Geriİlter TÜRKMEN 2009’da Ortadoğu ve Kafkasya
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

2009’da Ortadoğu ve Kafkasya

ÖNÜMÜZDEKİ yıl Türk dış politikasının en fazla odaklanacağı bölgeler, büyük bir olasılıkla Ortadoğu ve Kafkasya olacak.

Ortadoğu, çünkü her şeyden önce Irak’ta dengeler değişecek ve İran belki bugünkü uzlaşmaz politikasını devam ettirmekte zorlanacak.

Kafkasya, çünkü Gürcistan’la ilgili gelişmeler yeni bir yön alabilir, enerji nakil projeleri daha fazla ivedilik kazanabilir ve Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan denklemi önemli değişikliğe uğrayabilir.

Bu bölgelerdeki gelişmeler, kuşkusuz ABD Başkanlık seçiminden büyük ölçüde etkilenecektir. McCain seçilirse aşağı yukarı Bush siyasetini sürdüreceğini varsayabiliriz. McCain "zafer" kazanılmadan Irak’tan kuvvet çekmeyeceğini söyleyip duruyor, fakat zaferden ne kastettiği sarih değil.

Gerçekte Irak’ta zafer söz konusu olamaz. ABD’nin yapabileceği tek şey, kabil olduğu kadar az zararla Irak’tan ayrılmaktır. Barack Obama bu gerçeğin farkında. Irak’taki muharip kuvvetlerden her ay bir veya iki tugay çekmeyi ve tahliyeyi 2010 yazı civarında tamamlamayı öngörüyor.

Obama, Irak’ta sürekli üs bulundurmak niyetinde olmadığını da ısrarla belirtiyor. Irak’ta ancak El Kaide ile mücadeleyi yürütecek, Irak ordusunu eğitecek ve Amerikan sivil ve diplomatik personeli koruyacak kadar asker bırakılacak. Obama ayrıca bölge ülkelerinin Irak’ın işlerine karışmalarını engelleyeceğini vurguluyor.

* * *

Peki, ABD kuvvetlerini çektikten sonra Irak’ın akıbeti ne olacak. Bu konuda tahminde bulunmak çok zor, fakat şimdiden endişe verici bir tablo mevcut. Başlıca güçlüklerden biri, Kuzey Irak Kürt yönetiminin yayılmacı emellerinden kaynaklanıyor.

Kürtler yalnızca Kerkük’ün kendi bölgelerine dahil edilmesinin peşinde değiller, Musul bölgesi üzerinde de iddiaları var. Çatışmaların yoğunlaştığı ve Hıristiyanların baskı altında göçe zorlandığı Musul’un yönetimini, Amerikan kuvvetlerinin peşmergelere verdiği güçlü destekle şu anda ellerinde bulundurdukları için Sünniler ve Şiiler ile ihtilaf halindeler.

Henüz entegre bir Irak ordusu kurulamadığından, üç tarafın milisleri arasında çıkabilecek çatışmalar bir sivil harbe kadar gider mi? Şimdiki aşamada bu konuda da tahminde bulunmak imkánsız. Ne var ki, kendi başına kalmış bir Irak’a karşı Türkiye’nin çok dikkatli bir politika izlemesi gerekecek.

Bir yandan Kürt yönetiminin yayılmasını önlemek, diğer yandan kendi sorunlarımız dolayısıyla Kürt yönetimi ile işbirliğinden yararlanmak mecburiyetinde kalabileceğiz.

İran’a gelince, Obama Tahran’a karşı askeri müdahale uyarılarını zamansız buluyor. Tahran ile önkoşulsuz müzakerelere taraftar. İran nükleer silah imali programından vazgeçerse onunla normal diplomatik ilişkiler kurulabileceğini, ekonomik altyapı yardımları yapılabileceğini ve İran’ın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinin desteklenebileceğini düşünüyor.

Petrol fiyatlarındaki ani ve çok büyük düşüş de İran’ı daha kırılgan hale getirdi. Thomas Friedman’ın, 28 Ekim’de New York Times Gazetesi’nde yayımlanan makalesinde belirttiği gibi, yüksek petrol fiyatı sayesinde İran kendisine uygulanan yaptırımlardan fazla etkilenmedi, yakıt ve gıda fiyatlarını düşük tutabildi ve iş yaratabildi.

Petrol fiyatının 150 dolar seviyesinden 60 dolara kadar inmesi ise bu imkánı yok etti. Petrol fiyatının bugünküne yakın seviyede kalması Tahran rejimini ciddi surette zayıflatabilir.

* * *

Friedman,
Sovyetler Birliği’nin 1970’lerde yüksek petrol fiyatına dayanarak güttüğü politikaların 1980’lerde fiyatlar düşüşe geçince iflas ettiğini ve bu durumun Sovyet sisteminin çöküşünde kritik rol oynadığını hatırlatıyor.

Kafkasya’ya gelince, gerçekleştirdiğimiz diplomatik atılımları nasıl devam ettireceğimiz belli değil. Kapsamlı bir istikrar paketi geliştirmek politikamızın bir kısmını, özellikle Karabağ sorununun çözümünü Rusya üstlendi.

Dünyada çok olumlu yankılanan Cumhurbaşkanımızın Erivan ziyaretinin arkasının gelmesi de güç görünüyor. Ermenistan politikamıza bir an önce daha somut bir içerik vermeliyiz.
X

Obama ve Türkiye

BİRKAÇ gün önce, bir televizyon kanalında izlediğim Obama hakkındaki bir tartışmada şöyle bir konuşma cereyan etti: "Soru: Obama’nın seçilmesi bir projenin uygulanması değil mi? Cevap: Hiç kuşkunuz olmasın." Evet, Obama ABD başkanlığına seçilince dünyanın hiçbir ülkesinde rastlanmayan bir tepki Türkiye’de baş gösterdi. Profesyonel komplo teorisyenlerimiz derhal bir kurgu yarattılar: Obama normal bir demokratik seçimle işbaşına gelmiş gibi görünse de bu aslında ABD derin devletinin hazırladığı bir projenin uygulanmasından başka bir şey değildi!

Yani derin devlet ta başından beri Obama’yı Demokratların adayı olarak hazırladı, onun karşısına Hillary Clinton’ı çıkardı, fakat adaylık mücadelesinde Obama’yı tuttu, Cumhuriyetçi aday olarak da da McCain’i tercih etti, onu zayıflatmak için Sarah Palin’i başkan yardımcısı adayı olarak öne çıkardı, McCain ile Obama başa baş giderlerken Obama’ya yeni bir ivme vermek amacıyla bu sefer de çok şiddetli bir ekonomik kriz tahrik etti ve sonunda Obama büyük bir zafere ulaştı!

* * *

Müthiş bir kurgu değil mi? Arkasındaki hayal gücüne hayran olmamak mümkün değil. Avrupa’da siyaset bilimcileri, Obama’nın seçilmesini Amerikan toplumunun muazzam kendini yenileme gücünün bir kanıtı olarak görürken ve kendi ülkelerinde bir Obama vizyonunda bir lider yetişmemesinden sızlanırken ne kadar yanılıyorlar!

Onlara gerçekleri ifşa etmemiz lazım! Ne var ki Avrupa büyük filozof, matematikçi ve bilim adamı Rene Descartes’ın memleketi. Descartes, "Düşünüyorum, demek ki varım" demiş. Düşüncenin temelinde de "kuşku" var.

Aklınıza gelen bir fikre hemen itibar etmeyeceksiniz, "Acaba doğru mu düşünüyorum" diyeceksiniz. Tabii zahmetli bir süreç. Hoşunuza giden bir kalıp fikre saplanırsınız, onu benimsersiniz ve her defasında tekrar ederek rahat edersiniz!

Obama’nın seçilmeden önce bazı beyanlarının Türkiye’ye kaygı verecek nitelikte olduğu doğrudur. Örneğin, Afganistan’a NATO müttefiklerinin daha fazla asker göndermelerini isteyeceğini söylemiştir. Ama her istediğine evet demek mecburiyetinde değiliz.

PKK terörüne karşı çok çetin bir mücadele veren bir ülkenin Afganistan’a ek kuvvet talebini kabul etmemesinden daha doğal bir şey olamaz.

Obama, Kıbrıs’taki Türk kuvvetlerini de "işgal kuvvetleri" olarak nitelendirdi, fakat Kıbrıs meselesinin çözümü için ileri sürdüğü kıstaslar KKTC ile birlikte benimsediğimiz kıstaslardan pek farklı değil.

Kaldı ki Kıbrıs’ta Türk ve Rum liderleri arasında cereyan eden müzakerelerin bir çözümle sonuçlanmayacağını hepimiz biliyoruz. Obama’da bizi en çok rahatsız eden, "Ermeni soykırımı" iddiasına yer veren bir Temsilciler Meclisi kararını destekleyeceği yolundaki ifadesidir.

Bunun bir seçim vadinden ibaret olup olmadığını zaman gösterecektir. Ancak ABD başkanlarının zaten her yıl 24 Nisan’da, "soykırım" kelimesini kullanmamakla birlikte çok ağır ifadeler içeren, 1.5 milyon Ermeni’nin katledildiğini ve bunun bütün insanlık için unutulmaması gereken bir trajedi olduğunu vurgulayan mesajlar yayınladıkları unutulmamalıdır.

Temsilciler Meclisi’nin Ermeni iddialarını benimseyen bir kararını önlemek için elimizden geleni yapalım, fakat bunu ilişkilerin temel sorunu haline getirmenin menfaatlerimize uygun düşmeyeceğini de hatırda tutalım.

Diğer taraftan, aleyhimize bir gelişmeyi önlemenin en iyi yolunun Cumhurbaşkanımızın inisiyatifi ile Türk-Ermeni ilişkilerinde yaratılan yeni ortamı somut bir içerikle tamamlamak, güçlendirmek olduğu bilinciyle hareket edelim.

* * *

Obama, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını destekler mi? Böyle bir devlet, Irak’ın parçalanması, güneyde bir Şii devletin ortaya çıkması ve İran’ın Körfez bölgesinde nüfuzunun tehlikeli ölçüde artması sonucunu doğurur. ABD bunu niye istesin?

Değerlendirmelerimizi akılcılıkla yaparsak politikalarımız o oranda isabetli olur.
Yazının Devamını Oku

Parlak zaferden sonra acı gerçekler

BARACK Obama’nın başkanlık seçimlerinde kazandığı parlak zafer yalnızca Amerika’da değil, fakat neredeyse her tarafta büyük sevinç ve heyecanla karşılandı. ABD’nin Bush yönetimi devrinde dibe vuran prestiji bir anda yükseldi. Obama’ya Amerikan halkının yanı sıra bütün dünya büyük ümitler bağlamış bulunuyor. Ne var ki, inanılmaz derecede güçlüklerle dolu bir zamanda ABD’nin kaderini ele aldığı da bir gerçek.

Bunun farkında olduğu içindir ki, seçimi kazandıktan sonraki konuşmasında, vaat ettiği köklü değişim sürecinin tamamlanması için birkaç ayın, bir iki yılın değil, belki de bir dönemin bile yetmeyeceğini özellikle vurgulamak istedi.

* * *

Ekonomik açıdan bakıldığında Türk siyasetinde çok sık kullandığımız bir tabirle Obama’nın bir enkaz devraldığını söylemek yanlış olmayacaktır. ABD halen 1929 krizinden beri görmediği boyutta bir buhranın içinde.

14 trilyon dolarlık bir milli gelire karşın dış borcu 8 yılda 10 trilyon dolara varmış. İşsizlik ve fakirlik gittikçe artıyor. 450-500 milyar dolar civarında olan bütçe açığına şimdi, finans kuruluşlarını iflastan kurtarmak amacıyla oluşturulan paketin 700 milyar dolarlık maliyeti eklenecek.

Bu durumda Obama’nın, programında yer alan, dar gelirlilere yardım, sağlık sigortası sisteminin reformu, "mortgage" krizi yüzünden evlerini kaybedenlere mali destek, çevre ve yenilenebilir enerji kaynakları için öngörülen yaklaşık 300 milyar dolarlık finansmanı nasıl bulunacağı belli değil.

