• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Türkiye, Suriye’de kendi göbeğini kendi kesecek

    DÖRT OPERASYON

    Ama “müttefik” gibi görünen ABD, Almanya başta, NATO ülkeleri gerçekte terör örgütleri ile ittifak halindeler.

    Türkiye, 2016’dan bu yana 900 kilometreyi aşan Suriye sınırı boyunca uzanan, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmaya çalışıyor. 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı, 20 Ocak 2018’de Zeytin Dalı, 9 Ekim 2019’da Barış Pınarı, 27 Şubat 2020’de de Bahar Kalkanı Harekâtı yapıldı.

    MUTABAKATLAR ÇÖP OLDU

    Türkiye’nin güvenliğe aldığı bölgeler dışında kalan sınır hattındaki 30 kilometre derinliğindeki alanlarda PKK/YPG’nin temizleneceğine dair Amerika Birleşik Devletleri ile 17 Ekim 2019’da, Rusya ile 22 Ekim 2019’da mutabakat imzalandı.

    ABD-RUSYA-PKK

    Amerikan tarafı PKK/YPG’nin sınırdan 32 kilometre güneye çekileceği sözünü vermişti. Ancak, Amerika ile Rusya bir gecede anlaştı; ABD, çıktığı yerlere Rus güçlerinin girmesini sağladı. Rusya, Ekim 2019’da Türkiye ile vardığı mutabakatla, terör örgütünü Tel Rıfat’tan ve Münbiç’ten çıkarmayı taahhüt etmişti. Ayrıca, M4 yolu üzerinde ve Barış Pınarı Harekât sahası dışında kalan alanda teröristlerin sınırdan 30 kilometre dışarı çıkartılacağı teminatını vermişti.

    Ne Amerika ne Rusya taahhütlerini yerine getirdi. ABD desteğiyle Suriye topraklarının yaklaşık üçte birini işgal eden PKK/YPG, ülkenin kuzeyindeki, Azez, Mare, Bab, Cerablus, Afrin, Tel Abyad ve Rasulayn ilçelerinden Türkiye’ye silahlı saldırılarda bulunuyor.

    Bunu da ABD başta olmak üzere NATO ülkelerinin silahlarıyla gerçekleştiriyor. Ukrayna Savaşı sonrası Rusya’nın Suriye’deki sekiz bölgeden asker çekme kararı ile doğan boşluk yalnızca PKK değil, DEAŞ tarafından da dolduruyor.

    Dolayısıyla bu gelişmeler, Türkiye için hem güvenlik riski doğuruyor hem de “Suriyeli sığınmacı” sorununu büyütecek gelişmelere sebep oluyor.

    6 MİLYON SURİYELİ SIĞINMACININ GELMESİ ÖNLENDİ

    GÜVENLİ bölge oluşturmak, 2011’den bu yana sayıları hızla artan ve bugün Türkiye’de ekonomiden sonra en büyük sorun olarak görülen “sığınmacılar” meselesinin çözümü için de önemli bir adım oldu. Suriye’nin üçte biri PKK/YPG işgali altında olsa da karşımızdaki asıl güç ABD ve Rusya. Her iki ülke 25’ten fazla askeri üs sahibi. Asıl savaşımızı piyon örgüt PKK ile yapsak da, PKK arkasındaki terör destekçisi iki ülkeye güveniyor. Türkiye, Suriye’ye operasyon yaparsa ABD ve Rus güçleriyle karşı karşıya gelir mi? Rusların Ukrayna’dan dolayı gündemi dolu ama Amerika ile karşı karşıya gelmemiz olasılık dahilinde. 

    HATAY’DAN İRAN’A SINIR GÜVENLİĞİ

    Eğer Türkiye Suriye’ye dört operasyonu yapmasaydı ne olurdu?

    2012’de 14 bin 237 olan Suriyeli sığınmacı sayısı, Fırat Kalkanı Operasyonu‘na kadar 3.4 milyon kişiye hızla tırmandı. Zeytin Dalı Harekâtı ile rakam 3.6 milyona çıktıktan sonra 9 Ekim 2019’daki Barış Pınarı Harekâtı sonrasında 3.6 milyonda sabitlendi. İdlib’e yönelik Bahar Kalkanı Harekâtı sonrasında da rakam aynı kaldı. Eğer bu operasyonlar yapılmasa 6 milyon Suriyeli daha Türkiye’ye gelecekti. Rakam 9 milyonu geçecekti.

    Tüm bunlar, Türkiye’nin 30 kilometre derinliğindeki güvenli bölge oluşturmasının ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Buna bir de Irak’ın kuzeyinde Pençe-Kilit operasyon bölgesindeki alan eklediğinde Türkiye, Hatay’dan İran’a kadar olan sınır hattından terör örgütünü temizlemiş olacak.

    Yazının devamı...

    Palme’nin katili PKK’ya âşık İsveç’in Stockholm Sendromu (2)

    PKK elebaşı Öcalan, örgütün merkezini Suriye’den İsveç’e taşımayı, dünyaya sesini buradan duyurmayı amaçlıyordu. Ancak İsveç, Öcalan’ın oturma izni ve vize talebini geri çevirirken, fikir ayrılığına düşen eşi Kesire Öcalan’a İsveç’te yaşaması için gerekli izinleri vermişti. Bu duruma kızan Abdullah Öcalan, birçok konuşmasında ve örgütsel yayınlarda tepki gösteriyordu.

    1985’TE SUİKAST GİRİŞİMİ

    İsveç gizli polisi SAPO, 1984 Eylül ayındaki bir raporunda, PKK’nın Başbakan Palme’nin kararına karşı misilleme yapabileceğine dair istihbarata da ulaşmıştı. Terör örgütü tarafından alınan kararlar doğrultusunda ERNK üyesi beş PKK terör örgütü mensubu, 1985 yılı ağustos ayında İsveç’te Olof Palme’ye suikast teşebbüsünde bulundukları ve yakalandıkları şeklindeki haberler ulusal basında yer aldı. 28 Şubat 1986’da ise Palme, Stockholm’de sokak ortasında vuruldu.

