Dünya kaç pille çalışır?

Önümüzdeki 10 yılda gerçekleşecek elektrik devrimiyle insanlığın karbon ayak izi olmadan enerji üretip sürdürülebilir bir yaşam inşa etmesi daha kolay olacak. Bunun için yüksek kapasiteli, dayanıklı piller üretme çalışmaları büyük bir hızla devam ediyor. 1 milyon mil yol yapan piller, şarj maliyetlerine katlanmak zorunda kalmayacağımız otomobiller o kadar da uzak değil.

Sanayi devrimiyle insanlık için yeni ve hızlı bir çağ başlarken, bugün felaket saydığımız küresel ısınmanın ilk tohumları atılmıştı. Caddeler, meydanlar, kırsal bölgeler motorlu araçlarla dolmaya başlamış, fabrikalar ve üretimhaneler durmaksızın faaliyete geçmişti. Yaşama yeni bir dinamizm gelmesi milyonlarca insanın geleceğini aydınlatırken, gökyüzü karbonmonoksitle kaplanıyor ve hızla kararıyordu. Geçen 150 yılın ardından nihayet Dünya gezegeninin sonsuz kaynaklara sahip olmadığını anladık. Yeryüzünün petrol rezervleri tükeniyor. Motorların ürettiği karbon havaya salındıkça yaşam sahamız daralıyor. Üstelik havadaki karbonu emebilen, küresel ısınmaya karşı tek güvencemiz olan ağaçları yok etme konusunda adeta yarış halindeyiz... Hani, helak edilmek için yapılacaklar listesi varsa bir yerlerde, biz neredeyse hepsine birer ‘tik attık’...

22 Eylül Pil Günü oldu

Neyse ki köprüden önce son çıkış için hâlâ biraz umudumuz var. Temiz ve yenilenebilir elektrik enerjisi dünyanın, daha doğrusu insanlığın geleceğini kurtarabilir. Elektrik devrimi olarak tarihe geçmesi muhtemel bu dönüşüm, önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde kaçınılmaz olarak gerçekleşecek. Rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, okyanus jeneratörleri ve dahası, dünyayı tüketmeden karbonsuz elektriği üretmek için hazır. Şimdi, elektrik devriminin tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için teknolojide son bir eşik kaldı: Saklama kapasitesi yüksek, dayanıklı piller...

İçten yanmalı motorlara kıyasla yok denilecek kadar az karbon izi bırakan elektrik enerjisini üretmek, saklamaktan daha kolay. Ancak üretimin de limitleri bulunuyor. Güneş paneli, rüzgâr türbini gibi araçlarla sağlanan elektrik kısıtlı sürelerde ve belirli lokasyonlarda üretilebiliyor. Güneş battığı veya rüzgâr durduğu vakit enerji kesildiği için toplanan elektriğin pillerde saklanabilmesi gerekiyor. Pil teknolojisi üretim maliyetleri ve kapasite yönünde henüz yeterli seviyeye ulaşmadı ancak son 10 yılda büyük aşamalar kaydedildi. Elektrikli araçları ve ev tipi pilleri popüler hale getiren Tesla, sektörde pil için yapılan AR-GE çalışmalarının hızlanmasında önemli rol oynadı. 22 Eylül’ü ‘Battery Day’ (Pil Günü) olarak ilan eden Tesla, her yıl sektöre yeni gelişmeleri ve buluşlarını tanıtıyor.

Benzinli araçlar tarih olacak

Küresel ısınmayı tetikleyen unsurların başında motorlu araçların geldiği malum. Elektrikli otomobiller, karbon izinin azalmasında önemli rol oynayacak. Tek sorun, pil maliyetinin yüksek, menzilinse benzine göre düşük olması. Bu sebeple Tesla’nın kurucusu Elon Musk, geçen yıl 1 milyon mil yol yapabilecek bir pil geliştirmekte olduklarını duyurduğunda büyük heyecan yaratmıştı. Geçen salı Elon Musk’ın ‘Battery Day’ açıklamaları, yüksek beklentileri karşılamasa da doğru yolda sağlam adımlarla ilerlediklerinin güvencesini verdi.

Otoyollarda elektrik dönüşümü, önümüzdeki yılların önemli gelişmeleri arasında yer alacak. 

Değişimin sinyallerini şimdiden görmek mümkün. İngiltere’nin 2030’da benzinli araçları tamamen kaldırmak için hazırlık yaptığı biliniyor. ABD’li senatör Govin Newsom’un çarşamba günü Kaliforniya eyaletine yaptığı çağrıysa manidar. 2035’e kadar Kaliforniya’da tüm benzinli araçların yasaklanması yönünde yaptığı çağrı, tarihin en büyük orman yangınlarıyla ve karbon kaplı gökyüzüyle baş etmeye çalışan eyalette yankı buluyor.

Elektrikli araçlar ve piller, atmosferdeki karbonu azaltırken yeni yaşam imkânları da sunacak. Kendi enerjisini üreten, şebekeden bağımsız sürdürülebilir evler yaygınlaşacak örneğin. Böylece insanlar ve yerleşim birimleri şebekelerin etrafında toplanmak yerine uzak lokasyonlara yayılarak ekosistemde yeni bir denge kurabilecekler... Karantina döneminde insan yükünden bir nebze kurtulan doğanın kendisini iyileştirmeye başladığına tanık olmuştuk. Elektrik devrimine en az 10 yıl var ancak küresel ısınmayı yavaşlatmak için birkaç yıldan fazla vaktimiz kalmadı. Kurtarıcıları beklemek yerine değişimi şimdi, doğayla barışarak kendimiz başlatmalıyız.Dünya kaç pille çalışırElektrikli araçlar, otomotiv sektöründe alışılmadık rekabet olanakları yaratıyor. Satın alacağınız otomobili üç yıl tek kuruş ödemeden sınırsız yakıtla kullanabileceğinizi hayal edin... Volkswagen’in elektrikli SUV modeli ID4, ABD’li müşterilerine Electrify America şebekesi üzerinden üç yıl boyunca ücretsiz ve sınırsız şarj etme imkânı sunuyor.

Tom Cruise’a uzayda rakip çıktıDünya kaç pille çalışır
‘Görevimiz Tehlike’, ‘Top Gun’ gibi sıradışı aksiyon filmlerinde dublör kullanmadan rol alan gözü pek oyuncu Tom Cruise, uzayda çekilecek ilk sinema filmi için hazırlıklara başladığını bu yılın başlarında duyurmuştu. Film seti olarak Uluslararası Uzay İstasyonu’nu kullanmayı planlayan Cruise’un 2021’de SpaceX ve NASA ile yapacağı uzay yolculuğu geçen hafta resmi olarak doğrulandı. Gelgelelim ünlü aktörün karşısına hiç beklemediği, dev bir rakip çıktı: Rus Hükümeti. Geçmişte ABD ile Soğuk Savaş’ın bir bölümünü uzay yarışı üzerinden sürdüren Rusya, şimdi de uzayda ilk filmi çekmek için harekete geçtiklerini duyurdu. Bakalım Tom Cruise, hayatının gerçek ‘imkânsız görevi’ni başarabilecek mi?

