalde. Dolayısıyla, başka nedenleri olmalı. Belki de, çok basit nedenler. Örneğin, herhangi bir ilaç ya da vitamin kullandığının anlaşılmaması gibi. Ne de olsa o, ABD’nin başkanı; kusursuz sağlığı, imajının bir parçası.
Dışkı götürme işine kafa yoran başkaları da var. Hem kalp, hem böbrek, hem şeker hastası, hem de kanser olduğu ileri sürülen Suriye’nin müteveffa devlet başkanı Hafız Esad’ın 1999 Şubat’ında Kral Hüseyin’in cenaze törenine katıldığı sırada, Amman’da kaldığı otel odasına, İsrail gizli servisi Mossad ile Ürdünlü meslektaşlarının özel bir tuvalet yerleştirdiği, tahliye borusunu özel bir tanka yönlendirdikleri, buradan alınan örneklerin analizi sayesinde kanserin kaçıncı evresinde olduğunun saptandığı söylenir.
Bu bilginin asıl kaynağı, Amerikalı muhalif gazeteci, eski Ulusal Güvenlik Dairesi (National Security Agency-NSA) ajanı Wayne Madsen, Sovyet Başkanı Mihail Gorbaçov’un 1987’deki, Uganda Başkanı Yoweri Museveni’nin de 2007’deki Washington ziyaretlerinde, dışkılarının ele geçirildiği ileri sürmekle birlikte, bunlarda neler arandığına dair bir bilgi vermez. Bu arada aynı kişinin, 17 Mart 2009 günü tutuklandığını belirtelim. Gerekçesi, Stanford Financial Group’un dolandırıcılığı ile ilgili yaptığı haberin kaynağını açıklamamasıydı.
Wayne Madsen, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’ın şimdiki Kosova Başbakanı Haşim Taci ile seviştiğini, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin ABD istihbarat servisi CIA tarafından öldürüldüğünü, Washington’un Dağıstan, Çeçenistan ve İnguşetya’nın bağımsızlığı için çalıştığını, tüm dünyadaki telefon, e-posta ve faks trafiğini izleyen ve özel bilgisayar programıyla anahtar sözcükleri tarayan “dev kulak” Echelon’lardan birinin Karamürsel’de, diğerinin İncirlik Üssü’nde olduğunu, bunlar sayesinde Ortadoğu’nun izlendiğini iddia etmişti.
Şimdi, dışkı ile idrarın kerrakesine yeniden dönelim, bakalım okuyacaklarınızı mideniz kaldıracak mı?

POLİS UYARIYOR: YATMADAN ÖNCE ÇOCUĞUNUZUN NEFESİNİ KOKLAYIN

Florida’nın Collier Şerifi Don Hunter ile istihbarat bürosundan sorumlu emniyet amiri Al Ganich’in imzasını taşıyan 26 Eylül 2007 tarihli, 07-067 sayılı genelge, şu satırlarla başlıyordu:
“Palmetto Ridge Lisesi öğrencilerinden birinin annesi, 19 Eylül 2007 günü Komiser Disarro’ya bir elektronik posta göndererek, Jenkem adlı yeni bir uyuşturucuya dikkat çekmiştir.” Genelge, Jenkem’in nasıl elde edildiği, nasıl kullanıldığı ile sürmekte ve tüketiminin Amerikan okullarında giderek yaygınlaştığını belirtmekteydi. Aslında bu bilgi teşkilata yönelikti, ancak kısa zamanda medyanın eline geçti. Önce yerel, ardından ulusal televizyon kanallarında boy gösterdi ve günümüzde bile sürmekte olan bir paniğe yol açtı. Çünkü Jenkem öyle zor bulunur bir şey değildi. Her an, her yerde, istenen miktarda, üstelik bedavaya elde etmek mümkündü. Polis, aileleri uyarmaya başladı. “Yatmadan önce, çocuğunuzun nefesini koklayın.”
Aslında Jenkem, 2007’de ortaya çıkmış bir Amerikan icadı değil. Zambiyalı sokak çocuklarının bu maddeyi 1990’lardan bu yana kullandığına ilişkin çok sayıda yayın var. Hatta Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’in, Zambiya Üniversitesi’nden Dr. Musonda Lemba başkanlığında hazırlattığı 8 Mart 2002 tarihli raporuna göre, başkent Lusaka’nın sokaklarında yaşayan ve dörtte biri uyuşturucu kullanan 35 bin kadar çocuğun, esrar ve tinerden sonraki ilk tercihi. Afrikalı küçük çocuklar lağımlarda dolaşınca kimse kaygılanmıyor da, Florida’lı bir anne gündeme getirince ortalık ayağa kalkıyor. Jenkem’in neyin nesi olduğunu tahmin etmeye başladınız sanırım.

LAĞIM GAZIYLA KAFA BULUNUR MU?

Efendim, önce bir cam kavanoz ya da Zambiyalı çocuklar gibi bir teneke kutu bulacaksınız. Yarıya kadar dışkı ve idrarınızı dolduracak, olmadı yol kenarından akmakta olan açık kanalizasyona başvuracaksınız. Kavanozun ağzına bir balon ya da poşet geçirecek, güneşin altına bırakacaksınız. Birkaç gün sonra balona dolan gazı içinize çekeceksiniz. Deneyenlere bakılırsa, 10 saniye kadar sonra, ruhunuz sizi terk edecek, hayaller görmeye başlayacak ve ölmüşlerinizle dertleşeceksiniz. Bu duygunun, malın “kalitesi”ne bağlı olarak, birkaç saatle, birkaç gün sürdüğü kayıtlı. Elbette, her nefes verişinizde genzinize dolan lağım kokusuna tahammül etmeniz gerekecek. Amerikan polisinin “Çocuğunun nefesini kokla” tavsiyesi bu yüzden. Ayrıca, balonun kenarına ister istemez bulaşan dışkıyı yutarsanız, uzunca bir süre mide-bağırsak enfeksiyonlarıyla boğuşur, hatta ilaç bulamayan Zambiyalı çocuklar gibi ishal olur, ölürsünüz. Ne yapalım, gülü seven, dikenine katlanırmış.
Çok sayıda batılı kaynak, Jenkem konusunun bir şehir efsanesi olduğunda ısrarcı. Binlerce psikoaktif bitki ve kimyasalla ilgili ayrıntılı bilgi sunan internetin ünlü Erowid kütüphanesinin editörleri, “Ne ABD ne Kanada, ne de Avrupa’da burnuna lağım gazı çekeni duyduk” diyerek Jenkem’e yer vermiyor. Konuyla ilgilenen Harvard Tıp Fakültesi’nden anestezi uzmanı Dr. Fumito Ichinose, “Lağım gazıyla kafa bulunamaz, olsa olsa temiz hava yerine, kokuşma sonucu oluşan metan gazı solunduğundan, oksijen eksikliğine bağlı optik ve akustik halüsinasyonlar görülür” diyor. Finli araştırıcı Jorma Kärkkäinen’in bulgularından haberleri olmasa gerek.

KURBAĞA SUYUNU DAMARINA VEREN AVUSTRALYALI

Helsinki Üniversitesi’nin Peijas Hastanesi’nden bir grup öğretim üyesinin, 2005 yılında bir İskandinav dergisinde (Scand J Clin Lab Invest) yayınlanan araştırması, Jenkem’in kesinlikle bir şehir efsanesi olmadığını kanıtlıyor.
Kärkkäinen ve 8 arkadaşı, LC-MRM adlı çok duyarlı bir teknik kullanarak yaptıkları ölçümlerde, insan dışkısında ciddi miktarda bufotenin olduğunu saptadılar. İdrarla bufotenin atıldığı biliniyordu da, dışkıda yaklaşık on kat daha fazla bulunduğu ilk kez gözlenmişti. Dışkıdaki bufetonin’in bağırsak, idrardakinin ise böbrek epitel hücrelerindeki serotonin’den kaynaklandığı ileri sürüldü. “Bana ne bufetonin’den” demeyin. Bu madde, tıpkı LSD ve psilocin gibi halüsinojenik etkiye sahiptir. Dolayısıyla, dışkı ile idrarı karıştırıp, gazı burnuna çekenlerin hayal görmesi doğaldır.
“Malın kalitesine göre, etkisi kısa ya da uzun sürer” diyenler de haklı. Çünkü bazı ruh hastalarının normalden çok daha fazla bufetonin attığı bilinir. Demek ki uzun süre hayal görenlerin, ya kendisinin ya da dışkısını kokladığı kişinin aklından zoru varmış!
Bufetonin, bazı mantar ve balıklarda, ayrıca bazı kurbağaların derisinde de bulunur. Avustralyalı meslektaşlarım Chris Kostakis ve Roger W. Byard’ın anlattıklarına güler misiniz, ağlar mısınız, sizin bileceğiniz iş.
“24 yaşında bir erkek cesediydi. Damarına 30 - 40 mililitre bir sıvı enjekte ettikten sonra düşüp öldüğünü söylediler. Önce ekstazi sandık. Sonra, bir arkadaşının da aynı sıvıyı damarına enjekte ettiğini öğrendik. O, bunun yarısını kullanmış, kusmuş ve kurtulmuş. Meğer, Çin’de yaşayan bir kurbağanın (Bufo bufo gargarzinus Gantor) tükürük ve deri bezlerindeki salgıları içeren, cinsel organa sürüldüğünde afrodiziyak etkisi yaptığı iddia edilen “Chan Su” adlı ürünü damarlarına vermişler. Bufetonin zehirlenmesi yüzünden kalbi durmuş.”

DÜZELTME VE ÖZÜR
Geçen hafta Prof. Dr. Sevil Atasoy’un “Katil pırıltıda saklı” başlıklı yazısında, Shakespeare’in Venedik Taciri’nden yapılan alıntıda “All that glisters is not gold” (Her parlayan altın değildir) yerine yanlışlıkla “All that glitters is not gold” yazılmıştır. Yazarımızdan ve okurlarımızdan özür dileriz.
Yazının Devamını Oku

Katil pırıltıda saklı

İster William Shakespeare’in Venedik Taciri’ndeki Fas Prensi gibi, “All that glisters is not gold” (Her parlayan altın değildir) deyin, isterseniz Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ndeki gibi “All that is gold, does nor glitter” (Her altın, parlamaz) şeklinde ters çevirmeyi uygun görün, biz adli bilimciler için her pırıltı, tecavüzleri, cinayetleri aydınlatan, altın değerinde bir delildir.

İnce alüminyum tabakaların ya da üzeri alüminyum buharla kaplı plastik yaprakların, genellikle altıgen, kare, dikdörtgen, daire, yıldız ve hilal biçiminde kesilmesiyle elde edilen küçük parçacıklar, giderek artan biçimde hayatımızı süsler oldu. Pırıltılar, kimi zaman bir pantolonun arka cebindeki işlemeden, kimi zaman bir kadının omuzbaşlarına sürdüğü güneş yağından bize göz kırpıyor. Ne yana dönsek, ışık saçan, yaldızlı bir ürünle karşılaşıyoruz: Rujlar, pudralar, iç çamaşırları, yılbaşı süsleri, oyuncaklar, tebrik kartları, geçici dövmeler, boyalar, tutkallar, hatta balıkları cezbetmeye yarayan jeller.
En önemlisi pırıltılı olan her şey, Amerikan Deniz Kuvvetleri Soruşturma Birimi NCIS’de görevli özel ajan bayan Klaya Aardahl’ın 2003 yılında San Diego Üniversitesi’nde tamamladığı yüksek lisans tezinde gözler önüne serdiği gibi, ideal bir delilde bulunması gereken ne kadar özellik varsa, içinde barındırıyor. Sıcaktan, güneş ışığından etkilenmemekten tutun da, çürümüş bir bedenin üzerinde bozulmadan kalabilmesine kadar. En önemlisi failler, mağdurun üzerindeki minik taneciklerden birinin, bedenlerine, giysilerine yapışıp kaldığını ya da kendi üzerlerinde ve eşyalarındaki minik bir yaldız taneciğini mağdura transfer ettiklerini fark edemiyorlar.

FRANKFURT’TAKİ ASKERLERİ YAKAN PIRILTILAR

Soğuk Savaş dönemi Frankfurt, 70’lerin ikinci yarısı, Şubat’ın ilk haftasıydı. İngiliz polis teşkilatından kimyacı Michael Grieve, o sıralar, kentteki Amerikan ordusunun kriminal laboratuvarında çalışmaktaydı. Londra’da kurduğuna benzer bir lif inceleme birimi oluşturması istenmişti. Ülkenin her köşesinde olduğu gibi, Frankfurt’ta da faşing çılgınlığı bütün hızıyla sürmekteydi. Amerikalı askerler, maskeli, rengarenk elbiseli Alman kızlarıyla sokaklarda dansetmenin tadını çıkarıyorlardı. Birkaç yumruklaşma, bir-iki trafik kazası gibi sıradan olaylara karışmaları dışında, baş ağrıtan bir vukuatları olmamıştı. 5 Şubat sabahı, üstü başı perişan iki kız, polise başvurup, iki Amerikan askerinin tecavüzüne uğradığını anlatıncaya kadar.
Kızlar, saldırganların kullandığı aracın plakasını hatırlamış, yüzlerini tarif edebilmiş, şüphelilerle karşılaştırıldığında onları tanımıştı ama, polisin elinde, suçlamaları reddeden iki askerin aleyhinde kullanabileceği tek bir kanıt yoktu.
Mayk, (bizler, Michael Grieve’ye hep Mayk diye seslendik), mermer tezgahının üzerine, kızların eşyalarını yayıyor, elinde büyüteç askerlerden kaynaklanan lif, kıl, saç gibi bir kalıntı arıyor; ardından herşeyi topluyor, tezgahı çamaşır sularıyla siliyor, bu kez askerlerin giysilerini yayıp, üzerlerinde kızlardan kaynaklanabilecek saç, kıl, lif arıyordu. Hedefi, “her temas bir iz bırakır” gerçeğinden yola çıkarak, bu insanların birbiriyle temas ettiğini kanıtlamaktı ama, boşuna. Askerlerin giysilerinde kızlara ait hiçbir kalıntı, kızların üzerinde de askerlere ait hiçbir kalıntı bulamıyordu.
“Şu parıldayan şeyler, bir işe yarar mı acaba?” diye geçirdi aklından. Kızların giysilerini, maske ve kolyelerini el feneriyle yandan aydınlattığında, ışıltılar saçan tanecikleri fark etmişti. Tek tük de olsa, benzeri parıltılara askerlerin üniformalarında da rastlıyordu. Seloteyp parçasıyla tanecikleri topladı, mikroskopun altına yerleştirdi, karşılaştırdı. Şekillerin rengi, eni, boyu, geometrisi, kenarlarının düzensizliği, kalınlığı, şeffaflığı birbirini tutuyordu. “Bir rastlantı olmalı” dedi içinden. “Piyasadaki tüm parıldayan cisimciklerin özelliği birbirine benzeyebilir. Askerlerin üzerine yapışıp kalan taneciklerin kaynağı bu kızların giysileri, takıları olmayabilir.”  İzleyen günlerde piyasadan bir sürü parıltılı giysi, makyaj malzemesi ve takı satın aldı. Her birinin üzerinden seloteyple tanecik topladı, mikroskopta inceledi, tanecikler birbirinden farklıydı ve hiçbiri ne kızların, ne de askerlerin üzerindeki tutuyordu. Mayk, parıltıları delil olarak kullanan ilk kriminalist olarak

Yazının Devamını Oku

Polisiye yazarlara ölümcül lezzetler

Polisiye öykü yazan bir okurum, “Alışagelmedik bir zehir kullanmak istiyorum. Kurbağa zehri bulup, kiraza zerk etsem, kurbanımın kaç kiraz yemesi gerekir, kaç saat sonra, nasıl ölür?” diye sordu. “Pazara kadar sabret” dedim ona. Bu yazı, bana danışan polisiye yazarları için. Umarım bir süre idare eder.

İşi bilenler, İspanya’nın ElBulli’sinden sonra dünyanın en iyi restoranının Londra’nın batısındaki Fat Duck olduğunu söyler. Fat Duck’ın İngiliz şefi ve sahibi Heston Blumenthal, 40’tan fazla şikayet telefonundan sonra, 29 Şubat 2009 günü dükkanını kapattı. Birkaç günde “kendimi iyi hissetmiyorum” diyenlerin sayısı 400’e ulaştı. 2.5 hafta sonra işletmeyi yeniden açtığında, gerek yiyeceklerin gerekse çalışanların sayısız analizden geçmesine ve 100 bin İngiliz lirasına varan zarara rağmen, müşterilere neyin dokunduğu anlaşılamadı. Blumenthal’ın çözümü, en azından şimdilik, mönüsünden bazı deniz ürünlerini çıkartmak oldu. Eminim, ilk telefonu aldığında aklına 6 ay kadar önce başka bir şefin yaşadıkları gelmiştir.
Hiçbir müşterisi şikayetçi olmadığı halde Bayan Toni Vicente, 2008 yılı eylül ayının ilk haftasında Santiago de Compostella’daki balık pazarında alışveriş ederken tutuklanmış, sıradan biri olmadığından bu durum, özellikle gurme çevrelerinde geniş yankı bulmuştu. İngiltere’nin eski Başbakanı Margaret Thatcher’in İspanya ziyaretinde yemek pişiren, Galiçya’nın kendi adını taşıyan en iyi lokantasının sahibi ünlü şefi dört yıl hapis istemiyle yargıç önüne çıkartan, mönüsündeki 22 Euro’luk balzamik soslu ve mantarlı deniz tarağı salatasıydı.
Bir minibüste 400 kilo salyangoz ve istiridyenin ele geçmesiyle başlatılan soruşturma sonunda Bayan Vicente, avlanmanın yasak olduğu Forrel limanından toplanan deniz ürünlerini, oluşturdukları tehlikeyi bilerek satın almak ve müşterilerine sunmakla suçlandı. Hatırı sayılır bir kefaletle özgürlüğüne kavuşan ve bazı yemekleri mönüsünden çıkartarak lokantasını açabilen şef, şimdilerde zedelenen itibarını tamirle uğraşıyor.
Forrel Limanı’ndaki deniz taraklarının tehlikeli olmasının nedeni, içlerinde Pseudo-nitzschia türü diatomların birikmesi. Bu diatomların ürettiği domoik asit, yutulduktan 24 saat kadar sonra memeli canlılarda kusma, bulantı, ishal, karın ağrısı, başağrısı, oryantasyon bozukluğu, görme kaybı ve miktara bağlı olarak, hafıza kaybı meydana getiriyor ama, ölüme pek rastlanmıyor.
“Alışagelmedik cinayet”e hevesli polisiye yazarı okurum, işte bu nedenle sana, İspanya’nın Forrel limanına gidip, deniz tarağı toplamanı, ardından kurbanına yedirmeni tavsiye etmem. Enfes lokmalarla Rus ruleti oynatacağın başka yerler var.
Önce, bir balıkçı bulacaksın. Cinayet silahının, yolunu şaşırıp bizim denizlerimize kadar geldiği bilinse de, en iyisi doğuya doğru yollanmak. Aslında, balıkçı peşinde koşmayı bir yana bırakıp, kurbanını bir fugu lokantasına da götürebilirsin. Sonrası, mutfaktakini ikna kabiliyetine bağlı.

GASTRONOMİK RUS RULETİ

Kabuki tiyatrosunun “yaşayan ulusal hazinesi”, korkusuz savaşçı rolünün vazgeçilmez oyuncusu büyük usta 8. Mitsugoro Bando ile üç arkadaşı, 16 Ocak 1975 akşamı Kyoto’nun tanınmış balık restoranlarından birine gittiler. Fugu saşimi ısmarladılar ve incecik kesilmiş, krizantem çiçeğini andırır biçimde servis tabağına dizilerek önlerine konmuş çiğ balığı yemeye başlamadan önce, uzun uzun seyrettiler. Krizantem çiçeği, Japonlar için ölümü simgeler. 8. Mitsugoro Bando, o akşam ölümü tatmaya hazırdı.
Yemeğin ortalarına doğru yanlarına gelen şef, iki eliyle tuttuğu küçük kaseleri yavaşça masaya bırakıverdi. “Teşekkür ederiz” dedi Bando’nun dostları, “Ciğerini yemeyiz, neme lazım.”
8. Mitsuguro Bando, buna çok sevindi. “Ben şerbetliyim” dedi gururla ve yüzyıllardır çekik gözlüleri heyecanlandıran gastronomik Rus ruletine kalkıştı. Dört balığın, dört ciğerini ard arda midesine indiriverdi. Aslında üçü, onu öldürmeye yetip, artardı bile. Eve döner dönmez karısına sarıldı “Akşam yemeğinde fugu karaciğeri yedim” dedi gülümseyerek.”Hem de tam dört tane. Dudaklarım hala karıncalanıyor, başım dönüyor, bulutların üzerinde uçar gibiyim.” Son yemeğinin ardından, son söyleyebildikleri bunlar oldu.
Aslında Kabuki ustası, lokantadan çıkıp eve gidebildiğine göre, gerçekten şerbetli olsa gerek. Çünkü, zehirli fuguyu yiyenler, genellikle hesabı ödeyemeden ölür.
Mitsugoro Bando’nun zehirlendiği dükkan on günlüğüne kapatıldı. Yeniden açıldığında müşteri sayısı, eskisine oranla çok daha fazlaydı. Şefin fugu diplomasının elinden alındığı söylendi ama, geleneklere uyup karnına kılıç sapladığını, yani seppuku yaptığını duyan olmadı.