Dış politika gündemi de en az ekonomik gündem kadar Obama’yı zorlayacak. Irak, Afganistan, Pakistan ve İran’da karşılaştığı sorunlar acil çözüm bekliyor. Irak’tan ABD’nin kuvvetlerinin 16 ay içinde çekilmesini öngören planının uygulanması ne derecede mümkün olacak? Irak’ın kendi iç dinamikleri ABD kuvvetleri çekildikten sonra ülkenin istikrarını, iç barışını ve toprak bütünlüğünü nasıl etkileyecek?

Irak’ta bir sivil savaş patlak verirse komşu ülkelerin tepkileri ne olur?Bu sorulara yanıt bulmak hiç de kolay değil. Afganistan’a gelince, Obama Irak’tan çekeceği iki tugayı oraya göndermek istiyor. İyi de, ne kadar kuvvet gönderirdeniz gönderin Taliban ve El Kaide tasfiye edilebilir mi?

Şu sırada Taliban’a karşı bir açılım, onun bir kanadı ile temas kurmak da gündemde. Taliban’ın da katılacağı bir koalisyon hükümeti Afganistan’da ne kadar kalıcı olur? Taliban El Kaide’ye karşı cephe alır mı? Cevapsız kalacak çok soru var.

Afganistan’daki gelişmelerin Pakistan’ın siyasi istikrarı ve Pakistan-ABD ilişkileri üzerindeki etkisini de unutmamak gerekir. Taliban ve El Kaide Pakistan’da hükümetin kontrol edemediği veya kontrol etmek istemediği bölgelerden destekleniyor ve besleniyor.

Afganistan’daki istikrarsızlık Pakistan’a sirayet ediyor. Bugün, üstelik, ekonomik çöküntünün eşiğinde olan Pakistan’da yönetimin güçlü ve tutarlı bir politika izleyecek kapasitede olduğu söylenemez.

* * *

Obama İran’a da açılımda bulunmak niyetinde. İran’ın nükleer programlarını Tahran ile önkoşulsuz müzakereler yoluyla durdurmayı denemek istiyor. Başarılı olursa bir çatışma önlenmiş olur. Fakat İran nükleer silah imaline yönelik uranyum zenginleştirmesine devam ederse ve İsrail ABD’nin havadan saldırılarla müdahalede bulunması için ısrarlı davranırsa veya bizzat kendisi Iran nükleer tesislerini bombalarsa ne olacak?

Rusya’ya gelince, Obama seçilir seçilmez, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne yerleştirilecek füzesavar sistemine karşı Baltık kıyısına kısa menzilli füzeler konuşlandıracağını açıkladı. Rusya’ya karşı güdülecek politika da öncelikler arasında.

Obama’yı bekleyen daha da çok karmaşık ve zor sorunlar mevcut. Çok güçlü bir kabineye, yaratıcı ve deneyimli bakanlara ve danışmanlara, müttefiklerinin desteğine, kendine güvene ihtiyacı büyük.
Yazının Devamını Oku

ABD başkanlık seçimleri ve dünya

YARIN sabah Türkiye saatiyle 07.00’den sonra ABD başkanlık seçimini kimin kazandığı belli olacak. Bu seçimi dünya büyük bir ilgi ve heyecanla izliyor; çünkü yeni başkanın politikaları küresel sorunlarda olduğu kadar bölgesel sorunlarda da şu veya bu şekilde bütün ülkeleri geniş ölçüde etkileyecek. 2000 yılındaki seçimlerde George W.Bush değil de Al Gore kazansaydı, belki 11 Eylül saldırısına daha akılcı bir tepki gösterilir, ABD Irak macerasına girişmez, dünya ekonomik dengeleri bugünkü gibi altüst olmaz, iklim ve çevre konularına daha büyük öncelik verilir, Amerika’nın saygınlığı bu kadar sarsılmazdı.

Bu son seçimlerde adaylar arasındaki fark daha da çok belirgin. McCain, istese de istemese de Bush ile özdeşleşiyor, gerek yaşı gerek temel siyasi felsefesiyle daha çok geçmişi temsil ediyor. Barack Obama ise gençliği, dış politikaya yaklaşımı, ekonomik ve sosyal vizyonu ve hassasiyetleri, kişiliği ve aile tarihiyle bambaşka bir imaj yansıtıyor, "ilk küresel başkan" adayı olarak algılanıyor.

Amerikan başkanlık seçiminde dünya oy kullanabilseydi, Obama mutlaka kazanırdı. Ne var ki Amerika’da ırk faktörünün hálá bir rol oynayıp oynamadığı ancak seçim sonucunda belli olacak.

* * *

McCain dış politikada ve güvenlik politikasında çok büyük deneyim sahibi olduğunu iddia ediyorsa da, bu alanda Obama’nın ev ödevini çok daha iyi yaptığını görüyoruz. Dış politikanın hemen her yönü hakkında Obama’nın ekibi ayrıntılı belgeler hazırlamış bulunuyor.

Ortadoğu konusundaki belli başlı yaklaşımları geçen cumartesi günkü makalemde ele almıştım. Bugün bu belgelerde Türkiye ve Kıbrıs hakkında vurgulanan görüşleri kısaca nakletmek istiyorum. Türkiye hakkında aynen şöyle deniyor:

"Türkiye ile stratejik ortaklığı onarmak önemli bir hedeftir. Obama ve Biden, istikrarlı, demokratik ve Batı’ya yönelik bir Türkiye ile yakın ilişkilerin ABD’nin milli çıkarı için hayati olduğu kanaatindedirler. İki ülke arasındaki ilişkiler Bush yönetiminin yanlış ve kötü yönetilen Irak’a müdahalesi yüzünden gerginleşmiş ve bu durum PKK terörünün yeniden canlanmasına katkıda bulunmuştur.

Sonuçta stratejik açıdan önemli bu NATO müttefikimiz ve İslam dünyasının en ileri demokrasisi Batı aleyhine dönmüş, son kamuoyu yoklamalarında Türklerin ancak % 12’sinin ABD hakkında olumlu düşündüğü ortaya çıkmıştır.

Obama ve Biden, Türk ve Iraklı Kürt liderlerin bir araya gelerek PKK tehdidini kapsamlı bir şekilde ele alan, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti eden, Kuzey Irak’ın çok ihtiyaç duyduğu Türkiye’den yatırımları ve Türkiye ile ticareti kolaylaştıran bir anlaşmaya varmaları için diplomatik bir atılıma girişeceklerdir."

Kıbrıs’a gelince, dış politika belgesinde, Kıbrıs’ın, iki toplumun kendi coğrafi bölgelerinde özlü yetkilere sahip bulunacakları tek bir devlet olarak kalmasını sağlayacak ve mülkiyet, toprak, mülteciler ve güvenlik sorunlarını çözümleyecek bir anlaşmaya müzakereler yoluyla varılması desteklenmektedir.

Gerek Türkiye gerek Kıbrıs’la ilgili belgelerdeki bazı yazılış biçimlerini ve terimlerini yadırgasak bile esas yaklaşımın olumlu olduğu değerlendirmesini galiba yapabiliriz.

* * *

Obama ekibinin belgelerinde Ermeni "soykırımı" iddialarına atıf yok. Ancak Obama’nın bazı Ermeni kuruluşlarına yazdığı mektuplarda bu iddiaları destekleyeceğini ifade ettiğini biliyoruz.

Bir Ermeni internet sitesinde çıkan habere göre, Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı, Obama’nın danışmanlarıyla yaptığı temaslarda "soykırım"ın tanınmasının Türkiye-ABD ilişkilerine büyük zarar vereceğini bildirmiş.

Biraz zamansız bir girişim değil mi? Nitekim, Amerika Ermeni Komitesi’ne göre, daha sonra Obama imzasını taşıyan bir açıklama "soykırım" iddiasına desteği yenilemiş.

Seçimden önce bir başkan adayının müşavirleriyle spesifik bir konu üzerinde odaklanmanın ve bütün ilişkilerin geleceğini peşinen buna indirgemenin isabeti tartışılabilir. Diplomaside nüans önemlidir, işgüzarlık tehlikelidir.



Yazının Devamını Oku

Özgün bir yargı sistemi

TÜRKİYE’nin çok özgün bir yargı sistemi var. Başka demokratik ülkelerin sistemlerinden oldukça farklı. Ergenekon davasını alın. Savcının iddianamesi, silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek, cebir ve şiddetle hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs gibi ağır suçlamalar ihtiva etmektedir. Ancak 2500 sayfalık iddianamenin içinde davayla uzaktan yakından ilgili olmayan özel telefon konuşmaları da yer alıyor. Bu kadar karmaşık ve uzun bir iddianamenin okunması ve irdelenmesi kim bilir ne kadar sürecek? Kaldı ki söz konusu olan daha birinci iddianame, bir kısmı tutuklu olan ikinci bir parti sanık için yeni bir iddianame düzenlenecek.

Ya tutuklulardan bir kısmı dava sonunda beraat ederlerse ne olacak? Çektikleri maddi ve manevi ıstırap nasıl tamir edilecek? Yargı sistemimizin garipliklerinin bir örneği de Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’nin kapatılması davası için hazırladığı iddianamedir.

Bunda, gazetelerden ve internet sitelerinden derlenen kanıtların orijinal metinlerinden farklı olduğu şimdi ortaya çıktı. Metinlerde böyle değişiklikler yapılması, Türkiye’nin politik istikrarını etkileyecek nitelikte bir davanın önemi ve ciddiyeti ile ne kadar bağdaşır?

* * *

Anayasa Mahkemesi’nin türban ve AKP’yi kapatma davalarında aldığı kararlar ve bu kararların gerekçeleri ise yargı sistemimizde de çok daha geniş boyutlu sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu göstermekten geri kalmıyor. Türbana üniversitelerde izin veren Anayasa değişikliğine karşı CHP’nin açtığı davada Anayasa Mahkemesi’nin aldığı iptal kararının Anayasa’ya uygunluğu çok tartışılmıştı.

Bizzat Mahkeme Raportörü’nün görüşünde belirttiği gibi, Mahkeme Anayasa değişikliklerini ancak şekil bakımından denetleyebilir, esastan denetleyemez, Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri bu çerçevede dermeyan edilemezdi. Mahkeme buna rağmen iptale karar verdi.

Bu karar her ne kadar politik bir krizi önlemek gibi bir işlevi yerine getirdiyse de hukuka aykırılığında tereddüt olamazdı. Birkaç gün önce açıklanan karar gerekçesi ise Türkiye’nin anayasal sistemi hakkında daha da endişe verici bir tutum yansıtmaktadır; çünkü bu gerekçe normal demokratik süreçle seçilen yasama meclislerinin yeni bir anayasa kabul etmek veya mevcut anayasayı değiştirmek hakkını neredeyse tanımıyor.

Kurucu iktidarın halk ve onun seçtiği parlamento olduğu kavramını kabule yanaşmıyor. Mahkemenin kurucu iktidar tanımı şöyle: "Ülkenin siyasal rejiminde çeşitli etkenlere dayalı olarak ortaya çıkan kesintilerin ürettiği ve ortaya çıkış biçimi itibarıyla hukuksal çerçeve dışında kalan irade."

Profesör Ergun Özbudun bu tanımlamadan hareketle, Zaman Gazetesi’nde 23 Ekim’de yayımlanan makalesinde, "Bundan çıkan anlam, tümüyle yeni bir anayasanın, ancak ihtilal, darbe, iç savaş gibi kesintilerin ürünü olabileceği gibi, akıl ve mantığın kabul edemeyeceği bir anlamdır" demekten kendini alamamış.

Ne gariptir ki CHP de Anayasa Mahkemesi’nin kurucu iktidar teorisine katılırken, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren bile 1982 Anayasası’nın o zamanın koşullarına göre hazırlandığını, fakat parlamentonun mevcut Anayasa’yı değiştirebileceğini daima söyledi.

Bizde kraldan fazla kral taraftarı çok. Askeri müdahalelerin çığırından çıkmasında onların rolü az mıydı?

* * *

AKP’yi kapatma davasındaki kararı hakkında Anayasa Mahkemesi’nin gerekçesi de çelişkilerle dolu. AKP’ye kapatma yaptırımının uygulanmamasının nedeni, AKP’nin AB politikalarıymış!

Bu politikaların Anayasa Mahkemesi tarafından desteklenmesi kuşkusuz sevindirici. Fakat Anayasa Mahkemesi, o zaman, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihadının önceliğini tanıyan Anayasa hükmünü kararlarında niye göz önünde bulundurmuyor?