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Otizmliler teknoloji firmalarının radarına girdi

Bir zamanlar hastalık olarak görülen otizm, dijital çağda üstünlük olarak kabul ediliyor. Analitik süreçlerin daha verimli yürütülmesi, fikirlerin doğrudan, dürüstçe söylenmesiyle işlerin hızlanması şirketlerin dikkatini çekiyor. Teknoloji devleri çoktan otizmli bireylere özel işe alım programları başlattı bile.


Yaratıcılık kabiliyeti, analitik düşünme yetisi, sosyal beceriler ve daha nice bilişsel, davranışsal özellikler insanın toplumda alacağı rolleri belirliyor. Çeşitlilik, hem toplumların hem de bireylerin yüksek potansiyellere ulaşmasını hızlandırıyor. ABD’nin kültürel, ekonomik ve siyasi anlamda dünyanın en etkili nüfusu olmasının ardında tüm dünya milletlerinin çeşitliliğini barındırması yatar. Avrupa, halkların çeşitliliğini birlik haline getirerek dünyanın medeniyet merkezine dönüştü. Türkiye’yi başta komşu ülkeleri ve Ortadoğu’nun gözünde cazibe alanı haline getirense Anadolu’nun binlerce yıllık medeniyetler birliği ve yaşantımıza yayılan kültür çeşitliliği...

Sonuç odaklı iletişim

Binlerce yıldır renkleri, dilleri ve gelenekleriyle ayrışan insanlar, bilgi ve teknoloji çağında beyin yapılarının farklılığıyla da çeşitlenmeye başladı. Nöroçeşitlilik olarak tanımlanan bu yeni nesil farklılığı olumlu değerlendirenlerin başında teknoloji şirketleri geliyor. Çalışanları arasındaki etnik ve kültürel farklılıkları global pazarlarda avantaja dönüştüren teknoloji devleri, şimdilerde sıradışı bir işgücüyle rekabet güçlerini arttırıyorlar: Otizmli bireyler. Beynin farklı işlemesi nedeniyle şimdiye dek hastalık olarak tanımlanan otizmin aslında bireylere kullanışlı ve yer yer üstün görülebilecek yetenekler sunduğu, dijital çağda iş dünyası tarafından anlaşılmaya başladı.

Otizmli çalışanlar işe farklı bir bakış açısı getirerek zenginlik katıyor.

Analitik, rasyonel ve neden-sonuç odaklı teknoloji dünyasında otizmli bireylerin fark edilmesi tesadüf değil. Mantık çerçevesinde düşünüyorlar ve kararlarını mutlaka bir kanıta dayandırma gereği hissediyorlar. Sıradışı örüntüleri fark edebiliyorlar, problemlerin çözülmesi gerektiği konusunda ısrarcılar ve odaklandıkları işi tamamlanana kadar bırakmıyorlar. Zihinleri adeta bilgisayar gibi çalışıyor. Bilgisayarlar için her şey ikili sistemde işler. Bir koşul sorgulandığında referans noktası kesindir; ‘doğru’ veya ‘yanlış’, 0 veya 1’dir. Düşünce yapıları bu derece net olabilen otizmli bireyleri doğru pozisyonlara konumlandıran insan kaynakları, analitik süreçlerin daha verimli yürütülmesini sağlayabiliyorlar. Otizm spektrumunda yer alan bireylerin yaygın bilinen özelliklerinden biri de düşündüklerini doğrudan söylemeleri. Kimilerine kabalık gibi gelse de bu niteliği dürüstlük ve sonuç odaklı iletişim avantajı olarak görmek mümkün. Bilhassa Türkiye toplumunda insanların fikirlerini dile getirmekte bocaladığı bir gerçekken...

Performans artışı...

Gerçeği söyleyip ‘kötü olmayı’ pek istemeyiz, farklı fikirlerimizle çıkıntılık yapmaktan çekiniriz. Bundan ötürü işlerin ağır ve karmaşık yürümesine, ofis ortamında duygusal iniş çıkışların yaşanmasına hepimiz aşinayız. Otizmli bireylerin fikirlerini doğrudan söylemeleri, en azından işlerin hızlanması ve bazı gerçeklerin ‘ortaya çıkması’ adına ofise taze bir soluk getirebilir.

Yazının Devamını Oku

Instagram’ın sırrı: Dünyayı olduğundan iyi bir yer gibi gösterebilmek

Kendi ekonomisini yaratıp dijital bir ulus haline gelen Instagram, her şeyi -ve herkesi- avcumuza getirme kudretine sahip. İki gün sonra 10’uncu yaşını kutlayacak olan uygulamanın hikâyesi nasıl başladı ve başarısının sırrı ne? Birlikte aşağı doğru kaydırmaya başlayalım…

Zap’lamanın yerini çoktan aşağıya kaydırmak aldığına göre, artık televizyon yerine Instagram’da ‘hikâye’ izlediğimizi kabul edebiliriz. Andy Warhol “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” dediğinde bugünleri görmüştü. Fakat sürenin 15 saniyeye düşmesi eminim onu bile şaşırtırdı. 10’uncu yılını kutlamaya hazırlanan Instagram, sosyal medya ve internetin gelmiş geçmiş en etkili uygulaması. Bana göre başarısını hepimizi ‘ünlü’ etme potansiyeline borçlu.

Instagram, 2010’da Kevin Systrom tarafından kuruldu. Systrom kaliteli viskiye olan merakıyla Burbn adlı bir uygulama geliştirmişti. Kullanıcılar mekânlara check-in yapabiliyor ve görsel paylaşabiliyordu. O dönemde Foursquare ile lokasyon paylaşmak modaydı. Ancak gezilen yerlerden görsel post etmek yeni bir fikirdi. Telefon kameralarının emekleme döneminde, fotoğrafları filtrelerle makyajlayan Hipstamatic, Systrom’un dikkatini çekmişti fakat paylaşım özellikleri yetersizdi. Sosyal yanı Facebook gibi güçlü, gezilen yerlerden güzel fotoğraflarların paylaşıldığı kolay bir uygulama  işe yarayabilirdi.

Stanford mezunu Kevin, Silikon Vadisi’nden iki yatırımcıyı hemen etkilemeyi başardı. Peri masalı başlamıştı. İki hafta içinde 500 bin doları kucakladı. 25 yaşındaki arayüz tasarımcısı Mike Krieger’ı ekibe aldı ve birlikte işe koyuldular. Burbn’un fazlalıklarını atıp arayüzün sadeliğine ve fotoğraf paylaşım kalitesine odaklandılar. 8 haftada uygulama tamamlandı. Instagram, App Store’a yüklendiği ilk gün 25 bin kişi tarafından indirildi. Takvim, 6 Ekim 2010’u gösteriyordu. 