BALON BALIĞININ ZEHRİ SİYANÜRDEN BİN KAT GÜÇLÜ

İster balon balığı deyin, ister kirpi balığı, kurbağa balığı ya da Japonlar gibi fugu, tüm fertleri dört dişli olduğundan Tetraondontidae ailesine mensup yeryüzünün bu en zehirli ikinci varlığını (ilki, az sonra değineceğim altın zehirli kurbağa’dır) ağzınıza götürürken dikkat edin. Kısacası “Denizden çıkan baban olsa, ye” diyenlere sakın aldanmayın.
Çünkü, onbinlerce ton fuguyu tüketenlerin çoğu, ertesi sabah dostlarına yaşadığı heyecanı, dilinin nasıl yanıp, dudağının nasıl uyuştuğunu ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları kendini, midesini yıkatmaya götüren bir ambulansta bulur. Genellikle balıkçılardan ve beceriksiz aşçılardan oluşan daha az şanslılar ise, tıpkı ünlü Kabuki sanatçısı gibi ne ağzını, ne de elini-ayağını oynatabilir, sonunda nefes alamayıp, ölür.
Denizden çıkan her üç fugudan birinin karaciğerinde rastlanan zehrin adı, tetrodotoksin’dir. Siyanürden 1250 kez daha güçlüdür. Birkaç kum tanesi kadar, bir erişkinin kaslarını felç etmeye, solunumunu durdurarak öldürmeye yeter. Zehir, balığın derisinde, testis ve yumurtalıklarında, bağırsak ve karaciğerinde bulunduğundan, bu organların sadece çok küçük bir parçasının bile yemeğe bulaşması, tehlike yaratır. Tetrodotoksin’in panzehiri hala bulunamadığından, zehirlenenlerin % 60 kadarı kurtarılamamaktadır. Bir fugu karaciğerinin 30 kişiyi öldüreceği rivayet edilse de, henüz böyle kitlesel bir katliama rastlanmamıştır.

KENDİNİ ZEHİRLEYEN FUGU ŞEFİ

176 kişinin fugu zehirlenmesinden öldüğü 1958 yılından bu yana, Japonya’nın fugu restoranlarında diplomalı şef bulundurmak zorunlu. Diplomayı almak için, üç yıl sürebilecek eğitim ve staj döneminin ardından, yazılı ve uygulamalı sınavları başarmak gerekiyor. Tabii her diplomalının işi öğrendiği söylenemez. Daha birkaç ay önce, Tokyo’daki bir restoranın genç aşçısı, hazırladığı fugunun karaciğerinden bir lokma ısırmış, 48 saat sonra bilincini kaybederek hastanelik olmuştu. Müşterinin zehirlenmesine neden olan aşçının belgesi elinden alınıyor ama, kendini zehirleyecek kadar aptal olanlar için bir yaptırım bulunmuyor.
2006 yılında, Tokyo Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde çalışan biyolojik toksin uzmanı profesör Tamao Noguçi ile arkadaşları, fugu tehdidinin önünü almak üzere yıllardır sürdürdükleri araştırmaların sonucunu yayınladılar ve karaciğerinde zehir biriktirmeyen kültür fuguları üretebildiklerini bildirdiler. Bu haber, dünyanın dört bir yanındaki ciğerli suşi meraklılarını sevindirdi. Pek de hoş olmayan biçimde elde edilen kaz ciğeri yerine, sağlığa yararlı omega-3 yağ asitli fugu ciğeri yemeyi umuyorlar.
Profesör Noguçi bu çok önemli sonucu, balıkları beslemekte kullandığı özel yeme bağlıyor ama, henüz etki mekanizmasını bilimsel olarak açıklayamadığından, Sağlık Bakanlığı olaya temkinli yaklaşıyor ve zehirsiz kültür fugularının dağıtımını sınırlıyor. Noguçi, bu sınırlamanın nedenini, fugudan para kazanan grupların baskısı şeklinde açıklıyor. Her ne olursa olsun, Japonların yakın bir gelecekte tehlikesiz fugulara kavuşacağı açık. O zaman, pek çok ülkenin, bu arada Avrupa Birliği’nin fugu ithal yasağı da kalkabilir. Buna karşılık, asırlara uzanan fugu merakının, balığın kekremsi lezzetinden değil de ölümle oyun oynama heyecanından kaynaklandığını ileri sürenler, tehlikesiz kültür fugularını kimsenin yemeyeceğini, tıpkı uyuşturucu gibi, bu kez deniz fugusu kaçakçılığının başlayacağını söylüyor.

KURBAĞA IZGARASI KERTENKELE YAHNİSİ

“Alışagelmedik cinayet”e hevesli polisiye yazarı okurum, fuguyla muguyla uğraşamam dersen, kurbanına başka lezzetler de tattırabilirsin. Örneğin, çok sayıda kurbağa, güçlü nörotoksinler sentezler, düşmanlarını felç eder, nefes almalarını imkansız kılar. Güney Amerika’nın değişik yerlerinde, Brezilya’nın yağmur ormanlarında yaşayan parlak renkli Phyllobates’lerin salgıladığı sıvıyı, mızrak uçlarına sürüp avlananları hatırla. Biraz gezinirsen, altın renkli Phyllobates terribilis’e de rastlayabilirsin. Deri bezlerindeki batrakotoksin öylesine güçlüdür ki, topluiğne başı kadarı bile insanı öldürmeye yeter.
Mavi ayaklı, siyah-beyaz renkteki bedeni ile Dentrobates tinctorius ile olağanüstü güzel mavi renkteki Dendrobates aureus, pumiliotoksin üretir. Gerçi pumiliotoksin, batrakotoksin kadar güçlü bir zehir değildir ama, işine yarayacak kadar ölümcüldür.
Bu arada, turuncu kemerli kızıl kahve Taricha Torosa’yı unutmamalı. Kaliforniya’nın kıyı kesimlerinde yaşayan bu büyük kertenkelenin salgıladığı tarikatoksin, tıpkı balon balığının tetrodotoksin’i gibi sinir iletimini engeller, kasları felç eder.
Bu zehirlerin herhangi birini alıp kurbanına yuttur, sonra karşısına geçip seyret. 15 dakikaya varmadan kendini halsiz hissedecek, zor soluyacak, bir 15 dakika sonra mutlaka ölecek. Yalnız dikkat et, cesede otopsi yaptırtmamaya çalış. Çünkü o zaman, seni ben bile kurtaramam.
Yazının Devamını Oku

Balıkların arasında Rolex’li bir ceset

Yetmiş kişiyi dolandırdı, milyonları alıp kaçtı. Korkup birini öldürdü. Biraz adli tıp bilse, biraz da saatlerden anlasa, zor yakalanırdı. 28 Temmuz 1996 sabahı, İngiltere kıyılarından birkaç mil açıkta, kayalık dipli bir yerde ağ topluyorlardı. “Şeytanın bacağını kırdık” dediler. Haftalardır böylesine zorlanmamışlardı. Balıklar tekneye dökülürken, önce Danfort çapayı gördüler, ardından sağ bileğinde saati, kahverengi ayakkabıları, yeşil pantolonu, mavi kareli gömleğiyle 40-50 yaşlarındaki, uzun boylu, yapılı adamı. Bir o yana, bir bu yana döndürüp incelediler, üzerinde kimlik aradılar. Pantolon cepleri dışarıdaydı, biri suya atmadan boşaltmıştı anlaşılan. “Gözleri yerinde” dedi Kaptan John Copik oğluna dönerek, “suda fazla kalmış olamaz”. Yüzü tanınmaz haldeki adamı sahil güvenliğe teslim ettiklerinde, saat 16.00’ya geliyordu. Cesetle birlikte çektikleri çapadan söz etmeyi unuttular. Gerisin geri sokuşturdukları pantolon ceplerine ise /images/100/0x0/55ea0f8ff018fbb8f868b040hiç değinmediler. “Neme lazım, bakarsın polis bizi ölü soyuculukla suçlar” demişti, oğul.
Otopsiye giren Dr. Fernanda “Akciğerinde su var, denize düşerken canlıymış, ensesindeki yara öldürücü değil, kalçasının sol yanı, dizinin arkası ezik, ölüm nedeni suda boğulma. Öleli 1-2 hafta oluyor” dedi. “Haklısın” diye yanıtladı Dr. Little, “Ceset, kıyıdan çok uzakta bulunmuş. Güvertede ayağı kaymış, başını bir yere vurmuş, bilincini kaybetmiş, suya yuvarlanmış ve boğulmuş olmalı.” “Olabilir” dedi polis, “ama olmayabilir de.” Ne de olsa, o bir Devon polisiydi, Devon da, Agatha Christie’nin memleketi. “Önce kim olduğunu bulmalıyız. Giysilerin bir özelliği yok. Fotoğrafını göstersek, işe yaramaz. Ne parmakizi, ne DNA’sı veritabanında mevcut. Dövmenin benzerine kimse rastlamamış.” Sağ elinin sırtındaki, uzaktan bakıldığında çınar yaprağı gibi duran, yaklaşıldığında minik yıldızları görünen dövmeden söz ediyordu.

İLK İPUCU OTOPSİ TEKNİSYENİNDEN

Kimi zaman ilk ipucu, beklenmedik bir zamanda, beklenmedik birinin aklına düşer. Dr. Little ile Dr. Fernanda sudan çıkartılan başka bir cesetle uğraşırken, organları tartmakta olan otopsi teknisyeni, “Şu bileğindeki saat vardı ya” dedi “İki hafta kadar önce otopsisini yaptığınız, sağ eli dövmeli adamın kolundaki. Hani 11.35’te durmuş, ayın 22’sini gösteren gümüş renkteki saat. O bir Rolex’ti. Bildiğim kadarıyla, her Rolex’in kendine özgü bir seri numarası olur.”
Buradan sonrası çorap söküğü gibi geldi. Rolex’in İngiltere’deki temsilciliğinin genel müdürü Henry Hudson, “Saat, 1967 Cenevre yapımı Rolex Oyster Perpetual Chronometer, üç kez servise girmiş, 1977, 1982 ve 1986’da. Sahibi üç ayrı adres vermiş ama, üçü de Harrogate’de, adı Ronald Platt.” bilgisini verdi. Polis, Ronald Platt’ın 22 Mart 1945 doğumlu olduğunu, halen Harrogate’de değil, Chelmsford’da kirada oturduğunu ve en son, 21 Haziran’da, yani ceset denizden çıkarılmadan 5 hafta kadar önce görüldüğünü saptadı. Evi kiralarken, David Davis adlı birini kefil göstermişti. Kayıtlarda kefilin adresi yoktu ama, cep telefonu vardı. Polis mutluydu. Aradan haftalar geçmiş olsa da, en azından Platt’ın öldüğünü haber verecek, cesedi teslim edecek birini bulmuştu, David’i aradı.

POLİS ADRESİ ŞAŞIRDI ÇOK DA İYİ OLDU

“Ronald arkadaşımdı” dedi David. “Haziran sonlarına doğru 2 bin İngiliz lirası verdim, Fransa’ya iş kurmaya gitti.” David, kuvvetli Amerikan aksanı ile İngilizce konuşan, 50’lerinde, uzun boylu, iyi giyimli biriydi. Platt’ın, 60’larda Kanada ordusunda çalıştığını, bir zamanlar Elaine Boyes adlı bir kızla yaşadığını, sağ elinin sırtına Kanada bayrağının üzerindeki çınar yaprağına benzeyen bir dövme yaptırdığını, 20’li yaşlarında annesinin aldığı Rolex’i kolundan hiç çıkartmadığını anlattı. “Aklınıza bir şey gelirse, mutlaka arayın” dedi. Adresini verdi: Chelmsford yakınlarında, Küçük Londra Çiftliği.
Yeşil pantolonuyla sudan çıkan adam, hiç kuşku yok Ronald Platt’tı. Kanada polisi ile irtibata geçildi. Ordu arşivinden temin edilen fotoğrafta, dövmesi ve saatinin görülmesi bir yana, parmakizleri cesedinkileri tuttu, Dr. Hugh Walters, 1963 tarihli diş röntgeninin öleninkilere uyduğunu bildirdi. İyi de Ronald Platt, son görüldüğü 21 Haziran ile, sudan çıktığı 28 Temmuz arasında neredeydi? Polis, David’i ziyaret etmeye karar verdi ve hiç olmayacak, ama çok işe yarayacak bir hata yaptı. Chelmsford yakınlarında, Küçük Londra Çiftliği yerine Küçük Londra Evi’nin kapısını çaldı.
“Yanlış geldiniz” dedi kapıyı açan ihtiyar. “Londra Çiftliği yandaki ev. Kimi arıyorsunuz ki?” Polis kimi aradığını söyledi. “Yine yanlış” dedi adam, “Yandaki evde David Davis değil, üç yıldır Amerikalı Ronald Platt, genç karısı ve iki küçük çocuğu oturuyor. Borsacıdır, iyi kazanır, Devon’da demirli yatı bile var.” Teşekkür etti polis, “Lütfen geldiğimi kimseye söylemeyin” diye tembihleyip gitti. Merkezde gördüğü, adının David Davis olduğunu söyleyen kişi, cesedin kimliğini çalmıştı anlaşılan. Yoksa, başına vurup, suya atan da o muydu? Telefon kayıtlarını istediler.

BORÇLARINI TEMİZLERİM BANA KİMLİĞİNİ BIRAK VE GİT

Elaine Boyes, Amerikalının telefonda konuştuklarından biriydi. “David Davis’i geçen hafta aradım” diye anlattı. “90’ların başında tanıştık. Beni Avrupa’nın değişik kentlerine gönderdi. Koleksiyoncuların elindeki antikaların ve yağlı boya tabloların fotoğraflarını çektim, yanıma verdiği paraları, Fransa ve İsviçre bankalarına yatırdım. O aralar, gençliğini Kanada’da geçirmiş Ronald Platt adlı bir İngilizle birlikteydim. Kredi kartı borçlarını ve vergisini ödeyemeyince başı derde girdi. Üç yıl önce, Davis ona bir zarf verdi. “Üzülmeyin artık, size birer Londra-Calgary bileti aldım. Borçlarını da kapatacağım, gitmeden bana kredi kartlarını, ehliyetini, nüfus kağıdını ve çek karneni bırak” dedi. Platt ile Kanada’ya uçtuktan bir süre sonra aramız açıldı, ben İngiltere’ye döndüm. İş bulamayınca, onun da buraya geldiğini öğrendim. Ronald’ı bulmak için Davis’i aradım. Onu en son haziranda gördüğünü söyledi ama, cesedinin sudan çıkartıldığını anlatmadı.”
Savcı, polisin bütün ısrarına rağmen, Küçük Londra Çiftliği’nin aranmasına izin vermedi. “Vergisini zamanında ödeyen yabancı ve zengin bir işadamı” dedi. Amerikan vatandaşı David Davis sanılan adamın cep telefonu sinyallerini incelendiğinde, işin rengi değişecekti.

KUNDAKTAKİ KÜLÇE ALTINLAR

David Davis, temmuz ayında cep telefonunu, evinden bir hayli uzakta, Devon’dan kullanmıştı. Bir resepsiyoncu “doğrudur” dedi, “fotoğraftaki adam buradaydı. Yanında biri daha vardı, elindeki dövme çok hoşuma gitmişti. Ben Kanadalıyım, çınar yaprağı milli işaretimizdir.”
31 Ekim 1996 sabahı, saat 10.30’da sivil polisler, Davis’in evden çıktığını ve bir taksiye bindiğini gördüler. Yolu kestiler, araçtan inmesini söylediler. Ellerini başının üzerine koyan Davis “Sizin için ne yapabilirim, beyler?” diye sordu. Üzerinden Ronald Platt adına düzenlenmiş kredi kartları ve çek defteri, David Davis adına düzenlenmiş nüfus kağıdı çıktı. “Sizi, Ronald Platt’ı öldürmekten tutukluyoruz” dediler, “evinizi arayacağız”. Bodrum katındaki yağlı boya tablolara, sahte kimliklere, bebeğin kundağına saklı külçe altınlara ve 10 bin İngiliz lirasına el koydular. David Davis ile çocuğu olabilecek yaştaki karısını tutukladılar. Bayan Davis, aslında karısı değil kızıydı, bir iddiaya göre de babasının çocuklarını doğurmuştu, ancak polisin henüz bundan haberi yoktu.

ÇAPADAKİ DERİ, KEMERDEKİ ÇİNKO, YASTIKTAKİ SAÇ

“Başka bir şey hatırlamıyor musunuz?” diye sordu polis. “Bir de Sowester marka Danfort tipi çapa vardı ama söylemeyi unuttuk” dediler. Çapanın metal analizi yapıldı, cesedin kemerindeki kalıntılarla örtüştüğü saptandı. Çapaya takılıp kalmış küçük bir deri parçası, kemerin derisine uydu. Ölenin kalçasında ve sol bacağındaki ezikler çapanın boyu ve özelliklerini tuttu. “Cepleri dışarıdaydı” dedi baba Copik. “Biz içine sokuşturduk, size söylemeye korktuk”. Polis, adamın ayağının kayıp suya düşmediğine, cepleri boşaltıldıktan sonra, çapanın beline bir kılıç misali takılıp suya atıldığına emindi. Belli ki katil, değil 4.5-5 kiloluk bir çapa, beton bağlansa, sudaki bir cesedin dipte kalmayıp yükseleceğini, hayal bile edememişti. İyi de katil kimdi? 3 gündür sorgulanan David Davis, “ben öldürmedim” diyordu. Gözaltı süresi sona yaklaşmaktaydı. Böyle giderse, David Davis’in elini kolunu sallayarak eve döneceği açıktı.
Delilleri bulduran, genellikle olay yeri inceleme uzmanlarının bilgi ve becerisidir. Genellikle diyorum. Çünkü kimi zaman, görünmez bir el onlara yardım eder. David Davis, bu arada yatı Lady Jane’in içini dışını temizletmiş olduğundan, iki kez incelendiği halde, tek bir parmakizine rastlanmamıştı. Son bir kez yatı görmeye gittiler. Mutfak tezgahının altında, evvelce dikkatlerini çekmemiş küçük bir naylon poşet ile R. Platt adına çıkartılmış 8 Temmuz 1996 tarihli bir kredi kartı fişi buldular. Poşetin üzerinde tek bir parmakizi vardı, denizden ölüsü çıkan Ronald Platt’ınki. Kredi kartıyla bir çapa alınmıştı ve çapa yatta yoktu. Bir koltuk döşemesine yapışmış, ucundan deri sallanan 3-5 saç telinin DNA’sı, öleninkinin aynıydı.
Hâlâ “Yetmez” diyordu savcı, “bu deliller onu cinayetle suçlamaya yetmez. Adamın ne zaman öldüğünü bile bilmiyorsunuz. O sırada Davis’in nerede olduğunu bilmiyorsunuz.”