    İSVEÇ PKK’YI KORUYOR

    Aradan tam 36 yıl geçti ve aydınlatılamayan cinayette birçok gelişme PKK’yı işaret etmesine rağmen bugün İsveç Devleti PKK terör örgütünün faaliyetlerine göz yumuyor, dahası Suriye kolu PYD/YPG’ye siyasi ve maddi destek veriyor. Anlayacağınız, Başbakan Palme’nın katili PKK’ya hayran İsveç Devleti tıbbi tanımı ile “Stockholm Sendromu” yaşıyor.

    SUİKAST KARARINI ŞAM’DA ÖCALAN VERDİ

    İSVEÇ polisinin, PKK itirafçılarından aldığı bilgiye göre; Palme’ye suikast planı, Suriye’nin başkenti Şam’da yapılan bir toplantı sırasında kararlaştırılmıştı. Öcalan’ın da bulunduğu bu toplantıda, PKK yöneticilerinin yanı sıra iki İranlı ve iki Suriyeli istihbarat görevlisi de vardı. Şam’daki toplantıda bulunan Beşir kod adlı Suriyeli diplomat, suikastta kullanılan İspanyol yapımı 357 Magnum tabancayı temin etti ve İsveç’e soktu.

    PLANLAMA ÜÇ HAFTA SÜRDÜ

    Hasan Hayri Güler, Numar Uçar ve Hayri Darban’dan oluşan 3 kişilik ekip de Beşir’in ardından Danimarka’dan İsveç’e geçtiler. Uzun süre İsveç’te yaşamış olan Dr. Cihan kod adlı militan kızla Miriçyan adlı İranlı Ermeni, 3 kişilik suikast ekibini karşıladı.

    Ekip, Stockholm’de Miriçyan’ın evine yerleşti. Bir gün sonra gelen Beşir, tabancayı tetikçiye teslim etti. Olof Palme’nin nerede ve nasıl öldürüleceğine ilişkin gözlemler üç hafta sürdü. Olof Palme’nin karısıyla birlikte korumasız olarak sinemaya gittiğini bildiren kişi ise suikastın yerini ve zamanını tayin etmiş oldu.

    KATİL ZANLISI PKK’LI

    28 Şubat 1986 gecesi sinema çıkışında pusu kuran Hasan Hayri Güler, enseden sıktığı tek bir kurşunla, Palme’yi vurdu, sonra ekibinin beklediği arabaya binerek kayıplara karıştı.

    Ekibin üyeleri yeniden Miriçyan’ın evine döndü ve temin edilen sahte pasaportlarla 20 gün sonra İsveç’i terk ettiler.

    SUİKASTIN KODU: ‘ADAMI DÜĞÜNE GÖNDERİN’

    PALME öldürüldüğünde PKK içinde yer alan ve 13 Nisan 1998 günü Kuzey Irak’ta yakalanarak Türkiye’ye getirilen Parmaksız Zeki kod adlı Şemdin Sakık da ifadesinde suikastı PKK’nın işlediğini söyledi. PKK’nın yaptığı tüm eylemleri propaganda aracı olarak gördüğünden üstlendiğini söyleyen Sakık, Palme’nin öldürülmesi olayının bir sır olarak saklandığını anlattı.

    ‘CİNAYETİ PKK İŞLEDİ’

    Sakık, Palme’nin öldürülmesindeki amacın ise, PKK’nın 1982’teki 2’nci kongresinden sonra Öcalan ile görüş ayrılığına düşen ve daha sonraki yıllarda PKK’dan kopan üst düzey kadrolarında yer almış; Kesire Öcalan, Süleyman Karaer ve Semir kod adlı örgüt üyelerinin İsveç hükümeti tarafından barındırılması olduğunu söyledi.

    ‘PALME HEDEF SEÇİLDİ’

    Bunun yanında İsveç hükümetinin PKK’yı da terör örgütü olarak gördüğünü, İsveç’e sığınan Semir kod adlı örgüt üyesini öldüren PKK militanının da İsveç polisi tarafından yakalanıp cezaevine konulduğunu anlatan Sakık, bu militana ceza verilmesi ve diğer nedenlerden dolayı örgütün İsveç’e ve onun gibi düşünen diğer ülkelere göz dağı vermek için İsveç Başbakanı olan Olof Palme’yi hedef olarak seçtiğini açıkladı.

    İsveç Başbakanı Olof Palme’nin öldürülmesi eylemi için Abdullah Öcalan’ın o dönemde Avrupa’da siyasi sorumlu konumunda bulunan Bingöl merkez köyünden Harun kod adlı örgüt üyesine talimat verdiğini, Harun kod adlı teröristin de güvendiği PKK örgüt militanlarına Olof PALME’nin öldürülmesi talimatını verdiğini söyledi.

    ‘EVET, ADAMI DÜĞÜNE GÖNDERİN’

    Suikastı gerçekleştiren örgüt üyelerinin Fransa’ya geçtiğini, bu eylemin başlangıç parolasının “Düğün” olduğunu anlatan Sakık, bunun için Abdullah Öcalan ile Harun kod adlı teröristin kararlaştırdıkları şekilde, hatta bir telefon konuşmasında Harun Kod adlı örgüt üyesinin, “Düğünü yapalım mı?” diye Abdullah Öcalan’a sorunca, Öcalan’ın “Evet, adamı düğüne gönderin” şeklinde aralarında bir konuşma geçtiğini söyledi.

    PKK’nın, diğer Avrupa ülkelerinde de terör örgütü olarak görülmesinden korktuğu için bu suikastı üstlenmediğini ve gizli tutulduğunu ifadesinde söyledi.

    İsveç devleti ise hâlâ PKK’yı koruyor ve destekliyor...

    Yazının devamı...

    Stockholm Sendromu (1)

    Bu olay, literatüre “Stockholm Sendromu” olarak girer.

    Stockholm Sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda empati ve sempati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumdur.

    AVRUPA’DA PKK’YA TERÖRİST DİYEN İLK LİDER

    Yazıma bu bilgileri vererek başlamamın nedeni İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin Twitter hesabından yayınladığı şu mesaj oldu: “İsveç ve PKK hakkında geniş çapta yayılan dezenformasyon nedeniyle, PKK’yı terör örgütü listesine Türkiye’den sonra ilk ekleyenin 1984’te Olof Palme hükümetinin olduğunu hatırlatmak isteriz. Aynı adımı AB 2002’de attı. Bu tutum değişmedi.”