Bir yıl sonra 1 milyar dolara Facebook’a sattı

Kısa sürede milyonlarca kullanıcıya ulaşan Instagram, 2011’de 1 milyar dolar nakit ve hisse karşılığında Facebook tarafından satın alındı. Zuckerberg’in şartı, Instagram’ın bağımsız yönetilmesiydi. Çok yıllar sonra Zuck, Instagram’ı tehdit gibi gördüğü için satın aldığını itiraf etmek durumunda kalacaktı. Facebook’un himayesinde 1 yıl geçmeden ilk skandal yaşandı. Yeni kullanım şartnamesinde, kullanıcılara ait fotoğrafların sahiplenildiği ve üçüncü kişilere satılabileceği ibaresi mevcuttu. Kullanıcılar hesaplarını silmeye başlayınca madde kaldırıldı. Sular durulunca Instagram kendi çizgisinde ilerlemeye devam etti. Twitter’dan Vine’ı kopyalayıp Boomerang’a dönüştüren; hikâye özelliğini araklayıp Snapchat’i gömen Instagram, asıl başarısını kullanıcılarına borçlu.

Herkesin reklamını yapabildiği ilk platform

Instagram, herkesin ‘kendi reklamını’ yapabildiği ilk platform olma özelliği taşıyor. İster Jamie Oliver gibi usta bir aşçı, ister Paris Hilton ve Kim Kardashian gibi ‘ne idüğü belirsiz’ ünlüler olun Instagram’da dünyayı kendinize hayran edebilirsiniz. Estetik bir bakış, insanların gıpta edeceği bir yaşam stili ve ‘biraz da herkes gibi olmak’ iyi profillerin sırrı. Gerisi topluluk yönetim marifetine ve takipçilere ne fayda sunulduğuna kalıyor.

Kendi ekonomisi var

Yazının Devamını Oku

Tedbirler yeniden gündemde, çevrimiçi etkinliklere devam...

Salgın her şeyi değiştirdi ama yeni girişimler değişen dinamiklere ayak uyduruyor. Sosyalleşmeden alışverişe kadar birçok alanda ‘yeni normal’i inşa etmenize yardım edecek uygulamalar var.


Sosyalleşme dinamiklerinin değişmesiyle uygulamaların ve dijital ortamların önemi iyice belirginleşmeye başladı. Hayatımızı kolaylaştıran ve eğlence ihtiyacımızı karşılayan bu uygulamalar bilinçli tüketim için önemli araçlara dönüşüyor. Öte yanda zamane çocuklarının teknolojiyle yakın ilişkisi de yeni olanaklar yaratıyor. Birkaç örnek vereyim...     

Fiziki dünyada buluşma hakkımızı daha kıymetli ve samimi vesileler için kullanmaya başladık. Pandeminin yarattığı en büyük değişim çevrimiçi iletişimin yeni bir boyut kazanması oldu. Zoom’da buluşmaya hızlı adapte olduk. Toplantı, misafirlik gibi günlük sosyalliği karşılayan video platformları, iş organize etkinlikler düzenlemeye gelince yetersiz kaldı ama.

Airmeet fiziki etkinlik ve eğitimlere alternatif, yenilikçi çevrimiçi platformlardan biri. Network kurma, tanışma toplantıları, webinar’lar, atölyeler ve video konferansları hedefliyorlar.

Airmeet henüz halka açık beta sürümünde olsa da dünya çapında kullanıcı memnuniyeti yaratmayı başardı.

Kartvizit yerine profil sayfaları

Kullanım bazlı ‘freemium’ üyeliğiyle çalışan Airmeet’te fiziki bir etkinliğin ana unsurlarını bulmak mümkün. Etkileşimli toplantı masalarında katılımcılar el kaldırabiliyor, emojilerle tepki verebiliyor ve çabucak düzenlenebilen anketlere, havuzlara katılabiliyor. Organizatörler için bir ‘sahne arkası’ özelliği bulunuyor. Sohbet odaları güvenli mesajlaşma ve üretkenliğe odaklanmış. Soru cevap oturumları için ayrı bir pencere açılıyor ve oylama yapılabiliyor.

Uygulama kullanıcılarının kartvizit yerine profil sayfaları var. Etkileşimi hızlandıran araçlarıyla iş dünyasının merceğine giren Airmeet sadece ilk yılını doldurmasına rağmen pandemi sayesinde değerini katlamayı başardı! Geçen günlerde 12 milyon dolarlık yatırıma ulaştığını duyurdu. Uygulamanın ortaklarından Lalit Mangal geçen yılın sonunda kendilerini reddeden yatırımcılara bugün kendilerinin ‘hayır’ dediğini anlatıyor.

Yazının Devamını Oku

Bilimkurgu dünyasının anahtarı mı?

Elon Musk’ın son marifeti, Neuralink adlı şirketinin bir ürünü olan beyin çipi! Geçen cuma beynine çip takılan bir domuz basının karşısına çıkarıldı. Musk, yeni oyuncağının hastalıklar üzerindeki etkisini parlatırken bunun bilimkurguvari bir geleceğin ilk adımı olabileceği de konuşuluyor.

ABD’li dâhi işinsanı Elon Musk’ı iyiden iyiye ‘yaşayan Tony Stark’ olarak benimsemeye başladık. Bu yılki ilk büyük zaferi NASA astronotlarını SpaceX roketiyle taşımasıydı. ‘Sivil uzay’ çağının ilk adımı... İkinci tarihi zaferininse kıyısından döndü. Mayısta Neuralink şirketinin insan beynine ilk çipi takacağını vaat etmişti. Geçen cuma sansasyonel bir basın toplantısı düzenlendi. Büyük bir çıkış bekleniyordu. Bir android beyin gücüyle birtakım cihazları çalıştırabilirdi. Böyle olmadı. Kamera karşısına çıkarılan Gertrude isimli arkadaş sevimli bir domuzdu. Beynine ‘çip’ takılmış dişi bir domuz...

Hakkını yemeyelim, sözünü tutamamış olsa da bir canlının beynine çip yerleştirip onu kameraların karşısına sağlıklı olarak çıkarmak kolay değil. Stanford, Harvard gibi üniversitelerin profesörleri de bu konuda hemfikir. Neuralink’in araştırmalarını takdir ediyorlar. Yine de kayda değer sonuçlar için deneylerin çok daha uzun süre devam etmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

Hayaller ‘Star Trek’ gerçekler SpaceX

Düzenlenen basın toplantısında sergilenen 23 mm çapındaki çip Gertrude’nin beyninin koku algılayan bölgesine yerleştirilmiş. Yerdeki  otları ve şekerkamışlarını kokladıkça ekranda beyin aktivitesi izlenebiliyor.

Neuralink’le ilgili paylaşımları takip ettiyseniz aygıtın ileride parkinson hastalığına çare olabileceğini, omurilik ve sinir sistemi hasarlarını giderebileceğini, görme ve işitme kaybını düzeltebileceğini, hatta gelecekte insan ve bilgisayar arasında köprü olup bizleri transhuman’lara, cyborg’lara dönüştürebileceğini biliyorsunuzdur. Gelgelelim hayaller ‘Star Trek’ ama gerçekler SpaceX. Neuralink’in sergilediği gelişmeler önemli ancak teknolojik düzeyi telgrafın icadına denk düşüyor. Şirketin marifeti şimdilik hayvanın beyin kıvrımlarının arasına kılcal teller yerleştirip algıladığı elektrik akımını bluetooth sinyalleriyle dışarı aktarmaktan ibaret. Beynin işleyişine katkısı, yardımcı işlevi bulunmuyor. Şimdilik... Yolu epey uzun.