KOL SAATİ VE GPS’LE YAKALANAN KATİL

Ronald Platt’ın kolundaki Rolex, hareketle kurulan, kol sallanmadığında duran bir saatti. Polisler, kımıldatılmayan Rolex’in 44 saatte durduğunu saptayınca, Platt’ın 20 Temmuz’da suya düştüğünü hesapladılar. Acaba, Davis’in yatı ayın 20’sinde neredeydi? Bu sorunun cevabı, Eylül ayında Platt adına kiralanmış konteynerdeydi. Yağlı boya tablolar, önemli miktarda nakit para, külçe altınların arasına sıkışmış, Apelco GXL 1100 marka bir GPS alıcısında. Bir GPS aleti kapatıldığında, son bulunduğu yerin koordinatlarını, günü ve saati hafızasında tutar. Apelco GXL’in hafızasında kalan tarih neydi dersiniz? 20 Temmuz 1996, 20.59. Peki, koordinatlar? Tam, baba oğulun, balıklarla birlikte Ronald Platt’ı denizden çıkarttıkları yer.
Aslında, David Davis’in adı Albert Johnson Walker’di. Amerikalı değil, Kanadalıydı. 70 kadar yatırımcıyı dolandırarak topladığı milyonlarca doları ve eşim diye tanıtacağı 15 yaşındaki kızını yanına alıp ülkesini terketmiş, kimliğini çaldığı adam geri dönünce, foyasının meydana çıkacağından korkup, öldürmüştü. İnterpol’ün arananlar listesindeki ilk ve tek Kanadalı Walker, 1998’de ömür boyu hapse mahkûm oldu. Cezasının 7 yılını İngiltere’de çektikten sonra ülkesine iade edildi. 2013’te denetimli serbestlik hakkını kazanacak olan Walker, cinayeti hiçbir zaman kabul etmedi, topladığı 2.5 milyon doların ancak bir milyonu bulunabildi, küçük kızının doğurduğu iki çocuğun babası olup olmadığı gündeme gelmedi.
Yazının Devamını Oku

Ölüler konuşmaz

Her ikisi de bilim adamıydı ve her ikisi de biyolojik silah uzmanı. Önce biri, beş kişiyi öldüren antrakslı mektupları göndermekle suçlandı, sonra diğeri. İlki aklandı, dolar milyoneri oldu. Diğeri, yargılanamadan öldü. Birkaç ay daha hayatta kalabilseydi, belki kül olup havalara savrulmayacaktı. Hatta yıl sonuna varmadan o da zengin olabilirdi. 9 Ağustos 2008 Cumartesi sabahı, 2. Cadde, Doğu 118’deki beyaz boyalı küçük kilisede biraraya gelenler, pek sıradan kişiler değildi. Müteveffanın kızı, oğlu ve 33 yıllık eşi hariç, hemen hepsi, Amerikan ordusunun Fort Detrick’teki bulaşıcı hastalıklar araştırma enstitüsünde çalışan bilim insanlarıydı. Tıpkı, onun gibi. “Ne kadar iyi bir eşti, çocuklarına ne kadar da düşkündü.” dedi aralarından biri. “Her pazar şu kiliseye gelmişsem eğer, onun orgunu dinlemek içindi” dedi bir diğeri. Rahip Murphy, duasını tamamlamak üzereydi ki, arka sıralarda oturan bir kadın, yanındakinin kulağına eğildi, “36 yıl memleket için çalıştıktan sonra, vatan hainliği ile suçlanmaya dayanamadı, 2 şişe kodeinli hap yuttu” diye fısıldadı. “2001 Ekim’inde 5 kişiyi öldüren şarbonlu, yani antrakslı mektupları o gönderdi diyorlar, ne garip ki, Irak’ta savaşan askerlerimizi kara ölümden koruyan antraks aşısını da o üretmişti.” /images/100/0x0/55ea1fb9f018fbb8f86cb0d2
Kadın haklı mıydı bilinmez. Ölümü, belki intihar değil kazaydı. Son zamanlarda çok içiyordu çünkü. Bir psikiyatra da gidiyordu. Kullandığı ilaçlardan biri alkolle etkileşime girip, ölümüne yol açmış olabilirdi. Gerçeğin ortaya çıkması mümkün değil. Otopsi yapılmasına gerek duyulmadı çünkü. Kaldırıldığı hastanenin kan tahlili sonuçlarıyla yetinildi.
Törenden sonra dağıldılar. Mikrobiyolog Dr. Bruce Edwards Ivins’in cenazesi, yandaki mezarlığa değil, doğruca krematoryuma götürüldü. Vasiyetine “Yakılmak istiyorum” diye yazmıştı, “Gömmeye kalkarsanız, bankadaki 50 bin dolarımı, Aile Planlaması Kliniği’ne bağışlıyorum.” Kürtajlarıyla tanınan kliniğin, Dr. Ivins’in can düşmanı olduğunu herkes bilirdi. Doğrusu, yakılmak için bundan daha iyi bir tehdit bulamazdı.

KOMPLOCULAR SORUYOR: İNTİHAR MI, CİNAYET Mİ? NEDEN YAKILDI?

Suçlu olduğuna inanan komplo teorisyenleri, 62 yaşındaki bir erkeğin, gün 24 saat izlenmesinin ve ilk gençliğindeki kız arkadaşları da dahil olmak üzere, özel hayatının en ince ayrıntılarına kadar girilmesinin yarattığı psikolojik baskılara dayanamayıp intihar ettiğini kabul etmiyor. “Kendini öldürdü ve yaktırdı, çünkü bedeni dahil, her türlü delili yok etmek istedi” diyor.
“Bedenindeki deliller”den kasıt, yıllardır antraks araştırmalarında çalıştığından, kanında dolaşması muhtemel antraks bakterilerinin DNA profilleri. Eğer bunlar incelenebilseydi ve biri laboratuvarındaki buzdolabında bulunan RMR-1029 kodlu cam kaptaki antraksın DNA’sı ile uyuşsaydı, mektupları onun gönderdiği iddiası kuvvetlenecekti. Çünkü, mektuplardaki antraksın DNA profilinin, buzdolabındaki RMR-1029’u tuttuğu söylenmişti.
Masumluğuna inanan komplo teorisyenleri ise, yılan hikayesine dönen, ülke tarihinin en pahalı soruşturmasını kapatabilmek için öldürüldüğünü, “Gördünüz mü, esas suçlu oydu, idam cezasıyla yargılanacağını anladığı için intihar etti” deneceğini ileri sürüyor.
Bu kafa karışıklığını gidermek mümkün olamayacak. Ölüler konuşamaz çünkü. Halbuki, Dr. Ivins 24 şubat 2009’a kadar sabredebilseydi, büyük bir olasılıkla şimdi yaşıyor olacak, önümüzdeki aylarda yargıç önüne çıkacak, FBI elindeki delilleri sunacak, Dr. Ivins ya suçunu kabullenecek ya da kendini savunabilecek, biz de yıllardır tartıştığımız bir olayın ardındaki gerçeği görebilecektik. Dr. Ivins masumsa, yıl sonuna varmadan dolar milyoneri olacağı kesindi. Tıpkı, FBI’ın ondan önce suçladığı, bir diğer biyolojik silah uzmanı, virolog Dr. Steven Hatfill gibi.

HASTAYI KASAP SANDILAR GAZETECİ ÇIKTI

Enfeksiyon hastalıkları uzmanı Dr. Larry Bush, 2 Ekim 2001 sabahı Florida’daki Atlantis JFK Tıp Merkezi’ni mikrobiyoloji laboratuvarına çağırıldı. Sabaha karşı, yüksek ateşle, bilinci kapalı olarak acile getirilen 63 yaşındaki erkek hastaya menenjit tanısı konmuştu ve beyin-omurilik sıvısı preparatına bir de onun bakması isteniyordu.
Dr. Bush, mikroskoba gözünü dayadı. Parlak ve yuvarlak alanının içinde, mavi renkli çomakları gördü. “Hasta kasap mı, çoban mı? diye sordu. “Ne münasebet” dedi laboratuvarın sorumlusu, “hayvanın ne canlısı, ne ölüsüyle ilgisi var. American Media şirketinde fotoğraf editörüymüş.” Saçmalama Larry, dedi doktor beyninin içinde. “11 Eylül’ün üzerinden sadece 3 hafta geçti. Yoksa şimdi antraksla mı saldırıyorlar?”
Komplo teorilerini severdi Dr. Bush. “Başkan Kennedy öyle değil, böyle öldürüldü” diye fikirler yürütürdü, durup, durup. Son zamanlarda da aklını biyolojik silahlara takmıştı. 100 yılda sadece 18 kez rastlanan antraksın aklına gelmesi bundandı. “Bir de CDC’dekiler baksın” dedi. Yanılmış olmayı ne kadar isterdi.
Dr. Larry Bush yanılmıyordu. Teyid için başvurduğu Atlanta’daki Bulaşıcı Hastalıkları Kontrol Merkezi CDC’nin raporu, gördüklerinin antraks basili olduğunu kanıtladı.
Bay Robert Stevens, üç güne varmadan öldü. Ertesi gün Sağlık Bakanlığı, “Bir biyolojik saldırıyla karşı karşıyayız” açıklamasını yaptı. Birkaç hafta içinde, hastanelik olan 22 kişiden dördü öldü.

FBI 2.5 MİLYON DOLAR ÖDÜL VAAD ETTİ

Tek ortak noktaları vardı: Medya mensuplarına ve iki demokrat senatöre gönderilmiş mektupları açmak. Ülke felç olmuştu. Kongre toplanamıyor, Anayasa Mahkemesi binası boşaltılıyor, televizyon stüdyoları ve gazete binaları, gaz maskeli, tepeden tırnağa özel giysiler içindeki personelce taranıyor, yüzlerce posta kutusundan örnek alınıyordu.
Saldırganlar antraksı nereden bulmuş olabilirlerdi ki? Princeton, New Jersey’den postalanan zarfların içinden “Antibiyotik alın. Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Allah büyüktür” yazılı kağıtlar çıkmıştı. Başkan Bush gibi pek çok kişi “Yurtdışındaki bir terör örgütü olmalı” diye düşündü. “Muhtemelen El Kaide.
FBI, bilgi verecek olana 2.5 milyon dolar ödül vereceğini ilan etti. Amerikan Mikrobiyoloji Derneği’nin 40 bin üyesine “Aranızdan bir veya birkaçı mektupları göndereni tanıyor, yardım edin” diye e-posta gönderdi. Antrakslı mektup korkusu bütün dünyayı, bu arada ülkemizi de sardı. Bir süre, göndericisini tanımadığımız her mektup ve paketi, eldiven ve maskeyle açtık. Bütün önlemlerde olduğu gibi, panik geçince, eldiveni de maskeyi de, bir kenara attık.

SUÇLANANLARDAN BİRİ ZENGİN OLDU DİĞERİ İNTİHAR ETTİ

Mikroorganizmaların alt türlerine ya da genetik varyantlarına suş denir. Mektuplarda ve ölenlerin kanında, antraks basilinin Ames suşuna rastlanmıştı. FBI, ülkenin 16 laboratuvarında bu bakteriyle araştırmalar yapıldığını biliyordu. Silahlı Kuvvetlerin Fort Detrick’teki araştırma merkezi bunlardan biriydi ve 1997-99 arasında Fort Detrick’te çalışan Dr. Steven Hatfill, FBI’nın şüpheliler listesinin birinci sırasındaydı. Çünkü, biyolojik silah uzmanı Dr. Hatfill, 99’da bir rapor yayınlamıştı. Raporda, zarf içine konan 2.5 gram antraksın, postacılar tarafından fark edilmeyeceği kayıtlıydı ve 2001 Ekim’inde Senatör Tom Dascle’ye gönderilen mektup zarfındaki antraks miktarı 2 gramdı. Dr. Hartfill’in özgeçmişinde yer alan bilgilerden bazılarını uydurduğu da ortaya çıkmıştı. Üstelik, antrakslı mektupların postalanmasından hemen önce antibiyotik almaya başlamıştı.
FBI’ın Dr. Hartfill’den kuşkulanmasının nedeni sadece bunlar olmasa da, aylar sonra “pardon” demek zorunda kaldı. Dr. Hartfill de, itibarını beş paralık ettiklerinden ötürü, hem Adalet Bakanlığı’nı, hem de hakkında tek satır yazmış, tek kare fotoğrafını göstermiş olan hangi gazete, hangi televizyon kanalı ve bulgularını toplumla paylaşmış hangi bilirkişi varsa mahkemeye verdi. Kimiyle uzlaştı, kimiyle uzlaşamadı, nihayetinde milyonlarca doların sahibi oldu.
6 Ağustos 2008’de FBI ve Adalet Bakanlığı yetkilileri bir basın toplantısı yaptılar ve “2001 Eylül ve Ekim’inde çok sayıda kongre üyesi ve medya mensubuna imzasız antrakslı mektuplar göndererek 5 kişinin ölümüne ve pek çok kişinin hastalanmasına neden olan Dr. Bruce Edwards Ivins’dir” dediler. Dr. Ivins, tıpkı “pardon” denen Dr. Hartfill gibi, Silahlı Kuvvetlerin Fort Detrick’teki merkezinde çalışan bir araştırıcıydı. Bu kez FBI’nın elinde, antraks DNA’sına dayanan deliller vardı ama, mahkemeye çıkartacağı zanlı yoktu. Dr. Bruce Edwards Ivins, resmen suçlanmasından birkaç gün önce, 29 Temmuz 2008’de intihar etmişti.

CİNAYET SİLAHI BUZDOLABINDA AMA KATİL KİM?

29 Ocak 2006’da, yine bu sayfada yayınlanan “Biyoterör komplo teorisi değil, gerçeğin ta kendisidir” başlıklı yazımda, “Henüz, mektuplardaki ve şarbondan ölenlerin vücudundaki “Bacillus anthracis”in DNA profili ile, dünyanın değişik yerlerinden gönderilen “Ames”lerin hiçbirinin profili tutmadı. Katil , kimbilir kimin buzdolabında?” diye yazmıştım.
Bundan 2.5 yıl sonra FBI, katil Ames’in Dr. Bruce Edwards Ivins’in buzdolabında olduğunu ileri sürdü ve bu sonuca varmasını sağlayan deneylerle ilgili konuşma yasağını kaldırdı. Verilerin en kısa zamanda uluslararası hakemli bilimsel dergilerde yayınlanacağını, böylelikle kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, mektuplara bulaşık antraks bakterileri ile, Irvins’in laboratuvarındaki buzdolabında bulunan kaptaki organizmanın birbirinin aynı olduğunun görüleceğini açıkladı.
Henüz bu yönde herhangi bir makale yayınlanmadı ama, toplanan delilleri bizzat çalışan resmi bilirkişilerden bazıları, Amerikan Mikrobiyoloji Derneği’nin 22-25 Şubat 2009 arasında düzenlenen toplantısının, 24 Şubat tarihli panelinde ilk kez konuştular ve gerek DNA, gerekse kimyasal analizlerle ilgili kafalarda soru işaretleri yaratan önemli açıklamalarda bulundular. Bilirkişilerin hepsi, saldırıda kullanılan bakteri, “büyük bir olasılıkla Dr. Bruce Edwards Ivins’in buzdolabındaki RMR-1029 kodlu kaptan kaynaklanıyor” dedi. Bu kuşkular, 7 yıldır sürmekte olan soruşturmanın kolay kolay tamamlanamayacağının, belki de Dr. Ivins’ın gereksiz yere intihar ettiğinin bir işareti.
Saldırıda kullanılan bakterinin, doktorun buzdolabındaki RMR-1029 kodlu kaptan kaynaklandığını kabul etsek bile, dolabı başka birinin açamayacağı kanıtlanmadan, mektupları onun gönderdiği kesinlik kazanamaz. Kısacası, 2001 antraks saldırısının henüz sadece kaynağı belli, saldırganın kimliği meçhul.
İş böylesine sarpa sarınca, Amerikalı komplo teorisyenleri yeni bir senaryo ürettiler. “Terörle mücadele yasasına dayanarak zaten her yeri arıyor, herkesi dinliyor, e-postaları, chat’leri izliyorlardı. Geriye sadece postadaki paketler, mektuplar kalmıştı. Antraks soruşturmasını ileri sürerek, şimdi onları da açıyorlar” deniyor.

YARSAV BAŞKANI’NA GÖNDERİLEN TOZ ŞARBON DEĞİL PABA ÇIKTI

Geçtiğimiz haftalarda, üzerinde ABD’den gönderildiğini gösteren damga bulunan mektup zarfını açan Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, masasına dökülen tozun, haklı olarak antraks (şarbon) olacağından kuşkulanmış, Refik Saydam Hıfzıssıhha laboratuvarları, tozun paraaminobenzoik asit, kısaca PABA olduğunu bildirince, rahat bir nefes almıştık. Çünkü maya, melas, mantar, ıspanak ve tahılda bulunan PABA, deriye sürüldüğünde bazılarında allerjiye, çok miktarda yutulduğunda ise bulantı, kusma, ateş, hatta komaya yol açmakla birlikte, antraksla karşılaştırıldığında, sütten çıkmış ak kaşık kadar masumdur. Yeri gelmişken, 1919’da 9. Kolordu sağlık müfettişi muavinliği görevi ile Mustafa Kemal’in yanında Samsun’a çıkan, ilk Sağlık Bakanımız, 4. Başbakanımız, askeri tıbbiyeli Dr. Refik İbrahim Saydam Bey’in adını gururla taşıyan Hıfzıssıhha’nın, ülkemizde Kimyasal, Biyolojik, Radyasyon ve Nükleer Tehlikeli Maddeler (KBRN) Birimi’ni kuran ilk sivil kuruluş olduğunu belirtelim.
Yazının Devamını Oku

Yüz yıl sonra Şanghay yeniden

26 Şubat 2009 akşamı Şanghay’da kadehler, Uluslararası Afyon Komisyonu’nun doğum gününü kutlamak için kalktı.

Az önce, tıpkı 100 yıl öncesindeki gibi, 13 ülkenin imzaladığı Şanghay Deklarasyonu açıklanmış, uyuşturucu ile mücadelede uluslararası işbirliğinin önemi yeniden vurgulanmıştı. Çin Halk Cumhuriyeti, başvurduğu yöntemler her zaman tasvip görmese de, gerek uyuşturucu kaçakçılığı ve bağımlılığı, gerekse irili ufaklı diğer suç tipleriyle mücadelede ilgi odağı olmayı sürdürüyor.

O nu ilk gördüğümde, küçük, dik yakalı, uzun kollu, çok dar ve çok kırmızı bir elbise giymişti Madam Jiang. Adının Lin Jiang olduğunu söylemişti de, ne kadar doğruydu bilemem. Zaten adının ne önemi var. Önemli olan anlattıklarıydı: “Aslen Şanghaylıyım” dedi. “İyi para kazanırsın, diyerek kandırdılar. Şu kuaföre satılacağımı nereden bilecektim.”
“Kuaför” dediği yerin arka tarafında bir masaj salonu vardı ve Madam Jiang, Asya’nın güneydoğusunda, gecenin ileri saatlerine dek açık kalan, kapısının üzerinde beyaz üzerine kırmızı şeritli yanar döner lambası bulunan dükkanların masaj salonlarında, sadece masaj yapılmadığını bildiğimin farkında değildi.
Ulusal ve uluslararası nitelikte kadın ve çocuk kaçakçılığı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin başını çok ağrıtıyor. Bu çerçevede Çin, sadece kaynak ülke değil, hem transit, hem de bir hedef ülke. Çinli kadınlar, genellikle sahte vaatlerle, Malezya, Tayland, İngiltere, ABD, Avustralya, Avrupa, Kanada, Japonya, İtalya, Burma, Singapur, Güney Afrika ve Tayvan’a götürülüyor, buralarda ya seks endüstrisinde ya da işçi olarak çalışmaya zorlanıyor. Benzer şekilde, Çinli çocuklar da kaçırılarak ya da ailelerine para gönderileceği vaadiyle, benzer amaçlarla bu ülkelere götürülüyor. Öte yandan Moğolistan, Burma, Kuzey Kore, Rusya, Vietnam, Ukrayna ve Laos çocukları ve kadınları da Çin’e getirilip, 300-1500 TL karşılığında satılıyor. Yılda 10-20 bin kadar çocuk ve kadının, Çin’in bir bölgesinden diğerine kaçırıldığı da biliniyor. Çin hükümetinin 1 Ocak 2008’de yürürlüğe giren 5 yıllık eylem planı, bu sorunun üzerine daha koordine biçimde gitmesini ve ilgili ülkelerle işbirliğini sağlayacak.