    Bugün yine İsveç’te yaşanan bir Stockholm Sendromu vakasıyla karşı karşıyayız. 1984 yılında İsveç güvenlik birimleri, PKK’yı terör örgütü olarak ilan eden İsveç Başbakanı Olof Palme’nin “misilleme ile karşılaşabileceği” uyarısında bulunmuştu.

    Nitekim Palme, 28 Şubat 1986 günü eşi Lisbet Palme ile sinemadan çıktıkları esnada arkadan gelen kişi ya da kişiler tarafından 357 MAGNUM tabanca ile ateş edilerek öldürüldü.

    İSVEÇ, PALME’NİN KATİLİ PKK’YA YARDIM EDİYOR

    Palme’nin öldürülmesinden tam 36 yıl sonra İsveç’teki manzara şu; Olof Palme suikastının arkasında olduğuna dair birçok ifade bulunan PKK, İsveç devleti tarafından korunup kollandı. PKK elebaşı Öcalan’ın posterleriyle rahatlıkla gösteriler yapılıyor. PKK’ya bağlı sivil toplum kuruluşları faaliyet gösteriyor, medya organları teröristlerin propagandasını yapıyor. Para toplayıp teröristlere finansman sağlıyorlar.

    İsveç devlet yetkilileri de PKK terör örgütünün Suriye kanadı PYD/YPG temsilcileriyle görüşmeler yapıyor.

    Bizzat İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde’nin PKK/YPG terör örgütü temsilcileriyle buluşma fotoğrafları basına yansıdı. Bununla da kalmıyor, İsveç’in PKK/YPG’ye yılda 376 milyon dolar yardımda bulunduğu basına yansıyan haberler arasında.

    BAŞBAKAN’ININ KATİLİNE ÂŞIK ÜLKE

    Yani, İsveç Dışişleri Bakanı başta İsveç devlet ve hükümet yetkilileri, 28 Şubat 1986 yılında öldürülen başbakan Olof Palme’nin katili olduğuna dair birçok delil bulunan PKK’nın ülkelerinde faaliyet göstermesine izin verirken, PKK’nın Suriye kanadı PYD/YPG ile de temas kurup maddi destek sağlıyor.

    Kısacası, İsveç Başbakanı Olof Palme’nin katili olduğuna dair birçok iddia ve ifade bulunan PKK terör örgütüne ülkesini açan, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’ye siyasi ve maddi destek veren İsveç hükümeti sanki yine Stockholm Sendromu yaşıyor...

    OLOF PALME SUİKASTINDA PKK ŞÜPHESİ

    PALME suikastı ile ilgili olarak polis 1988 yılında Christer Pettersson isimli kişiyi gözaltına aldı, 1970 yılında bıçakla adam öldüren Pettersson’un eşkali uyduğu için tutuklandı. Pettersson 1989 yılında yargılandığı mahkeme tarafından suçlu bulunarak müebbet hapse mahkûm edildi. Ama suikastı gerçekleştirdiğine dair hiçbir delil yoktu. İtiraz üzerine mahkeme o zamana kadar üç ay hapis yatmış olan Pettersson’u serbest bıraktı. Palme suikastı dosyasının başsavcısı 2020 yılında bir açıklama yaptı. Katil zanlısının 2000 yılında ölen Stig Engström olduğunu, Engström’ün cinayeti tek başına işlediği sonucuna vardıklarını belirten başsavcılık ölen katil zanlısını sorgulama ihtimalleri kalmadığı için artık dosyayı 34 yıl sonra kapatmak durumunda kaldıklarını duyurdu.

    YENİ DELİLLERLE SORUŞTURMA

    Ancak Palme suikastı ne zaman gündeme gelse arkasındaki PKK bağlantısı hep öne çıktı. Nitekim 2015 yılında İsveç’in Aftonbaldet gazetesine konuşan Palme Cinayeti Araştırma Grubu Şefi Hans Melander, suikastın arkasında terör örgütü PKK’nın bulunduğuna dair onlarca delil ve şahit bulunduğunu, son günlerde yeni delillere ulaştıklarını açıklamıştı.

    PALME, PKK’NIN HEDEFİNDEYDİ

    1980’li yılların başında Avrupa’da suikastler gerçekleştiren PKK terör örgütünün kuruluş aşamasında yer almış ve zamanla fikir ayrılıkları sebebi ile ayrılan terör örgütü üyeleri İsveç’e sığınmışlardı. Öcalan da Suriye’den çıkıp PKK’nın merkezini İsveç yapmak istiyordu. Böylece tüm dünyaya propagandasını daha iyi yapabilecekti. Nitekim birçok PKK’lı gibi eşi Kesire Öcalan da İsveç’e kaçmıştı. Başbakan Olof Palme İsveç’teki Kürt kökenli siyasilere sempatiyle bakıyor, terörle ilişkisi olmayan hatta PKK’nın da hedefinde olan Kemal Burkay gibi siyasetçilerin faaliyetlerde bulunmasına izin veriyordu.

    Öte yandan Suriye’den İsveç’e geçmek isteyen PKK elebaşı Öcalan’ın oturma izni ve vize talebini reddetmişti. Terör örgütü ilan edilen PKK üyelerinden bazılarının Türkiye’ye iade edilmesi konuları PKK toplantılarına yansımıştı.

    Nitekim 1984 yılında yapılan toplantılarda; PKK mensuplarının Avrupa’ya gönderileceği buradaki her türlü örgütsel ve propaganda faaliyetlerine ağırlık verileceği bildiriliyordu. Öcalan, İsveç’teki gelişmelerin ve İsveç hükümetinin örgüt aleyhindeki tutumunu sürekli dile getiriyor, özellikle İsveç’e görevlendirilmesi planlanan kişinin eylemci özelliklerinin olmasının gerektiğine dikkat çekiyordu.

    Bu konuya devam edeceğim...