‘Bir çip var benden içeri’

En yaşamsal organınızın köşesinde telleri, metal plakası ve silikon plastikleri olan bir madde taşımak ister miydiniz? Şayet parkinson, alzheimer, görme kaybı gibi hastalıklara çare oluyorsa elbette... Peki ya daha fazla hafıza ve hızlı hesaplama kapasitesi gibi üstün özellikler sunsa? Toplumsal eşitsizlik bir yana, Gregg Braden gibi biliminsanları beyin çiplerinin insanlık trajedisine yol açabileceğini, beyni tembelleştirip daha kolay manipüle edilmesine imkân sunacağını düşünüyor. Beyindeki verilerin dışarıdan okunması, düşüncelerin izlenebilme riskini beraberinde getiriyor.

Bir de beyne veri aktarılması ihtimali var... Musk, Neuralink’in tedavi edici yönünü parlatsa da insan beyniyle yapay zekâ simbiyozu hayalleri kurduğunu saklamıyor... İdolü Nikola Tesla’nın ünlü bir sözünü hatırlayalım: “Beynim yalnızca bir alıcı. Evrende bilgiyi, kuvveti ve ilhamı aldığımız bir kaynak bulunuyor.” Tesla haklıysa, beyni zorlamak yerine evrenle bağlantımızı güçlendirmenin çok daha faydalı olacağı aşikâr. Bunun yolu da zihni hızlandırmaktan değil, sakinleştirmekten geçiyor.

Yazının Devamını Oku

Patron bizi gözetliyor!

Salgın birçok şirketin evden çalışma düzenine geçmesini sağladı. Ancak patronlar bu nedenle endişeli olabilir. Çünkü son günlerde yayımlanan haberler çalışanların bilgisayarlarındaki özel yazılımlarla gözlendiğini ortaya çıkardı...


Uyanır uyanmaz kahvaltı etme alışkanlığının son yüzyılda yaygınlaştığını biliyor muydunuz? Günlük yaşantımıza yerleşen pek çok düzen çalışma sisteminin verimliliğini korumayı amaçlıyor. Geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkan açık ofisler önce takım ruhunu destekleyen ve iletişim kolaylığı sunan modern bir çalışma ortamı vaat ediyordu. Ancak bütün çalışanların kontrol altında olmasına da imkân sağlıyordu.

Günün birinde herkesin ofisten uzak durması gerekeceğini elbette kimse hesap etmemişti. Evden çalışmayı zaruri kılan pandemi tüm düzeni baştan aşağı yenilerken çalışanların gözetilmesine de yeni bir boyut getirdi. Batı ülkelerinde evden çalışanların mesai saatlerinde ne yaptığı özel yazılımlarla takip ediliyor... Hatta çalışanlarını casus gibi izleyen kurumların varlığı kanıtlandı... Durumu fark eden çalışanlar da kendi yöntemlerini geliştirince iş kedi-fare oyununa döndü.

Verimlilik hep ölçülüyordu ama...

Yöneticiler çalışanlarını ‘izlendikleri’ konusunda bilgilendirdiği müddetçe sorun yok. Personelin verimliliğini ölçen yazılımlar uzun zamandır insan kaynakları servislerince kullanılıyor. Çalışanlar belirli görevlere ne kadar zaman harcadıklarını yazılımlar aracılığıyla amirlerine raporlayabiliyor. Kimi yazılımlar da süreci otomatik olarak takip ediyor... Buraya kadar her şey normal. Gelgelelim evden çalışan her personel işvereni tarafından izlendiğinin farkında olmayabiliyor. Wired dergisinin haberine göre özellikle ABD’de kimi kurumların personeline evden çalışması için dağıttığı bilgisayarlarda casus yazılımlar yer aldığı fark ediliyor. Yazılım, rastgele aralıklarla bilgisayarın ekran görüntülerini kaydediyor. Çalışan kaytarıyorsa veya sosyal medyada oyalanıyorsa belli oluyor. İşi daha da ileri götürüp klavyenin her tuşunu kaydeden yazılımlar dahi kullanılıyor. Bu durumda arama geçmişlerini ve ara belleği silmek veya gizli modlar kullanmak kâr etmiyor. 

Çalışanlarını şeffaf biçimde izleyen ve azami kontrol sağlamak isteyen işverenlerse daha radikal çözümleri tercih ediyor. Normal düzende verimlilik odaklı çalışan yazılım araçları pandemi sürecinde gözetleme sistemlerine dönüştürülebiliyor. Örneğin ekip çalışması için tasarlanan ve masaüstüne canlı bağlanma imkânı sağlayan bir yazılım gözetleme amaçlı kullanıldığında çalışanın her yaptığının sürekli izlenmesine olanak veriyor.  

Personeline güven duyan kurum da var

Etik açıdan tartışmalı boyuta gelen izleme meselesinde ayarı güven faktörü belirliyor. Personeline güvenen kurumlar çalışanların raporlamasıyla yetiniyor ve sadakati yıpratacak baskıcı uygulamalardan kaçınıyor. Çalışan izleme sistemleri geliştiren Teramind şirketinden Isaac Kohen, Recode.com’a verdiği röportajda çalışanlar için mahremiyetin öneminden söz ediyor:

Yazının Devamını Oku

Geleceğimiz algoritmalara mı emanet?

İngiltere’de pandemi nedeniyle okula gidemeyen öğrencilerin mezuniyet notu bir algoritmayla hesaplandı. Sistem, elit okullardaki öğrencilere yüksek, devlet okullarındakilere düşük notlar verdi. Neyse ki öğrencilerin başarısını öğretmenleri bildiği için skandal kendiliğinden ifşa oldu. Ama işleyişini kimsenin bilmediği algoritmalar insanlığın kaderini ne şekilde etkileyecek?


Benzer enerjiler ve frekanslar ‘çekim yasası’na göre birbirlerine çekilir. Müzikteki harmonik notaların uyumu, birbiriyle anlaşan insanların beyin dalgalarının eşleşmesi gibi... Çekim yasası, bilinç düzeyinde de karşılık bulur. Olumlu düşünceler daha huzurlu bir yaşamı, negatif düşüncelerse aksilikleri hayata davet eder. Neden-sonuç ilişkisi yine kendi içinde bir çekim dengesi barındırır. Misal, derslerinde başarılı çalışkan öğrencilerin en iyi üniversitelere kabul edilmesini bekleriz. Gelgelelim işi algoritmalara bırakınca, dengenin adil bir şekilde kurulması her zaman mümkün olmayabiliyor. İngiltere’de pandemi dolayısıyla okula gidemeyen öğrencilere mezuniyet notu veren bir algoritma, eğitim sisteminde çekim yasasının beklenmedik bir şekilde işlediğini gösterdi.