GÖZ BEBEKLERİ KÜÇÜK KADIN

Yazının Devamını Oku

Şam’da 72 saat

Önceki hafta pazar gecesi, Türk Hava Yolları’nın Şam uçağındaydım. Yolcu sayısının fazlalığı ve bazılarının el çantalarında matkap, tornavida gibi malzemeler taşıması yüzünden, güvenlik kontrolleri alışılagelmişten uzun sürdü. Şiddetli rüzgara rağmen, en ufak bir rahatsızlık hissetmeden inişimizi kimse alkışlamayınca, doğrusu biraz garipsedim. Biz Türkler, kötü hava koşullarında sağ salim toprağa dokunmamızı sağlayan pilotlarımızı hep alkışlarız. Beni karşılamaya gelen, takım elbiseli kravatlı olanlardan en yaşlısı, elini uzatıp “merhaba” dedi. Bu, Suriye’nin uyuşturucu ile mücadelesinden sorumlu General Ahmad Al-houri ile ilk karşılaşmamızdı. 72 saat sonra vedalaştığımızda, birbirimizi 40 yıldır tanıyormuşcasına dost olmuştuk.

Doğrusu, Viyana’nın penceresiz toplantı salonunda geçirdiğim yorucu dönem ile ay sonu katılacağım Şangay’daki uyuşturucu ile mücadelenin 100. yıl kutlamaları öncesinde, Şam’ın bana çok iyi geleceğinden emindim. Pasaport işlemlerim tamamlanırken, generalle karşılıklı yudumladığımız “mırra”, bunun ilk işaretiydi. Avuç içine sığan, küçük ve kulpsuz porselen fincandaki sert kahvenin tadını ve kakulenin ona çok yakışan kokusunu, Arap coğrafyasındaki önceki ziyaretlerimden biliyordum. Bir diğeri, Şam’dan ayrılırken, en az iki kilo alacağım ve damarlarımda kan yerine kahve dolaşacak kadar çok mırra içeceğimdi.
Havaalanını kente bağlayan geniş, aydınlık asfaltta, ara sıra gözüme takılan kilometre saatine göre sadece 90 - 100 ile, rüzgarın sesinden olsa gerek, bana, “uçarcasına” gelen kısa bir yolculuktan sonra Şam’a ulaştık. Sabahın üçü olmak üzereydi. Etrafta kimseler yoktu. Yol üzerindeki açık dükkanlar dikkatimi çekti. Üstelik sadece marketler değil, oyuncakçılar da açıktı. “Hırsızlık ne oranda?” diye sordum. “Yok denecek kadar az” dediler.
2009 başında Dedeman’a dönüşen Le Meridien otelinin taze ekmek kokan lobisinde henüz kimseler yoktu. Birkaç saate kalmadan burasının, kadınlı erkekli Suriyelilerin ve turistlerin dolduracağı ve keyifle sohbet edeceği bir mekana dönüşeceğini anlattılar. Ertesi gün, tanışma fırsatını bulacağım ve uzunca bir süre “Acaba akraba mıyız?” sorusuna yanıt arayacağımız finans müdürü Barış Atasoy, yıl sonuna varmadan otelin, Türk kültürünün öne çıktığı modern bir mekan haline geleceğini ve Dedeman Grubu olarak, Suriye’de iki otelin daha işletmesini aldıklarını aktaracaktı.
8. kattaki odamdan dışarıya baktığımda, gökyüzüne doğru yükselen bir ışık denizi gördüm. Ara ara göze çarpan yeşil pırıltılar, orada bir minarenin bulunduğunun kanıtıydı. Sadece Şam ile kısıtlı bir iş seyahati de olsa, Suriye’ye geldiğime seviniyordum. Babamın teyzeleri Basriye ve Kadriye Hanım’lardan bu yöreleri, eşimin annesi Emel Hanım’dan doğduğu ve çocukluk günlerinin geçtiği Halep’i o kadar çok dinlemiştik ki.
9 Şubat sabahı, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Kurulu Sekreterya’sından bana eşlik eden İmrich Betko ile birlikte, üç gün sürecek çalışmalara başladım. Suriye’nin yazılı ve görsel medyasında geniş biçimde yer bulan ziyaretim sırasında, adalet ve içişleri bakanlarından yeni yasal düzenlemeler, suç ve suçlu istatistiklerine ilişkin bilgi aldım, polisler ve gümrükçülerle bölgenin sorunlarını tartıştım, polis akademisinde kısa bir sunumum oldu.
Önceleri, sadece erkeklerin hakim olduğunu sandığım dünya, iki yerde değişti. Bunlardan ilki, Sağlık Bakanlığı’ydı. Müsteşarından daire başkanlarına, bilgili, deneyimli ve güçlü kadınların görev yaptığını görmek, beni mutlu etti.
Diğeri, 2006 yılında yeni binasına taşınmış olan, en ileri teknolojilerle donatılmış kriminal laboratuvardı. Her biri işinin ehli uzmanlar arasında, özellikle DNA analizleri bölümünde görevli genç, motivasyonu yüksek, bilgili, bakımlı (üstelik çok da güzel) kadın meslektaşlarla sohbet etmekten büyük keyif aldım.
Uyuşturucunun gerek arz, gerekse talebi ile mücadele edenlerle yapılan her görüşme, eninde sonunda aynı konuya geldi: Captagon. Çünkü Suriye, bir zamanlar patentli bir ilaç olan, günümüzde artık yasal imalatı bulunmayan, ancak bu adla pazarlanan yasadışı ürünlerin geçit yolu üzerinde bulunuyor. Kısacası, Türkiye için eroin ne ise, Suriye için Captagon da o.

SAHTE CAPTAGON ARAP GENÇLERİNİ TEHDİT EDİYOR

Son iki yılda karşılaştığım, gerek Birleşik Arap Emirlikleri, gerekse Suudi Arabistan ve Suriyeli yetkililer, yakaladıkları Captagon’un Bulgaristan’da imal edildiği, Türkiye ve Suriye üzerinden taşındığı ve başlıca tüketicinin (kaçakçılara verilen idam cezasına rağmen) Suudiler olduğunda hemfikir. Genç kadınlar zayıflamak, erkekler uzun süre uykusuz kalabilmek amacıyla kullanıyorlar.
Geçtiğimiz yıl Türkiye’de 3.5 milyona yakın Captagon tableti ele geçti. Ancak ülkemizin bu madde açısından sadece bir köprü olduğunu söylemek doğru olmaz. Zaman zaman irili ufaklı laboratuvarlar ve Captagon sentezinde kullanılan öncül kimyasallar da yakalanıyor. Son örneği, 17 Şubat’ta 2 milyonun üzerinde hapın bulunduğu, İstanbul’daki kimya fabrikası.
İlk kez 1968’de depresyon, narkolepsi ve dikkat eksikliği gibi bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmak üzere piyasaya sürülen gerçek Captagon, fenetilin adlı bir kimyasal içermekteydi. Bu ilaç, 20 yıldır imal edilmiyor. Yerini, aynı adla pazarlanan, farklı renk, şekil ve logolarla piyasaya sürülen, amfetamin içerdiği söylenen sahteleri aldı. Kriminal laboratuvarlar, ne yazık ki yakalanan tabletlerin ayrıntılı kimyasal analizini yapmıyor. Hal böyle olunca, tabletlerin içeriği bilinmiyor, aynı laboratuvarda üretilen ve farklı ülkelerde ele geçen Captagon’lar arasındaki bağlantı delillendirilemiyor.
19 Şubat günü Ankara’da, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Kurulu’nun 2008 yılı dünya raporunu açıkladığım basın toplantısında da belirttiğim gibi, her ülke, ele geçirdiği Captagon’ları aynı yöntemle incelemeli ve sonuçları tıpkı bir DNA bankası gibi ortak bir veri tabanında toplamalı.

SURİYE’NİN GURURU DOKTORUN İZİNİ BULDUM

Eski dostum Dr. Wasim Maziak, Suriye’de sigara, dünyada nargile içimi ile mücadelenin öncüsü olmuş. Dünya Sağlık Örgütü’nün, onun araştırmalarına dayanan 2005 tarihli raporu, nargileden çıkan dumanın akciğer kanserine ve kalp hastalıklarına yol açan toksik bileşenleri içerdiğini kanıtlıyor.

1995 sonbaharıydı. Amerika’nın Atlanta kentine 150 kilometre kadar uzaklıktaki bir kampta, birbirini tanımaya çalışan 6 erkek ve 4 kadındık. Benim dışımdakiler, Afrika, Asya ve Güney Amerika’nın değişik yerlerinden gelmişti. Kolaylaştırıcılık işlevini üstlenmiş olan Emory Üniversitesi Halk Sağlığı Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Philip Brachman, ülkelerimizde kadınların sahip olduğu hakları, yasalar karşısında durumlarını özetlememizi istedi. Birkaç saate varmadan konu kişiselleşti, kadın-erkek ilişkilerine, cinsellik eğitimine ve cinsel tercihlere uzandı. Akşama doğru, Halep Tıp Fakültesi mezunu, Ukrayna’nın Kiev Tıp Enstitüsü’nden doktoralı genç Wasim Maziak ile benim aramdaki gerginlik, deyim yerindeyse birbirimizin boğazına sarılacak noktaya varmıştı. Henüz ne o, ne de ben, kültürel farklılıklara, gelenek ve göreneklere saygıyı öğrenmiştik.
Topluca katıldığımız çatışma çözme, iletişim becerileri, takım çalışması gibi eğitimler sonunda hepimiz, eskisinden çok daha fazla hoşgörü sahibi olduk, Dr. Maziak da kadın haklarını hararetle savunan, eşcinselleri dışlamayan bir hekime dönüştü. 1996’nın ilk günlerinde ben, değişik kriminal laboratuvar ziyaretlerim için Atlanta’dan ayrıldım, grubun diğer üyeleri halk sağlığı alanındaki projelerini yürütmek üzere Emory Üniversitesi’nde kaldılar. Birbirimizle vedalaşırken duygusal anlar yaşadık. Suriyeli doktorla kucaklaşırken, gözlerimizin dolduğunu belirtmek isterim.
Grubun üyelerinden Sri Lankalı Dr. Prithi’yi, Nepal’in Katmandu’sunda, Kenyalı Nyerere’yi Nairobi’de bulmuştum. Umman Sağlık Bakanlığı’ndan Shariffa Al-Jabri ile sürekli haberleşiriz. Önceki hafta Şam’da, Suriyeli doktoru aradım. Meğerse, Amerika’daki Memphis Üniversitesi’nde halk sağlığı ve bioistatistik doçenti olmuş, doğum yeri Halep’te Suriye Tütün Araştırmaları Merkezi’ni kurmuş, çalışmalarıyla çok sayıda uluslararası ödül kazanmış ve Suriye’de sigara, dünyada nargile içimi ile mücadelenin öncüsüymüş.

HAVADA ELMA KOKUSU VAR

O kokuyu ilk kez Narenj lokantasında hissettim. Tütünle karışık tatlı bir kokuydu. Arka masadan geliyordu. Dayanamadım, dönüp baktım. Yuvarlak bir masanın çevresinde, şık giyimli kadınlı erkekli 7 ya da 8 kişiydiler. Arapça konuşuyorlardı ve hepsi nargile içiyordu. Ertesi gün, Şam’ın bir başka ünlü lokantası Versay’daydık. Bu kez, yemek siparişi vermeden önce, garson nargile isteyip istemediğimizi sordu. Bana eşlik eden Slovak arkadaş, merakından içmek istedi. “Elmalı mı olsun?” diye sordular. Yan masalardan birinde, özenle giyinmiş, 40 yaşlarında birkaç kadın yemek yiyiyordu. Hemen yanıbaşlarında fokurdayan birer nargile şişesi.
Bildiğiniz gibi nargile, özel bir tütün olan tömbekinin dumanını, sudan geçirdikten sonra hortumla içe çekmeye yarayan bir düzenektir. Asya’ya özgü dörtyüz yıllık bir gelenek olmakla birlikte, günümüzde Meksika’dan Güney Afrika’ya, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve ne yazık ki Türkiye’mizde özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşıyor. Nargileyle, fermente edilmiş meyve katkılı, yüze yakın aromatik tömbeki çeşidinin yanı sıra, güzel kokulu bitkisel yağlar eklenmiş tütün, bal, yarı kurutulmuş meyve ve meyve yaprağı katkılı tütün, hatta sadece meyve ağacı yapraklarını içmek de mümkün. (Tabii esrarı da.)
Duman sudan geçerken “temizlenir”, tütün yakılmayıp sadece ısıtıldığından “zehirsizleşir”, şeklindeki söylemler nargile içimini özendirse de, Dünya Sağlık Örgütü’nün, büyük ölçüde Suriyeli dostum Dr. Wasim Maziak’ın araştırmalarına dayanan 2005 tarihli raporu, iddia edilenin aksine, nargileden çıkan dumanın gerek akciğer kanserine, gerekse kalp hastalıklarına yol açan toksik bileşenleri içerdiğini ve tıpkı sigara gibi bağımlılık yaptığını kanıtlıyor.
Tömbeki ya da tütünü olmayan nargileler, elbette nikotin bağımlılığına yol açmaz. Ancak nargileyle içilen her türlü meyve ve yaprağının dumanında, tıpkı küle dönüşen her organik maddenin dumanındaki gibi, kanserojen nitelikte aromatik bileşikler bulunur ve her nefeste bunlar akciğerlere dolar. Hacattepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Nazmi Bilir ve ekibi, 2005 yılında Ankara’daki 273 nargile içicisi ile yaptığı görüşmelerde, gençlerin nargilenin zararlarına ilişkin yeterli bilgi sahibi olmadıkları sonucuna varmıştı.
Suriyeliler, Maassel adını verdikleri aromalı nargilelerin, 90’lı yıllardan başlayarak Arap dünyasının kadın ve gençleri arasında salgın halinde yayılmasında, bir yandan ürünün koku ve tadının, diğer yandan televizyon ve internetin payı olduğunu söylediler.
Yazının Devamını Oku

Teğmen Burakov ile Yoldaş Çikatilo’nun 8 yıl süren düellosu

Teğmen Viktor Burakov, canavarın “o” olduğundan kesinlikle emindi. “Söz konusu değil” diyordu amirleri. “Cinayetler bir seri katilin işi değil, failleri farklı. Üstelik şüphelendiğin iyi bir komünist.” Komiser, 8 yıl koştu canavarının peşinden. Onu yargıç önüne çıkarttığında, Sovyetler Birliği dağılalı bir yıl olmuştu ve “Komünistten seri katil olmaz!” diyerek soruşturmayı engelleyecek kimse kalmamıştı.

Aynı yastığa yıllarca baş koyan bir kadınla erkeğin, karşısındakinin huyu suyu hakkında az buçuk fikir sahibi olması beklenir değil mi? Alman Peter Kürten’in, mahallelinin pek sevip saydığı karısı, kuşkusuz bir istisnaydı. Sessiz ve sakin kocasının, 1929 yılı boyunca 29 kişiyi katleden Düsseldorf Kasabı olduğunu hiç fark etmedi.
Yorkshire Kasabı adıyla bilinen Peter Sutcliffe’nin karısı da, ona mutlu bir evlilik yaşatan adamın, beş yıl içinde 13 kadını canından ettiğinden habersizdi.
Ancak bu kadınların ne biri, ne diğeri, kocası mahkum olduğunda, Bayan Fiana Çikatilo kadar yıkılmış olamaz. 25 yıllık hayat arkadaşı, torunlarının güler yüzlü dedesi, Komünist Partisi’nin sadık üyesi, Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinden çifte diplomalı, lise öğretmeni Andrey Çikatilo’nun, son 12 yıl içinde 50’den fazla kadın ve çocuğu vahşice doğrayıp kanını içmesi bir yana, dillerini, mahrem yerlerini kesip yediğini öğrenmişti.
Çikatilo, Orta Çağ’da yaşamış olsaydı eğer, ona “Kurt Adam” diyecekleri kesindi. Cinayetlerini 20. Yüzyıl’ın Rusya’sında değil de, Amerika’da işlemiş olsaydı, peşine düşecek FBI ajanları, olay yerlerine bakıp, onu “düzensiz seri katiller” sınıfına sokar, mağdurların bulunduğu şekilden yola çıkarak kriminal profillemeden yararlanmaya çalışır ve biraz kuşkuyla yanaşsalar da, coğrafi profilleme sayesinde evini bulmaya gayret ederlerdi. Amerikalı polisler, bütün bu yeni yöntemleri kullanarak seri katili, Sovyet meslektaşlarından daha önce yakalayabilirler mi bilinmez. Ancak şurası muhakkak ki, Andrey Çikatilo’yu yakalayan teğmen Viktor Burakov’un coğrafyası iyiydi.
TABİATIN OYUNUNA GELDİLER SUÇSUZU İDAM ETTİLER
1946, Ukrayna için felaket bir yıldı. Savaşın yerle bir ettiği ülke, bu kez kuraklıkla boğuşuyordu. Hayatta kalanların cesetleri bile yediği söylenir. Yabloçnoya’lı Andrey Romanoviç Çikatilo, o tarihte 10 yaşındaydı. Durur, durur, “Stepan neden öldü?” diye sorardı annesine. “Köylüler aç kalmış, kaçırıp yediler” derdi kadın. Anne, büyük bir olasılıkla yalan söylüyordu ama, zavallı çocuk, o gece mutlaka altına eder ve ertesi sabah mutlaka dayak yerdi. Almanlara esir düşmüş babası 1949’da köye döndü. “Nasıl olur da, ölmeyip esir düşersin? Hiç şüphe yok, sen vatan hainisin” dediler. Dört yıla kalmadan Andrey iktidarsız olduğunu fark etti. Yıllar sonra cinsel yaşamı “normal”e döndüğünde, Andrey’e, “hayvan” demek, iltifat olurdu.
Joseph Stalin, “Doğa Dönüşüm Projesi ile kuraklığı da yeneceğiz” diyordu o yıllar. Komünist Partisi’nin emriyle, ülkenin uçsuz bucaksız steplerinde, lesopolosa denen orman şeritleri oluşturdular.

Yazının Devamını Oku

Hem şen, hem kara dullar

Viyana’ya gideceğim günlere az kaldı. Biraz dinlenmek, bir şeyler atıştırmak istediğim akşamlar yine Stephan Meydanı’na inecek, Kaertner Caddesi boyunca Opera binasına kadar yürüyeceğim. Caddenin solunda, yazın ardına kadar açık, kışın sıkıca kapalı, çift kanatlı kapıyı göreceğim. Benim hiç girmediğim, Bayan Elfriede Blauensteiner’in, yüzlerce kez girip çıktığı kumarhanenin, neon ışıklarla çevrili kapısını.