Bugünkü hukuki ve politik kilitlenmeden kurtulmanın tek çaresinin yeni bir Anayasa olduğunu ileri sürenler haklıdır. Ancak Anayasa Mahkemesi, artık Anayasa’nın kısmen veya tamamen değiştirilmesinde tam bir veto hakkına sahip çıkıyor. Bu engel nasıl aşılır?
Yazının Devamını Oku

Yine kısır ve çalkantılı bir dönem

BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmemizin sevinci pek uzun sürmedi. Ekonomik, toplumsal ve siyasi krizler birbirini izliyor. Küresel mali krizden gelişmiş ülkeler kadar etkilenmedikse de, ekonomimizin 2009 yılında daralacağı ve şimdiden yükselen işsizliğin daha da hız kazanacağı, enflasyonun artacağı, ekonomik dengelerinin korunması için gereken dış finansmanı bulmakta bir hayli zorlanacağımız kesin. Fakat endişe yaratan gelişmeler ekonomik faktörlerden ibaret değil. PKK terörünün tırmanması, terör eylemlerinin yeniden şehirlerde sivil halkı hedef alması, ülkenin çeşitli yerlerinde etnik milliyetçilikten kaynaklanan gerginliklerin şiddete dönüşmesi, Öcalan’a İmralı’da kötü muamele yapıldığı şayiaların yayılmasının ardından Güneydoğu’da halk ile güvenlik kuvvetlerinin çatışması siyasi bunalımı derinleştiriyor. Ergenekon davası politik kutuplaşmayı artırırken, Anayasa Mahkemesi’nin karar ve gerekçelerinin anayasal sistemimizi ciddi zaafa uğratmaktan geri kalmadığı da bir gerçek.

* * *

Her zaman olduğu gibi terör tırmanmaya geçince Kürt meselesi hakkında pek çok fikir ortaya atılıyor. Bunların birçoğu son derece isabetli. Ne var ki bazı şartlar bir araya gelmedikçe tutarlı bir politika ve çözüm konsepti ortaya çıkaramayacağımızı biliyoruz. Bu koşulların en önemlisinden hálá yoksunuz, çünkü problemin özü hakkında siyasi oydaşmaya dayanan bir teşhis mevcut değil. Bir kesim sorunu sadece bir terör sorunu olarak görüyor, teröristlere karşı mücadele başarı ile yürütülürse işin biteceğine inanmakta direniyor. Eskiden beri hákim dürtülerimizin tesiriyle sorunun dış müdahalelerden kaynaklandığı kanaati de yaygın bulunduğundan, çözümü de başkalarından beklemek eğilimi oldukça kuvvetli. 25-30 yıldan beri bu yaklaşımın bir türlü sonuç vermediğini, terörün zaman zaman duraklasa bile birdenbire yeniden daha büyük bir ivme ile canlandığını ise artık kabul etmeliyiz. Siyasi bir hedef olmadan terörle mücadele orduyu da yıpratıyor.

* * *

Kürt meselesinin tarihi gelişmesinin bugünkü açmazdaki rolünü de iyi irdelemeliyiz. Osmanlı İmparatorluğu, Kürtleri, etnik ve kültürel farklılıklarını tanıyarak bir ölçüde devletin otoritesine tabi tutmuştu. Cumhuriyet asimilasyon politikasını benimsedi, fakat bu politikanın başarılı olmasını sağlayacak uygulamaları gerçekleştiremedi. Kürt nüfusunun artması, sınırlarımız dışında Kürt milliyetçiliğinin güçlenmesi meseleyi daha da kritik hale getirdi. Bugün ise tek çare, devlerin bütünlüğünü koruyacak ve toplumsal barış ve dayanışmayı sağlayacak bir entegrasyondur. Bunu da Kürt kimliği tanınmadan ve bu tanımanın gerekleri yerine getirilmeden başaramayız. Birtakım kavramların içine kapanıp hareketsiz kalmamalıyız. Örneğin Genelkurmay Başkanı 17 Eylül’deki iletişim toplantısında, AB üyeliği bağlamında, "Ulus devlet ve üniter devlet yapısı ile oynanmamalıdır" dedi.

* * *

Üniter devlet kavramında kuşkusuz sorun yok. Üniter devlet federasyonun tersidir, ülkenin her yerinde aynı kanunların geçerli olduğu bir sistemdir. Fakat bu sistem içinde de, demokrasilerde, bir ölçüde ademi merkeziyete gidilebilir. Ulus devletin ise iki türlü anlamı olabilir. Birincisi Avrupa’da kuvvet dengesini korumak amacı ile 1648 Vestfalya Antlaşması’nın kurduğu sistemi ifade etmektedir. Merkezden yönetilen, sınırları belirli, birbirlerinin egemenliğini tanıyan bir devletler manzumesi. Bu devletlerin nüfusunun aynı etnik kökenden gelen veya aynı kültürü benimsemiş bir nüfus olması şart değildir. Bu anlamda Osmanlı devleti de bir ulus devletti. Fakat başka bir kavrama göre ulus devlet aynı etnik kökenden gelen veya aynı kültürle kaynaşmış bir milletin devletidir.Bu tarifi seçersek Kürt meselesini nasıl hallederiz?

* * *

Bugünkü hükümet, en doğru politikayı seçebilse dahi, ciddi kırılganlıkları ve maruz kaldığı şiddetli siyasi ve kurumsal muhalefetle fazla mesafe kaydedemez.

Görünen o ki bocalamaya devam edeceğiz.
Yazının Devamını Oku

BM Güvenlik Konseyi üyeliği

ASLINDA Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi üyeliğine seçilmesinde bir fevkaladelik olmaması gerekirdi. Türkiye’den çok daha küçük ve jeopolitik önemi hiç olmayan ülkeler de konseyin geçici üyeliğine sürekli seçiliyorlar. Halen bu ülkeler arasında örneğin Kosta Rika ve Burkina Faso var. Türkiye’nin 1960’ların başından beri seçilememesinin nedeni, Kıbrıs meselesi olmuştur. Yunanistan da aynı nedenle yakın zamanlara kadar konseyde yer alamamıştı. Bu sefer seçilmemizin asıl sevinilecek yönü, gereken oy sayısının çok üstünde, 150 devletin desteğini sağlamamızdır.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, diyenlerin haksızlığı ortaya çıkmış, ülkemiz yoğun bir diplomatik girişim, açılım ve lobi faaliyetiyle büyük bir başarı kazanmıştır. Bu maksatla yapılan masrafların yüksekliğinden şikáyet etmek de doğru olmaz.

Yaptığımız yatırım, Güvenlik Konseyi’ne iki yıl için seçilmemizin çok ötesinde Türkiye’nin uluslararası alandaki itibar ve etkinliğini artırmıştır. Bu sonucun elde edilmesi için büyük çaba harcayan Cumhurbaşkanı’mızı, hükümetimizi, Dışişleri Bakanlığı’mızı ve bakanlığın profesyonel kadrosunu, emekliye ayrılmak üzereyken diplomasi kariyerine parlak yeni bir sayfa ekleyen BM Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Baki İlkin’i ve ona yardımcı olan bütün büyükelçileri içtenlikle kutlamamız lazımdır.

* * *

Uluslararası barış ve güvenlikten sorumlu olan Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler sisteminin kuşkusuz en önemli organıdır. BM Şartı’na göre bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkı dışında hiçbir ülkenin veya ülke grubunun konseyin peşin izni olmadan kuvvete müracaat edememesi gerekir.

Ne var ki bu kural sık sık ihlal edilmiştir. Konseyde veto hakkına sahip beş devletin bulunması, en kritik kararların alınmasını engellemiş ve konseyin otoritesi dışında kuvvete başvurular gerçekleşmiştir.

Yakın tarihte, birinci Körfez krizinde Irak’a karşı konseyin izniyle operasyonlar yürütülmüşken, ikinci Körfez krizinde konseyin yeşil ışık yakmaması, ABD’in talihsiz müdahalesini durduramamıştır.

Konsey daha sonra Irak’ı işgal eden koalisyon güçlerine yetki tanımak yönünde karar almış ve dolaylı şekilde Irak’ın işgalini meşrulaştırmıştır. Türkiye’nin üyeliği süresince de Irak ile ilgili konuların konseye gelmesi beklenebilir.

Irak ve İran’la ilgili sorunların konsey gündeminde bulunmasının Türkiye’yi güç durumda bırakabileceği kaygısı sık sık ifade ediliyor. Ne var ki konsey üyeliğinin beraberinde getirdiği risklerden kaçınmak mümkün değildir. Kimseyi gücendirmeyelim gibi bir kolaycılığa kaçamayacağız.

Örneğin, İran’ın nükleer programının ciddi bir tehdit teşkil ettiğine inanıyorsak ona göre bir tutum takınmak mecburiyetinde kalacağız. Gürcistan sorunu gelirse Gürcistan’ın toprak bütünlüğünde ısrar edeceğiz.

Konsey üyeliğimizin Kıbrıs konusunda bize bir avantaj sağlayıp sağlamayacağı sorusu da soruluyor. Şimdiki aşamada bu soruya galiba menfi cevap verilmelidir. Kıbrıs sorunu bağlamında konseyin bugünkü işlevi Ada’daki Barış Gücü’nün görev süresinin uzatılması gibi rutin toplantılardan oluşmaktadır.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Hristofyas arasındaki müzakerelerin Güvenlik Konseyi’nin onayını gerektirebilecek bir çözüme iki yıl içinde ulaşmasını beklemek aşırı iyimserlik olur.

Tabii önümüzdeki devrede ne gibi krizlerin Güvenlik Konseyi’ne intikal edeceği peşinen öngörülemez. Söylenebilecek tek şey, şimdiki gibi istikrasızlık dönemlerinde yeni kritik sorunların konsey önüne gelebileceğidir.

* * *

Bir noktayı daha belirtmekte yarar olabilir. Ülkeler genellikle Güvenlik Konseyi üyesi oldukları zaman en yetenekli diplomatlarını daimi temsilci olarak New York’a gönderiyorlar.

Seçilecek büyükelçinin uluslararası kuruluşlarda tecrübe kazanmış olması, kolay ilişki kurabilen ve süratli muhakeme yapabilen bir kişiliğe sahip bulunması, çok iyi İngilizce bilmesi, belagat ile kendini ifade edebilmesi, hatta nüktedan olması, konseyde etkin rol oynamamızın çok önemli bir koşuludur.
Yazının Devamını Oku

Başkanlık seçimlerinden sonra ABD dış politikası

SEÇİM süreci devam ederken yeni ABD Başkanı’na dış politika alanında nasihat vermek isteyenler az değil. Hatta Clinton’ın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, "Seçilen Başkana Muhtıra" diye koca bir kitap yazdı. Fakat ben bugün Richard Holbrooke’un, Foreign Affairs Dergisi’nin eylül-ekim sayısında yayımlanan makalesinden söz etmek istiyorum.

Holbrooke 1999-2001 yılları arasında BM’de ABD’nin Daimi Temsilcisi görevini ifa etmişti. 1995’te Bosna savaşına son veren Dayton Anlaşması’nın başlıca mimarıydı. Türkiye’nin kuvvetle desteklenmesi gerektiğine inanan, ülkemizi iyi tanıyan bir diplomattır.

Bir ara Kıbrıs meselesinin çözümü çabalarına da iştirak etmiş, fakat KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile yıldızı hiç barışmamıştı. Bir demokrat olarak seçimlerde Hillary Clinton’a destek vermiş, Obama’nın adaylığı kazanmasından sonra onun safına katılmıştır.

* * *

Holbrooke’
a göre ABD, Bush devrinde her bakımdan gerilemiş ve feci hatalara sürüklenmiştir. Yeni başkanı, buhran içinde bir ekonomiyi ayağa kaldırmak, muazzam bir bütçe açığını kapatmak, enerji bağımlılığını azaltmak, şimdiye kadar çok ihmal edilen global ısınma konusunu ciddiyetle ele almak, gittikçe daha büyük bir tehdit teşkil eden nükleer silahların yayılmasını önlemek, ABD’nin terörist saldırılara karşı savunmasını takviye etmek, özellikle Pakistan’da El Kaide üzerindeki baskıyı artırmak, Irak savaşını ve halen çok kötü giden Afganistan’daki savaşı başarıyla sonuçlandırmak gibi son derece güç sınavlar beklemektedir.

