Ankara’da silahların susmadığı gece

Onlar, genç subaylar ve Harbiyelilerdi. Kendilerine "Kemalist Subaylar" adını vermişlerdi. İdealisttiler. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin "yolundan çıkarıldığını" düşünüyorlardı. 22 Şubat 1962’de ihtilale teşebbüs ettiler. Başaramadılar.

Haberin Devamı

15 ay sonra yine bir ihtilal girişiminde bulundular. Parola, "Harbiyeli Aldanmaz" idi. Parolayı bilmeyen subaylar tek tek gözaltına alınıyordu. Ankara o gece silah seslerinden sabaha kadar uyumadı. O gün Ankara’da ihtilalci bir süvari binbaşı bakın neler yaşadı...

TARİH, 21 Mayıs 1963. Yer, Ankara. Gece yarısı başlayan silah sesleri susmak bilmiyor...

İhtilalci Süvari Birliği ile iktidar yanlısı Muhafız Alayı, Ankara’nın göbeğinde çatışıyor. Hava Kuvvetleri’ne bağlı jetler alçaktan uçuyor, ihtilale destek veren Kara Harp Okulu’na dalışlar yapıyor.

Yollarda terk edilmiş tanklar var Cadde üzerinde ölüler ve yaralılar görülüyor. Gelen ilk rakamlara göre ölü sayısı 8. Ölenlerin arasında albay, binbaşı rütbesinde subaylar var.

Ölümlerin çoğu uçakların, ihtilalci yanlısı sanıp Muhafız Alayı üzerine ateş açması sonucu meydana geldiği söyleniyor.

Neler oluyordu?..

BÜYÜKELÇİLİKTE İKİ SUBAY

Bellerinde tabancalar, ellerinde makineli Thompson ve ekmek torbası içinde el bombaları bulunan ihtilalci iki subay, Kavaklıdere’deki Alman Büyükelçiliği’nin çevresini saran demir parmaklıkları aşıp bahçeye atladılar.

Çaresiz kalmışlardı; Muhafız Alayı onların bulunduğu yerdeki her yolu kontrol altına almıştı. Ya çarpışacaklardı, ya teslim olacaklardı. Mehmetçiğe silah sıkmak yerine ölmeyi tercih ederlerdi.

Ya da...

Alman Büyükelçiliği’nin bahçesine atladılar. Sessizce büyük bahçeyi geçip ana binanın kapısını çaldılar. Kapıyı açan Alman görevli, karşısında elleri silahlı iki subayı görünce korktu.

Subaylar, büyükelçiyle görüşmek istediklerini söylediler. Kısa bir süre sonra Büyükelçi Dr. Gebhardt Von Walther geldi. Subaylar kendilerini tanıttı: Biz ihtilalci subaylarız. Başarılı olamadık. İltica talep ediyoruz!

Alman Büyükelçi Walther, hükümetiyle temas kurduktan sonra yanıt verebileceğini söyledi. Beklemeye başladılar.

Alman elçiliğine gelmeleri tesadüf değildi; büyükelçilik müsteşarı ata binmeyi seviyordu; Süvari Alayı’na gelip sık sık ata biniyordu; bu nedenle tanışıyorlardı. İki ihtilalci subay da süvariydi.

Kısa bir zaman sonra Büyükelçi Walther geldi. Kararı açıkladı; ellerinde silahlar ve subay üniformalarıyla geldikleri için iltica istekleri kabul edilmemişti!

Subaylar, elçilikten çıktıkları takdirde öldürüleceklerini söylediler. Başta elçi olmak üzere Alman diplomatlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Hiç ilgisi olmadıkları bir askeri ihtilalin ortasında kalmışlardı.

Büyükelçi Walther, subayların başına bir şey gelsin istemiyordu.

"Size sivil elbiseler verelim ve arka bahçeden çıkmanızı sağlayalım" teklifinde bulundu. Ama tek şartı vardı:

Yakalandıklarında elbiseleri kendilerinden aldıklarını açıklamayacaklardı.

Subaylar söz verdi, ihtilalci sözü!

Elçinin verdiği elbiseleri giyip arka bahçeden çıkıp gittiler. Arka sokaklardan ilerleyerek Dikmen sırtlarına geldiler.