Viyanalı Bayan Elfriede, gençliğinde de pek yufka yürekliydi. Hatta, üst katta oturan kadınla çocuğunu koca dayağından kurtarmak amacıyla, adamın intiharını kolaylaştıracak kadar. “Karımı, çocuğumu dövmekten kendimi alamıyorum. Trenin önüne atlamaya çalıştım ama, bir türlü cesaret edemedim” demişti de, Bayan Elfriede “Durun hemen geliyorum” deyip, fırlayıvermişti. Hazırladığı “özel kokteyl”i bir solukta deviren adamcağızın çırpınışlarını gören olmamıştı tabii. “Bu hayattan bıktım, elveda” yazılı kağıt parçası, polisin işini kolaylaştırmıştı. 59 yaşındaki Erwin’in cenaze töreninde, Bayan Elfriede çok ağlamıştı. Tıpkı, birkaç yıl sonraki “Cici Babası” Otto Reinl’ın cenazesinde ağladığı gibi.
Otto, kimsesi olmayan yaşlı bir erkekti. Şeker hastasıydı, bakıma muhtaçtı, Euglucon adındaki ilacı her gün almak zorundaydı. (Euglucon, bir sülfonilüre’dir. Pankreastan insülin salgılanmasını arttırır, insülin de kan şekerini düşürür.) Elfriede, “size bakarım, benim eve taşının” dediğinde çok sevinmişti. Elfriede, Euglucon’un içinden çıkan prospektüsü okuyunca daha çok sevindi.  Otto’nun ilacını, her gün aynı saatte verecek kadar titizdi, her gün bir öncekinden daha fazlasını verecek kadar da sinsi. Otto, zaman zaman bilincini kaybedip hastanelik olduğunda, “Şekeri fazla düşmüş, serum takar, hallederiz” dediler. Günün birinde Otto ölüverdi. Otopsi yapıldı yapılmasına da, kimsenin aklına, bedeninde Euglucon ya da insülin aramak gelmedi. 1986’da Elfriede iki şey öğrendi. 1) Euglucon’un fazlası öldürür. 2) Otopsiyi yapanlar, Euglucon aramıyor.
Elfriede, kendinden birkaç yaş küçük kondüktör Rudolf  Blauensteiner ile evlendiğinde artık 55 yaşındaydı. Altı yıl boyunca, sabah kahvesini, akşam çayını hep  elleriyle hazırladı. Rudolf, çayını da, kahvesini de tek şekerli içerdi. Şekerin yanısıra bir tablet Euglucon yuttuğunun farkına varamadı.  Bu altı yılda 13 kez komaya girdi. “Şekeri düşmüş, serum takar, hallederiz” dedi doktorlar. 10 Ağustos 1992’de Elfriede sıkıldı. Artık yatalak olmuş kocasına son bir kahve hazırladı.  “Rudi’ciğimi, Cici Babam’ın yanına gömmek istiyorum” diye tutturdu. Cesedini yaktırdı, küllerinin bulunduğu çanak toprağa verilirken, bayılıncaya dek ağladı.
84 yaşındaki kimsesiz Bayan Fransizka Köberl mutluydu. Yan komşusu Elfriede, “Kocam öldü, yalnızlık bana zor geliyor. Yanınıza taşınsam, hem size bakar, hem oyalanırım” demişti. Elfreide’nin komşusuna nasıl baktığını tahmin edersiniz herhalde. Banka hesaplarındaki parayı üzerine geçirtti, noter huzurunda vasiyetini imzalattı, ne kadar mülkü varsa, ölümünden sonra kendisine kalmasını sağladı.
Elfriede, yaşlı kadını öldürünceye kadar biraz zorlandı. Sütlü kahvedeki Euglucon miktarını ne kadar artırırsa artırsın, Fransizka’ya bir şey olmamasına şaşıp durdu. Kadının, gün boyu çikolata, şekerleme  atıştırdığını, böylelikle düşen şekerini yükselterek kurtulduğunu sonunda fark etti. 15 Aralık 1992’deki cenazesinde çok, ama çok ağladı.
İki yıl sonra Elfriede, pahalı giysiler ve mücevherleriyle, Viyana’nın Kaertner Cwwaddesi’nde kumarhaneye dönüştürülmüş Esterhazy Sarayı’nın daimi müşterilerinden biriydi. Bir üzüntüsü vardı: Yalnızlık. Tabii bir de, elindeki paralar bitince ne yapacağı kaygısı. Bir ilan metni hazırladı, gazeteye gönderdi: “Dul, sadık hayat arkadaşı ve hemşire, hali vakti yerinde dul ile huzurlu yaşlılık özleminde.”
64 yaşındaki emekli Friedrich Döcker ile bu ilan sayesinde tanıştılar. Hatta evlendiler de. Üç gün sonra tapu dairesinin yolunu tuttular. Adam, evini Elfriede’nin üzerine geçirtti. Sabahki kahvesine Euglucon kattığını hayal bile etmedi. Friedrich Döcker 11 Haziran 1995’te öldü.  Gazetenin biri, ölümünden dört gün önce, evet yanlış  okumadınız, dört gün önce bir ilan yayınladı: “80’in üzerinde misiniz? O zaman bana yazın. Dul, 63 yaşında, 1.62 boyunda, bakımlı, baba-kız sevgisi arıyorum, yer değiştirmem mümkün.” Üç beş güne kalmadan Friedrich’in öleceğini bilen Bayan Elfriede, bir sonraki kurbanını aramaya başlamıştı bile. Yer değiştirecek olan, o değildi elbette.

Yazının Devamını Oku

Olay yeri incelemesi ne kadar sürmeli?

Bir suçun işlendiğinden kuşku duyulmayan ya da suçun delillerini barındırdığı bilinen olay yerindeki incelemeler, elbette olayı aydınlatacak, faili mahkum ettirecek delillere ulaşıncaya kadar sürer. Ama, bunlar sadece bir varsayımsa, delil aramaktan ne zaman vazgeçilir? İşte, size kadın yaratıcılığı ve inadını yansıtan iki güzel örnek. 1. ÖYKÜ

Kemikler için tonlarca çamuru süzdüren kadın


5 Ekim 2004, New York polisi olay yeri inceleme birimi için sıradan bir gün değildi. İdamla yargılanmaktan korkan ünlü mafya babası, Bonnano ailesinden Joseph Massino savcılık sorgusunda konuşmuştu. 23 yıl önce, Manhattan ile Queens arasında, Ozone Park bölgesindeki boş arsada top oynayan üç çocuk vardı ya. Hani birinin burnuna pis kokular gelmiş, sonra topraktan fırlayan eli görmüştü de, polisler "Kızıl Sonny"nin (Alphonse Indelicato) cesedini bulmuştu. Aslında o yere sadece "Kızıl Sonny"yi değil, o sıralar beş mafya ailesinin ortak "Baba"lığını üstlenmiş Phillip Rastelli’yi devirmeye çalışan, başka Bonnano’ları da gömmüşlerdi. Mesela, Dominick Trinchera’yı, mesela Philip Giaccone’yi.
/images/100/0x0/55ea579cf018fbb8f879b179
New York polisi o sabah, Massimo’nun sözünü ettiği arsayı kazmaya hazırlanıyordu. Yalnız değillerdi. Bonnano ailesinin suçlarını aydınlatmada uzmanlaşmış FBI’ın özel bir grubu da onların yanındaydı ve tüm ekipler, yine FBI’ın olay yeri inceleme biriminde görevli bir kadının, Susan Ostrobinski’nin emrine verilmişti. Ostrobinski gençti, ama sıradan biri değildi. 11 Eylül 2001’deki Dünya Ticaret Merkezi saldırısının ardından yürütülen olay yeri inceleme çalışmalarında çok önemli görevler üstlenmişti.

ÖNCE KÖPEK KEMİĞİ ÇIKTI

Bir zamanlar çok sayıda mafya üyesinin oturduğu, bu nedenle New York’luların Mafiaville (Mafya-kenti) adını verdiği bölgeye geldiler, çalışacakları arsayı gördüklerinde, kendilerini zor bir günün beklediğini anladılar.

Boyası dökük, camları kırık, 5-6 katlı eski apartmanların arasındaki boşluğu, yabani otlar bürümüştü. Yer yer çöp poşetleri, inşaat atıkları, kalaslar, çıkma kapılar, hatta beton parçaları yığılmıştı. Beton parçalarını, kalasları iş makinelerine kaldırttılar, ardından kazma ve küreklere sarıldılar.

Gerçekten buraya gömülmüş olan var mıydı? Varsa kaç kişiydi? Hiçbir şey bilmiyorlardı.

İki yıl sonraki bir toplantıda Susan, yaşadıklarını şöyle aktaracaktı: "Günde 13-14 saat çalışıyorduk. Toprağı avuçluyor, elekten geçiriyorduk. Yanımızda arkeologlar ve antropologlar da vardı. Kazmaya başladığımızın 4 ya da 5. günüydü. Ekibin morali bozuktu, şikayetler artıyordu. Arkadaşlardan biri küçük bir kemik bulunca, önce çok sevindiler, köpek kemiği olduğunu anlayınca keyifleri kaçtı. Onlara, doğru yerde ve doğru yolda olduğumuzu anlattım. Köpek kemiği, burada köpek dövüşü yapıldığının, kumar oynandığının işareti olabilirdi. Eğer öyle ise, köpekleri gömdükleri yere insan da gömmüş olabilirlerdi."

Aslında Susan yanılıyordu. Köpek kemiğini buldukları yerde insan kemiği bulmalarına imkan yoktu. Kemikler oradaydı, ama çok daha derinde.

Olay yerindeki 7. günlerinde ve arsanın üzerindeki toprağın seviyesini yarım metre kadar düşürdüklerinde, hiç beklenmedik bir şey oldu. Ayakları çamura batmaya başladı. Kanalizasyon İşleri’nden birine danıştılar. "Burası, deniz seviyesinin altında" dedi adam, 10 yıl kadar önce toprakla doldurulmuş, hatta civardaki apartmanların birinci katları, bodrum katına dönüşmüş. Şimdilerde inşaat izni bile verilmiyor." Susan, kafaya koymuştu bir kere, kemikler buradaysa eğer, mutlaka bulacaklardı.

22 GÜN SONRA BULUNDU

Dizlerine kadar çamura batmış, ellerinde beyaz plastik birer kova, kovayı çamura daldırıyor, içini arıyor, sonra çamuru bir tarafa yığıyorlardı. Böyle devam etmek, saçmalıktı. Çamuru elemeyi denediler, olmadı, üstten bastırdılar, yine olmadı. Toprak ve içindeki çer çöp, delikleri hemen tıkıyordu. "Çamuru kahve gibi süzelim" dedi Susan.

Birbuçuk metre kadar uzunluğunda, bir metre eninde madeni bir tepsi yaptırdı. Dört ayak üzerine oturtulan tepsinin tabanına, küçük delikler deldirdi. Tam altına gelen yere bir tahliye kanalı açtırdı. Yangın söndürme hortumunun ucuna, sanayi tipi bir duş başlığı taktırdı. Kova kova çamuru tepsiye doldurmaya başladılar. Çamurun üzerine su püskürttüler, suda çözünen ne varsa aşağıya aktı, çözünemeyenler tepsinin üzerinde kaldı.

Cumartesi, pazar demeden her sabah çamuru süzmeye geldiler, her akşam olay yerinin başına nöbetçiler dikip, eve gittiler. Üç metre derinlikte, eski model altın Rolex saati bulduklarında, takvimler 27 Ekim 2004’ü gösteriyordu. İlk küreği sapladıklarından bu yana tam 22 gün geçmişti.

KADININ ADI VAR

Arkası çorap söküğü gibi geldi. Altın saatin civarındaki çamurdan, birbiri ardısıra irili ufaklı insan kemikleri çıkıyordu. Güneşli bir öğleden sonra Susan, avuçlarının arasında dünyanın en pahalı pırlantasından daha değerli bir şey tutuyordu: Yarısı olmayan bir kafatası.

21 Aralık 2004’te FBI bir basın toplantısıyle, kemiklerin kime ait olduğunu açıkladı. "DNA analizleri tamamlandı" dedi. "Hatırlarsanız, 1981’de, Phillip Rastelli’ye başkaldıran, Bonnano ailesinden Indelicato’nun cesedini bulmuştuk. Onunla birlikte iki Bonnano’nun daha öldürüldüğünü biliyorduk ama cesetlerini bulamamıştık. 23 yıl sonra Susan Ostrobinski’nin yaratıcılığı ve ekibinin ona güveni sayesinde, Trinchera ve Giaccone’nin kemiklerine ulaşmakla kalmadık, çamurun içinden çıkarttıkları başka delillerle, birçok mafya üyesini mahkum ettirme şansını da yakaladık."

Bir olay yeri inceleme uzmanı, hele erkeklerin çoğunlukta olduğu bir meslekte, bir kadın olay yeri uzmanı için, bundan daha büyük bir ödül olabilir mi?

Ülkemizdeki olay yerlerini inceleyen kahramanların ismen anılacağı ve bu mesleğe kadın eli değeceği günlerin yakın olmasını diliyorum.

2. ÖYKÜ

Cinayet silahı için göl suyunu boşalttıran kadın


Madem cinayet silahı göldeymiş, dedi Barb, suyu boşaltacağız. İki futbol sahası büyüklüğündeki gölden, en az bin metreküp suyun dışarı pompalanması gerekecekti.

5 Şubat 2005 günüydü. Bir ev yanıyordu. İtfaiyeciler geldi. Söndürme çalışmaları sırasında evde bir ceset buldular. 34 yaşındaki, siyah derili Bay Emanuel L. Gragg’ın bedeniydi bu. Başına sert bir cisimle vurulduğu, evinin kundaklandığı anlaşıldı. Fail, bir türlü bulunamadı.

Ertesi yıl ocak ayında bir kadın çıktı ortaya. "Cinayet silahı bir çekme kancasıydı" dedi, "İtfaiyeciler yangını söndürmeye geldikleri gece, erkek arkadaşım Davis bana uğradı, Mavi Vadi Parkı’na götürmemi istedi. Elindeki siyah poşeti göle attı." Davis zaten hapisteydi. 2005 Haziran’ında birini öldürmekten mahkum olmuştu.

Missouri Eyaleti, Kansas City polis teşkilatı cinayet bürosu, kadının söylediklerini ciddiye aldı almasına da, bu kış vakti, üzeri buz tutmuş küçük gölde, çoluk çocuk paten yaparken, "Çekme kancası arayacağım" diye, buzları kırıp milletin keyfini kaçırmak istemedi. Baharı beklemeye karar verdiler.

DALGIÇLAR BAŞARISIZ

Cinayet bürosunun amiri bir kadındı: Cheri Reid. 2006 Ağustos’unda, emrindeki bir başka kadını, teğmen Barbara Eckert’i, göle atıldığı söylenen çekme kancasını bulmakla görevlendirdi. Henüz 30’larının başındaki Barb (arkadaşları ona böyle seslenirdi), üç yıldır cinayet bürosunda çalışıyordu. Omuzuna dökülen sarı saçları, metal çerçeveli güneş gözlükleri, yeni ütüden çıkmış üniforması ve onu izleyen 10 kadar meslektaşıyla Mavi Vadi Park’ındaki Bales gölünün kenarına geldi. "Bunun yüzölçümünü bilen var mı?" diye sordu. "Bir hektar" dediler, yani 10 bin metrekare. "Ya derinliği?", "30 santim ile 2.5 metre arasında değişir." "Fazla büyük değilmiş", dedi Barb, "Arama-kurtarma dalgıçlarını çağırın, gölün dibini tarasınlar."

Fikir iyiydi. Zaten olay yeri inceleme ile ilgili ders kitaplarında da aynen böyle yazardı. Ne yazık ki, olay yerine 25-30 dakika uzaklıktaki Lee’s Summit’ten gelen Sualtı Arama Kurtarma ekibi, umutları söndürdü. Su bulanıktı, gölün dibini görmeleri mümkün değildi. Üç gün sonra toparlanıp, gittiler.

İNŞALLAH REZİL OLMAYIZ

"Madem cinayet silahı göldeymiş" dedi Barb, "Onu bulup çıkartmadan geri dönmeyeceğim. Suyu boşaltacağız." "Nasıl yani?" diye sordular hayretle. İki futbol sahası büyüklüğündeki gölden, en az bin metreküp suyun dışarı pompalanması gerekecekti. Üstelik, Emanuel L. Gragg’i öldüren çekme kancasının göle atıldığının hiçbir garantisi yoktu.

Cinayet bürosunun amiri Amir Cheri, Barb’ın önerisini kabul etti. "Kadın aklı!" deyip, dudak bükenler çok oldu. Bir yıl kadar sonra Cheri, "Aslına bakarsanız, kaç kişiyi aradığımı bile hatırlamıyorum" diye anlatacaktı. "Kara Kuvvetleri’nin mühendislerinden, Su İşleri Müdürlüğü’ne, Park ve Bahçeler’den İtfaiye Birliği’ne kadar herkesi harekete geçirdim. Gölde balıklar ve koruma altında bir sürü başka canlı da olduğundan Çevre Bakanlığı’na haber verdim. Olay yerini ekiplerimiz korudu, aramayı baştan sona Barb yönetti. Bana da, inşallah bir şey çıkar da, erkek milletine rezil olmayız diye dua etmek kaldı."

"Keşke güçlü bir mıknatısımız olsaydı" diyordu herkes, "sandaldan aşağıya sarkıtır, metal cisimleri yukarı çekerdik." Kansas’ta kullanabilecekleri güçte bir mıknatıs yoktu ve o güne değin, dünyanın hiçbir yerinde delil aramak için göl suyu boşaltan olmamıştı.

Su İşleri Müdürlüğü’nün işçileri, pompaları kurup suyu çekmeye başladılar. Üç gün sonra dip çamuru göründüğünde, "İşiniz bitince bizi arayın" deyip gittiler.

O KANCA GÖLÜN DİBİNDE

Barb’ın emrine verilmiş, biri, metal dedektör kullanmakta usta emekli polis, kalanı cinayet bürosu personeli, dizlerine kadar çamura batmış 8 kişiydiler. Sarı muşamba pantolonlarını, çizme ve eldivenlerini Su İşleri Müdürlüğü’nden borç almışlardı. Bahçe yabası ile çamuru karıştırıyor, dedektörün sesini dinliyor, metal bir cisim bulduklarında fotoğrafını çekiyor, daha fazla paslanmasın diye şanzıman yağı doldurulmuş büyük bir kaba yerleştiriyor, onu da kovayla kıyıya taşıyorlardı. Barb da çamurun içindeydi. Bir yandan delil teslim zincirine uyumu denetliyor, bir yandan arkadaşlarına moral veriyordu. "Dayanın, bulacağız, o kanca mutlaka burada."

Evi kundaklanan genç zenci Emanuel L. Gragg’i öldüren kancayı üç gün sonra buldular. Kent sakinlerince pek sevilen parkın, kışın paten kayılan, yazın balık tutulan güzelim küçük gölden sadece onu değil, başka suçlarda kullanılmış beş tabanca ile bir av tüfeği de çıkarttılar. Böylece hem kadın yaratıcılığı ve sabrının, hem de polisin diğer kurumlarla işbirliğinin en güzel örneklerinden birini verdiler.
Yazının Devamını Oku

Ben senin hayatından gittim oğlum Hadi dur o sarı odalarda durabilirsen

Fransa’nın güneyinde bir sarı ev. Sarı evin, sarı odalarında yan yana çalışan iki erkek. Dokuz hafta sonra, "Sıkıldım, haydi bana eyvallah!" diyor biri, tıpkı sevgili Sezen Aksu’nun şarkısındaki gibi. Diğerinin tepesi atıyor, usturasını kapıveriyor. İlk bakışta sıradan gibi gözüken bir çatışma değil mi? Ama sanat ve bilim dünyası 120 yıldır bu kavgayı konuşuyor. Çünkü erkeklerden biri Van Gogh, diğeri Gauguin.

Karnı ağrıyor, başı dönüyor, kulağı çınlıyor, kusuyor, zaman zaman kendini kaybediyordu. "Beni bu karanlık ve yağmurlu şehir hasta etti" demişti, midesinde kuru ekmek, çürük dişlerinin arasında pipo, burnunda terebentin kokusu ve sağa sola atılmış çokça absent şişesiyle. Kardeşi Theo istediği için resim yapıyordu, resim yaptığı için o harika adamı tanımıştı, o harika adam sıcaktan yeni dönmüştü.

1 Mayıs 1888 günü, güneydeki sarı evin dört odasını, o harika adamla yanyana resim yapabilmek için kiraladı. Yaz boyu güneşin altında çalıştı, sarı masa üzerinde duran vazo ve vazo içindeki ayçiçeklerini onun için resmetti. 12 çiçekli olanı, harika adam için hazırladığı odaya astı. Mutlaka gelecekti ve görünce beğenecekti. Yastığına damlattığı kafur yağını koklayarak geçirdiği yalnız geceler nihayet bitti ve Vincent van Gogh’un dört gözle beklediği Paul Gauguin, 23 Ekim 1888’de geldi.

Ben, bundan 10 yıl önce Fransa’nın güneyindeki Arles’e gittiğimde, Lamartine Meydanı’ndaki sarı ev artık yoktu. Tıpkı 5 çiçekli vazo gibi, Alman bombalarından kurtulamamıştı. Sarı masa üzerindeki diğer vazo tabloları milyon dolarlara el değiştirmiş, Tokyo, Münih, Amsterdam ve Filadelphia müzelerindeki yerini almıştı.

DOKUZ HAFTALIK MUTLULUK

Vincent Van Gogh ve Paul Gauguin, Arles’teki sarı evde ve çevresinde resim yaptıklarının dokuzuncu haftasında, Montpellier’deki Fabre müzesine gittiler, Courbet ve Delacroix’nın tablolarını incelerken tartışmaya başladılar, akşama doğru eve döndüler.

Gauguin, gerginliğe dayanamayacağını ve Paris’e dönmek istediğini yineledi ve 23 Aralık 1888 gecesi, boya tüplerini toplamaya, değerli tuvallerini sarmaya, giysilerini valizine yerleştirmeye başladı. Van Gogh, harika adamı için özene bezene hazırladığı yatak odasının yavaş yavaş boşaldığını gördükçe giderek sinirlendi.

Gauguin biraz hava almak için dışarı çıktı. Fazla uzaklaşmamıştı ki, ayak sesleri duydu. Bir hızlanıp bir yavaşlayan adımlardı bunlar. Durdu, döndü. Bir adım ötede, elinde usturayla duran Van Gogh’u gördü. Nefesini tuttu, gözlerinin içine baktı. Vincent, bir an tereddüt etti, geriye döndü ve sarı eve doğru koşmaya başladı.