Makalede, petrol fiyatlarının artmasının, tüketici ülkelerden üretici ülkelere muazzam bir servet transferine yol açtığına işaret edilmektedir. Petrol fiyatları düşmeye başlamadan önce yalnızca ABD’nin yıllık transfer ettiği miktar 475 milyar doları buluyordu. AB, Çin, Hindistan ve Japonya’nın kümülatif olarak üreticilere ödedikleri meblağ 2.2 trilyon dolar düzeyindeydi.

Bazı üreticilerin hedefleri ise ABD’nin hedefleriyle çatışıyor. Örneğin, Suudi Arabistan milyarlarca doların dolaylı olarak medreselerin inşası ve El Kaide’ye mali destek sağlanması için kullanılmasına göz yummuştur. Rusya’nın, İran’ın ve Venezüella’nın güç gösterilerinde bu transferlerin rolü inkár edilemez.

Holbrooke’un kanaatine göre, başkan adayları McCain ile Obama arasındaki başlıca görüş farkı, Irak ve İran’a ilişkindir. Zaten başkan seçimi bu sefer neredeyse Irak için bir referandum niteliğini taşıyor. McCain, maliyeti ve süresi ne olursa olsun ABD’nin Irak’ta kalmasının zaruri olduğuna inanmaktadır.

Geçen yıl gönderilen takviye kuvvetler çekilebilir, ancak bunun dışında Irak’taki kuvvet seviyesi muhafaza edilmelidir. Başından beri Irak savaşına muhalefet eden Obama için ise McCain ve Bush’un algıladığı şekilde bir askeri zafer söz konusu olamaz.

Irak’taki ABD komutanlarının da paylaştığı ve ABD ile Irak arasında imzalanan anlaşma taslağına uygun olan görüşünden hareketle Obama, Irak’taki kuvvetlerin çekilmesi sürecinin ihtiyatlı bir yaklaşımla saptanmış bir takvim çerçevesinde başlamasını savunuyor.

* * *

Obama
ayrıca Irak’ın bütün komşularına Irak’ta istikrarın kalıcı olmasını sağlayacak yönde çaba harcamaları çağrısında bulunuyor. İran’a gelince, her iki aday da İran’ın nükleer silahlara sahip olmasına izin verilemeyeceğini düşünüyor.

Her ikisi de icap ederse Tahran’a karşı kuvvet kullanma opsiyonunu saklı tutuyor. Fakat Obama, sadece nükleer programlar konusunda değil, Afganistan ve Irak konularında da İran ile her düzeyde diplomatik görüşmelere taraftar.

Yine Holbrooke’a göre ABD geostratejisinin odak noktası Türkiye, Irak, İran, Afganistan ve Pakistan’dır. Bu ülkelerle ilişkilerde tutarsızlık ABD’nin menfaatlerine ağır zarar verir.

Diplomasiye hiçbir zaman kapı kapatılmamalıdır. Diplomasi, ödün vermek değildir. Diplomasi, caz müziği gibidir. Bir tema etrafında emprovizasyondur. Akılda tutulacak bir tarif.
Yazının Devamını Oku

Terörle mücadelede yeni aşama

KUZEY Irak’taki terör örgütü hedeflerine karşı aylardan beri yapılan bütün hava ve kara operasyonlarına rağmen PKK’nın 350 kişilik bir kuvvetle Aktütün Karakolu’na bir saldırıda bulunması ve 17 askerimizin şehit olması, terörle mücadele metotlarının güçlendirilmesi taleplerine yol açtı. Özellikle AB ile üyelik sürecinde kabul edilen bazı yasaların, güvenlik kuvvetlerinin hareket serbestisini engellediği düşüncesiyle bazı temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması gündeme geldi.

Değiştirilmesi istenen yasalara "AB yasaları" deniyorsa da bunların Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinin bir parçası olduğu ve dolayısıyla asıl kendi ihtiyaçlarımız için benimsendiği, demokratik sistemle bağdaşmayan özgürlük kısıtlamalarının bir bakıma terörün başarısı olarak algılanacağı unutulmamalıdır.

* * *

11 Eylül 2001’den sonra, El Kaide terörüne karşı mücadelede, en demokratik sayılan devletler bile özgürlükleri kısıtlayıcı bazı önlemler aldılar. Ancak bizde öngörülen tedbirlerin çok daha radikal olduğu anlaşılmaktadır.

Konut ve işyerindeki aramaların yargının iznine tabi tutulmaması, gözaltına alınan kişilerin sorgulanmasında avukat bulundurulmaması, yakalama ve gözaltına almada Silahlı Kuvvetler’e yetki tanınması, bu önlemler meyanındadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) eski yargıcı Büyükelçi Rıza Türmen’in Milliyet Gazetesi’nin 10 Ekim tarihli sayısında belirttiği gibi, bu nitelikte önlemler Anayasamız ile bağdaşmamakla kalmıyor, AİHM’nin içtihadıyla da çelişiyor.

Kaldı ki daha önce OHAL çerçevesinde mevcut olan benzer kısıtlayıcı uygulamalar çok etkili olmamıştı.

Geçen yıl Dağlıca ve şimdi de Aktütün saldırıları ister istemez TSK’yı oldukça sert eleştirilere maruz bırakmıştır. Eleştiri ve sorgulama, kuşkusuz bir demokraside tabii karşılanmalıdır. Ne var ki, içinde bulunduğumuz koşullarda ordunun yıpranmasının ve moralinin zayıflamasının sakıncaları hiçbir suretle göz ardı edilemez.

Her mücadelede başarılar olduğu kadar başarısızlıklar da olur. Bütün mesele başarısızlıklardan gereken derslerin çıkarılmasıdır. TSK’nın yüksek komuta kademesinde bulunanların şahsına karşı yöneltilen eleştirilerde de ifrata kaçılmamalıdır.

Neresinden bakarsanız bakın, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aydoğan Babaoğlu’nun Aktütün saldırısı sırasında golf sahasında bulunması, bir talihsizlik teşkil etmiştir. Fakat bu işin günlerce medya tarafından manşetlere ve köşe yazılarına insafsızca taşınmasına lüzum yoktu.

Golfün lüks bir spor olduğu iddiası ise ancak yadırganabilir. Bırakın bir orgenerali, küçük rütbede subaylar da imkánları varsa niye golf oynamasınlar? Bu spor sadece bir sınıfın imtiyazı mı?

* * *

Her defasında olduğu gibi bu sefer de sınırötesi operasyonların kapsamının genişletilmesi, hatta sınır boyunca bir tampon bölge oluşturulması fikri ortaya atıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, bu konuda "Takdir hükümetindir" dediğine göre böyle bir projeye çok sıcak bakmadığını varsayabiliriz.

Irak hükümetinin, Kuzey Irak yönetiminin ve ABD’nin de projeye muhalefet edecekleri muhakkaktır. Kaldı ki tampon bölgenin bütün sızmaları önlemesi ve PKK saldırılarına son vermesi pek beklenemez. Bölgenin kendisi de saldırılara hedef olur.

PKK’nın bugün yalnızca askeri hedeflere değil, şehirlerimizde sivil halka karşı da saldırılar gerçekleştirdiği veya hazırladığı da görmezlikten gelinemez.

Son PKK saldırıları, Kürt meselesinin çözümünün ivediliğini bir kere daha gösterdi. Ne yazık ki gerçekçi ve yaratıcı yaklaşımlar geliştirmiş olmaktan çok uzağız. Kürt meselesinin çözümü için 85 yıl sonra hálá geçerli bir konsept üretilememesi, soruna bir türlü doğru teşhis konulamaması ve hep onun etrafında dolaşılması, çözüm arayış ve tartışmalarının her defasında vehimler ve kutuplaşmalar yaratması, bugün tam bir kilitlenme içinde bulunmamız, cumhuriyetin en büyük başarısızlığıdır.
Yazının Devamını Oku

İyimser olmak mümkün mü?

DÜNYAYI sarsan global mali krizin aşılması için özellikle ABD’de ve AB’de hükümetler seferber olmuş durumda. Ne var ki Amerikan Kongresi’nin 700 milyarlık kurtarma paketini kabul etmesinin hemen ardından borsalarda süratli bir düşme başladığını gördük.

Bu paketin inandırıcı olmadığını International Herald Tribune gazetesinde yayımlanan bir okuyucu mektubu bakın ne kadar basit ve çarpıcı bir şekilde anlatıyor:

"Wall Street’in parası yok, bu nedenle bankacıları kurtarmak gerekiyor. Amerikan vergi mükelleflerinin parası yok, bu yüzden krediye ihtiyaçları var. Bush yönetiminin parası yok, çünkü hepsini savaşlara harcandı... ABD’nin parası yok, çünkü yıllardan beri kazandığından çok daha fazla harcama yaptı. Peki 700 milyar dolar nereden gelecek? Başkan Bush kimden borç alacak."

* * *

Evet ABD ekonomisi perişan bir halde. Devletin borcu 10 trilyon dolara yükselmiş. Bütçe açığı 450 milyar dolar ve şimdi buna 700 milyar daha eklenecek. Dış ticaret açığı ayda 60 milyar dolara ulaşıyor. Savunma bütçesi Irak harcamaları dahil 700 milyarın üstünde.

Amerika’daki kriz peşinden Avrupa’yı, Rusya’yı, Japonya’yı ve Çin’i de sürüklemekten geri kalmadı. Küresel ekonominin boyutu ile "zehirli" diye nitelenen türev ürünlerinin tutarı arasındaki uçurumun gittikçe derinleşmiş olması buhranın başlıca nedenlerinden biri.

Halen küresel ekonominin büyüklüğü 60 trilyon dolar. Buna karşılık türev ürünlerinin değeri 120 trilyonu bulmuş.

Ekonomik krizi aşmak amacıyla hafta içinde ABD ve AB Merkez Bankaları ile beş Euro bölgesine dahil olmayan Avrupa ülkesi Merkez Bankaları faiz oranlarını birlikte 0.5 puan düşürdüler.

İngiltere ve Almanya finans piyasalarına istikrar getirmek ve zordaki bankaları kurtarmak için tedbirler aldılar. Bazı ülkeler bankalardaki mevduatların tamamını garanti ettiler, diğerleri garanti edilen meblağları yükselttiler.

Bu önlemler kısa bir süre borsaları olumlu etkiledi, fakat hemen arkasından Dow Jones %7 değer kaybediverdi. Bu satırlar yazılırken Avrupa borsaları ve Çin borsası serbest düşüş halindeydiler.

* * *

Kriz bugünkü aşamada gelişme yolundaki ülkeleri ve yükselen piyasaları daha az etkilemiş görünüyor. Türkiye de bunlardan biri. 2001 krizini takiben Kemal Derviş’in uygulamaya koyduğu düzenleyici ve denetleyici mekanizmaların bunda büyük rolü var.

Derviş, birkaç gün önce bir Financial Times muhabiri ile yaptığı söyleşide, o tarihte Türkiye’de 19 bankanın fiilen devletleştirildiğini, banka sisteminin rekapitalizasyonu için GSYH’nın neredeyse %30’nun harcandığını, fakat yapılan reformlar sayesinde Türk ekonomisinin birkaç yıl %8 oranında büyüdüğünü belirtti.

TOBB Başkanı da 22 Eylül’deki konuşmasında 2001 yılından farklı olarak kamu maliyesinin çok daha iyi durumda olduğunu, bankacılık sisteminin çürüklerden ayıklandığını ve mali sistemde denetim ve gözetimin güçlendirilmiş bulunduğunu ifade etti.

BDDK Başkanı ise Türk bankalarının elinde türev ürünlerinin mevcut olmadığının ve mevduatlara ilişkin kaygı verici hareketler görülmediğinin altını çizdi.

Demek oluyor ki halen teyakkuzu ve ihtiyatı muhafaza etmek gerekiyorsa da Türk ekonomisi için büyük çapta bir buhran öngörülmüyor. Tabii hiç durmadan yaşadığımız politik krizlerin ekonomiye olası yansımalarını da göz önünde tutmalıyız.

* * *

Bu arada nostaljik sosyalistlerin Marksist ideolojisinin kıskaçlarından kendilerini bir türlü sıyıramadıklarını gözlemliyoruz. Sovyetler Birliği’nin dramatik çöküşü bile onları gerçekleri görmeye ikna edememiş.

Faşizmin avdetinden, "düzeltici" savaşlardan, sonunda sosyalist sistemin galebesinden bahsediyorlar, hálá Karl Marx’a ve hatta Rosa Luxemburg’a atıfta bulunuyorlar.