     

    Yazının devamı...

    FETÖ’cülerin ‘mağduriyet’ projesi

    Bunun için haklarında soruşturma yürütülen örgüt üyesi “askeri öğrencileri”ni gündeme taşımaya çalışıyor.

    PKK’nın siyasi kolu HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi DEVA Partisi’nden Mustafa Yeneroğlu FETÖ’cülerin algı çalışmasına hizmet ediyor. TBMM’de siyasi destek bulan FETÖ’cülerin, 10 Mayıs günü 7 yıl 15 ay hapis cezası alan ve aynı gün Almanya’ya kaçmaya çalışırken yakalanan Mustafa Enis Durak üzerinden bunu nasıl projelendirdiklerine dair son örneği bir hafta önce yaşadık.

    Projenin adımlarını tek tek yazacağım:


    1) FETÖ’CÜ ASKERİ ÖĞRENCİ CEZA ALDIĞI GÜN KAÇIYORDU

    2014 yılında FETÖ’nün TSK mahrem imamlarıyla 5 kez görüşen, Osman Kürşat Nabit isimli itirafçının, “Göksu ilçesinde bulunan örgüt evine gittiğini ve aynı sohbet grubunda yer aldığını” söylediği Enis Durak, İzmir 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 10 Mayıs 2022 günkü son duruşmada “FETÖ üyeliğinden” 7 yıl 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. Karar duruşmasına katılmayan Durak, aynı akşam Adnan Menderes Havaalanı’nda “Ahmet Yılmaz” adına düzenlenmiş Belçika devletine ait sahte kimlikle yakalandı. Durak, 11 Mayıs 2022 günü “Resmi evrakta sahtecilik” suçu ve 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği “FETÖ üyeliği” cezası nedeniyle tutuklandı.

    2) FETÖ’CÜ HESAPLAR DEVREYE GİRDİ

    FETÖ’ “Bold Medya” isimli sosyal medya hesabı, Enis Durak ile annesinin adliye koridorunda yan yana çekilmiş fotoğrafını paylaşarak, “mağduriyet” algısı yaratmaya başladı. Birçok FETÖ mensubu yanında FETÖ’cü Sevinç Özarslan bu konuda başı çeken kişilerdi. 11 Mayıs günü Twitter hesabından konuyla ilgili paylaşımlar yaptı.

    3) İTALYAN KARİKATÜRİST PAYLAŞTI

    FETÖ’Sevinç Özarslan Twitter hesabından, Enis Durak ile ilgili yalanlar yaydı. İtalyan bir karikatürist, ikilinin adliyede çekilen fotoğrafına resmetti. Karikatür, FETÖ’cüler tarafından “mağduriyet” algısı yaratma amacıyla sosyal medyada kullanıldı.

    4) FETÖ’CÜ DURAK’IN KARİKATÜRÜ BEYOĞLU DUVARLARINDA

    Bu da yetmedi, karikatür İstanbul Beyoğlu’nda duvarlara asıldı. İtalyan sanatçı da kişisel sosyal medya hesabından paylaştı. İstanbul polisi kısa süre içinde duvarlara asılan karikatürleri indirdi.

    5) HDP’Lİ GERGERLİOĞLU İLE DEVA’LI YENEROĞLU DEVREDE

    Devreye her zaman olduğu gibi FETÖ’cülerin sözcüsü HDP’li Gergerlioğlu ile DEVA Partili Yeneroğlu girdi. Enis Durak’ın mağdur askeri öğrenci olduğu yalanını yazarak, hakkındaki delilleri paylaşmadılar. Ayrıca ceza aldığı gün sahte bir kimlikle Almanya’ya kaçarken yakalandığını gizlediler.

    Sonuç: Devlete sızarak parasıyla okuduğu millete ihanet eden FETÖ’cüler mağdur değil, devlete savaş açtığı için ‘mağlup’ olan birer haindir. Haine merhamet vatana ihanettir.

    Yazının devamı...

    Türkiye’ye düşen küresel rol

    Rusya’nın, Ukrayna’nın NATO üyesi olma kararına karşı tutumu ortada. Sonuç, savaş ile yıkılmış bir ülke ve milyonlarca insanın yurtlarından ayrılması, binlerce insanın ölümü.

    ABD’NİN HEGEMONYA PLANI

    Tüm bunların arkasında ise Amerika Birleşik Devletleri’nin, küresel hegemonyasını genişletme amacı var. İngiltere ise en büyük işbirlikçisi.
    Almanya başta, bazı bazı Avrupa Birliği ülkelerinin zorla da olsa desteğini aldılar. NATO’nun etki alanını genişletip Rusya’yı çatışmanın içine çekerek zayıflatmayı amaçlıyorlar. İşte bunun için Ukrayna’dan sonra Finlandiya ve İsveç kartını öne sürdüler; bugüne kadar uluslararası alanda tarafsızlığı ile bilinen iki ülkenin NATO’ya üye olmasını istiyorlar.

    ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI YORUMLARI

    Bunun Rusya açısından anlamı açık; İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyesi olmasının askeri sonuçlar doğuracağını söylüyor. İşte tüm bu gelişmeler, uzmanları “Üçüncü Dünya Savaşı” yorumlarına itiyor. Peki bu tehlikeli gidişe hangi ülke “Dur” diyebilir. Elbette Türkiye.

    Türkiye iki ülkenin NATO üyeliğine “Hayır” deyip veto ederse başta İsveç ve Finlandiya olmak üzere tüm dünya için önemli bir adım atmış olur.

    İki ülkenin NATO üyeliğinin engellenmesi, Rusya’yı da kışkırtarak büyük bir çatışma peşinde olan Amerika’nın oyununun da bozulması anlamına gelecektir.

    Böylece coğrafi konumunun verdiği avantaj ve izlediği dengeli dış politikayla “bölgesel güç” etkisine sahip Türkiye, Üçüncü Dünya Savaşı olasılığını veya bu konuda yapılan tartışmaları sona erdirecek “küresel bir aktör” olarak rol oynayabilir.