Gauguin, geceyi bir otelde geçirdi. Sabahın ilk ışıklarıyla eve döndü. Kapıya birikmiş meraklı kalabalığı yararak içeri girdi. Her yer kan içindeydi, oraya buraya atılmış kanlı havluları, yatak çarşaflarını ve polisleri gördü. "Arkadaşınız öldü" dediler. "Anlatın, aranızda ne geçti?"

BU PAKETİ İYİ SAKLA

Aslında Van Gogh ölmemişti, kafasına kabaca sarılı bir bandajla kendinden geçmiş yatıyordu. Bu, Gauguin’in onu son görüşü oldu.

Van Gogh, elindeki usturayla sol kulağının alt ucunu kesmiş, kağıda sarmış, yalpalayarak girdiği genelevin bir çalışanına "bunu iyi sakla" diye teslim etmiş ve geldiği gibi sessizce ayrılmıştı. Paketi açan kızın bağırması üzerine ortalık ayağa kalkmış, postacı Roulin, Van Gogh’u sokakta bulmuş, evine götürüp yatağa yatırmıştı.

Gauguin’in çektiği telgraf üzerine gelen Theo, kardeşini Arles hastanesinde buldu. "VG, 35 yaşında, sağ elini kullanır, işsiz erkek sanatçı, nefesi alkol kokuyor, ajite, olmayan sesler duyuyor, delirmekten korkuyor, fazla miktarda kan kaybetmiş, durumu kritik" diye yazmıştı Dr. Felix Rey, protokol defterine.

89 baharında Van Gogh, Arles’e 20 kilometre uzaklıktaki Saint Remy akıl hastanesinde, sarısı daha az, yuvarlak fırça darbelerinin öne çıktığı tablolarını yapmaktaydı. Bir yıl sonra, Paris yakınlarındaki bir çiftlikte "benden daha hasta" diye tanımladığı doktoru Paul Gachet’nin gözetimindeydi. 70 günde, 70 yağlı boya tablo tamamlamıştı. 27 Temmuz 1890 günü tarlalara doğru yürüdü, tabancasını göğsüne çevirdi, iki gün sonra öldü. 37 yaşındaydı, 10 yıldır resim yapıyordu ve sadece bir tekini satabilmişti.

ABSENT ÇILGINLIĞININ NEDENİ THUJONE DEĞİL

Tablo ve eskizleri dünyanın en pahalı eserleri arasında yer alan, post empresyonist (art izlenimci) akımın önemli temsilcilerinden Hollandalı Vincent Van Gogh, kardeşi Theo’nun tavsiyesine uyup resim yapmaya başladığında 27 yaşındaydı. Aşık olduğu bir akrabasının evlenme teklifini reddetmesi, birlikte yaşadığı alkolik Clasina doğurduğunda, kadını ve çocukları terketmesi için gördüğü baskı, evlenmeleri engellendiğinde, sevdiği komşu kızı Margot’nun striknin (köpek zehri) içerek intiharı ve babasının ani ölümü gibi travmaların üst üste bindiği 1885’te, bir yandan resim yapıyor, diğer yandan ekmek, kahve, sigara ve absentle "besleniyordu".

Absent, değişik bitkilerin damıtılmasından, ama öncelikli olarak pelin bitkisinden (Artemisia absinthium) elde edilen ve alkol oranı % 70’lere varan, çok sert bir içkidir. Üretim sırasında yeşil anason katılanı, "yeşil peri" diye bilinir.

YAHYA KEMAL SIKI ABSENTÇİYDİ

19. yüzyıl sonlarında Orta Avrupa, Fransa ve kısmen Amerika’da absent, çok modaydı. Sayısız sanatçı ve edebiyatçı, yaratıcılığını geliştirmek amacıyla, yüksek ayaklı bir cam kadehe absent doldurdu, üzerine delikli bir kaşık, kaşığa bir kesme şeker yerleştirdi, buz gibi su dökerek hem şekeri içkiye kattı, hem absentini seyreltti ve bundan ciddi biçimde zarar gördü. Bu arada, Yahya Kemal Beyatlı’nın da, Paris’te geçen gençliğinde sıkı bir absentçi olduğunu ve bundan "Büyü Şiir"de söz ettiğini belirtelim. (Paris’te genç iken koyu Baudelaire’perest idim / Balkon’la, Yolculuk’la, Güzellik’le mest idim. Sinmişti şi’ri ruhuma ulvi keder gibi / Absente damla damla sızan şeker gibi.)

Toplumlarda yaşanan şiddetin sorumlusu olarak da görülen absent, 1900’lerin ilk yıllarında, 82 bin İsviçrelinin imzasıyla önce bu ülkede, ardından Avrupa’nın hemen tamamında ve Amerika’da yasaklandı. 1988’de Avrupa ülkelerinde, 2007’de Amerika’da satışı yeniden serbest bırakıldı.

Van Gogh, Degas, Toulouse-Lautrec, Picasso, Edgar Allen Poe ve Charles Baudelaire gibi pek çok ünlüde gözlenen algı, duygudurum, bilinç ve davranış değişiklikleri, içtikleri fazla miktarda absente bağlanır. Başlangıçta, absentin bu yan etkilerinden, pelin bitkisindeki alfa thujone adlı kimyasal sorumlu tutulmuştu. Hatta, 2000 yılında Berkeley Üniversitesi’nden çevre kimyacısı ve toksikolog John Casida, thujone’nin bağlandığı beyin bölgesini saptayarak, sara benzeri nöbetleri bununla açıklamıştı. Son bir-iki yılda yapılan araştırmalar, Fransızların yasaklama öncesi orijinal absentlerindeki thujone düzeylerinin, bilinç ve davranış değişikliklerine yol açamayacak kadar az olduğunu gösterdi.

Ayrıca, thujone’nin kimyasal formülü, esrarın etkin maddesi THC’ye (tetrahidrocannabinol) benzediğinden, onun gibi etki ettiği sanılmıştı. 2007 yılında yapılan araştırmalar, bunun da bir şehir efsanesi olduğunu kanıtladı.

Van Gogh’un tabloları neden sarı?

Yaşamının son yıllarında, sarı rengin Van Gogh’u cezbettiği muhakkak. Sarı renkte bir evde oturuyordu ve tablolarına sarı hakimdi. Özellikle bu rengi tercihinin nedeni, elbette sarıya düşkünlüğü ile açıklanabilir. Ancak bu özelliğini, cisimlerin sarı bir camdan bakıldığında olduğu gibi, sarı renkte görülmesiyle kendini belli eden ksantopsi adlı görme bozukluğuna da bağlamak mümkün. Ksantopsiye, fazla miktarda içtiği absentin içindeki thujone’nin yol açtığı teorisi çok sayıda taraftar bulmuştur. Yüksek dozda thujone’nin, ksantopsiye yol açtığı doğrudur. Ancak bir absent içicisinin, kanında çevreyi sarı gösterecek kadar thujone birikemeden, aldığı çok yüksek miktardaki alkol nedeniyle komaya girip öleceği de doğrudur. Dolayısıyla Van Gogh’un tablolarındaki sarı rengi, absentine bağlamak bilimsel gerçeklere aykırıdır.

YÜKSÜKOTU İDDİASI

Fazla miktarda kullanıldığında, çevreyi sarı gördüren bir diğer zehir, digitalis’tir, yani yüksükotu. Ölümünden sonraki yıllarda sayısız hekim, ressamın mektuplarında dile getirdiği ve arkadaşlarınca gözlenen tıbbi ve psikiyatrik şikayetlerini değerlendirerek hastalığının adını koymaya çalışmıştır. Olası tanılar arasında, sar’a, şizofreni, manik-depresif psikoz, kalıtsal bir metabolizma kusuru olan akut porfiri, iç kulak sıvısında basınç artışının yol açtığı Meniere hastalığı, terebentin, kafur, ayrıca digitalis zehirlenmesi de bulunuyor.

Van Gogh’un digitalis kullandığını kanıtlayan herhangi bir belge yok. Ancak, yaşadığı yıllarda sar’a tedavisinde digitalis kullanılmaktaydı. Doktoru Paul-Ferdinand Gachet, ressamın modellerinden biriydi. 1990 yılında bir Japon işadamının 82.5 milyon dolar ödeyerek satın aldığı ve şimdi nerede olduğu bilinmeyen portresinde, elinde bir demet yüksükotu tutuyor. Belki de doktor, Van Gogh’un ara sıra geçirdiği nöbetleri, sar’a olarak değerlendirmiş ve tedavisi için digitalis kullanmıştır.

Kuyruklu yalanlara dikkat

Bu sayfanın okurları arasından, DNA analizi yaptırmadan, "Van Gogh’un kesik kulağı" diye satışa çıkartılan ne idüğü belirsiz et parçasına milyon dolarlar ödeyecek bir akılsızın çıkacağını sanmam. Ancak, dünyanın bir yerinde, parasının hesabını bilmeyen bir koleksiyoncunun çıkacağını umanlar var.

"Dedem Abroise L’aube çiftçiydi, Van Gogh’u çok iyi tanırmış. O menfur gecenin sabahında, çimlerin arasında, yarısı yenmiş bir baget sandviç ve boş bir absent şişesinin yanıbaşında, kanlı kulağı bulmuş, hava geçirmez bir cam kavanoza koyup, üzerine buz doldurmuş. İki gün sonra enfarktüsten ölmüş. Ne karısı, ne de oğullarının kavanoz meselesinden haberi varmış. Bu bilgileri kaydettiği not defterini 50’lerde bulduk, çiftliğin altını üstüne getirdik ama kavanoza rastlayamadık. Yakın zaman önce çalışma masasının gizli bir bölmesi olduğunu keşfettik. Meğer, kavanoz oradaymış." Kulağın, halen New York gümrüğünde olduğu söyleniyor, ay sonu Sotheby’s müzayede evinde satılacakmış. Eczacı Etienne-Robert L’aube ağzından anlatılan bu hikayenin uydurulduğu muhakkak ama, dayanamayıp Sotheby’s’i aradım. "Gelirse, elbette satılır. Ama önce DNA analizi yaptırırız" dediler. Karşılıklı gülüştük.

DALI’NİN GAYRİ MEŞRU KIZI

Üç yıl kadar önce ölen Avustralyalı ressam Kevin Charles (Pro) Hart, sahtekarlarla mücadele etmek için, kullandığı boyalara DNA’sını ekletirdi. Geçtiğimiz yıl, Amerikan NMS Labs’ın sahibi toksikolog Michael Rieders, "Salvador Dali’nin beslenmesinde kullanılan yemek borusundan DNA’sını elde edeceğim, bayan Pilar A.’nın Dali’nin gayri meşru kızı olup olmadığını çözeceğim" diye yola çıkmıştı ama, ses seda çıkmadı.

Van Gogh’un herhangi bir tablosunun üzerine tükürdüğü, idrarını yaptığı ya da başka bir biyolojik örneğini, kısacası DNA’sını bıraktığına dair bir veri yok. Bu nedenle, bir süre öncesine kadar internetin müzayede sitesi eBay’de fotoğraflı şekilde, 1 milyon İngiliz lirasına satışa çıkartılan "Van Gogh’un kendisini terkeden sevgilisine göndermek üzere ucunu kestiği sağ kulağı" gibi tekliflerle karşılaşırsanız, dikkatli olun.
Yazının Devamını Oku

Mata Hari’yi idama götüren makyaj çantası

Gerçekten casus muydu, yoksa günah keçisi mi? Her şey bir yana, koca dayağı yemese ve bir Rus askerini sevmese, idam mangasının karşısına çıkmazdı. "Doğu Hint Adaları’nda görevli subay, cana yakın genç kızla tanışmak istiyor- niyeti ciddi."

Doğu Hint Adaları, 100 yıldır Hollanda sömürgesiydi. Göğsüne sıralı rengarenk madalyalardan başarılı bir asker olduğu hemen anlaşılan pos bıyıklı, iri yarı, çapkın Rudolph MacLeod, 40’ına merdiven dayamıştı. Java’nın iklimi ona pek yaramamıştı. Romatizma ağrılarına bir de şeker hastalığı eklenince keyfi iyiden iyiye kaçmış, kendini alkole vermişti. Baktı olacak gibi değil, tedavi için Amsterdam’a döndü.

Bir dostunun ondan habersiz verdiği ilana çok sinirlendi ama, başvuranlardan biri ile görüşmeden de edemedi. "Anam, babam yok, seninle hemen evlenir, dünyanın neresi olursa gelirim" dedi kız. Bu, sarı saçlı, mavi gözlü, açık tenli insanların çoğunlukta olduğu kuzey Avrupa ülkesindeki kara kaşlı, kara saçlı, uzun boylu, esmer tenli Margaretha Geertruida "Grietje" Zelle’nin, ne ilk, ne de son yalanıydı.

11 Temmuz 1895’te evlendiler. Önce Java, ardından Sumatra’ya taşındılar. İki çocukları oldu. Bir haziran gecesi, her ikisi kusmaya başladı. Oğlan öldü, kız yaşadı. Onları kimin, neden zehirlediği anlaşılamadı. Genç kadın, kocasının kıskançlığına, sarhoşluğuna, dayağına, çapkınlığına dayanamadı. 1902’de, boşanma talebiyle mahkemeye başvurdu ve kızını bundan sonra sadece bir kez görebildi.

ASYA MÜZESİNDEKİ YALAN DANSI

Paris’te mankenlik, modellik yaparak ve Moliere Sirki’nde at binerek karnını doyurmaya çalıştıysa da, başaramadı. Sonunda, Montmartre eğlence bölgesindeki bir gece kulübünde, kendi icadı olan "Yılan Dansı"nı sergilemeye başladı. Bir gün, Madam Kireevsky’nin sosyete için düzenlediği partide dans etmesini istediler. Onu, "Oryantal Dansçı Leydi MacLeod" diye takdim ettiler. 1905 yılının Ocak ayıydı. Temsilden sonra, Asya Sanatları Müzesi’nin sahibi, işadamı Emile Guimet, "Bir gece müzemde dans eder misin?" diye sordu. "Sergilediğim elbiseleri giyer, mücevherleri takarsın, Hint prensesi olduğunu söyleriz, ama Leydi MacLeod adını değiştirmemiz gerek."

13 Mart 1905 gecesi 1.78’lik boyuyla Margaretha, yarı karanlık bir Hint tapınağı dekorunun önünde, çıplak ayaklarının dibinde bir yağ kandili, bedenini çorap gibi saran ten rengi bir tül, beline tutturulmuş, yerleri süpüren Hint kumaşları, kıymetli taşlar işlenmiş küçük bir sutyen, kol ve bacaklarına takılı göz alıcı takılarla, etrafına parfüm kokuları saçarak dakikalarca dans etti. O gece, annesinin Hint prensesi, dedesinin Endonezya kralı olduğu masallarına inanmaya dünden razı milyonların dünyasına bir yıldız düştü. Erkekleri çıldırtacak ve tüm zamanların hakkında en çok şey uydurulacak güzel kadının Malayca bir adı vardı artık: Mata Hari (Şafağın Gözü, Güneş).

DÜNYAYI KANA BULAYAN İLK KURŞUN

Mata Hari, başında, tavus kuşu tüyleriyle süslü tepeliği, yanı başında kürkleri, köpekleri ve aşıklarını sayan dedikodu yazarları ile birlikte Avrupa başkentlerini dolaştı, sadece gece kulüplerinde değil, hiçbir dans eğitimi almamış olmasına rağmen Milano’nun ünlü Scala’sında bile sahneye çıktı, yarı çıplak fotoğrafları kartpostalları, sigara paketlerini, bisküvi kutularını; bedeninin kıvrımları da çok sayıda subay, diplomat, politikacı ve işadamının rüyalarını, 150 kadarının yatağını süsledi. 1917’de çift taraflı casuslukla suçlandığında, pek azı yanındaydı.

1914 yazında Berlin’deydi. 28 Temmuz’da beklenmedik bir şey oldu ve bütün planları suya düştü. Saat 10.45 sularında, Saraybosna’daki Latin Köprüsü yakınlarında bir adam, önünden geçmekte olan üstü açık otomobile doğru, Belçika malı 38’lik yarı otomatik tabancasını doğrulttu ve iki kez ateş etti. Kurşunlardan biri, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ın şahdamarına, diğeri karısı Hohenberg Düşesi Sophie’nin karnına saplandı. Birkaç hafta içinde 1. Dünya Savaşı’nın alevleri her yanı saracaktı. Mata Hari, zor bela Almanya’yı terk ederek anavatanı Hollanda’ya döndü.

İSTİHBARAT ŞEFİYLE KAPALI KAPILAR ARDINDA

Yeni aşığı, Hollanda ordusunda albay Baron Willem van der Capellen, Lahey’deki evin kirasını ve faturalarını ödemekten vazgeçmiş ve savaş, kimsede Hintli bir dansözü seyredecek keyif bırakmamıştı. Beş parasız kalan (ya da kaldığını söyleyen) Mata Hari, Paris yakınlarındaki malikanesini satmak için Fransa’ya gitmek istediğinde vize alamadı.

İngiltere üzerinden önce İspanya’ya, oradan Fransa’ya girmeyi planladı. Elindeki pasaportun sahte olduğunu fark eden İngilizler, onu istihbarat servisinin şefi Sir Basil Thomson’un karşısına çıkarttılar. "Konuşurum ama, bir şartım var" dedi Mata Hari, "Yanımızda kimseler olmamalı." Yarım saat sonra, "Casus olduğunu kabul etti" diye anlattı polis şefi "Ama sandığımız gibi Almanlara değil, Fransızlara çalışıyormuş." Kapalı kapılar ardında neler olduğunu bilemeyiz elbette, Mata Hari gerçekten o sıra Fransızlar için mi çalışıyordu, yoksa söyledikleri yalan mıydı. Şu var ki, Sir Thomson bu görüşmeden 10 yıl sonra, bir gece vakti, Londra’nın ünlü Hyde Parkı’nda "ahlaka mugayir" davranıştan ötürü tutuklandı. 64 yaşındaydı, bir banka oturmuş, torunu olacak yaştaki genç kadının boynuna kollarını dolamıştı.

PEŞİNDE ÜÇ MİLLETTEN AJAN KALBİNDE GENÇ RUS

Savaşın bütün zorluklarına rağmen Mata Hari, tanıdığı üst düzey subay ve diplomatların desteğiyle Londra’dan Madrid’e, oradan Paris’e gidebildi. Savaş öncesi satın aldığı malikanesini satabildi. Rus subayı Wladimir Masloff’la bu arada tanıştığı sanılıyor. O Masloff ki, kendinden 17 yaş küçüktü, yıllar önce kaybettiği oğluna benziyordu. O Masloff ki, cepheden tek gözünü kaybederek dönecek, tedavi olmazsa kör olacağı söylenecekti.

Genç Rus, Mata Hari’yle gerçekten evlenmek istedi mi; çok sayıda kaynakta ileri sürüldüğü gibi, Mata Hari, Fransız istihbaratının şefi George Ladoux’nun casusluk önerisine, onun gözlerini tedavi ettirecek parayı bulmak için mi evet dedi bilinmez. Ancak şurası muhakkak ki, 1916 ortalarında Mata Hari’nin peşinde bir değil, iki değil, üç milletin ajanı vardı ve her biri, kimden yana çalıştığını çözmeye çalışıyordu.

ASKERİ ATAŞE TUZAK KURUYOR

Ocak 1917’de, eski aşıklarından biri, Almanların Madrid’deki askeri ataşesi binbaşı Arnold von Kalle, Berlin’e şifreli bir radyo mesajı geçerek H21 kod adlı ajanın verdiği bilgileri aktardı. Von Kalle, Fransızların şifreyi çözeceğini, H21 ile Mata Hari’yi kastettiğini anlayacaklarını biliyordu. Çift taraflı çalıştığına emin olduğu kadını ortadan kaldırma işini, Fransızlara bırakmıştı.

13 Şubat 1917 sabahı, komiser Albert Priolet, Paris’in ünlü Champs-Elysees caddesindeki Elysees Palace otelinin 131 numaralı odasının kapısına üç kez vurdu. Kapıyı Mata Hari açtı. Komiser, yargıç yüzbaşı Pierre Bouchardon’un tutuklama emrini okudu. Yanındaki 5 memur odayı aradı, kuşkulandıkları eşya ve belgeleri 12 ayrı pakete ayırıp, mühürlediler.