Yerim kalmadığı için bu konuda tek bir şey söyleyeceğim: İyi ki ekonominin yönetimi bu ideolojik saplantılar içinde bulunanların elinde değil. Yoksa 2001’deki krizden çok daha vahimine hemen sürüklenirdik.
Yazının Devamını Oku

Düşünce modelimizi değiştirmenin zamanı gelmedi mi?

3 Ekim’de Şemdinli bölgesindeki geniş çaplı PKK saldırısı konusunda Genelkurmay Başkanlığı’nın 4 Ekim tarihli açıklaması dikkat çekici ayrıntılar içeriyordu. Bu açıklamada, Genelkurmay, Aktütün jandarma sınır bölüğünün batıdan emniyetini sağlayan Bayraktepe’deki unsurlarına karşı, 3 Ekim’de, PKK’nın, Irak’ın kuzeyinde bulunan ağır silahlarının da desteğiyle saldırıya giriştiğini, saldırıdan önce Bayraktepe bölgesinde bir bölüğe yakın kuvvet bulunduğunu, bu bölüğün bir jandarma özel harekát bölüğü ve bir komando bölüğü ile takviye edildiğini, çatışmadan önce teröristlere topçu, havan ve helikopterlerle ateş açıldığını, hava kuvvetlerinin harekáta katıldığını bildirmekteydi.

Yine açıklamaya göre, 15 güvenlik görevlisi şehit olmuş, 23 terörist öldürülmüştü. Saldırıda bulunan PKK’lıların sayısının 350 kadar olduğu tahmin ediliyordu.

* * *

Bu veriler, saldırının bir süre önce istihbar edildiğini ve birtakım tedbirlerin alındığını gösteriyor. Zayiatın büyük kısmının Irak’ın kuzeyinden yapılan ağır silah atışları nedeniyle meydana geldiğini de Genelkurmay belirtmektedir.

Bütün bu izahlara rağmen bazı sorular akla gelmiyor değil. Bir kere istihbaratın oldukça geç geldiği görülüyor. Irak’taki Amerikan kuvvetleriyle işbirliğinde bir aksaklık olduğu ihtimali zihinleri hemen kurcaladıysa da Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız, Amerikalılarla istihbarat paylaşımında bir sorun olmadığında ısrar etti.

Savaş uçaklarımız da saldırıdan önceki günlerde Kuzey Irak üzerindeki uçuşlarına yeniden başlamışlardı. Onlar, PKK grubunun sınıra doğru ilerlediğini anlaşılan tespit edemediler. Diğer taraftan Aktütün Karakolu’na 9 Mayıs’ta yine ağır silahlarla saldırılmış, daha önceki yıllarda üç saldırı daha vuku bulmuştu.

Bu kadar kırılgan bir mevkide daha çok miktarda kuvvet bulundurulması veya Orgeneral Iğsız’ın şimdi yapılacağını bildirdiği gibi, kuvvetlerin başka bir mevkiye nakledilmesi gerekmiyor muydu? Her neyse, asıl mesele başka yerde. 350 kişiden oluşan ve ağır silahlarla donatılmış bir terörist grubunun saldırısı alışageldiğimiz terör eylemlerinin boyutunu çok aşıyor.

Bu çapta saldırıların devam etmesi, terörle mücadelenin askeri yönünde yeni ve çok daha çetin bir aşamaya girdiğimiz anlamına gelecektir.

Şemdinli bölgesindeki taarruz, üstelik Ayvalık Altınova’daki gerginlik ve çatışmalarla aynı zamana rastladı. 15 askerimizin şehit düşmesinin gerginlik ve çatışma ortamını daha da tahrik etmesi tehlikesi göz ardı edilemez.

PKK ile aşağı yukarı 30 yıldır süregelen mücadele boyunca en büyük tesellimiz, ciddi bir toplumsal çatışmanın önlenmiş olmasıydı. Radikal milliyetçilik dürtülerinin ve şiddet eğilimin çok arttığı bir devirde tepkileri sınırlı tutmak gittikçe zorlaşabilir.

* * *

Bütün bu gelişmeler ışığında PKK terörüyle mücadelenin dayandığı düşünce modelinde bir değişiklik yapma zamanının geldiğini söylemek zannedersem yanlış olmaz. Daha 1999’da, Öcalan yakalandığı zaman Silahlı Kuvvetler’in komuta kademesi bundan böyle ağırlığın ekonomik ve sosyal önlemlere verilmesi gerektiğinin altını çizmişti.

Kültürel haklar konusunda da açılım yapılması lüzumu hissedilmişti. Bugün de Genelkurmay Başkanımız, gençlerin dağa çıkmalarını önlemenin önemini sürekli vurguluyor. Aktütün saldırısından sonra askeri önlemler üzerinde öncelikle durulması kuşkusuz normaldir. Bu önlemlerin Kuzey Irak’a karşı daha kapsamlı operasyonları içermesi de şaşırtıcı olmayacaktır.

Ne var ki, Irak ile sınır geçilmez hale getirilse bile bunun PKK’yı tamamen saf dışı edeceği çok şüphelidir. PKK’yı besleyen siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel koşulların değiştirilmesi cesaretle ele alınmalıdır.

"Siyasi" sözcüğünden ürkmemek lazımdır. Bundan kastedilen siyasi bir çözüm değil, fakat bir tedbirler paketinin gerçekçi ve yaratıcı siyasi bir vizyon ile hazırlanması ve uygulanmasıdır.
Yazının Devamını Oku

Fransa’nın dış politikası

ÇOK tartışmalı kişiliğine, bir hayli yadırganan davranışlarına ve Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki menfi tutumuna rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin bugünkü devlet başkanları arasında cesur, yaratıcı ve tutarlı bir siyasi vizyon ile temayüz ettiği inkár edilemez. Bu vizyon her şeyden önce küresel dengelerde artık büyük bir değişiklik olduğu teşhisine dayanmaktadır. Sarkozy, soğuk savaş devrindeki iki kutupluluğu tek kutupluluğun izlediğini, bugün ise "nispi güçler" devrinin hüküm sürdüğünü, AB’nin de bir nispi güçler topluluğu oluşturduğunu düşünüyor.

Fransa Cumhurbaşkanı’nın, seleflerinden farklı olarak NATO’ya ve transatlantik ilişkilere değer verdiğini de görüyoruz. NATO ile AB’nin birbirini tamamladığını, ABD’nin artık Avrupa savunması projesine destek verdiğini söylüyor.

AB savunması projesinin gerçekleşmesi için rekabete dayanıklı ve güçlü bir savunma endüstrisi kurulması, subayların AB’de eğitim alanında mevcut "Erasmus" programından esinlenen bir yöntemle birbirlerini daha iyi tanıyarak yetiştirilmesini öngörüyor.

AB dönem başkanlığını üstlenmiş bulunan Fransa bugün Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Rusya ile ilişkilerde, Afrika’da, insancıl girişimlerde, İran ile nükleer müzakerelerde oldukça ön planda.

* * *

23 Eylül’de, Birleşmiş Milletler Asamblesi’nin yıllık toplantısında Sarkozy’nin yaptığı konuşmanın diğer konuşmalardan çok daha etkileyici olduğu konusunda da galiba herkes mutabık. Sarkozy özellikle 21. yüzyılda dünyanın 20. yüzyılın kurumları ile yönetilemeyeceğinin altını çiziyor.

BM Güvenlik Konseyi’nin olduğu kadar G-8’lerin de Çin, Hindistan, Afrika’yı temsilen Güney Afrika, Meksika ve Brezilya’nın katılmaları ile genişletilmesini öneriyor. Sarkozy’ye göre halen bütün dünyayı sarsan ekonomik krizi hiçbir ülke tek başına çözümleyemez:

"Elde ettiğimiz bütün başarıların, geçirdiğimiz bütün krizlerin etkisiyle yeni bir dünya doğmaktadır. Bu yeni dünyayı beraberce inşa etmeliyiz. Birlikte, finansal faaliyetlerin yalnızca piyasa operatörlerinin elinde bırakılmadığı, bankaların spekülasyonda bulunmak yerine ekonomik kalkınmaya hizmet ettikleri, mali kurumların aşırı risk almalarını önleyen kuralların herkese uygulandığı, şokların önlendiği, kredi değerlendirme kuruluşlarının (Standard & Poors gibi) kontrol edildiği, işlemlerin bir sis bulutu içinde değil, fakat şeffaflık içinde yürütüldüğü, ücretlerin ve ikramiyelerin rasyonel olmayan riskleri teşvik edecek bir seviyeye çıkmadığı bir düzen kurmalıyız."

Halen AB dönem başkanlığını Fransa yaptığı için Sarkozy, asambledeki nutkunda, Avrupa üzerinde de uzun uzun durmuş: "Avrupa savaş istemiyor, medeniyetler savaşı istemiyor, din savaşları istemiyor, soğuk savaş istemiyor, Avrupa barış istiyor ve istendiği zaman barış her zaman mümkündür."

Sarkozy
iklim ve enerji konusunda da Avrupa’nın politikasını izah ediyor. Aralık ayında AB’nin bu iki konuda çok kapsamlı önlemler açıklayacağını, Avrupa’nın amacının ders vermek değil, fakat örnek teşkil etmek olduğunu belirtiyor.

Rusya’ya çağrıda bulunarak Avrupa’nın onunla ortaklık kurmak istediğini, hatta Avrupa ile Rusya’yı birleştiren bir ortak ekonomik alan öngörülebileceğini, fakat devletlerin egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğü prensibinden feragate gidilemeyeceğini, sorunların çözümünde kuvvete başvurulmasının kabul edilemeyeceğini söylüyor.

* * *

Sarkozy, İran konusunda da çok kararlı. Nükleer silahlara sahip bir İran’ın kabul edilemeyeceğine inanıyor. İsrail’e dostluk eli uzatıyor, fakat yaşamasına imkán verecek koşullarda ve tanınmış sınırlar içinde bir Filistin devleti kurulmadıkça Ortadoğu’da barış olamayacağında ısrarlı.

Ne dersiniz, üzerinde düşünülmesi gereken fikirlerle dolu bir konuşma değil mi? Bu kadar rasyonel düşünebilen bir kişi ileride Türkiye hakkında da akılcılığı tercih edebilir mi? Denemeye değer.
Yazının Devamını Oku

ABD mali krizi ve yansımaları

ABD’de gayrimenkul kredilerinin geri ödenememesinden başlayan kriz, bir buçuk yıl sonunda bütün dünya borsalarını altüst eden ve bugünkü denetimsiz finansal sistemi temelinden sarsan bir krize dönüştü. Bu buhran gittikçe 1929 depresyonu ile kıyaslanmaktadır. O tarihte hiçbir ülkenin ekonomik çöküntüden kendini kurtaramadığı hatırlanırsa Türkiye’nin şimdiki krizden fazla etkilenmeyeceği, hatta bunun bir fırsat oluşturabileceği yolundaki resmi söylemin çok aşırı bir iyimserlik aksettirdiğini ifade etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim birçok ekonomist, işadamı ve banka genel müdürü Türk ekonomisinin cari açık ve özel sektörün yüksek dış borçları gibi kırılganlıklarını vurgulayarak endişelerini dile getirdiler. Birleşmiş Milletler Asamblesi’nin yıllık toplantısında çok sayıda devlet başkanı krize temas ederken Cumhurbaşkanımızın bu konuya hiç değinmemiş olması da doğrusu yadırgandı.

* * *

Krizin nedenleri özellikle ekonomist olmayanlar için inanılmaz derecede karmaşık. Bazı ekonomistlerin kullandıkları "jargon" da kafaları iyice karıştırıyor. Her zaman olduğu gibi, Mahfi Eğilmez, sorunu, 23 Eylül tarihli Radikal gazetesindeki makalesinde en anlaşılır şekilde ortaya koydu: "Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi kuralsızlığı da yanında getirdi. Sistem öyle hızlı bir değişim içine girdi ki, bankalara konulan kurallar mali sektöre yetmez oldu. Sektör o kuralların dışına taştı. Ya da belki daha doğru bir ifade ile bu kuralların dışına çıkacak enstrümanları hızla devreye soktu. Bu gelişme mali sektörün hacminin reel sektöre göre misliyle büyümesine yol açtı. 2000’lerin başından bu yana dünya %40 dolayında büyümüş durumda. Oysa varlıkların değerini ifade eden káğıtların değeri üç dört kat artmış."