İki subaydan daha rütbeli olanı, kendini yalnız bırakmak istemeyen diğer subay Süvari Üsteğmen Mustafa Karazeybek’e son emrini verdi:

"Yollarımız burada ayrılıyor. Sen az bir cezayla kurtulursun, benimle kalırsan ölürsün. Hiç ısrar etme, hadi Allah yardımcın olsun" deyip koşarak uzaklaştı.

İNTİHARI DÜŞÜNDÜ

Türk Silahlı Kuvvetleri, Kara Harp Okulu dışında her yere hákim olmuştu. Subayların hepsi teslim olmuştu; direnen sadece gencecik Harp Okulu öğrencileriydi.

İhtilalin lideri Albay Talat Aydemir yakalanmıştı. Güvenlik güçleri her yerde ihtilalin ikinci adamını, yani onu arıyordu.

Dikmen yamaçlarındaki bir bağ evine sığındı. Yorgundu. Bir kenara kıvrılıp uyudu. Uyandığında gece olmuştu.

Ne yapacağını düşündü. Teslim olmak istemiyordu. Birden tabancasını şakağına dayadı. İntihar etmeyi düşündü.

Gözlerinin önüne karısı Esma ile çocukları Gülderen, Ömer, Öner ve Semra geldi. Vazgeçti. Teslim de olmayacaktı.

İstanbul’a gitmeyi, yağ ticareti yapan yakın dostunu bulup onun yardımıyla yurtdışına çıkmayı düşündü.

Toparlandı, elini yüzünü yıkadı. Bağ evinden çıktı, karanlıkta koşar adım yürümeye başladı. Sabaha kadar yürüdü.

VE YAKALANIYOR

Gün ışırken Atatürk Orman Çiftliği yanındaki tren istasyonuna ulaştı. İstanbul yönüne giden yük treninin bir vagonuna atladı. Aksilik, tren bulunduğu vagonu bir sonraki istasyonda bırakacaktı.

Bu kez şansını otobüsle denemeye karar verdi. Yürüyerek Ankara asfaltına çıktı. Gelen otobüsü durdurdu. En arka sıraya oturdu. Bolu’ya kadar geldi. Ama burada şansı yine döndü: Arama vardı.

Yanında hüviyeti yoktu. Erler otobüsten indirdiler. Üzerini aradılar, tabancasını buldular. Onu hemen komutanları üsteğmenin yanına götürdüler.

Üsteğmen, onu tanımıştı. O, Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’dı.

Yani ihtilalin ikinci adamı...

Darağacının gölgesinde bir binbaşı: Fethi Gürcan

Haberin Devamı

TARİH, 27 Haziran 1964.

Yer, Ankara Mamak Cezaevi.

Saat, gece yarısına geliyor.

Binbaşı Fethi Gürcan, hücre zincirinin açılmasıyla uyandı. Hücresini askerler doldurmuştu. Nereye götürüldüğünü öğrenmek istedi. Açıklama yapılmazsa gelmeyeceğini tekrarladı o tok sesiyle.

"Sizi başka cezaevine naklediyoruz."

İnanmadı. Direndi, zorla pijamasıyla hücresinden alındı. Aynı gerekçeyle Talat Aydemir de hücresinden alınıp götürülmüştü.

Fethi Gürcan, cezaevinin vizite odasına getirildi. Yanından eksik etmediği kısa ve ucu kıvrık ağızlığıyla sigara içmesine izin verildi. Bu arada hücresinden getirilen kıyafetini giydi.

’SİZE ŞEREFİMİ BIRAKIYORUM’

Arkadaşlarıyla vedalaşmak istediğini söyledi.

Önce Binbaşı Osman Deniz, arkasından da Üsteğmen Erol Dinçer’le kucaklaştı. 22 Şubat 1962 ihtilalinde Erol Dinçer ile birlikte Çankaya Köşkü’ne yapılan baskında da birlikteydiler.

Ağlamamaya çalışıyorlardı. "Arkadaşlara selam" dedi usulca. Dışarıda iki ambulans vardı.

Birine Binbaşı Fethi Gürcan’ı, diğerine Albay Talat Aydemir’i bindirdiler. İki aracın da istikameti, idam sehpalarının hazırlandığı Cebeci’deki Ankara Merkez Cezaevi’ydi. Kaç siyasal idama tanıklık etmişti ve daha da edecekti Cebeci’deki cezaevi.