Mata Hari’yi idama götürecek en önemli delil, küçük bir makyaj çantasından çıkanları doldurdukları ve üzerine, "Delil No 11" diye yazdıkları torbadaydı. Çantadakileri, adli kimliklendirme bürosu müdür yardımcısı kimyacı Edouard Bayle inceledi. Ruj, rimel ve parfümlerin orijinal olduğuna karar verdi. Dr. Vergne’nin yazdığı reçete üzerine Paris’teki Roberts eczanesinin hazırladığı kremde cıva oksisiyanür, kahverengi cam şişedeki sıvıda ise cıva 2 iyodür ve potasyum iyodür buldu. Savcılığa gönderdiği ekspertiz raporunun sonuna bir cümle ekledi. "Gerek krem, gerekse şişedeki sıvı, tedavi amaçlı kullanılan bileşiklerdir. Ancak su ile seyreldiklerinde, görünmez mürekkep olarak işe yarayabilirler."

FRENGİ İLACINA GÖRÜNMEZ MÜREKKEP DEDİLER

Mata Hari, makyaj çantasından çıkan cıvalı krem ile sıvıyı, gebe kalmamak için vajinal yolla kullandığını söyledi. Alman casusu olduğuna inanan Fransızlar, düşmana yolladığı gizli bilgileri bunlarla yazdığını ileri sürdüler. Görünmez mürekkep olarak limon suyu ya da süt gibi sıradan sıvılar yerine, neden eczanede hazırlanan cıvalı preparatları kullandığını kimse merak etmedi.

Aslında, 1900’lerin ilk yıllarında seks işçileri arasında frengi çok yaygındı. Tedavisinde devrim yaratacak arsenikli Salvarsan henüz çok yeniydi, penisilin daha keşfedilmemişti, tek çare yutulan ve deriye sürülen cıvalı preparatlardı.

Çok sayıda erkekle birarada olan Mata Hari, belki de frengiliydi. Elimizde, Mata Hari’nin bu açıdan incelendiğine dair hiçbir veri yok. Ancak, delil yetersizliğinden serbest bırakılacağını ummuşsa, meslek hayatını etkilememesi için bu gerçeği gizlemiş olabilir.

Otel odasında ele geçen ve Hollanda’daki Alman konsolosunun, hesabına 20 bin frank yatırdığını bildiren telgrafı, Mata Hari, "hizmetlerim karşılığında" şeklinde açıkladı. Savcı, söz konusu hizmetin, düşmana satılan gizli bilgiler olduğuna emindi. Birkaç kişi dışında, Rus sevgilisi dahil olmak üzere, tanıdıklarının ihanetine uğradı.

Saint Lazarre kadın cezaevinde tutulduğu beş ayda 17 kez sorgulandı, sadece ilki ve sonuncusunda avukatı, eski aşıklarından 74 yaşındaki Edouard Clunet yanındaydı. Paris adalet sarayında dinleyicisiz olarak yapılan duruşması bir buçuk gün sürdü, hukuk eğitimi almamış 7 askeri yargıç tarafından suçlu bulundu ve 16 Ekim 1917’de kurşunlanarak idam edildi. Cesedi, eğitimlerde kullanılmak üzere Sorbonne Tıp Fakültesi anatomi kürsüsüne teslim edildi.

GERÇEKLERİ 2017’DE ÖĞRENECEĞİZ

1970’te açılan Alman askeri istihbarat arşivi, H21 kod adıyla görevlendirildiğini, ancak işe yarar bir istihbarat toplayamadığını kaydediyor. İngiliz istihbarat servisi MI5’in 1999 başında yayınlanan belgelerinde, Mata Hari’nin iki yıl izlendiği, askeri açıdan önem taşıyan bir bilgiyi düşmana ilettiğine dair delil bulunamadığı yazılı. 2001 Ekim’inde bir kısmı yayınlanan, Fransız askeri mahkeme tutanaklarında ise, tutuklanışının 3. haftasında Alman casusu olduğunu itiraf ettiği kayıtlı. Mata Hari’nin gerçekten casus mu, yoksa o sıralar pek başarılı olamayan Fransız ordusunun aradığı bir günah keçisi mi olduğunu, soruşturma dosyasının tamamının açılacağı 2017’de öğreneceğiz.
Yazının Devamını Oku

Sosyolojik açıdan ırkçılık ne kadar gerçekse, biyolojik açıdan ırk, o kadar hayaldir

Son günlerdeki malum DNA - soybağı tartışmalarına, Ertuğrul Özkök’ün 23 Aralık 2008’deki "soyağacımın tepesindeki maymun"u eklenince, kendimi alamadım, oturup bu yazıyı yazdım. Yıllar önce tesadüfen daldığım tehlikeli sularda başıma gelenlerden başlayarak, "DNA’nızı inceliyor, etnik kökeninizi buluyoruz" şeklindeki iddialara kadar, paylaşmak istediğim birçok şey var. Okuduğum bilimsel araştırmaları her zaman iki sınıfa ayırmışımdır: İlgimi çekmeyen ve çekenler. Çekenlerden bazıları, içimde isyan fırtınaları kopartmış, genellikle "Boş ver, olay çıkartma!" deyip geçmişimdir. Ender olarak biri, içimi kemirip durmuştur. İşte, başımı ciddi biçimde belaya sokan, ama bütün hayatımı değiştirecek olan, K. Hummel’in Human Genetics dergisinin 1970 yılı, 8. cilt, 4. sayı, 330. sayfasında yer alan Almanca makalesi, böylesi bir kurttu.
/images/100/0x0/55ea784bf018fbb8f8820702
Makalenin adı uzun, sabırla okuyun: "Freiburg ve Köln bölgesindeki Almanlar ile Türklerde, haptoglobin Gc, eritrosit asit fosfataz, fosfoglukomutaz, adenilatkinaz kalıtım sistemlerinin rastlanma sıklığı ile Gm(1), Gm(2) ve InV(1)’in kalıtım özellikleri".

Sıralanan biyokimyasal işaretlerin rastlanma sıklığı ve kalıtım özelliklerinin araştırılmasının nedeni basitti. O yıllarda henüz DNA analizleri yoktu. Gelişmiş ülkeler, babalık ve akrabalık tayinlerinde, kan gruplarının yanı sıra bu işaretleri de kullanıyordu. Anne, çocuk ve baba olduğu iddia edilen erkeğin kanında bunlar inceleniyor, uyumsuzluk çıkarsa erkeğin baba olmadığına karar veriliyordu. Uyum çıkarsa, karmaşık bir istatistik hesap yapılıyor (Essen-Möller olasılığı), böylelikle rastlantısal benzerliğin önüne geçilmek isteniyordu.

Alman yasaları 70’lerde, bu hesap sonunda % 99.73’ten daha yüksek bir doğruluğa ulaşılmasını şart koşmuştu. Hesabın yapılabilmesi için katsayılar gerekiyordu ve katsayılar için, incelenen işaretlerin farklı biçimlerinin şüpheli erkeğin geldiği topluluktaki rastlanma sıklığını (örneğin A kan grubu % şu kadar, B bu kadar gibi) bilmek gerekiyordu.

Hummel’in araştırması, sıklıkla karşılaşılan bir soruna çözüm bulmayı amaçlamıştı. Alman kadınlar mahkemeye başvurarak, çocuğunun babasının bir Türk olduğunu iddia etmekteydi. Çocuğun, annenin ve erkeğin kanındaki işaretler inceleniyordu ama, hesap yapmaya gelince, iş sarpa sarıyordu. Çünkü bu işaretlerin Türklerdeki dağılımı bilinmediğinden, katsayı yoktu. İşte, Hummel, Türklerle ilgili davalardaki katsayıların peşindeydi. Amaç çok güzeldi de, tepemin tasını attıran örneklemdi. Hummel, Köln’de çalışan 100 kadar Türk işçisinin kanını inceleyerek, "Türk katsayıları bunlardır" deyivermişti. Oysa, Türkiye’den belirli bir bölgeye göç etmiş bu insanlar arasında, aynı kasaba ya da köyden gelenler, hatta kan akrabaları olabilirdi.

Soruşturulduk, aklandık, korkmadık devam ettik

Hummel’in makalesini okuduktan sonra, Almanya’daki meslektaşlarımı aradım. Türkler babalık davalarına konu olduğunda, onun katsayılarını kullandıklarını öğrendim. Çok sayıda bilirkişi ve yargıçla yüz yüze görüşerek, hesapların hatalı olduğunu anlatmaya çalıştım. Sonunda, bir öğrencime verdiğim yüksek lisans tezi ile, aynı köyde yaşayan kişilerin genetik açıdan birbirine ciddi biçimde benzediğini gösterdik. Hummel’in örnekleminin ülkemizi yansıtmayacağını ileri sürdük. Sonuçları, Avrupa’da düzenlenen uluslararası bir adli bilimler kongresinde sunduk. O tarihte Adli Tıp Kurumu’nda çalışan ve kongre kitapçığındaki yayınlanan özetimizi okuyan biri, çalışmanın amacının ayırımcılık olduğunu iddia edince, hakkımızda disiplin soruşturması açıldı, savcılıkta ifade verdik. Aklanmakla kalmayıp, çalışmalara devam etmek açısından yüreklendirildik.

İzleyen yıllarda kan grupları, enzimler, proteinler bir yana bırakıldı. Gerek babalık tayinlerinde, gerekse olay yerinde bulunan biyolojik delillerin kime ait olduğunun belirlenmesinde, DNA’nın üzerindeki belirli bazı bölgeler çalışılır oldu. Ülkemizin üniversitelerinde, jandarma, polis ve Adli Tıp Kurumu laboratuvarlarında çalışan onlarca araştırıcı, yıllar önce ayırımcılıkla suçlandığımız bir alanda bilim ürettiler, Türkiye’nin dört bir yanında genetik işaretlerin rastlanma sıklığını incelediler, yerli yabancı bir çok kongrede sundular, dergilerde yayınladılar. Artık bütün dünya, işin içinde Türkiye’de doğmuş biri varsa, bizlerin saptadığı katsayıları kullanıyor. Çok sıkıldım, yakınlarımı çok üzdüm, ama bu alanda korkmadan çalışmayı sürdürdüğüm için kendimle gurur duyuyorum. (Babalık davalarına %99.73 doğruluk alt sınırını getiren Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 8.3.1995 tarihli kararı da, bu çalışmalarımın bir ürünüdür).

İNSANLAR KUŞA BENZEMEZ; BAYKUŞ, BÜLBÜL GİBİ AYRILMAZ

Genetik işaretlerin rastlanma sıklığı, sadece ceza ve hukuk davalarında kullanılmaz, popülasyon genetiği adlı olağanüstü cazip başka bir alanın da konusunu oluşturur. Onlar, bu bilgilerden yararlanarak insanlığın on binlerce yıl önceki geçmişine doğru yolculuk eder, topluluklar arasındaki akrabalıkları, nereden nereye göç ettiklerini genetiğin ışığıyla aydınlatmaya çalışırlar.

Genetik işaretleri araştıran biri olarak, yolumun 20. yüzyılın en ünlü popülasyon genetikçisi Luigi Luca Cavalli-Sforza ile kesişmesi doğaldı. Onunla ilk kez, Stanford Üniversitesi’nde karşılaşmış ve birlikte çalışmaya karar vermiştik. İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nden öğrencilerim, laboratuvarında çalışma fırsatı buldular, başka araştırıcıların defalarca atıfta bulunduğu ortak yayınlara imza attık.

Profesör Cavalli-Sforza’nın çalışmaları devrim niteliğinde. Milliyetçi ve ırkçı ideologların kendi amaçları doğrultusunda yorumladığı, dil ve kültür birliği gibi kavramlar, onun 60’larda başlayan 30 yıllık emeğini bir araya getirdiği, "Diller, Kültürler ve Genler" adlı kitabıyla sarsılmıştır. Dünyanın dört bir yanındaki on binlerce insanın kan grubunun, protein ve enzim farklılıklarının; paylaşılan dil, kültür ve arkeolojik bulgulara dayalı verilere paralel olarak değerlendirdiği bu dev yapıtın vardığı sonuç tektir: İnsanlar, kuşlar gibi ırklara ayrılamaz.

Cavalli-Sforza, o günkü koşullarda elde bulunan bilgilerden yola çıkarak, topluluklar arası genetik uzaklığı hesaplayan ve buna dayanarak göç haritaları çizen ilk araştırıcılardan biridir. 90’larda bu haritalar, DNA molekülündeki işaretlerin rastlanma sıklığı ile çizilmeye başlandı ve geçmişe yolculukta, anneden çocuğa değişmeden aktarılan mitokondriyal DNA (mtDNA) ile babadan oğula değişmeden aktarılan Y-kromozom DNA’sı incelenir oldu. Ve ben kendimi, 1995 sonbaharında, mtDNA’nın babası Emory Üniversitesi’nden profesör Douglas C. Wallace’ın yanında buldum.

DNA duvarına çarpan ırkçılar

2007 yılında Nobel ödülü alan DNA’nın babası James Watson, herkesin tüylerini ürperten bir konuşmasında, Afrikalıların genetik açıdan diğer ırklardan daha aşağı olduğunu söylemiş, birkaç hafta sonra kendi DNA’sının, Avrupalı ortalamasının 16 katı "Afrikalı geni" taşıdığı ortaya çıkınca ne diyeceğini şaşırmıştı. Benzeri bir hayal kırıklığını Avustralya’nın One Nation (Tek Millet) partisinin, göçmen aleyhtarı söylemleri ile ünlü eski başkanı Pauline Hanson da yaşamış, The Sunday Mail gazetesinin ricasını kırmayarak yanağının içine sürttüğü pamuklu çubuğu Amerika’daki bir şirkete gönderdiğinde, genlerinde % 9 oranında "Ortadoğu" işaretleri taşıdığını öğrenerek pek hayret etmişti. İngiliz Channel 4 televizyon kanalındaki 100% English (Yüzde Yüz İngiliz) programına katılan ve kuşaklar boyu damarlarında sadece İngiliz kanı aktığını iddia eden birçok ünlü, az ya da çok, "Güney Asya" ya da "Afrika" işaretleri taşıdıklarını öğrendiklerinde ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

Günümüzde pek çok kişi, tıpkı yukarıda verdiğim örneklerde olduğu gibi, yanağının içerisine pamuk sürterek aldığı birkaç doku hücresini zarfa koyuyor ve sayıları bir elin beş parmağını geçmeyen, genealoji laboratuvarlarından birine gönderiyor. Kimi zaman gelen sonuçları, kendi gibi incelenmiş onbinlerce kişinin bilgisinin yer aldığı veri tabanına yüklüyor, böylelikle dünyanın bir başka yerinde, kendi özelliklerini taşıyan bir akrabasını bulmaya çalışıyor.

HEPİMİZ 140 BİN YIL ÖNCE YAŞAMIŞ BİR KADININ TORUNLARIYIZ

Genetik araştırmalar, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika’da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA’sının özelliklerini hálá taşıdığımızı gösteriyor. Erkeklerin Y-kromozom DNA’sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika’da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. (Evcil kediler de, 70-100 bin yıl önce Ortadoğu’da yaşamış bir kedinin mtDNA özelliklerini koruyor). Buradan yola çıkarak, o dönemlerde sadece bir kadının, bir erkeğin (ve bir kedinin) yaşadığı sanılmasın. Diğer çağdaşlarının ve ondan öncekilerinin soyu bir yerlerde kesintiye uğradığından, genetik özellikleri günümüze kadar ulaşmadı. Afrika’dan yola çıkan insanlar, önce Güney Asya’ya doğru, ardından Çin ve Java adasına göç ettiler ve çok sonra Avrupa’ya geçtiler (Bu yolculukta kediler de onlara eşlik etti).

Gerek mtDNA, gerekse Y-Kromozom DNA’sı, değişikliğe uğramadan bir kuşaktan diğerine aktarılsa da, belirli zaman aralıklarında nokta halinde farklılaşmalar (mutasyon) gözlenir. Birer "kalıtımsal işaret"e dönüşen bu değişikliklere, kuşaklar sonra o bölgede yaşayan herkeste rastlanmaya başlar. Bölge terkedildiğinde, işaret de birlikte götürülür. Değişik yerli toplulukları incelenmiş, çok sayıda kalıtımsal işaretin, nerede ve ne zaman oluştuğu saptanmıştır. Bu sayede, herhangi bir kişinin taşıdığı işaretlerden yola çıkarak, atalarının yaklaşık ne zaman, nerelerden geçtiği izlenebilir. Bembeyaz tenli James Watson’da "Afrika", sarı saçlı Avustralyalı ırkçı siyasetçi Pauline Hanson’da "Ortadoğu" işaretinin bulunması bu yüzden.

İnsanlar arasında cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerde farklılıklar olmasına karşın, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmuyor. Bu da, DNA düzeyinde, insanların sınıflanabilir alttürlere ayrılamayacağını gösteriyor. Kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanmakla birlikte, sadece bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik de bulunmuyor. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları -hele aynı coğrafi bölgede yüzyıllarca yaşamış olanları- birbirinden ayırmayı unutun.
Yazının Devamını Oku

İki kilo patates, üç kilo domates gönderiyorum

Başlıktakine benzer bir mesaj, günümüzde çok ciddi ve mutlaka yanıtlanması gereken bir soruyu da beraberinde getiriyor. Yazan, interneti kullanan bir sosyete manavı mı, yoksa bombaların hazır olduğunu bildiren bir terörist mi? İşte, bütün mesele bu. Dünyada halen yaklaşık 120 milyon kişinin, haberleşmenin yanı sıra, fotoğraf, video ve link paylaşımı amacıyla yararlandığı sosyal iletişim platformu Facebook’ta sayfası olan ülkeler sıralamasında Türkiye, dünya altıncısı.

Zaman zaman yasaklanan (Suriye ve İran gibi), birçok işyerinde üretimi azaltıyor gerekçesiyle erişimi engellenen (Kanada ve ABD gibi) Facebook, tutukluyu savunacak avukatın ücretini toplamaya, adresinde bulunmayan tanığın duruşmaya çağrılmasında (Avustralya), hatta Adli Tıp Enstitüsü’nden öğrencim Bingöl Emniyet Amiri Zafer Ercan’ın "1000göl’e 1000el" kampanyasıyla spor malzemesi toplamasında bile kullanılıyor. /images/100/0x0/55eb20bff018fbb8f8acf91b

Pek çok kişi, Facebook sayesinde iş buluyor. Tabii, pek çok kuruluş, kendine uygun elemanı da bu yolla arıyor. Bunlardan biri, 2006 yılının Aralık ayında sayfa açan Amerikan merkezi istihbarat örgütü CIA.

Ara sıra Facebook’u kötü amaçlarına alet edenler çıkmıyor değil. Kanadalı Adam Guerbuez, 4 milyon kullanıcıya penis büyütücü krem ve esrar reklamı göndermiş, 873 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Geçenlerde, Pamukkale Üniversitesi’nden Dr. Safi Avcı adına sayfa açıp ortalığı karıştıranın başına neler geleceğini de yakında öğreniriz.

YASAĞA RAĞMEN DÜNYA ÜÇÜNCÜSÜYÜZ

Ancak, istihbarat örgütlerinin bu gibilerle pek ilgilemediği muhakkak. Yıllardır, Facebook, YouTube, blog ve chat odaları gibi "Sosyal Medya"ya "kulak misafiri" olmalarının, ayrıca cep telefonları ile çekilen fotoğrafların yüklendiği "Vatandaş Medya"sını yakından izlemelerinin başka nedenleri var.

YouTube, ses ve videoların paylaşıldığı, hatta televizyonlarının bile zaman zaman görüntü yayınladığı bir site. Halen, mahkeme kararıyla Türkiye’den erişimi yasaklanmış olsa da, pratikte bir anlam taşımıyor, siteyi ziyaret edenler sıralamasında, ülkemiz dünya üçüncüsü.

YouTube, sadece popüler bir eğlence platformu değil, aynı zamanda güvenlik birimlerinin suçluları yakalamakta yararlandığı bir kaynak. Gömleğinin sırtındaki logo ya da odadaki eşyalar sayesinde ele geçen pedofiller, kaydın yapıldığı çevrenin ele verdiği teröristler, olay yerinde cep telefonuyla kaydedilen görüntüler sayesinde yakalanan suçluların sayısı hiç az değil.