    TERÖRE DESTEK VEREN NATO ÜYELERİ

    TÜRKİYE, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine itiraz gerekçesini daha çok, PKK ve FETÖ başta terör örgütlerine verdikleri desteklere bağlıyor. Türkiye bu konuda haklı ama terör örgütlerine destek veren ülkeler İsveç ve Finlandiya ile sınırlı değil.

    Hatta, Türkiye düşmanı terör örgütlerine en büyük desteği NATO’da müttefik sıfatı taşıyan ülkeler veriyor.

    Amerika Birleşik Devletleri: Suriye’de desteklediği SDG’nin, terör örgütü PKK’nın Suriye kanadı olduğunu bile bile hem para hem silah hem de eğitim desteği veriyor.

    AVRUPALI TERÖRİST DESTEKÇİLERİ

    Almanya: PKK, FETÖ, DHKP-C’li teröristlere hem maddi destek veriyor hem de sığınma hakkı tanıyor. PKK bu ülkede haraç topluyor, terörist devşiriyor, insan kaçakçılığı, milyarlarca Euro değerinde uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. Almanya, FETÖ’cülerin Avrupa’daki merkezi konumunda. Şirketleri, örgüt üyeleri, medya kuruluşları buradan yönetiliyor. 15 Temmuz darbe girişimine katılmış FETÖ mensupları burada korunuyor.

    Belçika, Danimarka, Hollanda: PKK, FETÖ ve DHKP-C’li teröristlere siyasi sığınma tanıyor.

    YUNANİSTAN’DA KAMPLARI VAR

    Yunanistan: PKK, FETÖ ve DHKP-C’li teröristler için adeta bir geçiş kapısı. Bunun yanında topraklarında teröristler için kamplar kurmuş vaziyette. Öyle ki Türkiye’de gerçekleşen bazı terör saldırılarının talimatı bu ülkedeki örgüt yöneticileri tarafından verildi.

    Fransa: Avrupa ülkeleri arasında en fazla PKK’lı terörist barındıran ülkelerden birisi.

    İngiltere: Özellikle FETÖ’cüleri himaye etmesiyle biliniyor. Ayrıca PKK’lılar da bu ülkede rahatlıkla propaganda yapıyor.

    Avusturya: PKK ve FETÖ mensupları tarafından da güvenli bir sığınak.

    TERÖR DESTEKÇİSİ İSVEÇ VE FİNLANDİYA

    PKK, İsveç’te yasadışı para topluyor, örgüt adına etkinlik düzenliyor, hırsızlık, silah kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti ve haraç toplama yoluyla önemli miktarda gelir elde ediyor.

    KCDK-E bünyesinde İsveç’te faaliyet gösteren başta NCDK (İsveç Demokratik Kürt Toplum Merkezi) olmak üzere, birçok Avrupa şehrinde ofisleri bulunuyor. İsveç’te Kurdiska Röde Halvmanen ismini kullanan Almanya merkezli Heyva Sor a Kurdistan (Kürt Kızılayı) ve CIK (Kürdistan İslam Toplumu Federasyonu) isimli oluşumlar bağış ve aidat toplama gibi gelir temini yöntemlerinde öne çıkan kuruluşlardan. PKK/PYD/YPG’nin Stokholm’de bir de ofisi bulunuyor. İsveçli bakanların PKK/YPG’lilerle görüştüğü, maddi yardımda bulunduğu basında yer aldı.

    VETO GEREKÇESİ İYİ ANLATILMALI

    Terör örgütü PKK’nın Finlandiya’da da önemli sayıda sempatizan kitlesi bulunuyor. Finlandiya’da yapılan protesto gösterileri daha çok Irak ve Suriye kökenlilerin çoğunlukta olduğu Finlandiya Kürtleri Derneği (Suomen Kurdien Kulturikeskus) veya Kürt Dernekleri Birliği tarafından organize ediliyor. Bu gösterilerde PKK elebaşı Öcalan’ın posterleri ile PKK/YPG/PYD flamaları taşınıyor. Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto, PYD/YPG terör örgütünün sözde Dış İlişkiler Sorumlusu Abdulkerim Ömer’i 30 Ocak 2020 tarihinde Helsinki’de kabul etti ve Dışişleri Bakanlığı görüşmeye ilişkin fotoğrafları resmi Twitter hesabından yayınladı. Finlandiya devlet televizyonu YLE tarafından 7 milyon Euro harcanarak PKK/PYD/YPG terör örgütünün görüşlerini destekleyen ve Türkiye topraklarının bir bölümünü içerecek şekilde Kürt devleti kurulmasını konu alan “Arabulucu” adlı bir dizi hazırlandı. Diziye AB kurumlarından da destek sağlandı.

    Bu özetleri yapmamın nedeni Türkiye, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto etse de NATO üyesi ülkelerin PKK, FETÖ ve DHKP-C’li teröristlere desteği ortadan kalkmayacak. O yüzden veto gerekçesinin dünya barışı için önemini anlatmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

    Yazının devamı...

    Çamurdan ’kahraman’ olmaz

    Takip eden okurlar kimden bahsettiğimi hatırlayacaktır; Canan Kaftancıoğlu’nun, 17 Ocak 2018 günü CHP İstanbul İl Başkanı olur olmaz yaptığı ilk işlerden birisi, avukatına talimat vererek hakkımda Büyükçekmece Savcılığı’na suç duyurusunda bulunmak oldu.

    ALTI SUÇTAN CEZA İSTEDİ

    9 Şubat 2018 tarihli dilekçede, benim Twitter hesabımın kapatılmasını isterken, hakkımda “hakaret”, “iftira”, “kişilik haklarına saldırı”, “tehdit”, “bilişim teknolojileri vasıtasıyla herkesin gözünde küçük düşürme” ve “kişilerin huzurunu bozmak” olmak üzere toplam altı suçtan dava açılmasını istedi.

    Twitter hesabımın kapatılmasının yanında yıllarca hapis talep edilen altı suçlamaya konu olan tweet’imde ne yazmıştım anlatayım...

    Kaftancıoğlu, CHP İstanbul İl Başkanı olmadan önce Twitter üzerinden durup dururken bana saldırmıştı. Amacı belliydi. Siyasi hırsı yaptırıyordu bunu ona. Paçalarıma yapışan çamur gibi olmuştu. Daha ileri gitmesin diye çareyi onu Twitter’da engellemekte buldum.