* * *

Evet problemin temelinde bu enstrümanlar ve çeşitli paradan süratle para kazanma yöntemleri var. Bunlardan bir tanesi de açıktan satış yöntemi. Bazı hisse senetlerini bir mali kuruluştan ödünç alıyorsunuz, bunları satarak fiyat düşürüyorsunuz ve dolayısı ile ucuza satın alıyorsunuz, sonra fiyat artışları yanınıza kár kalıyor. ABD ve İngiltere bir süre için bu yöntemi yasakladılar. Vadeli piyasalar da spekülasyonlara çok müsait. Petrol ve altın fiyatlarının inip çıkmasında bu piyasalar çok etkili.

ABD Hükümeti halen büyük bir kurtarma operasyonunun hazırlığı içinde. Bazı batmak üzere olan finans kuruluşlarını zaten bir şekilde devletleştirmişti. Şimdi ise 700 milyar dolarlık bir fon ile zorda olan mali kurumların yardımına gitmek istiyor. Ne var ki Maliye Bakanı Henry Paulson’un planı Kongre’de çok ciddi itirazlarla karşılaştı. Bu tutumun nedenleri arasında Paulson’un gelmekte olan krizi zamanında teşhis edememesi, kendisinin zaten Wall Street kökenli olması ve bu yüzden hakkında kuşku duyulması, 700 milyar dolarlık fonu tamamen kendi kontrolü altında tutmak istemesi gibi faktörler var.

* * *

Diğer taraftan planın münhasıran güçlük içindeki kurumların hissedarlarını korumaya yönelik olduğu, borçlarını ödeyemedikleri için evlerini kaybedenlerin haklarının göz ardı edildiği, vergilerin finanse edeceği fondan vergi mükelleflerine hiçbir avantaj sağlanmayacağı ileri sürülüyor. Batan büyük mali kurumların CEO’larının bazen 64 milyon dolara varan yıllık ikramiye almaları da alerji yaratmaktan geri kalmıyor. Bu satırlar yazılırken Kongre’de ve Kongre ile Beyaz Saray arasında henüz bir oydaşma sağlanmamıştı.

* * *

Evet kapitalist sistemin reformu artık kaçınılmaz oldu. Yatırım bankacılığının da anlaşılan sonu geldi. Denetim ve düzenleme kurumlarına yalnız ülke bazında değil, fakat uluslararası düzeyde de ihtiyaç olduğu ortaya çıkıyor. Tabii meseleye ideolojik yaklaşanlar sosyalizmin erdemlerinden yine bahsetmeye başladılar. Ancak ideolojik kıskaçların ne sonuç verdiğini Sovyet sisteminin ani çöküşü gösterdi. Çin ve Vietnam gibi komünizmde sebat eden ülkeler bile piyasa ekonomisine sarılmaktan başka çare bulamadılar. Sovyet tipi sosyalist sistemi inatla sürdüren Küba’ya ise cep telefonları ve DVD’ler yeni geldi!...
Yazının Devamını Oku

Gerilimsiz olmuyor mu?..

SÜREKLİ gerilim ve kavga atmosferinden bir türlü kurtulamıyoruz. 2007’den beri bir iki ateşkes molası dışında tansiyon hep yüksek oldu. Geçen yıl Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan kutuplaşma, demokratik rejimi bile tehlikeye atabilecek boyuta ulaştı. Genel seçimlerden sonra nispi bir yatışma devrine tam girmiştik ki Yargıtay Başsavcısı, AKP’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Siyasi istikrarımızın yeniden temelinden sarsılacağı endişesine kapıldık. Anayasa Mahkemesi’nin kapatma yerine daha yumuşak bir karar almasını takiben hiç değilse bir süre rahat yüzü göreceğimizi umduk.

Bu sefer de bir türlü sonu görünmeyen Ergenekon davası ve yansımaları ister istemez tedirginlik yaratmaya devam etti. Son haftalarda ise Almanya’daki "Deniz Feneri" davasının Başbakan Erdoğan ile bir medya grubu arasında neden olduğu inanılmaz bir polemiğin içine düştük.

Başbakan’ın gruba karşı salvoları, kendisini en fazla desteklemiş olanları bile ürküten bir raddeye vardı. Özellikle hedef aldığı gazetelerin boykot edilmesini istemesi, yalnız Türkiye’de değil, Avrupa’da da sert eleştirilere ve tepkilere yol açtı. Neyse ki son konuşmasında Erdoğan bataryalarını yeniden ateşlemekten kaçındı.

* * *

Bir devlet adamının, bir başbakanın, hele çok karmaşık sorunları olan bir ülkenin başbakanının soğukkanlılığını kaybetmesi, bir sabit fikre saplanması, önyargı ile hareket ettiği izlenimini doğurması, üzücü ve endişe vericidir. "Deniz Feneri" davasının Türkiye’deki uzantılarına kendisini de şahsen bulaştığına dair ciddi bir emare veya iddia bulunmadığına göre Erdoğan’ın öfkesinin şiddeti şaşırtmaktan geri kalmadı. Başbakan, bütün demokratik ülkelerde basının sürekli iktidarın hatalarını yakalamak için uğraştığını mutlaka biliyordur. Türkiye’de basının eleştirilerinde insaflı davranmak eğiliminde olmadığının da kuşkusuz farkındadır. Medyanın saldırılarına bol bol muhatap olan Churchill’in bir tavsiyesini burada hatırlatayım: "Sakın şikáyet etme, sakın cevap verme."

Churchill
haklıydı. Her cevap, yeni bir saldırıyı tetikler. Başbakan biraz bu tavsiyeye uysa çok faydasını görecektir. Türkiye’nin siyasi istikrarı çeşitli sebeplerden dolayı çok kırılgan. Bir partinin parlamentoda rahat bir çoğunluğa sahip olması, muhalefetin etkisiz ve çaresiz kalması bile yetmiyor. Çünkü Türkiye’de siyasi denklemi derinden etkileyen kurumsal problemler henüz çözümden uzak.

Bir de tabii zihniyet sorunlarımız var. Otokratik eğilimlerimiz çok kuvvetli. Her politikacı, her memur, sahip olduğu yetkiyi otoritesini kanıtlayacak biçimde kullanmak itiyadında. Eleştirilere tahammül hemen hemen hiç yok. Politik alana kavga üslubu hákim. Başbakan Erdoğan ile muhalefet lideri Baykal, bu üslubun en büyük ustaları.

* * *

İktidar ile muhalefet, iktidar ile medya aralarında kapışma halinde iken, önümüzdeki yıllarda bölgemizdeki oluşumların da tesiriyle daha da kritik hale gelecek olan Kürt meselesi üzerine kimse kapsamlı bir şekilde eğilmiyor. Anayasa Mahkemesi yakında DTP’yi kapatma davasında bir karara varacak. Siyasi yasakları da içerecek bir kapatma kararının, sorunun demokratik sürecin de katkısıyla çözümlenmesi olasılığına darbe vuracağı muhakkak. Parlamentoda DTP niteliğinde partiler bulunduğu sürece AB temsilcileri bu partilere PKK ile aralarına mesafe koymaları çağrısında bulunuyorlar.

Partiler kapatılınca ise aksine mağdur olarak algılanmaları onlara otomatik destek sağlıyor. Gerginlik artıyor, radikal görüşler kuvvet kazanıyor. PKK ile mücadelenin yalnızca askeri operasyonlarla kazanılamayacağını bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ vurgulamadı mı? Kürt sorununun çözümlenmesi, Türkiye’nin üniter yapısı içinde, fakat bir siyasi perspektifle geliştirilecek ekonomik, sosyal ve kültürel proje ve önlemlerin süratle uygulanmasına bağlı.

Türkiye’nin bundan daha öncelikli bir meselesi olamaz. Sürekli kavga ve polemikle, tereddütlerle, ertelemelerle vakit kaybedersek bir yere varamayız.
Yazının Devamını Oku

Dış politikada tıkanıklıklar

HALEN, yakın tarihte benzeri az görülmüş global bir finansal ve ekonomik buhrandan geçiyoruz. Şimdiye kadar bundan bizde özellikle borsa etkilendi. Fakat buhranın devam etmesi ve kırılganlıkları az olmayan ekonomimizin daha fazla baskı altında kalması ihtimali yoktur diyemeyiz.

Mevcut koşullar altında Türkiye’nin münhasıran ekonomik politikasında değil, fakat genel politikasında da gerçekçi tercihler yapması, siyasi ve sosyal faktörler ile ekonomik faktörler arasındaki etkileşimi iyi değerlendirmesi, önceliklerini isabetle saptaması gerekir.

* * *

Bu açıdan bakılınca, milli politikamızın önceliği bir an önce Avrupa Birliği üyeliğinden başka bir şey olamaz. AB’nin ekonomik boyutu kadar siyasi ve güvenlik boyutunun da Türkiye’nin geleceği için hayati önemde olduğunu son Gürcistan krizi bir kere daha kanıtlamıştır.

Türkiye’nin jeopolitiği ışığında NATO ve AB’nin alternatifi tehlikeli, istikrarsız ve Rusya’nın hortlayan yayılmacı güdülerine ve ekonomik tazyikine maruz bir bölgede stratejik yalnızlıktır. Rusya ile dengeli ilişkilerinin devamı da her zamandan fazla AB ile entegre olmak yolunda ilerlememize bağlıdır.

NATO yetmez mi sorusu kuşkusuz akla gelebilir. Yetmez, çünkü önümüzdeki yıllarda transatlantik ilişkiler gittikçe ABD ve AB ekseninde şekillenecektir. AB dışında kalan ülkelerin NATO içindeki ağırlığı azalacaktır.

AB üyesi olmamanın NATO içindeki olumuz yansımalarını şimdiden zaten hissediyoruz. Kriz yönetimi alanında iki teşkilat arasındaki "Berlin artı" denilen anlaşma, AB’nin kendi başına yürüteceği askeri operasyonlarda NATO’nun imkánlarından yararlanmasını öngörüyordu. Fakat bu anlaşmanın ötesinde, iki teşkilat, savunma kapasiteleri, terörizm ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi gibi alanlarda da işbirliği arayışında.

Güney Kıbrıs, AB’nin bu konular üzerinde yaptığı görüşmelere Türkiye’nin katılmasını bloke ediyor. Türkiye de NATO bilgilerinin AB ile paylaşılmasını engelliyor. NATO ile AB arasındaki ortak komite çalışamıyor.

AB üyelik sürecinin 2004 yılının sonundan beri ivmesini kaybetmesinin çeşitli nedenleri var. Türkiye’de reform hareketinin ivmesini kaybetmesi, AB’nin neredeyse hükümetin gündeminden düşmesi, geçirdiğimiz iç bunalımlar, Türkiye’ye tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık verilmesi fikrinin ortaya çıkması, Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin yarattığı blokajlar ve Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin açıkça Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkması gibi...

Hükümet nihayet önümüzdeki dört yılda yapılacak siyasi reformları ve AB’ye uyum düzenlemelerini kapsayan bir ulusal program (UP) taslağı hazırladı. Daha önceki UP’ler ancak kısmen uygulamaya geçirilebilmişti. Bu sonuncu programın akıbetinin daha iyi olacağını söylemek o kadar kolay değil.

Özellikle siyasi nitelikte reformlara karşı mukavemet kuvvetli. TBMM’ce kabul edilen yasalar, muhalefet tarafından iptal edilmek üzere hemen Anayasa Mahkemesi’ne götürülüyor.

* * *

Kıbrıs meselesi hem kısa ve orta vadede, hem de uzun vadede üyelik yolu üzerinde aşılması gereken bir engel. Uzun vadede mesele çözümlenmezse AB üyeliği gerçekleşemez. Orta vadede ise, Gümrük Birliği Protokolü’nün Güney Kıbrıs’a gemilerinin ve uçaklarının Türk limanlarına gelmesine imkán verecek şekilde uygulanmaması yüzünden sekiz müzakere başlığı askıya alınmış durumda.

Protokolün uygulanması için 24 Ocak 2006’da açıklanan eylem planında ileri sürdüğümüz şartların yerine gelmesi ise tamamen olanaksız. Oysa bu güçlüğü aşabilirsek Kıbrıs meselesinin çözümü uzun sürse bile üyelik müzakerelerinde büyük bir ilerleme kaydedebiliriz.