Öte yandan YouTube, polislerin aşırı şiddetinin de gözler önüne serildiği bir imkan yaratıyor. 9 bine yakın klip arasında izlenme rekoru, Los Angeles polis teşkilatına bağlı iki polisin, yere yatırdıkları 24 yaşındaki William Cardenas’ın yüzünü acımasızca yumruklayıp tekmelediğini gösteren 56 saniyelik videonun. Her an birinin cep telefonuyla olan biteni çekebileceği ve görüntülerin dakikalar içinde bütün dünyaya yayılabileceği gerçeğinin, polisleri daha insaflı davranmaya yönlendirdiği muhakkak.

ETOBURLAR SİHİRLİ LAMBA IŞIĞINDA TERÖRİST AVLIYOR

FBI’ın, "Etobur" (Carnivore) adlı bir yazılımla e-postaları gizlice izlediği 2000 yılı yazının başlıca tartışmasıydı. Uzunca bir süre sessizliğini koruyan FBI, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, internetteki yazışmaları Etobur’la izlediğini resmen açıkladı.

Etobur, istihbarat birimlerinin kullandığı terimle, bir "koklayıcı". Bu özellikteki yazılımlar, e-postalar dahil olmak üzere, internetteki iletişim trafiğini koklar ve programlandıkları bilgiyi yakalarlar. Etobur’a, değişik işler yaptırılabilir. Belirli bir bilgisayardan gönderilen ve buna yollanan e-postaların tamamını taramaktan, belirli bir web sayfasını kimlerin ziyaret ettiğine kadar. Bir FBI yetkilisinin "Etobur, iletişim ağındaki tüm veriyi çiğner, sadece bir mahkeme emri bulunanı yer" şeklinde açıkladığı yazılım, genel olarak internet servis sağlayıcılarına yerleştirilir ve teorik olarak saniyede milyonlarca e-postayı tarayabilir.

MAFYANIN SİHİRLİ LAMBASINDAN TEFECİLİK VE KUMAR ÇIKTI

FBI, Etobur’u kullandığını açıkladığında, çok sayıda siyasetçi ve akademisyen, özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğini ileri sürmüş, Adalet Bakanı Janet Reno konuyu bir komisyon kurarak inceleteceğini ve hazırlanacak raporu toplumla paylaşacağını belirtmişti. Ancak rapor, Reno’nun bakanlıktan ayrılışından sonra bile yayınlanmadı.

"Sihirli Lamba" (Magic Lantern) şüphelinin bilgisayarına yerleştirildiğinde, basılan her tuşu kaydeden bir yazılımdır. Bu açıdan, bilgisayar ile internet arasında bir yere, genellikle servis sağlayıcıya yerleştirilen Etobur’dan ayrılır.

Sihirli Lamba ile elde edilen deliller, ilk kez bundan 10 yıl önce bir mahkemede delil olarak kabul edilmiştir. Olay kısaca şöyle:

FBI, ömür boyu hapse mahkum ünlü mafya babası Nicodemo Scarfo’nun, kendisiyle aynı adı taşıyan ortanca oğlunu, tefecilik ve yasa dışı kumar oynatmakla suçlayabilecek delillere bir türlü ulaşamıyordu. Küçük Nicodemo’nun, bilgisayarındaki tüm belgeleri, kriptolama yazılımı PGP ile anlaşılmaz hale getirdiğini öğrenen FBI, 10 Mayıs 1999 günü, New Jersey’deki ofise gizlice girdi ve klavye "koklayıcısı" Sihirli Lamba’yı bilgisayarına yerleştirdi. Artık, Nicodemo’nun kriptolamada kullandığı her şifre, kayıt altına alınıyordu. FBI, daha sonra yargıç Donald Haneke’nin imzasını taşıyan yedi sayfalık mahkeme emrine dayanarak defalarca ofise girdi, ele geçirdiği şifreler sayesinde bilgisayardaki tüm belgeleri açtı. Nicodemo’nun avukatının itirazlarına rağmen, deliller hukuka uygun kabul edildi ve Nicodemo mahkum oldu.

Postmodern terörizm: www.terror.org

İnternet, günümüzde bir milyarı aşkın kullanıcının eğlenmek, öğrenmek, haberleşmek, bir şey alıp satmak, kısacası her türlü ihtiyacını karşıladığı, vazgeçilmez bir olanak.

Aynı zamanda uyuşturucu imalatı, sahtecilik, kimlik hırsızlığı gibi çeşitli suçların öğretildiği bir dersane; kaçakçılığın her türlüsünün planlandığı bir ortam ve kimlik hırsızlığı, virüs saldırıları, çocuk pornografisi gibi pek çok suçun işlendiği, ucu bucağı olmayan bir olay yeri.

Öte yandan internet, terör örgütlerinin de faaliyetlerini yürüttüğü ideal bir arena. Böyle olması da çok doğal. Bir kere, ucuz ve kolay ulaşılabilir, resmi makamlarca denetimi zor, geniş kitlelere erişmesi hızlı. Farklı bir ad kullanarak, yazı, ses, çizim, fotoğraf, video gibi her türlü malzeme yüklenebildiği gibi, bunların içine mesajlar gizlenebiliyor. (Steganografi olarak adlandırılan bilgi gizleme, şifrelemeden farklıdır, baktığınızda göl manzarası gibi duran bir fotoğrafın içine bir fabrika planı gizlenebilir).

Hal böyle olunca, suçu önlemek, suçluyu yakalamak amacıyla, gerek güvenlik, gerekse istihbarat birimleri, haklı olarak internette olan biteni dikkatle izliyor, sessizce "kulak misafiri" oluyor.

CIA İLE BİRLİKTE SOHBET ODALARINDA

Görev tanımının gereği olarak bilgi toplamak zorunda olan CIA, sadece Facebook ve YouTube gibi ortamlardaki etkinlikleri değil, olası terör eylemlerini durdurabilmek amacıyla internetin sayısız sohbet (chat) odasındaki yazışmaları da izliyor.

2003 yılından başlayarak CIA, doğrudan ya da dolaylı olarak (örneğin, Amerikan üniversitelerindeki temel bilim ve mühendislik araştırmaların % 20 kadarına fon sağlayan, yıllık bütçesi 6 milyar dolar olan Ulusal Bilim Vakfı, NSF aracılığıyla) izlemede kullanılacak yazılımları geliştiren araştırmaları destekliyor.

Bunlardan biri, New York eyaletindeki Rensselare Politeknik Enstitüsü’nden Doç. Dr. Bülent Yener ve Doç. Dr. Mukkai Keishnamoorthy’nin sunduğu proje. 1 Ocak 2005’te başlayan, 171.758 dolarla desteklenen ve iki yıl sürmesi beklenen araştırma, sohbet odası kullanıcılarının davranış ve profilini otomatik olarak izlemeyi hedefliyordu.

Aynı araştırıcılar, Ahmet Çamtepe ile birlikte daha önceki bir yayınlarında, 144 bin kullanıcılı ve 55 bin kanallı IRC (internet relay chat, internet aktarmalı sohbet) ağı Undernet’i "sessizce" izleyebildiklerini bildirmiş, yöntemin istihbarat örgütlerinin işine yarayabileceği sonucuna varmışlardı. Halen dünyada Undernet benzeri 700’e yakın ağ var. Yeni projenin, bu ağların 600 bine yakın kanalında, ecstasy imalatından puf böreğine kadar akla gelen her türlü konuda muhabbet eden 1.5 milyon kullanıcıdan kaçını otomatik olarak izleyebildiği bilinmiyor. Ancak, "X odasında, A konusu hakkında kim, kiminle konuşuyor?" ya da "A konusu hangi sohbet odasının gündeminde?" gibi sorulara hızlı ve ucuz biçimde yanıt vererek, pek çok suçun aydınlatılması, birçoğunun işlenmeden önlenmesi noktasında, CIA’yı çok önemli bir yetenekle donattıkları kesin.
Yazının Devamını Oku

Kabahat hep ayın yolunu şaşırmasında Her zamankinden daha fazla yaklaşıp dünyaya Aklını başından aldı insanların

Dünyamızın tek doğal uydusu ve bize en yakın gökcismi olan Ay, eski Çinliler ve Fırat-Dicle havzasında oturan Babillilerden bu yana, en az beş bin yıldır insanın ilgisini çekiyor. Bildiğiniz gibi Ay, bize hep aynı yüzünü gösterir. Çevremizde dolandığında bu yüzün değişik bölgeleri aydınlanır. Böylelikle, her biri 29.53 günde tekrarlanan, Yeniay, İlkdördün, Dolunay ve Sondördün evreleri oluşur. Ay’ın evreleri ile insan fizyolojisi ve davranışı arasında ilgi kurulmasının da uzun bir geçmişi bulunuyor. Milattan 400 yıl kadar önce, Bodrum’un 4 kilometre kadar açığındaki İstanköy adasında doğan "Tıbbın Babası" Hipokrat’a göre, astronomi bilmeyen, hasta tedavi etmemeliydi. Birinci yüzyılda yaşamış Romalı Plinius, bilinen ilk ansiklopedi olan Doğa Tarihi’nde "Sakın dışarıda, dolunay ışığı altında uyumayın. Sarhoş olur, sersemlersiniz" diye uyarır.

1300’lerin başında engizisyon mahkemesinin karşısına çıkan Dr. Pietro d’Abano, bazı hastalıkların tedavisini Ay’ın evrelerine göre düzenlemekten yanaydı. Dörtyüz yıl kadar sonra, Dr. Franz Mesmer, Viyana Tıp Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan bir jürinin karşısında "Gezegenlerin İnsan Vücuduna Etkisi" adlı doktora tezini savunuyor, vücuttaki sıvılara Ay’ın ve diğer gezegenlerin mıknatıs etkisi yaptığını, oluşan gel-git hareketinin hastalıklara yol açtığını anlatıyordu.

Dr. Mesmer’den bu yana geçen 250 yılda, Ay’ın insan duygudurum ve davranışına etkisini inceleyen sayısız araştırma yayınlandı. Özellikle dolunayın, cinayetlerden borsa hareketlerine kadar, iyi ve kötü her türlü durumla ilişkisi masaya yatırıldı.

GEL-GİT GİBİ VÜCUT SIVILARINI ÇEKİYOR

Dolunayın insanı etkilemediği sonucuna varan bilimsel araştırmaların sayısı iki yüzün üzerindedir. Tam aksini ileri sürenler ise, az. Üstelik bazılarının istatistik hesaplarında hatalar var. Buna rağmen insanoğlu, ay ışığının insanı fizyolojik, biyolojik ve psikolojik olarak etkilediğine inanmak istiyor.

Ay’ın, insan davranışını etkilediğini savunanlar arasında başlıca üç isim öne çıkar. 1972 yılından başlayarak konuyu inceleyen Miami Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nden Prof. Arnold Lieber, Polonya Bilim Akademisi Deneysel Tedavi Bölümü’nden Prof. Dr. Michal Zimecki ve Hindistan’ın Patna Tıp Fakültesi’den Prof. C.P. Thakur.

Lieber ve Thakur, bu etkinin nedeni üzerinde de kafa yormuş ve Ay’ın tıpkı okyanuslar gibi, vücut sıvılarını da çektiği ve beyinde oluşan gel-git dalgalarının, davranışları değiştirdiğini ileri sürmüştür.

Bu ve benzeri yayınlar, polislerin, hastane acillerinde çalışan sağlık personelinin, astrologların, azımsanamayacak sayıda ruh hekiminin ve elbette, kurt adam efsanelerinin her dönem okurun ilgisini çektiğini bilen gazetecilerin sıklıkla atıfta bulunduğu kaynaklar.

DOLUNAY YAKLAŞINCA DEVRİYELERİ ARTIRDI

Yapılan araştırmalardan esinlenen İngiliz polis müfettişi Andy Parr, güvenliğinden sorumlu olduğu bölgede, 2006 yılında işlenen suçları Ay’ın evrelerine göre sınıflandırmış ve adam öldürme ile yaralamaların dolunaylarda arttığı sonucuna varmıştı. 2007 yazından bu yana Dolunay gecelerinde güney İngiltere’nin kıyı kenti Brighton’un sokaklarında, diğer günlerden daha fazla devriye görevlendiriyor. Onun bu kararını gazetelerde okuyan Yeni Zelanda’nın şaraplarıyla ünlü Hawke’s Bay bölgesinin polis müdürü de kalemi kağıdı eline almış, sonra gazetecilerin karşısına çıkarak Dolunay’da aile içi şiddete, intihar girişimlerine daha fazla rastladıklarını anlatmıştı. Müfettiş Parr, daha fazla polis görevlendirerek suçları önleyebildi mi, yoksa bu gereksiz masraf yüzünden başına dert mi açıldı bilemem, ancak bin yıllardır çekiciliğini koruyan "Dolunay-Şiddet" ikilisi sayesinde ünlendiği muhakkak.

Türk polisinin dolunayla ilgili düşüncesini öğrenmek amacıyla Adli Tıp Enstitüsü’nde öğrencim olmuş bazı emniyet mensuplarını aradım. Genel olarak, dünyanın bir çok ülkesindeki meslektaşları gibi Dolunay’ın insanları etkilediğine inanıyorlar, ancak bugüne değin devriye sayısını arttırmak gibi bir önlem alındığına rastlamamışlar.

DOLUNAY VARDIHİÇBİR ŞEY OLMADI

Psikoloji profesörleri Kelly ile Rotton ve fizik profesörü Culver, 1980 sonrası yayınlanmış Ay’ın evrelerinin insana etkisini inceleyen, 250’nin üzerinde araştırmayı değerlendirmiştir. Bu araştırmalar, cinayet, trafik kazası, polis ve itfaiye çağrıları, aile içi şiddet, doğum, intihar, doğal afet, kumarhanelerin kazananlara ödediği paralar, suikast, adam kaçırma, futbolcu şiddeti, cezaevinde şiddet, psikiyatrik başvuru, saldırı, ateşli silah yaralanması, bıçaklama, acil girişi, vampirizm, alkolizm, uyurgezerlik, sar’a gibi çok değişik durumları ele almaktaydı. Kelly ve arkadaşları, bulgularını iki kez, hemen hemen aynı adla yayınlandılar: "Dolunay vardı ve hiçbir şey olmadı." Kısacası, yukarıda sayılan olayların hiçbirine dolunayın doğrudan ve istatistiksel açıdan anlamlı bir etkisi bulunmuyor.

Gerek Kelly, gerekse Rotton, neredeyse 40 yıldır Dolunay efsanesine karşı yürüttükleri mücadeleyi sürdürüyorlar ve bilim, tam aksini söylediği halde, geniş kitlelerin ısrarla ay ışığının etkisine inanmasını, medyanın yaklaşımına, halkbilim ve geleneklere, yanlış kanılara, önyargılara bağlıyorlar.

AY IŞIĞINA MERAKLI DOKTORLAR

İki tıp doktoru, Amerikalı Arnold Lieber ve Hintli C.P. Thakur’un hararetle savunduğu, Dolunay’daki insan davranış değişikliklerine beyin sıvılarının gel-git’inin yol açtığı teorisi, biyofizikçi ve gökbilimciler tarafından kabul görmez. Ay, yeryüzünün denizlerini etkilediği halde, insan bedenindeki sudan kat kat daha fazlasını bulunduran yüzme havuzlarındaki suyu bile çekip bırakacak gücü yoktur. Öte yandan hem dünyanın, hem de insanın yüzde 70’inin su olduğu, bu nedenle Ay’ın her ikisini benzer biçimde etkileyeceğini ileri sürenlere de, tek bir sözcükle yanıt verilebilir: Yanlış. Çünkü, dünyanın yüzde 70’i değil, dünya yüzeyinin yüzde 70’i sudur. Ayrıca Ay, sadece serbest su kütlelerini etkiler, insan bedeninde ise su, farklı kompartmanlara dağılmıştır ve bir bölümü protein gibi başka moleküllere bağlıdır, yani serbest değildir.

Dolunay evresinde Ay’ın çekim gücünün dorukta olduğu söylemi de yanlıştır. Çünkü, Ay, Dünya’ya en yakın olduğu konumdayken, evrelerin herhangi birinde olabilir.

Bu arada Dr. Lieber’in, dört kez Miami polisini, medyayı ve hastane acillerini "kozmik rastlantılar, cinayet ve intiharları arttıracak. Önlem alın." diye alarma geçirdiğini, 1982’de Kaliforniya’nın büyük bir depremle yerle bir olacağını öngördüğünü, ancak hiçbirinin doğru çıkmadığını belirtelim. Dr. Thakur ise, 80’lerdeki ay ışığı merakını hızla terk etti, kendisini Leishmania parazitinin neden olduğu kala-azar (kara humma) hastalığı ile mücadeleye adadı, Dünya Sağlık Teşkilatı’nda çalıştı, üç kez Patna Parlamentosu’na seçildi, önce su kaynakları, ardından sağlık bakanı oldu.

SERİ KATİL NEDEN DOLUNAYI SEVER?

Bir yıl içinde altı kişiyi öldürüp, yedi kişiyi yaralayarak New York polisine kabuslar yaşatan 24 yaşındaki eski asker, polis ve postacı David Berkowitz (ya da peşindekilerin okuması için bıraktığı ilk mektuptaki imzasıyla "Sam’ın Oğlu"), kafayı park etmiş otomobillerdeki sevgililere takmıştı.

David Berkowitz’in saldırıları, genellikle dolunaylı gecelere denk gelir. Bu yüzden, dolunayın akıl sağlığını etkilediğine inananların sıklıkla aktardığı bir örnektir. Cezaevindeki katille yüzyüze görüşen FBI’ın Davranış Bilimleri Birimi’nden Ressler ve Douglas, cinayetleri için neden Dolunay’lı geceleri seçtiğini sorduklarında, aldıkları yanıt çok mantıklıydı: "Sevgililer böyle gecelerde buluşmayı tercih eder de ondan!" Kısacası Sam’ın Oğlu sadece fırsatçıdır, yoksa Dolunay’da aklını kaçıran bir seri katil değil.

Yüze yakın çocuğu öldürüp yediği söylenen, sadece üçü kanıtlanan ve elektrikli sandalyeyi boylayan Albert Dish’in, Dolunay geceleri çırılçıplak soyunup dans ettiği, akıl hastanesinde kalp krizinden ölen bir diğer seri katil Ed Gein’in ay ışığında hoplayıp zıpladığı söylense de, kurbanlarına saldırmak için ne biri, ne diğeri Dolunay’ı beklemiştir.

ADLİ ASTRONOMİ ADLİ ASTROLOJİ

Dolunay, adli bilimler açısından da önem taşır. 90’larda Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu’nda adli astronom olarak çalışan, şimdilerde İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan Bülent Üner ve Ege Güral’dan aktaracağım bir örnek, sanırım size fikir verecektir:

"Adli Tıp Kurumu’na 1992 yılında, bir Askeri Ceza Mahkemesi’nden gelen dosyada, bir asteğmen, havanın çok karanlık olduğundan, yüzbaşıyı er zannedip dövdüğünü söylemektedir. Olay saati 24.00 civarıdır ve aylardan ağustostur. Yaptığımız hesaplarda ayın Dolunay evresinde, en yukarıda olduğu, mevsim ve yöre itibarı ile havanın açık olup, hiçbir ışık olmasa bile kişilerin rahatça tanınabileceği görülmüştü."

Bir de, Amerikan Astrologlar Federasyonu üyesi, Arizona’lı medyum Dave Campbell gibi "adli astrolog" olduğunu iddia edenler var. Bu kişiler, katilleri, kayıpları, kaçırılanları astrolojik haritalarla bulabildiklerini, olay yeri, günü ve saatinden katilin kişiliğini belirlediklerini iddia ediyorlar. Hatırlarsanız 22 Kasım 1963’de Oswald adlı birinin Başkan Kennedy’yi öldürdüğü söylenmişti. Aradan geçen bunca yıla rağmen, katilin Oswald mı, yoksa başka biri mi, Oswald ise yalnız olup olmadığı tartışılır durur, eldeki deliller en ileri tekniklerle incelenir, bir türlü karar verilemez. Astrolog Dave Campbell ise, Kennedy ile Oswald’ın doğum tarihi, saati ve yerinden yola çıkarak meseleyi çözüyor: "Katil, Oswald ve tek başına". Henüz bir adli astronomi kitabı yazılmamışken, onun "Adli Astroloji"si 2004’ten beri piyasada.

Gençlerimiz adli bilimlere çok meraklı. Adli Tıp Enstitüsü’ne başvuru sayısından bunu izliyoruz. Lütfen, "adli astrolog olacağım" diye kimse kapımıza gelmesin.
Yazının Devamını Oku