    16 Ocak 2018 günü, yani henüz CHP İl Başkanı seçilmeden hemen önce Twitter’da bir kullanıcı “Nedim Şener’i tebrik ediyorum, senin nasıl bir pislik olduğunu çok önceden tespit etmiş ve engellemiş” deyince, o kişiye, “Çamurdur, bulaşmasın diye... cevabını verdim.

    Ama CHP İstanbul İl Başkanı olur olmaz bulaştı ve “Çamurdur, bulaşmasın diye” şeklindeki başka bir kullanıcıya verdiğim cevaptan dolayı savcılığa suç duyurusunda bulundu. Emniyet’e ifade, ardından soruşturma 1.5 yıl sonra bitti ve takipsizlik kararı ile sonuçlandı.

    ÇÜRÜMÜŞLÜĞÜ CEZA İLE TEDAVİ EDİLMEZ

    O tarihte Canan Kaftancıoğlu hakkında da, ağır hakaret ve küfür içeren tweet’ler nedeniyle 5 ayrı suçlamadan dava açılmıştı. Konuyla ilgili Posta gazetesinde 26 Ağustos 2019 tarihli yazımda, “Umarım beraat eder çünkü terbiye ve ahlaktan yoksun olmak ceza gerektiren bir suç değildir. Ayrıca içinde bulunduğu çürümüşlük ceza ile de tedavi edilemez” demiştim.

    Öyle olmadı, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 6 Eylül 2019 tarihinde beş ayrı suçtan 9 yıl 8 ay 20 günlük hapis cezası verdi. İşte o davada son sözü Yargıtay 10 Mayıs 2022 tarihli kararı ile söyledi.

    KÜFÜR VE HAKARETLERDEN SEÇMELER

    Kaftancıoğlu hakkındaki 5 suçlamadan ikisi düştü, cezası da düşürülerek 4 yıl 11 ay 20 gün olarak onandı. Yargıtay tarafından onanan, “kamu görevlisine alenen hakaret etme”, “Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılama”, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” suçlarına konu olan tweet’lerinden bazıları şunlar:

    “31.05.2013 tarihinde duvarın üzerine ‘O... Ç... TAYİP!’ yazılı görsel bulunan ‘Günün özeti. Ben yazmadım miki yazdı!

    26.12.2013 tarihinde, ‘RTE, ‘Asıl hedef benim’ diyor, hedef değil asıl hırsız sensin!’

    23.03.2014 tarihinde, ‘Şiştt sessiz olun, RTE kapattığını sanıyor. Salak!...’

    02.08.2014 tarihinde, ‘Kılıçdaroğlu: Alevi Demirtaş: Zaza Erdoğan: Hırsız’

    25.08.2013 tarihinde, ‘Sahi devlet katil olmak yerine kahraman olmayı seçseydi ne güzel olurdu!’

    12.07.2014 tarihinde, ‘... Derin devlet diyerek olaya mistizm katıyor ve asıl devleti aklıyoruz aslında. Bu cinayetleri devlet işledi!’

    12.05.2014 tarihinde, ‘... Hrant’ta da dinlememiş miydik? Boşuna demiyoruz devlet katil değil, seri katil diye. Öfkeliyim çok!’

    11.03.2014 tarihinde, ‘Devlet katil değil, seri katil.. #HoşçakalBerkinim’” dışındaki diğer paylaşımları.

    İNSANA YAKIŞMAYAN KÜFÜRLER

    Bir insanın hele hele bir kadının ağzına almayacağı hakaret ve küfürleri nedeniyle Kaftancıoğlu hakkındaki ceza kısmen onanınca, aklıma bir başkasına cevap olarak yazdığım “Çamurdur, bulaşmasın diye” tweet’i geldi. Bir kelime nedeniyle hakkımda altı ayrı suçtan cezalandırılmam için suç duyurusunda bulunan Kaftancıoğlu gibi bir ahlak yoksunu küfürbazdan kahraman yaratmaya çalışanlar var.

    PKK’LILARI ÖVDÜĞÜ TWEET’LERDEN CEZA YOK

    Kimileri, Kaftancıoğlu’nun yıllar önce attığı tweet’leri nedeniyle cezalandırılmasını eleştiriyor ve yine o tarihlerde FETÖ elebaşı ya da “Açılım sürecinde” PKK terör örgütü ile ilgili atmış olduğu tweet’lerini de örnek gösteriyor. İyi de Yargıtay, Kaftancıoğlu’na PKK’lıları övdüğü, “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” ile “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçlarından verilen toplam 4 yıl 2 aylık hapis cezasını onamadı ki. Bu suçlardan verilen cezaları bozdu. Kaftancıoğlu’na verilen cezalar, kamu görevlisine, Cumhurbaşkanı’na hakaret ve Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılama suçlarından. Yani küfür ve hakaretten.

    Ayrıca Kaftancıoğlu o ahlaksız tweet’leri attığında CHP il başkanı değildi. Maalesef, ahlak yoksunu birisinin, CHP il başkanı olmadan yıllar önce attığı küfür ve hakaret tweet’lerini “ifade özgürlüğü” diye savunmak ise CHP’lilere kaldı.

    Öte yandan, Yargıtay’ın verdiği ceza tutarı, infaz yasası ve denetimli serbestlik kuralları nedeniyle hapis yatmayı gerektirmiyor.

    Ama birileri, küfürbaz ahlak yoksunu Kaftancıoğlu’ndan kahraman yaratmaya çalışıyor. Yıllar önce de söyledim, tekrar edeyim, ağzı bozuk bir çamurdan “kahraman” olmaz, olursa da çamurdan kahraman” olur.

    Yazının devamı...

    Demet Akalın’a FETÖ ‘sarması’...

    Ortada “Cemaat” değil, kumpas, yalan, iftira ve ihanete dayalı bir istihbarat örgütü vardı.

    Oysa insanlar yıllarca onları “Gülen Cemaati” olarak bildi. Gerçekte ise her birine “kod adı” verilmesine rağmen, toplum arasında “abi” ya da “abla” diye kendilerini tanıtan FETÖ mensuplarından oluşan bir örgüttü.