Üstün yetenek yetmedi

Birleşik Krallık’ta öğrenciler Cambridge, Oxford gibi dünyaca ünlü üniversitelere kabul edilmek için canla başla hazırlanıyorlar. Kimileri son derece pahalı okullarda, elit bir düzenin içinde eğitim alıyor. Kimileriyse bizdeki gibi devlet okullarında, çalışma azimleri ve yeteneklerinden başka güvence olmaksızın mucizelere imza atıyorlar. Pandemi sürecinde okullarda sınav yapma şansı olmayınca, hükümet tarafından geliştirilen bir algoritma öğrencilere not vermek durumunda kaldı. Günün sonunda elit okullarda okuyan öğrenciler yüksek notlar alırken, devlet okullarında okuyan yüksek performanslı öğrenciler düşük notlarla karşılaştı. Üstün yetenekli öğrencilerin istedikleri üniversitelere burslu girme şansları azaldı.

Gün geçmiyor ki gezegenimizde distopik romanları andıran bir hikâye yaşanmasın... Elitlere avantaj sağlayan algoritma skandalı hafta başından beri İngiltere’nin gündeminde. Neyse ki öğrencilerin okul başarısını öğretmenleri bildiği için sistem kendiliğinden ifşa oldu. Peki ya işleyişini kimsenin bilmediği algoritmalar insanlığın kaderini ne şekilde etkileyecek? Günümüzde insan kaynakları, sağlık ve sigorta sistemleri, bankaların kredi skorları, sosyal yardım dağıtımları ve daha nicesi, algoritmalara bağlı çalışıyor. Sistemler kimin ne kadar yardım alacağını, işinde terfi edip etmeyeceğini geçmişteki verilere göre otomatik belirlemeye başlıyor. Herkese yakın bir örnek: Bankadan kredi almak istediğinizde ret veya onay cevabını veren bir bilgisayar algoritmasıdır. Yastık altında istediğiniz kadar paranız olsun, o güne kadar bankalardan hiç borç almadıysanız kredi skorunuz sıfırdır ve kredi alamazsınız. Çünkü bankanın algoritması müşteriyi değil bankayı korur. Benzeri şekilde insan kaynaklarının performans algoritması öncelikle şirketin menfaatini gözetir. Ancak öğrencilerin geleceğini tayin eden algoritmanın eğitim kurumunun çıkarlarına öncelik vermesi, bir şeylerin hayli ters gittiğini gösteriyor.

‘Bilgisayar doğru bilir!’

İngiltere’deki olay ülke çapında tepki görünce, Başbakan Boris Johnson “Hiç şüphe duymayalım, sonuçlar sağlam, gayet iyi ve işverenler tarafından güvenilebilir” diyerek karardan dönülmeyeceğini ifade etmişti. Öğrenciler sokağa döküldü, her yerde protestolar yapıldı, parlamento önünde sınav kâğıtları yakıldı ve nihayet karar değişti. Sonuç olarak öğretmenlerin tahminleri, algoritma tahminleriyle birlikte değerlendirilmeye alınacak. Hangisi yüksekse o not geçerli sayılacak. Değerlendirmeye sonunda insan faktörünün dahil edilmesi akılcı ve ‘insani’ bir çözüm.

Ancak algoritmaların kader ağlarımızı nasıl ördüğünü her zaman fark etmeyebiliriz. İnsan zihninde ilginç bir ‘bug’ var. Bilgisayarların hesaplama üstünlüğüne aldanarak, sunduğu verilerin daha doğru ve geçerli olacağını varsaymaya meyilliyiz. Hele bir de yapay zekâ işin içindeyse... Örneğin Suudi Arabistan’da bir kadının kadın haklarını savunması erkekler tarafından pek ilginç bulunmuyor olmalı. Ancak insansı robot Sophia aynı işi yaptığında fazlasıyla ilgi çekiyor ve farkındalık uyandırabiliyor. Yine algoritmaların, seçim dönemlerinde siyaseti nasıl etkileyebildiğini son ABD seçimlerinden biliyoruz. Seçmenlere sadece kendi adaylarıyla ilgili haberleri gösteren algoritmalar, balon adı verilen fanus realiteler yaratarak rakiplerin şansını kısıtlamıştı.

Yazının Devamını Oku

Mars yolcuları dondurulup zaman yolcusu olabilir mi?

Teksas’ta temelleri yeni atılan ‘Zaman Gemisi’ adlı kompleks, insanları dondurarak geleceğe taşımayı hedefliyor. Bilimkurgu filmlerinden aşina olduğumuz bir konsept... Uzak uzay misyonu için ‘astronotları canlı dondurma’ da gündemde.

Elinizin altında bir zaman makinesi olsa, geleceğe kaçıp dünyanın kaotik gündeminden kurtulmak ister miydiniz? Teorik olarak zamanda geleceğe yolculuk yapmak mümkün. Ancak gittiğinizde asla geri dönmeyeceğinizi peşinen kabul etmeniz gerekiyor. Üstelik hiç tanımadığınız bir dünyaya sıfırdan adapte olmak koşuluyla...

Milyonlarca dolarlık yatırımla araştırmalarına başlayan Teksas’taki ‘Zaman Gemisi’ (Timeship) kompleksi, canlı hücrelerin ultra düşük ısılarda dondurulduğu kriyojeni tekniğine odaklanıyor. Amaç insanların bedenlerini dondurup saklayarak, gelecekte yeniden canlandırma teknolojisini keşfedecek bir topluma nakletmek. Projenin başındaki isim Stephen Valentine, Science Focus dergisine verdiği demeçte “Zaman Gemisi insanların gelecekteki başka bir zamana seyahat etmesini sağlayacak” diyor.

Zaman Gemisi kompleksi Teksas’ta 800 hektarlık araziye kurulu. Mimari detayları uzay mekiği hissi veriyor. Dondurulan insanların yüzyıllarca saklanabilmesi için tüm şartlar düşünülmüş. Tesis tamamen şebeke dışı çalışıyor. Böylece olası kesintilerden etkilenmiyor. Sel, deprem gibi doğal afetlerden olabilecek en uzak ve sağlam noktaya konuşlanmış. Binlerce bedenin saklanacağı dondurucu pod’lar, nükleer savaşa bile dayanıklı tasarlanan kalın surların ortasına yerleştirilmiş.

Seneye test başlıyor

Gelecek sene ilk dondurucu pod’larını test etmeye hazırlanan Zaman Gemisi; embriyolar, DNA’lar, organlar, sperm ve kök hücreler gibi kıymetli dokuları da saklayacak. Kriyojenik dondurma tekniğinde beden sıvıları dışarı alınarak ayrıca muhafaza ediliyor. Böylece -130 derecede şokla dondurulan sıvıların kristalize olup dokulara hasar vermesi önleniyor.

Gelgelelim dondurmaktan ziyade asıl mesele, bedenin daha sonra sağlıklı biçimde nasıl çözüleceği ve yeniden hayata döndürüleceği. Bütün ihtimaller gelecek kuşakların teknolojiyi keşfedeceği öngörüsüne dayanıyor. Yani dondurulmaya karar veren insan hangi çağda uyanacağına dair sadece hayal kurabilir. Tabii şayet uyandırılırsa...    