Binbaşı Fethi Gürcan, cezaevi müdürünün odasına getirildi. İnfaz kararını soğukkanlılıkla dinledi. Ailesine mektup yazdı:

"Canım karıcığım ve yavrularım,

Size şerefimden başka bir miras bırakamadığım için üzgünüm. Bu emanetimi sonu kadar muhafaza edeceğinizden eminim..."

YARGILAMA SÜRECİ

21 Mayıs 1963 ihtilaline teşebbüs edenler hakkında iki mahkeme görevlendirilmişti. Mamak’ta 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi 151 subayı yargılarken, Harp Okulu’nda kurulan 2 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi 1459 Harbiyeliyi yargılandı.

Mahkemeden yedi idam kararı çıktı. Ancak Yargıtay üç idam kararını bozdu, dördünü onayladı. Mahkeme kararından sonra hükümlüler Mamak’tan alınıp Çorum, Elazığ, Malatya gibi sivil cezaevlerine gönderildi. Mamak Cezaevi’nde sadece dört idam mahkûmu kaldı: Albay Talat Aydemir, Binbaşı Osman Deniz, Üsteğmen Erol Dinçer ve Binbaşı Fethi Gürcan.

Ölüm cezaları TBMM gündemi geldi. Meclis, Üsteğmen Erol Dinçer dışındaki üç idamı onayladı.

İdam edilecek kişi sayısının üç olması yeni bir tartışma yarattı: Meclis’in, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarına karşılık üç subayın asılmasını istediği konuşuluyordu! Yani, üçe üç!..

O dönemde TBMM çatısı altında Senato da bulunuyordu. 1961 Anayasası’na göre, Meclis kararını Senato’nun onaylama ya da bozma hakkı vardı.

Senato, "üçe üç" yorumlarından rahatsız olmuştu; Osman Deniz ve Fethi Gürcan hakkında verilen kararı bozarken Talat Aydemir’i onadı. Binbaşı Gürcan idamdan kurtulmuştu. Ancak son kararı yine Meclis verecekti.

Ve Meclis Osman Deniz’i idamdan kurtarırken, Talat Aydemir’le birlikte Fethi Gürcan’ın da idam edilmesine tekrar karar verdi.

Son söz, 27 Mayıs ihtilalinin komutanı Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’indi. Cumhurbaşkanı Gürsel, idam kararlarını onadı.

İHTİLALCİ SÖZÜ

Binbaşı Gürcan, ailesine yazdığı mektubu bitirip savcıya verdi. Ceplerini boşaltmasını istediler. Cebinden 235 kuruş ve iki paket asker sigarası çıktı. Son isteği sigara içmek oldu.

Binbaşı Gürcan, sigarasından son bir nefes çekti. Ayağa kalktı. Beyaz idam gömleği geçirildi, kıyafetinin üzerine.

Saat 03.30’tu. Sandalyeye çıktı.

Samanpazarı’nda lokantacılık yapan cellat, ilmiği binbaşının boğazına geçirdi.

Kafasını kaldırdı; son kez gökyüzüne baktı; kim bilir belki de jetleri bekliyordu. Ne jetler, ne tanklar, ne de ihtilalci arkadaşları geldiler, onu kurtarmaya. Yapayalnızdı...

"Vatan, millet sağ olsun" deyip kendini boşluğu bıraktı. Ölüme giderken üzerinde Alman Büyükelçiliği’nden aldığı kıyafet vardı. Zaten gardırobundaki tek elbisesi de oydu. Elbise alacak hiç parası olmamıştı.

Ve ölene kadar da Büyükelçi Walther’e verdiği, "ihtilalci sözü"nü tutmuş, elbiseyi ondan aldığını kimseye söylememişti.

Fethi Gürcan’ın idam edildiği haberini alan Çorum, Elazığ, Malatya gibi cezaevlerinde yatan idealist ihtilalciler, sanki anlaşmışlar gibi hep bir ağızdan Harbiye Marşı söylemeye başladılar:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.

Tufanları gösteren, tarihlerin yádıyız.

Kanla irfanla kurduk, biz bu Cumhuriyeti

Cehennemler kudursa, ölmez nigahbanıyız.

İsim İsim... Sonra neler oldu?..