    DİNİ VE TOPLUMSAL DEĞERLERİ KULLANDILAR

    Sadece dini değil toplumun en değer verdiği “abilik”, “ablalık” kavramlarını hain amaçlarını perdelemek için kullandılar.

    Örgüt hiyerarşisinde yer alan yöneticiler için herkesin saygı duyduğu “Öğretmen” gibi bir ifadeyi kullandılar. “Öğretmen” adı verilen yöneticinin altındaki örgüt üyesi ise “Öğrenci” diye anıldı.




    FETÖ elebaşının talimatıyla “devletin kılcal damarlarına” sinsice sızdılar. Yargıda, emniyette, adliyede, maliyede, mülkiyede ve tabii askeriyede ciddi şekilde kadrolaştılar. Sadece düşman gördüklerine değil, ülkenin MİT müsteşarına, başbakanına kumpas kuracak güce ulaştılar.

    ATATÜRKÇÜ KILIĞINDA DARBE GİRİŞİMİ

    En son “Atatürkçü” kılığına girip üzerlerinde devletin üniformasıyla darbe girişiminde bulundular. Atatürk’ü öyle kullandılar ki 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin yöneticisi FETÖ’cüler için “Yurtta Sulh Cihanda Sulh Konseyi” adını bile kullandılar.

    15 Temmuz’dan sonra FETÖ’cülere karşı başlatılan hukuki mücadele önemli sonuçlar verdi. Örgüt yöneticileri yurtdışına kaçtı, 120 bin dolayında gözaltı ve tutuklama yapıldı. 600 binden fazla kişi hakkında adli işlem gerçekleşti. Şu anda cezaevlerinde 20 bin dolayında FETÖ mensubu var.

    SIZDI, İHANET ETTİ MAĞDURU OYNUYOR

    İslam dinini, toplumun güven duyduğu kavramları kullanıp ihanet eden FETÖ’cüler şimdilerde ise mağduriyet algısı yaratmak için kadınlar ve çocuklar üzerinden bol bol duygu sömürüsü yapıyorlar. Darbe girişiminin üzerinden altı yıl geçti, önemli bir kesim zaten önemsemiyor ama belli bir kesim de FETÖ’nün ihanetlerini unutmuş görünüyor. Bilerek hizmet edenler gibi bilmeyerek onların mağduriyet algı çalışmalarının kurbanı olanlar da çıkıyor.

    Şarkıcı Demet Akalın da bunlardan birisi. Ramazan Bayramı sırasında attığı ve sonradan sildiği tweet’inde, FETÖ’cü hesapların örgüt üyesi kadınlarla ilgili yazdıklarına inanan Akalın, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nı da etiketleyerek “Ne gerekiyorsa yapmalıyız, hiçbiri katil değil” diye yazdı.

    Sonra FETÖ’cüler ona, “Duyarlılığınız için teşekkürler. Hiçbirisi katil değil evet. Ya bankada parası var diye ya sendikaya üye oldu diye ya da kermese sarma yaptı diye tutsak. Hamile kadınlar ve anneler yıllardır tutsak” diye yazınca şarkıcı Akalın, buna inanıp “Ülkenin önde gelen avukatlarını arıyorum, işin takipçisiyim! Sarma yaptı diye hapis mi?” diye yazdı.

    Gerçeğin anlaşılması zaman almadı.

    Demet Akalın’ın avukat aradığı kadınlar, Edirne’den yurtdışına kaçarken yakalanan FETÖ mensuplarıydı. En aktif örgüt üyelerinden olan bu kadınların beşi, ByLock kullanıcısı. Telefonunda ByLock olmayan Hilal Sakman ise 15 Temmuz’dan sonra kaçak FETÖ’cüleri evinde sakladı. Tutuklu kadınlardan Esra Yeşil, örgüt içinde Bölge Talebe Mesulleri’nin sorumlusuydu. Yani bu kadınlar kermese sarma yapmaktan değil, yurtdışına kaçarken yakalanıp tutuklanmışlardı.

    FETÖ’CÜLER ‘MAĞDUR’ DEĞİL ‘MAĞLUP’TUR

    FETÖ’cüler mağduriyet algısını her alanda sürdürüyor. Dün yine, Mustafa Enis Durak isimli eski askeri öğrencinin üçüncü kez tutuklanıp hapse gönderildiğini yazıp annesiyle yan yana oturan görüntüsü eşliğinde yayınladılar. Peki kim bu askeri öğrenci?

    Ankesörlü hat kullandığı tespit edilen ve 10 Mayıs 2022 günü kendisinin katılmadığı duruşmada FETÖ üyeliğinden 7 yıl 15 ay hapis cezası verilen eski bir askeri öğrenci. Nitekim FETÖ mensubu Mustafa Enis Durak, mahkemeden kararın çıktığı günün akşamı, İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda üzerinde Belçika’ya ait Ahmet Yılmaz adına düzenlenmiş sahte kimlikle Almanya’ya kaçmak üzereyken yakalanıp tutuklandı.

    Görüldüğü gibi sızma, yalan, iftira, kumpas, ihanet süreçlerini tamamlayan FETÖ’cüler artık sözde “mağduriyet” üzerinden algı yapacaklar ve birçok kişi yalanlarının kurbanı olacak.

    Oysa uzun süre önce söylemiştim: Millete ihanet eden ve devlete savaş açan FETÖ’cüler “mağdur” değildir, “mağluptur”.

     

    Yazının devamı...

    Sığınmacılar için üçüncü yol

    Buna yabancı öğrenciler, Antalya’daki yerleşik İngiliz, Alman ve Ruslar, eğitim alan polisler gibi yabancılar da dahil. Toplam sığınmacı sayısı ise 4 milyon 82 bin 693.

    Sığınmacıların içindeki geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı ise 3 milyon 762 bin 686.

    2011’den bu yana Türk vatandaşlığı verilen Suriyeli sayısı ise 200 bin 950. Bunların 47 bini Türkmen, 17 bini Afganistan Türkü, 101 bin 995’i Ahıskalı ve 6 bin 787’si Uygur Türkü.