Zaman Gemisi ‘seyahatlere’ hazır olduğunda ilk müşterileri cansız bedenler ve ölmek üzere olan hastalar olacak. Kanser gibi ileride tedavisi bulunacağı düşünülen hastalıklara alternatif sunacak. Gelecekte tıbbi ölümlerin geri döndürülebileceği düşünülüyor. Canlı bedenlerin dondurulması medikal ve yasal anlamda karmaşık bir süreç olduğu için şimdilik söz konusu değil. Günün birinde mümkün olacağı düşünülüyor. NASA ve diğer uzay araştırma merkezleri, Mars görevi gibi onlarca yıl sürecek yolculukları için astronotları dondurma fikriyle ilgileniyor.

Geleceğe uyanan bir insanı yeni hayatında nelerin bekleyeceği bambaşka bir konu... Yüzyıllar sonra muhtemelen bütün parasını ve elbette tanıdığı herkesi kaybetmiş olacak. Ultra modern bir hiper topluma kolay ayak uyduramayacağı ve yapacak iş bulma ihtimalinin azalacağı düşünülebilir. Yine de gelecek sonsuz olasılıklar barındırıyor. İnsan, adaptasyonu güçlü bir varlık, mutlaka bir yolunu bulacaktır.

Yazının Devamını Oku

Salgında aşk başkadır

Pandemi süreci yaşamın her yönünü olduğu gibi cinselliği de hızla evrimleştirmeye başladı. Karantina sırasında her şeyi evden yapmaya alışan insanlık, elbette cinsel ilişkinin hazzına da evden ulaşmanın yolunu bulmalıydı. Buldu da!


Karantinada cinsellik bekârlar için ayrı, çiftler için ayrı bir sınava dönüşmüştü. Bekârlar yalnızlığın ve belirsizliğin içinde temel arzularından mahrum kalırken, sürekli dip dibe kalan çiftler cinselliği tüketmeyle yüzleşti. Uzak mesafeli ilişki sürdürenler de mecburi bir ‘seks orucuna’ girdiler. Esasında cinsel enerjiyi boşa tüketmeyip bedende tutmanın sayısız faydası olduğu biliniyor. Hindistan’ın yogik öğretilerinde ‘brahmaçarya’ yolunu seçenler adanmışlık, nefsi kontrol ve saflaşma adına ömür boyu cinsel birleşmeyi reddederler.

Kadim öğretiler nefsani arzuları binlerce yıldır terbiye ededursun, pandemi dönemindeki seks yoksunluğuna teknolojinin cevabı çok hızlı geldi. Karantina sırasında her şeyi evden yapmaya alışan insanlık, elbette cinsel açlığı da evden gidermenin yoluna bakmalıydı... Son haberlere göre pandemi döneminde sanal seks içeriklerine yönelik talep patlaması yaşandı. Sanal gerçeklik başlıklarıyla deneyimlenen seks videoları, izlemenin ötesinde filmin içinde ‘yer alma’ imkânı sunuyor.

Başka bir yenilikse cinsel deneyimlerin etkileşimli ‘oyuncaklarla’ geliştirilmesi. Yeni seks oyuncaklarının titreşim özelliği, filmlerin heyecanlı anlarıyla senkronize ediliyor. Heyecan dozu arttıkça titreşim yükseliyor ve kullanıcılara filmi daha zengin duyularla deneyimleme imkânı sunuyor. 

Kaliteli bir sanal gerçeklik deneyimi yaşamak için kesenin ağzını açmak şart. VR başlıkları pahalı, bilgisayarın da güçlü olması gerek... İnsanların bunun için yüzlerce dolar harcamayacağını öngören KIIROO, uygun fiyatlı bir VR seks kiti tasarlayarak oyunu değiştirdi. Amsterdam merkezli KIIROO, seks ve teknolojiyi buluşturan bir şirket. Geliştirdikleri ürünler, insanların cinsel etkileşimini teknolojiyle zenginleştirmeye odaklanıyor. KIIROO’nun Titan adlı yeni ürün seti, erkekler için tam teşekküllü bir sanal seks kiti. 199 dolarlık kitte sanal gözlük, titreşimli kılıf ve hijyenik yağlar mevcut. Sanal gözlüğü çalıştırmak için akıllı telefon yeterli. Kadınlar için de geniş ürün yelpazeleri var.

Titan’ın en ilginç özelliğiyse internet üzerinden kontrol edilebilmesi. Sanal cinselliği deneyimleyen kişi, kendi cihazının kontrolünü uzaktaki partnerinin eline bırakabiliyor. Pandemi süreci yaşamın her yönünü olduğu gibi cinselliği de evrimleştirmeye başladı. Dileyelim ki yepyeni etkileşimler, giderek nefsani tüketime dönüşen cinselliğin yeniden derin anlayışlara ve yüksek bilince kavuşmasına vesile olsun...

UZAK MESAFEDEKİ SEVGİLİLERE SANAL YAKINLIK

Pandemi döneminde seyahat kısıtlamaları ve kapanan sınırlar, uzak mesafeli ilişkilerin arasını iyice açmıştı. Neyse ki artık çiftlerin dokunma ihtiyacını karşılayan teknolojiler var. KIIROO tarafından geliştirilen teknolojik seks oyuncakları, çiftlerin dokunma hissini hassasiyetle algılayıp birbirleri arasında realistik biçimde aktarabiliyor.

Yazının Devamını Oku

E = mc² ; Işınla bizi kuantum!

Henüz insanı ya da maddeyi bir yerden bir yere anında gönderebilme teknolojisinden çok uzaktayız. Ama bilgiyi yollayabilecek düzeye eriştik. Biliminsanları kuantum bilgisayarlar aracılığıyla verilerin iki nokta arasında anında aktarılabileceğini kanıtladı.

Bilimkurgu filmlerinin aklımıza düşürdüğü şüphesiz en çekici teknolojidir ışınlanma... Hele ki toplu taşımanın dert olduğu, yabancı ülkelerde hasret çekenlerin kavuşma hayali kurduğu şu pandemi günlerinde. Uzak mesafeler bir yana, İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız akşam işten eve dönebilmek için bile ışınlanmanın hayalini kurarsınız.

Bilimkurgu filmleri izleyerek ışınlanma teknolojisinin sırrını çözmek mümkün değil elbette. Teorik olarak, maddenin moleküllerine ayrıştırılıp ışık hızıyla hedef noktaya ulaştırılması ve geri toplanması şeklinde düşünülebilir. Diyelim ki Einstein’ın E=Mc2 formülünden yola çıkıp maddeyi atomlarına ayırmayı ve ışık hızına yaklaştırmayı başardık; eski haline nasıl geri toplayacağımız tam bir muamma.Düşünün ki insan bedeninde ortalama 32 trilyon hücre bulunuyor. Haydi onun da üstesinden geldiğimizi hayal edelim, bilincin nasıl aktarılacağı konusuna akıl erdirmek hiç mümkün değil. En iyisi biz insan ışınlama düşüncesini geleceğe ve ‘Uzay Yolu’ filmlerine bırakalım. Neyse ki mevcut teknolojimizle ışınlayabileceğimiz çok değerli bir şey daha var: Bilgi.

Fizik kurallarının ötesine geçmek...