Dış politikadaki tıkanıklıklarımız AB’den ibaret değil. Ne yazık ki liste uzun. Fakat hepsini bu makalede ele almak imkánı yok.
Yazının Devamını Oku

Bir dış politika brifingi

DIŞİŞLERİ Bakanı Ali Babacan, geçen hafta, bazı STK temsilcilerini, emekli diplomatları ve basın mensuplarını davet ederek onlara Türkiye’nin dış politikasının çeşitli yönleri hakkında kapsamlı bir sunumda bulundu. Babacan’ın başlıca odak noktası, Ortadoğu ve Kafkasya idi. Bu bölgede güttüğümüz siyasetin başarılı sonuçlarını özellikle vurgulayarak Irak ile ilişkilerimizin çok iyi bir zemine oturtulduğunu, İsrail ile Filistin arasındaki temasları kolaylaştırdığımızı, Arap Ligi ile stratejik diyalog mekanizmasının kurulduğunu, Körfez ülkeleri ile kurumsal bir bağ tesis edildiğini, Lübnan krizinin çözümünde rol oynadığımızı ve cumhurbaşkanının seçilmesi sürecine katkıda bulunduğumuzu, Suriye ile İsrail arasında barış müzakerelerinin başlamasını sağladığımızı, İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak yapılan girişimlerin başarılı olması için bizim de yardımımızın istendiğini, Şam’da Suriye, Fransa ve Katar devlet başkanları ile Başbakanımızın buluştuğunu izah etti.

Babacan ayrıca Afrika Birliği ile stratejik ortaklığımıza, İstanbul’da toplanan Afrika zirvesine, Pasifik ve Karayip ülkeleriyle gelişen ilişkilerimize, Hindistan ve Çin ile karşılıklı ziyaretlere temas etti. Bütün bunlar kuşkusuz pro-aktif bir dış politikanın tezahürleridir.

Bu politikaların bazıları somut neticeler vermiş, bazıları ise daha çok prestij kazanmaya dönük sembolik faaliyetler teşkil etmiştir. Bunların da bir ölçüde faydalı olduğu kuşkusuzdur.

* * *

Babacan’
ın en ilgi çeken açıklamaları Kafkasya’ya ilişkindi. Gürcistan krizinde Başbakan, Moskova ve Tiflis’i hemen ziyaret etmişti. "Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu"nu bütün bölge ülkeleri destekliyordu. Ne var ki bu önerinin bir amaç olarak desteklenmesi, onun kısa sürede gerçekleşebileceğinin işareti değildir.

Rusya ve Gürcistan bugünkü koşullarda hangi zeminde buluşabilirler? Türkiye ve Ermenistan, aralarında diplomatik ilişki kurulmadıkça ne kadar işbirliği yapabilirler? Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış bile yok.

Daha somut olarak Türk-Ermeni ilişkilerine gelince, Babacan’ın ifadelerinden Cumhurbaşkanımızın Erivan ziyaretini takiben beklenen Türk-Ermeni yakınlaşması sürecinin Ermenistan ile Azerbaycan arasında Karabağ sorununun çözümü çabaları ile bağlantılı şekilde yürütüleceği anlaşılıyor.

Babacan, New York’ta gelecek ay Türk, Ermeni ve Azeri dışişleri bakanlarının buluşmasından bir sonuç çıkacağı konusunda iyimser. Ne var ki Karabağ meselesi en az Kıbrıs meselesi kadar, belki de ondan daha karmaşık ve neredeyse 19 yıldır devam ediyor! Umarım Babacan’ın sakin iyimserliği haklı çıkar.

* * *

Kıbrıs sorunundan da toplantıda bir soru üzerine bahsedildi. Bu konuda da Babacan oldukça iyimser. Bunun başlıca nedeni, Hristofyas’ın selefine nazaran çözüme çok daha yatkın olması. Ancak Kıbrıslı Türkler tarafından 2004 referandumunda desteklenen Annan Planı’nın parametrelerini iki taraf da değiştirmek istiyor.

Geçenlerde Başbakan Erdoğan, Güzelyurt’un Rumlara verilemeyeceğini söyledi. Oysa Annan Planı’nın en az tartışılan kısmı yıllardan beri aşağı yukarı üzerinde oydaşma bulunan sınır düzenlemeleriydi.

Hristofyas ise kendi yönünden Annan Planı’nda Kıbrıslı Türkler ile Rumlar arasında kurulan politik dengeyi bir hayli değiştirme peşinde, üstelik Garanti Antlaşması’na karşı geliyor. İyimserlik için galiba biraz erken.

Tabii AB sürecinden de bahsedildi, ama artık yerim kalmadı. Kısa bir değerlendirme yapmak gerekirse, AKP’nin dış politikada genellikle takdire şayan bir başarı sergilediğini, ancak başkalarının sorunlarını çözümlemek için sarf ettiği çabaların zaman zaman kendi sorunlarımızı halletmek için harcadığımız gayretlerden daha yoğun olduğu izlenimini ister istemez aldığımı belirtebilirim.
Yazının Devamını Oku

Montrö Sözleşmesi

GEÇEN ay Rus kuvvetlerinin Gürcistan topraklarına girmesini takiben ABD’nin boğazlardan geçen savaş gemileri ile Gürcistan limanlarına insancıl yardım sevk etmesi, boğazların statüsünü düzenleyen Montrö Sözleşmesi hakkında bir hayli tartışmaya yol açtı. Bazıları ABD’nin Sözleşme’de öngörülen tonajın üstünde gemileri Karadeniz’e soktuğunu ileri sürdüler.

Montrö Sözleşmesi’ni değerlendirirken bunun çok aleyhimize olan Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçtiğini anımsamamız gerekir. Lozan Sözleşmesi Boğazları uluslararası bir yönetime tabi tutmuş, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının sahilleri ile Marmara adalarını ve Çanakkale Boğazı’nın girişine yakın Ege adalarını silahsızlandırmış, barış zamanında bütün savaş gemileri için serbest geçiş kuralını kabul etmişti. Montrö Sözleşmesi’nde bu düzenlemeler lağvedilmiş ve Türkiye Boğazlar bölgesinde kuvvet bulundurmak hakkına kavuşmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nı takiben Moskova’nın boğazlar bölgesinde güvenliğin Türkiye ve Rusya tarafından ortaklaşa sağlanmasını talep etmekte gecikmediğini de hatırlamalıyız.

* * *

Sözleşme, boğazlardan geçişte sahildar olmayan devletlere birçok kısıtlamalar getirdiği için aslında Rusya’nın lehinedir. Bu devletler barış zamanında en az sekiz gün önce Karadeniz’e gönderecekleri gemilerin sayısını, tipini ve geçiş tarihini Türk yetkili makamlarına bildirmekle yükümlüdürler. Ancak insancıl maksatlarla acilen yardım gönderilmesi gerektiğinde bu yöntem basitleştirilebilir ve önceden başvuru talep edilmeyebilir. Bu şekilde geçecek gemilerin toplam tonajı 8.000 tonu aşamaz.

Boğazlardan aynı anda transit halindeki gemilerin sayısı dokuzu ve tonajı 15.000 tonu geçemez. Sahildar olmayan devletlerin kümülatif olarak Karadeniz’de bulundurabilecekleri gemilerin azami tonajı 30.000 tondur. Tek bir devlet için bu tonaj 20.000 tonla sınırlıdır. Bununla beraber, Karadeniz’deki en güçlü donanmanın tonajı Sözleşme imzalandığı tarihteki en güçlü donanmanın tonajını 10.000 ton aşarsa, 30.000 tonluk limit 45.000 tona kadar çıkılabilir. Demek oluyor ki bugünkü koşullarda limit fiilen 45.000 tondur. Karadeniz’de konaklama süresi de 21 gündür.

* * *

Karadeniz’e sahildar ülkelerin barış zamanındaki hakları çok daha geniştir. Sözleşmede tarif edilen gemiler kategorisine dahil olan ve 15.000 tonu aşan su üstü gemilerini teker teker seyretmek şartı ile boğazlardan geçirebilirler. Karadeniz dışında inşa ettikleri veya satın aldıkları denizaltıları, ayrıca Karadeniz dışındaki tersanelerde tamir ettirdikleri denizaltıları da, teker teker, su üstünde ve gündüz seyretmek koşulu ile geçirebilirler. Montrö Sözleşmesi’ne göre savaş halinde, Türkiye tarafsız ise muharip devletlerin gemileri boğazlardan geçemez. Türkiye muharip ise, boğazlardan savaş gemilerinin geçişini istediği gibi düzenlemek hakkına sahiptir. Soğuk savaş zamanında bu hüküm tabii NATO’nun işine geliyordu.

Sözleşmenin uygulanmasında Türkiye’nin her zaman büyük titizlikle hareket ettiğini de belirtmek lazım. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru, müttefiklerin bazı Alman savaş gemilerinin ticari gemiler kisvesi altında geçtiği iddia etmeleri ihtilafa yol açmıştı. Soğuk savaş zamanında ise ne Sovyetler’den ve ne de NATO müttefiklerinden ciddi bir şikáyet gelmedi. Türkiye’nin taraf olmadığı, fakat yürürlükte bulunan Montego Bay Sözleşmesi de boğazlar rejiminin Montrö Sözleşmesi’ne tabi olmaya devam etmesini hükme bağladı.

* * *

Şimdi, ABD’nin Karadeniz’de daha geniş hareket serbestisi elde etmek için Montrö Sözleşmesi’nde değişiklik yapılması amacı ile Türkiye nezdinde girişimde bulunacağı rivayetleri dolaşıyormuş. ABD’nin yeniden Türkiye ile ilişkileri gerecek ve üstelik Türkiye ile Rusya’yı aynı safta birleştirecek bir teşebbüs öngörmesi akla pek yakın gelmiyor. Ama ABD bu. Her an şaşırtabilir!
Yazının Devamını Oku

Cumhurbaşkanı’nın Erivan ziyaretinin arkası gelecek mi?

"İYİ biten her şey iyidir." Cumhurbaşkanı Gül’ün Erivan ziyareti de iyi geçti. Herhangi bir tatsızlık veya taşkınlık olmadı. Protestolar yaygın değildi. Stadyumda Ermeni seyirciler örnek teşkil edecek bir temkin ve olgunluk sergilediler.

Ermenistan Cumhurbaşkanı da herhalde Gül’ün davetine icabetle rövanş maçı için Türkiye’ye gelecek. Ne var ki, maçtan maça devlet başkanları ziyaretleriyle yetinilemez. Geçen cumartesi günkü yazımda Gül’ün ziyareti somut sonuçlara dönüşmezse, bunun iç politikada polemikleri tahrik etmesinin şaşırtıcı olmayacağını belirtmiştim.

Ayrıca, Cengiz Çandar’ın Radikal Gazetesi’ndeki 7 Eylül tarihli yazısında ifade ettiği gibi "...Cumhurbaşkanı’nın Erivan’a gelişiyle taçlanan yakınlaşmayı iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınırların açılması izlemez ise ortaya müthiş bir hayal kırıklığı çıkacak Bunun yol açacağı kopukluğun üstesinden gelmek, bugüne dek zaten var olan zorlukları aşmaktan çok daha zor olacak".

* * *

Anlaşılan Gül’ün ziyareti yalnızca protokoler ve sembolik bir ziyaret olmamış. Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan, Erivan’da bulunan medya mensuplarına Gül’ün Erivan’dan ayrılmasından sonra Ali Babacan ile bir araya geldiklerini ve iki ülke arasında sınırın açılması ve diplomatik ilişkiler kurulması sürecini başlatmak konusunda mutabık kaldıklarını açıklamış.

Bu gelişme, Türkiye’nin tutumunda çok özlü bir değişiklik anlamına gelir; çünkü şimdiye kadar, sınırın açılması ve diplomatik ilişkiler başlatılması fiilen Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ ihtilafının peşinen çözümlenmesi şartına bağlanmıştı.

Bundan sonra iki süreç bir arada mı yürütülecek, yoksa Türkiye-Ermenistan ilişkileri tamamen ayrı bir çerçevede mi ele alınacak? Bunu tam bilmiyoruz. Ne var ki, Karabağ sorununun süratle çözümlenmesi o kadar kolay olmaz. İki süreci birbirine bağlamak, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini sürüncemede bırakır.