    Yalnızca siyasetin tepesinde değil, hemen hemen tüm parti seçmenleri arasında tartışmaya neden olan Türkiye’de yaşanan “sığınmacı ve göçmen sorunu” tablosu bu.

    Sorunun çözümüne ilişkin öneriler ise iki başlıkla toplanıyor: Birincisi, “Kalsın” diyenler, diğeri “Geri gönderelim” diyenler...

    AVRUPA’YA GİTMEK İSTİYORLAR

    Peki sığınmacılar ya da göçmenler için üçüncü bir yol yok mu?

    Bana göre var. O da şu: Bu insanların büyük bölümü Avrupa ülkelerine gitmek istiyorlar.

    İçsavaş nedeniyle yaşadığı yerleri terk edenlerin istediği ülkeye gitmeye hakları var.

    Türkiye, komşu ülke olarak bu insanların geçiş noktasında. İmkân bulduklarında ise her yolla Avrupa’ya gitmeye çalışıyorlar.

    Nitekim Bakan Yardımcısı Çataklı’nın verdiği rakamlara göre, son beş yılda 1 milyon 463 bin düzensiz göçmen ve sığınmacı Türkiye’den ayrıldı. Bunların içeresinde düzensiz göçmen yani yasadışı biçimde Türkiye’ye gelmiş Afgan, Pakistanlı, Iraklı gibi 323 bin 859 kişi ülkelerine geri gönderilmiş.

    GÖNÜLLÜ DÖNENLER 497 BİN

    Türkiye’nin Suriye topraklarında gerçekleştirdiği operasyonlarla kontrol altına aldığı bölgeler dahil 497 bin 926 kişi ülkelerine gönüllü olarak dönüş yaptı. İçişleri Bakanlığı rakamlarına göre, 641 bin 487 kişi ise Avrupa ülkelerine geçti. Hatırlayacaksınız, iki yıl önce Türkiye aldığı bir kararla göçmenlerin batı sınırlarından Avrupa’ya geçişlerini kısa süreliğine de olsa engellemekten vazgeçmişti. Özellikle Yunanistan güvenlik güçleri, şiddet kullanarak topraklarına geçen göçmenleri engellemeye çalıştı. Buna rağmen resmi kayıtlarda pasif olarak değerlendirilen 122 bin kişinin gördükleri engelleme ve şiddete rağmen Avrupa’ya geçtiği hesaplanıyor.

    GİDENLERİN YARISI AVRUPA’DA

    Yani 2016’den beri Türkiye’den ayrılan 1.4 milyon göçmen ve geçici sığınmacının tüm engellemelere rağmen yaklaşık yüzde 50’si yani 750 bini Avrupa’ya geçiş yaptı.

    Geri gönderilen 323 bin düzensiz göçmeni dışında tutup gönüllü olarak Suriye’ye dönen 497 bin kişi ve Avrupa’ya giden 641 bin kişi ile kayıtlarda pasif olarak görülen ve Avrupa’ya geçtiği düşünülen 122 bin kişi karşılaştırıldığında AB ülkelerine geçişi oranı yüzde 60’a kadar çıkıyor.

    Türkiye’deki sığınmacı ve göçmenler, insan tacirlerine binlerce dolar verip canlarını da tehlikeye atarak denizden ve karadan Avrupa’ya ulaşmak için her yolu deniyor. Havaların ısınmasıyla bu yıl da denizden botlarla Yunan adalarına gitmeye çalışanlara şahit olacağımız kesin.

    AB’NİN UYMADIĞI ANLAŞMA HÜKÜMSÜZDÜR

    Türkiye ise bu insanları, Avrupa Birliği ile imzaladığı anlaşmalarla topraklarında tutuyor.

    Bunun karşılığında Avrupa, imzaladığı anlaşmayla Türkiye’ye maddi destek ve Türklere vize serbestisi gibi sözler verdi.

    Ancak söz verdikleri maddi yardımların küçük bir kısmını öderken, vize serbestisi gündeme dahi getirilmiyor.

    Yani Avrupa imza attığı anlaşmayı uygulamıyor. Bu durumda Türkiye’nin buna uyma yükümlülüğü de kendiliğinden ortadan kalkmış oluyor.

    AB, UKRAYNA’DAN 5 MİLYON GÖÇMENİ ALDI

    Öte yandan Avrupa, gerek Türkiye’de yayın yapan medya kuruluşları gerekse fonladıkları araştırma kuruluşları ve üniversite araştırmaları ile göçmenlerin Türkiye’de kalmak istedikleri algısını oturtmaya çalışıyor.

    ‘GİTSİNLER’, ‘KALSINLAR’ DIŞINDAKİ SEÇENEK

    Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunu sergileyen bir başka gelişme ise Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle ortaya çıktı. İçsavaş nedeniyle Ortadoğu’dan gelen göçmenleri topraklarına sokmamak için milyarlarca Euro para harcayan Avrupa Birliği ülkeleri Ukrayna’daki savaş nedeniyle ülkelerini terk eden 5 milyon kişiye, “Sarışın mavi gözlüler, Müslümanlar gibi değiller bize benziyorlar” diye ırk ve inanç ayrımcılığı yaparak kucak açtı.

    Buna karşın göçmenlerin en az yüzde 30’u imkân olduğunda Amerika, Kanada ve Avrupa ülkelerine gitmek istediğini söylüyor. Türkiye “açık sınır politikası” uygularsa bu oranın yüzde 50’nin altına düşmeyeceği kesin.

    Gelinen nokta ve veriler Türkiye için, “Türkiye’de kalsınlar” ya da “Ülkelerine geri gönderelim” çıkmazı ve tartışmasının yanında üçüncü bir seçeneği gündeme getiriyor; o da “açık sınır politikası” uygulayarak uluslararası sözleşmelere dayalı olarak içsavaştan kaçan insanların gitmek istedikleri hedef ülkeye gitmelerinin önünde engel olmamak. Yani sığınmacılar için üçüncü yol; kalmaları ya da geri gönderilmeleri değil, ileri göndermektir.

     

    Yazının devamı...