Fethi Gürcan: Cebeci Mezarlığı’na defnedildi. Eşi Esma 1993 yılında öldüğünde kapısının zilinde hálá "Fethi Gürcan" yazıyordu. Kızı Gülderen, babası cezaevinde iken çalışmaya başladı. Oğlu Ömer, ODTÜ Elektrik Mühendisliği’ni bitirdi. Uzun yıllar TRT’de çalıştı. Halen "Süvari" adlı dergiyi çıkarıyor. Diğer oğlu Öner de mühendisti; uzun yıllar Siemens’te çalıştı. 2004 yılında vefat etti. Babasını anlattığı "Ben İhtilalciyim" adlı kitabı, ölümünden bir yıl sonra basıldı. En küçükleri Sema, diş doktoru oldu.

Binbaşı Gürcan’ın çocukları, babalarıyla aynı siyasi kaderi paylaştılar: Gülderen 1987’de üç ay siyasi tutuklu olarak Buca Cezaevi’nde yattı. Ömer Gürcan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra babasının dava arkadaşı Erol Dinçer’le birlikte "ordu içinde örgütlenmek" suçuyla tutuklandı, sekiz ay babasının yattığı Mamak Cezaevi’nde kaldı. Ve en küçükleri Sema da yedi ay Metris Cezaevi’nde tutuklu kaldı.

Gürcan kardeşler Ankara’da yaşıyor.

Talat Aydemir:
İdam edilmek üzere Binbaşı Gürcan’la birlikte Ankara Merkez Cezaevi’ne getirildi. Ancak avukatı infazı durdurdu. Fakat bir hafta sonra 5 Temmuz 1964’te saat 02.50’de infaz gerçekleştirildi. Albay Aydemir’in bir hafta sonra idam edilmesini sebebi, Binbaşı Gürcan’ın idamına askerlerin nasıl tepki vereceklerini görmek miydi; bilinmez.

Albay Aydemir, idamına kadar anılarını yazdı. Anıların ilk cildi, Binbaşı Gürcan’ın çocukları Öner ve Sema’nın koynuna sokularak cezaevinden çıkartıldı. İkinci cildi askerler buldu ve halen anıların bu sayfalarının nerede olduğu bilinmiyor.

İlginçtir, Aydemir, hücresinde son olarak Fransız devrimci Gracchus Babeuf’un "Devrim Yazıları" adlı kitabı okuyordu. Kitap Aydemir’in hücresinde bulunduktan sonra, toplatılıp yasaklanacaktı!

Eşi Şadan 2001’de vefat etti. Kızı Tülin ve Teğmen Altugan, yaşanan acı olaylar yüzünden evlenemediler. Tülin Hanım hiç evlenmedi ve 2004’te vefat etti.

Oğlu Metin Aydemir, babası idam edildiğinde Hava Harp Okulu’nda öğrenciydi. Babası yüzünden okuldan atıldı, Danıştay’a dava açtı, okula geri döndü. Sonra kendi isteğiyle ayrıldı. Özel sektöre geçti. İsviçreli eşi Yolande Delacuisine ile Datça’da yaşıyor.

Erol Dinçer: Akşehir ve Ankara Merkez Cezaevi’nde yattı. 26 Aralık 1967 affıyla kurtuldu. Petrol Ofisi’nden emekli oldu. Hayatını Ankara’da sürdürüyor. Kızı Aylin Atilla, Çankaya Köşkü’ndeki Atatürk Müzesi’nin müdiresi. Yani, tarihin cilvesi, babasının ihtilal gecesi kuşattığı Çankaya Köşkü’nde görev yapıyor.

Osman Deniz: Sinop ve İstanbul Üsküdar Toptaşı Cezaevi’nde yattı. Afla çıktı. Bir oğlu, iki kızı var. Oğlu ekonomist, kızlarının biri eczacı, diğeri kimyager. Anılarını "Parola: Harbiyeli Aldanmaz" adlı kitapla yayınladı. İstanbul’da yaşıyor.

Mustafa Karazeybek: Müebbete mahkûm oldu. Afla çıktı. Cezaevine girdiğinde altı aylık evliydi. Cezaevinde iken bir oğlu oldu. Bu oğul büyüdü ve bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nde albay.

Üsteğmen Karazeybek, cezaevinden çıktıktan sonra Çalışma Bakanlığı’nda görev yaptı. Emekli olunca İzmir Seferihisar’a yerleşti. Ve CHP İlçe Başkanlığı yaptı!

Harp Okulu Öğrencileri: TSK’da 1963-64 mezunu yoktur. O gün olayların tanığı olan küçük sınıflardaki Harp Okulu öğrencilerinin çoğunluğu bugün TSK’nın üst düzey komutanları arasındadır.

Yazarın Tüm Yazıları