Kuantum teknolojisinde maddeyi olmasa da bilgiyi ışınlayabileceğimiz düzeye eriştik. Atom altı düzeyde gözlemlenen ve fizik kurallarının ötesine geçen kuantum evreni, günlük hayatta mucize olarak nitelendirebileceğimiz dinamikler barındırıyor. En popüleriyse ilk olarak Albert Einstein’ın öngördüğü ‘entanglement’ yani dolanıklık fenomeni. Bir foton parçacığı ikiye ayrıldığında, aralarındaki mesafe isterse evrenin iki ucu kadar uzak olsun, bağları kopmuyor. Parçalardan birine yapılan değişiklik anında diğerine de yansıyor.

Bilginin bir parçacıktan diğerine nasıl ulaştığıysa işin mucize kısmı... En gelişmiş bilim teknoloji olanaklarımız bile evrenin bu küçücük sırrını açıklamamıza yetmiyor. Gelgelelim, mucizeleri lehimize kullanmakta iyiyiz. Biliminsanları kuantum bilgisayarlarla bilginin iki nokta arasında anında aktarılabileceğini, bir başka deyişle ‘ışınlanabileceğini’ kanıtladılar.

Konunun anlaşılabilmesi için kısa bir bilgi notu düşmekte fayda var: Bilgisayarlar veriyi 0 ve 1’lerle ifade edilen binary sistemiyle kodlar. 0 veya 1 değerini tutan en küçük veri birimine ‘bit’ denir. Kuantum bilgisayarlarda bit’lerin yerine qubit birimleri kullanılıyor. Fotonlardan meydana gelen qubit’ler hem 0 hem 1 değerini aynı anda tutabiliyorlar. Qubit’leri iki parçaya ayıran biliminsanları, bir parçacığın veri değerini değiştirdiklerinde, kuantum dolanıklığı sayesinde diğer parçacıkta da değişmesini sağlayarak bilgiyi ışınlamış oldular.

Dolanıklık tekniğini fotonlar yerine elektronlar üzerinde uygulamanın yolunu bulan farklı milletlerden bir grup biliminsanı da yakın zamanda önemli bir başarıya imza attı. Nature dergisinde yayımladıkları makaleye göre, fotonlara kıyasla daha kolay etkileşen elektronları kullanarak bilgiyi aynı şekilde ‘ışınlamak’ mümkün. Ayrıca standart işlemcilerin de verileri iletmek için halihazırda elektronları kullanması avantaj sağlıyor. Elektron qubit’ler, fotonlara göre yönetilmesi daha kolay olduğu için kuantum bilgisayarların gelişimini hızlandırabilecek. Qubit’lerin çoklu veri saklayabilme özelliği, kuantum bilgisayarları üstün kılıyor. İşlem ve saklama kapasitesi klasik bilgisayarların binlerce katına ulaşma potansiyeli taşıyor.

Tedaviler birkaç haftada bulunacak

Yazının Devamını Oku

Koronaya karşı tam teçhizat

Üretim sektörü koronaya karşı, maske takma ve sosyal mesafenin ötesinde korunma yöntemi bulmak için araştırma-geliştirme yapıyor. Kumaştan tabağa, ev havalandırmasından telefona günlük hayatta dokunduğumuz her ürünün antiviral özellikli olanları gün geçtikçe artıyor.


Kıyamet sonrası’ filmlerini seviyorsanız, pandemi sürecinde hayatta kalma şansınızın daha yüksek olduğunu biliyor muydunuz? Danimarkalı Aarhus Üniversitesi psikologlarının araştırmalarına göre ‘Salgın’, ‘28 Gün Sonra’, ‘Ben Efsaneyim’ gibi filmleri seyredenler, aniden ortaya çıkan pandemiyi soğukkanlılıkla karşılayarak sürece çok daha kolay adapte olmuşlar. Tüm dünya sakinleri olarak birlikte rol aldığımız COVID-19 filminin sonunu henüz görmedik. Üstelik kimsenin ‘spoiler’ verecek hali de yok... Normalleşme süreci sandığımız şu günlerinse sadece bir film arasından ibaret olduğu hissi giderek artıyor. Dünyanın dört bir yanından gelen haberler, virüsün yeniden kıpırdanmaya başladığını gösteriyor. İkinci perde için gong her an çalabilir...

Neyse ki ilk dalgaya göre reflekslerimiz daha gelişkin ve ekipmanımız daha fazla. Ancak rehavete kapılmayıp farkındalığımızı korumamız önemli. Aslında öyle bir süreç ki koronavirüs tamamen kontrol edilse bile daha uzun yıllar yaşamın parçası olmaya ve alınan önlemler günlük alışkanlıklarımızı değiştirmeye devam edecek.

Dünyada ilk kez Şişecam yaptı

Sürekli temas halinde olduğumuz yüzeyleri steril tutma fikrinden yola çıkan üreticiler, son dönemde AR-GE çalışmalarını yeni alanlara yöneltti. Artık bardaklarımız, tabaklarımız antiviral ve antibakteriyel kaplamalarla geliyor, kıyafetlerimiz virüsü geçirmeyen nano kumaşlarla tasarlanıyor, şarj cihazları telefonlarımızı ve kulaklıklarımızı UV ışınlarıyla sterilize ediyor...

Virüsün tutunmasını önleyerek bulaşma riskini azaltan kaplama malzemeleri medikal sektörde uzun süredir kullanılıyordu. Teknolojiyi mutfak ürünlerine uygulayarak dünyaya öncülük edense bir Türk markası oldu. Dünyanın önde gelen cam üreticilerinden Şişecam, iki ay gibi kısa bir sürede geliştirdikleri V-Block teknolojisiyle Paşabahçe cam ürünlerini 7/24 virüslere ve bakterilere karşı korumalı hale getiriyor. Yüksek sıcaklıkta buhar biriktirme yöntemiyle yüzeye uygulanan kaplama, ürünün renk, şeffaflık gibi kalite özelliklerini değiştirmiyor ve sürekli aktif kalıyor. Antimikrobiyal V-Block kaplamalı Paşabahçe ürünleri Türkiye pazarının ardından 150 ülkeye ihraç edilmeye başlayacak.

Evin havasını arındırın

Evin girişindeki bir odayı veya antreyi sterilizasyon alanı haline getirme uygulaması dünyada giderek yaygınlaşıyor.

Yazının Devamını Oku

Hiçbir şeyi umursamıyor görünüp her şeyin farkında olan gençlerin platformu TikTok’u yanlış tanımışız

İlham verici ya da ‘zevzek’ videolar içermekten başka gayesi olmayan bir uygulama nasıl bir anda politika gündemine yerleşiverdi?

TikTok’un diğer mecralara göre nispeten ‘hafif’ ve ‘yeni’ olması gençler için tercih sebebi.

Demokrasi denince çoğunluğun üstünlüğü aklımıza gelir. Esasında gerçek demokrasi çoğunluğun karşısında azınlığın haksızlığa uğramamasını amaçlar. Pekala, ortada ne azınlığa ne de çoğunluğa mensup olan bir kesim varsa onların hakkına ne olur? ABD seçimleri yaklaşırken henüz oy verme yaşı gelmemiş gençler Başkan Trump’ın mitingini trolleyerek ‘ne olacağını’ tüm dünyaya gösterdi.