Bugüne kadar sınırın açılması ve diplomatik ilişki kurulmasına karşı ileri sürülen savlar vardı. Bunların başlıcası, Ermenistan’ın Türkiye’den toprak talebinden vazgeçmediği savıydı. Özellikle Ermenistan’ın bağımsızlık deklarasyonunda Doğu Anadolu için "Batı Ermenistan" ifadesinin mevcut olduğu ve anayasasının da bu deklarasyona atıfta bulunduğu ileri sürülüyordu.

Deklarasyon ile anayasadaki yazılış biçimi somut toprak talebi anlamında ise o zaman, neden Ermenistan’ı ilk tanıyan devletler arasında yer aldık sorusu ister istemez akla geliyor.

Bir başka görüşe göre, problem Ermenistan’ın 1921 tarihli Kars Antlaşması’nı teyit etmeye yanaşmamasından kaynaklanıyordu. Bu takdirde de yine neden tanıma sırasında sınırın peşinen tanınmasında ısrar etmediğimiz izahsız kalıyordu.

* * *

Bundan birkaç yıl önce Türkiye-Ermenistan Barışma Komisyonu’nun üyesiydim. Komisyon dağılmadan önce Türk ve Ermeni üyelerinin koordinatörleri, sınırın 1921 Kars Antlaşması temelinde açılması yolundaki görüşlerini Türkiye ve Ermenistan dışişleri bakanlarına bir mektup ile ilettiler.

Ermeni üyeler, o zaman sınırın karşılıklı olarak tanıyan Kars Antlaşması’nın teyidi konusunda Erivan’ın menfi bir tutum içinde olacağına ihtimal vermiyorlardı. Sonra ne olduğundan haberim yok. Fakat sınırın açılması ve diplomatik ilişkilerin kurulması konusundaki isteksizliğimizin başlıca nedeninin Azerbaycan’ı gücendirmemek olduğunu tahmin ediyorum.

Belki de yine aynı nedenledir ki, ilişkilerin geliştirilmesinde öncelik iki taraf tarihçilerinin bir araya gelmesine verilmişti; çünkü tarihçiler toplantısı doğrudan Azerbaycan’ın itirazını çekecek nitelikte görülemezdi.

Tarihçilerin aralarında, 1915 olayları hakkında uzlaşma yansıtan bir tarihi yorum üzerinde anlaşmaları ise neredeyse imkánsızdı.

Cumhurbaşkanımızın inisiyatifinin Türkiye ile Ermenistan arasında nihayet normal iyi komşuluk ilişkilerine yol açması, kendi sorunlarımızı çözmede şimdiye kadar bizi frenleyen kıskaçlardan kurtulmaya başladığımızı da kanıtlayacaktır.
Yazının Devamını Oku

Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın diplomatik atılımları

PARLAMENTER rejimde dış politikanın yürütülmesinde başlıca sorumluluk Başbakan’dadır; çünkü parlamentoya hesap verecek olan odur. Cumhurbaşkanı daha çok sembolik ziyaretler yapar, fakat yine de yanına bir hükümet üyesini alır. Bir anlaşma imzalanacaksa onu bakan da imzalar. Oysa zaman zaman, özellikle Özal ve Demirel devrinde cumhurbaşkanları dış politikada çok aktif oldular. Abdullah Gül de, eski bir Dışişleri Bakanı olarak kazandığı tecrübe ve o görevde bulunduğu sırada yarattığı olumlu imaj ile yoğun diplomatik faaliyet içinde.

Bugün Türkiye ve Ermenistan milli takımlarının karşılaşmasında hazır bulunmak üzere Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın davetlisi olarak Erivan’a gidiyor. Ziyaretinin başarılı ve herhangi bir aksilik veya tatsız olay vuku bulmadan geçmesini temenni ederim.

* * *

Doğrusu Erivan ziyareti konusunda başından beri bazı tereddütlerim vardı. Kararın son dakikaya kadar açıklanamaması, Cumhurbaşkanı’nın da bazı tereddütleri olduğunu gösterir. Gül’ün bu ziyaret sonunda Türkiye ile Ermenistan arasındaki çok karmaşık sorunların hiç değilse bir iki tanesi üzerinde bir çözüm olasılığı belirmesini beklediğini varsayabiliriz.

Türk ve Ermeni diplomatları arasında geçen aylarda Avrupa’da yapılan toplantılarda bizim taraftan önceliğin tarihçilerin bir araya gelmesine verildiği anlaşılıyor. Acaba Erivan’da bu yolda veya sınırın açılması konusunda bir ilerleme mi umuyoruz?

Unutmamak gerekir ki ilişkilerin normalleştirilmesinde en önemli adım, sınırın açılmasıdır. Gürcistan’daki kriz ve sürekli istikrasızlık ihtimali karşısında bu alanda bir uzlaşmanın artık sadece Ermenistan’a değil, Türkiye’ye de yarar sağlayabileceğini göz ardı etmemeliyiz. Çözüm bekleyen sorunların hiçbirinde bir ilerleme işareti belirmezse yine de başarıdan bahsedebilecek miyiz?

Olabilir, çünkü ziyaret çok sıcak bir atmosferde geçerse, dışişleri bakanları, devam edecek olan buluşmalarında daha kolay ilerleme kaydedebilirler. Ne var ki, somut sonuç vermeyen bir ziyaretin iç politikada polemikleri tahrik etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Ziyaretin kuşkusuz Azerbaycan yönü de var. Azerbaycan hükümeti herhangi bir itiraz ileri sürmediyse de Azerbaycan basınından, sivil toplumundan ve akademisyenlerinden düş kırıklığı belirten tepkiler geldi.

Bunlar normal karşılanabilirse de Türkiye’nin Ermenistan ile sürekli kötü ilişkiler içinde bulunmasının Karabağ sorunun çözümüne nasıl bir katkı sağlayacağını anlamak zor.

Başbakan Tayyip Erdoğan’a gelince; o Suriye Başkanı Beşar Esad’ın daveti üzerine perşembe günü Şam’daydı. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Katar Emiri ile birlikte dörtlü bir toplantıya katıldı. Sarkozy daha önce Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasında barış müzakerelerin başlamasındaki rolünü görmezlikten geliyordu.

27 Ağustos’ta Paris’te yapılan büyükelçiler toplantısındaki konuşmasında Suriye ile İsrail arasında barış sürecini sahiplenerek şunu söylemişti: "Suriye, zamanı gelince, İsrail ile yapacağı doğrudan müzakerelerde ve barış için anlaşmaya varılırsa bu anlaşmanın uygulanmasında Fransa ile ABD’nin ortaklaşa kolaylaştırıcı bir işlev üstlenmelerini bekliyor."

Türkiye’nin önemli katkısına bir atıf bile yoktu! Neyse Şam’daki toplantıda Türkiye’nin inisiyatifini övdü ve onun katkısının devamına ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

* * *

AKP hükümetinin Ortadoğu ve Kafkasya’da aktif, yapıcı ve uzlaştırıcı bir rol oynadığı kabul edilmelidir. Fakat dış politikanın öncelik sırasında bir hata yok mu sorusu ister istemez akla geliyor.

Hiç değilse aynı miktarda enerjinin Avrupa Birliği üyelik sürecinin hızlandırılmasına ve onunla bağımlı olan Kıbrıs meselesinin çözümüne hasredilmesi doğru olmaz mıydı?

Evet, Kıbrıs’ta Talat ile Hristofyas arasındaki görüşmeleri destekliyoruz, fakat çözümün temel parametreleri konusundaki tutumumuzun çizgileri iyice belirlendi mi?
Yazının Devamını Oku

Obama mı McCain mi?

DENVER Colorado’da geçen hafta yapılan Demokrat Parti Kurultayı her bakımdan son derece etkileyici ve hatta heyecan vericiydi. Hemen hepsi çok iyi hatip olan Hillary Clinton, Bill Clinton, Başkan Yardımcısı adayı Joe Biden, Michelle Obama, eski Başkan Yardımcısı Al Gore ve en sonunda Obama’nın kendisi stadyumda bir araya gelen 80.000 kişiyi duygulandıran ve coşturan konuşmalar yaptılar. Daha önce soyut konuştuğu için eleştirilen Obama, bu defa, seçildiği takdirde güdeceği politikaların somut unsurlarını özellikle açıklamak lüzumunu duydu ve daha çok ekonomi, enerji, sosyal programlar, küresel ısınma ve eğitim üzerinde odaklanmayı tercih etti.

*

Orta sınıfı yılda 5 milyon doların altında geliri olanlar diye tarif eden Cumhuriyetçi başkan adayı McCain ile alay ederek, Bill Clinton döneminde 23 milyon kişiye iş yaratıldığını, bugün ise işsizliğin had safhaya vardığını, Bush yönetiminin büyük şirketlere vergi muafiyetleri tanırken orta sınıfı tamamen ihmal ettiğini, kendisinin ise çalışan ailelerin %95’inin vergilerini indireceğini, 10 yıl içinde 150 milyar dolar harcayarak yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştireceğini ve ABD’nin Ortadoğu petrolüne bağımlılığını azaltacağını, sağlık sigortalarının kapsamını genişleteceğini, eğitim düzeyini yükselteceğini, büyük şirketlerin az vergi ödemelerine elverişli mevzuatı değiştireceğini açıkladı.

*

Kurultayda en dikkati çeken konuşmalardan biri de bence Al Gore’un konuşmasıydı. Al Gore, hatırlanacağı gibi, 2000 yılındaki seçimlerde George Bush ile başa baş giderken tartışmalı bir sayım sonucunda yenilmişti. Gore’a göre o tarihte Demokratlar kazanmış olsaydı Amerika Irak bataklığına saplanmayacak, Usame Bin Ladin yakalanıncaya kadar takip edilecek, bugünkü vahim ekonomik buhranın içine düşülmeyecek, Anayasa’ya saygısızlık gösterilmeyecek, ırk, din, cinsiyet ve cinsel tercihe bakılmaksızın bütün Amerikalıların hakları korunacaktı. İklim krizi, inkár edileceğine çözüme kavuşturulacaktı. Gore, bugün Amerika’nın Obama gibi bir başkana ihtiyacı aşikár iken, Bush’un politikalarını sürdürecek olan McCain ile Obama’nın kamuoyu araştırmalarında hálá başa baş gitmelerinin nedenini şöyle izah ediyor:

*

"Bugün Çin’den borç aldığımız para ile Ortadoğu’dan petrol ithal ediyoruz ve onu yakarak medeniyetimizi tahrip ediyoruz. Petrol şirketlerinin kárları ve petrol fiyatları tavana vurdu ve her zamankinden daha çok kirli ve tehlikeli fosil yakıtlara muhtaç hale geldik... Birçok bilim adamı Kuzey Kutbu’ndaki buz tabakasının yeni başkanın dört yıllık görev süresi içinde yok olabileceğini düşünüyorlar... Savunma uzmanlarımız iklim mültecilerinin ciddi siyasi istikrarsızlıklara yol açabileceği uyarısında bulunuyorlar."Gore, bütün bu gerçeklere rağmen, McCain’in oy gücünü koruyabilmesinin, statükocuların Obama’yı kendi bencil menfaatleri açısından bir tehdit olarak algılamalarından ileri geldiğini vurguluyor.

*

Al Gore’un değerlendirmelerine katılmamak zor. Normal olarak Obama’nın gençliği, entelektüel kapasitesi, dengeli görüşleri, insani ve sosyal hassasiyetleri, Biden gibi dış politikada geniş tecrübe sahibi yardımcısı ile tükenmiş bir insan intibaını veren ve bazı karakter ve mizaç sorunları olan McCain’den çok daha fazla destek görmesi gerekirdi. Üstelik Obama’yı dış politikada deneyimsiz olmakla itham eden McCain, Alaska Valisi Sarah Palin’in şahsında çok muhafazakár ve dış politikada Obama’dan çok daha deneyimsiz bir başkan yardımcısı seçti. Oysa, artık 72 yaşına geldiğine göre, önümüzdeki yıllarda başkan olma ihtimali fazlalaşan yardımcısının daha deneyimli olmasına öncelik vermeliydi.

*

Türkiye açısından başkanlık seçimlerine baktığımızda hem Obama’nın hem de yardımcısı Joe Biden’in Ermeni lobisine vaatlerini göz önünde tutmamak mümkün değil. Ne var ki, dünyadaki istikrarsızlığın başlıca sorumlusu olan Bush yönetiminin politikalarının devam etmesinin Türkiye’nin yararına olmayacağı da muhakkak.
Yazının Devamını Oku