Kendine has bir dili var

Popüler TikTok uygulamasında buluşan yeni kuşak şimdi eğlenceli videolarla siyasette söz sahibi olmaya başlıyor. Önceki seçimlerde Barack Obama’ya başkanlığı kazandıran güçlü dijital enstrümanlardan biri Twitter olmuştu. Peki TikTok gibi siyasetten uzak durmaya çalışan, ilham verici ya da ‘zevzek’ videolar paylaşmaktan başka gayesi olmayan bir uygulama nasıl oldu da politika gündemine yerleşiverdi?

En fazla bir dakikalık videoların yüklendiği, 15 saniyeliklerin daha çok tercih edildiği video platformundaki kullanıcıların çoğu henüz 20’sinde bile değil. Yaşınız 40’ın üzerindeyse ortamda ne olup bittiğini anlamanızı zaten kimse beklemiyor, içiniz rahat olsun. TikTok, hiçbir şeyi umursamıyor görünüp de her şeyin farkında olan yeni gençlerin platformu. Kendine has bir dili var. Örneğin, kişi aniden yüzüne ileri geri zoom yapmaya başlıyorsa önemli bir şey söylüyor demektir. Dans etmek TikTok’ta çok popüler. Kulübe kabul edilmek istiyorsanız en azından bir dans videosuyla rüştünüzü ispatlamalısınız.

Zamanla apolitik görünen bir videodaki ince mesajları da fark etmeye başlayabilirsiniz. Platform öyle ‘gamsız’ ki videoların yayımlanma tarihi bile yer almıyor. TikTok’un en büyük gücü, kullanıcılarına sıfır takipçiyle bile viral olma imkanı vermesi. Misal bugün ilk videonuzu yayımlayın; şayet yeterince samimi, ilham verici, absürt ya da eğlenceliyse 24 saat içinde binlerce takipçiye ulaşabilirsiniz. Yeni nesil gençler için demokrasi belki de böyle bir şey. Sesini dünyaya duyurmak için kalabalık takipçi kitlesine, hayranlara, ün ve mevki sahibi olmana gerek yok. Söyleyecek etkili bir sözün olsun, onu da kendini fazla ciddiye almadan söyle yeter. Politikadan uzak durmaya çalışan TikTok, en çok ihtiyaç duyulduğu dönemde ifade özgürlüğünü -üstelik çok da ş’aapmadan- yaratıcı gençlerin eline bırakırsa olacağı budur!

3 Kasım’daki seçimlere hazırlanan Başkan Trump’ın Tulsa mitinginin trollenmesi olayının (TikTok üzerinden örgütlenen bir grubun mitinge kayıt yaptırdıkları halde gitmeyip salonu boş bıraktıkları iddia ediliyor)  ardından The New York Times’a konuşan 100 bin takipçili Cade Lewis (19), “TikTok gençler için kablolu TV haber kanalı gibi” diyor. Gençlerin bütün gün telefonu ellerinden düşürmeyişlerine bakıp “Bunlardan bir halt olmaz” diyenler yeni dünya düzenini kimlerin kuracağını sonunda anlamaya başlıyor.

Politikayı komediye...

Yazının Devamını Oku

Birileri bizi fena gözetliyor

İnternetin karanlık tarafı dark web’te kimlik hırsızlığı büyük bir ekonomiye dönüşmüş durumda. Ortada ticareti dönen verinin alıcısı, satıcısı var fakat mal sahibinin, yani bizim hiçbir hak veya kazancımız yok.

“Veri, veri, veri...” Fransa İmparatoru Napolyon ülkesini 21’inci yüzyılda yönetmiş olsaydı meşhur “Para, para, para...” sözü yerine bu cümleyi sarf etmesi muhtemeldi. Modern dünyanın en değerli hammaddesi olan ‘veri’, bugün yeni çağın petrolü olarak anılıyor. Öyle bir maden ki kuyular kazmaya, dağlar delmeye gerek yok. Her yerden toplanabiliyor. Peki nerede bu madenler? Uzağa gitmeyelim, hepimiz ufak çaplı bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Üstelik asla sahibini zengin etmeyecek bir hazine.
Çevrimiçi dünyada davranış alışkanlıklarımız, alışveriş tercihlerimiz ve ilgi alanlarımız ‘büyük veri madencileri’ için cevher sayılıyor. İnternette alışveriş yaparken kendimiz de ürüne dönüşüyoruz. İlgimizi çeken ürünler, bize başka ne satılacağına dair kıymetli bir veri oluşturuyor, fiyat aralığı gelir seviyemizi gösteriyor, demografik bilgimiz pek çok sektörün işine yarıyor.



Bir insanın kimliği
neden para eder?
Şimdilerdeyse bireylerin ‘kim olduğu’ bilgisi, giderek en kıymetli veri haline geliyor. Bir insanın kimliği neden para eder? İnternetin karanlık tarafı dark web’de kimlik hırsızlığı büyük bir ekonomiye dönüşmüş durumda. Ulusal güvenlik ölçeğindeyse kimlik bilgileri daha da kıymetli. Malum, devlet harcamalarının önemli bölümünü güvenlik kapsıyor. İçinde yüz tanıma sistemleri, yapay zekâlar, gelişmiş kameralar ve pahalı yazılımlar barındıran yapılar, bireyleri tanımlamaya ve kayıt altına almaya odaklı.

Yazının Devamını Oku

O bir köpek! O bir robot! Hayır, o bir Spot!

‘Gelecekten havadisler’ durağan hayatımıza renk kattı bu hafta. Bir tarafta robot köpek, diğer tarafta uçan otomobil... ‘Ne güzel, markete robot köpeğimi yollarım” diyordum ki gözüm bol sıfırlı etiketlere takıldı.

Koyun sürüsünü önüne katan robot çoban köpeği geçen haftanın en çok paylaşılanları arasındaydı. Pandemi esintili, sıkıcı hayatımıza gelecekten göz kırpan bir bilimkurgu sahnesi gibiydi. Ardından sanki ‘Geleceğe Dönüş’ filminden fırlamış gibi bir uçan araba haberi ortaya çıktı, tam oldu. Karantina ruh hali insanın yaratıcılığını körüklüyor ya... Robot köpeği markete yollayıp alışveriş yaptırabilir miyim diye düşünmekten, uçan arabayla güneye kaçmayı hayal etmekten kendimi alamadım. Hayaller yüksek olunca yere çakılma mesafesi de artıyor tabii... Fiyatlarını görünce hemen kendime geldim. Merak etmeyin, sahip oldukları teknoloji yeterince heyecan verici!

‘Evrimin yolu’nu izlediler

Boston Dynamics’in yıllardır üzerinde çalıştığı dört ayaklı robot Spot, artık ünlü bir sima, adeta bir yıldız!
Gelişimini ‘sağlam adımlarla’ sürdüren, düştüğü gibi kalkmasını da bilen, robot gibi bir robot! Asla boş yapmaz. Zaten Boston’da her şey olur, robot konusunda yanlış olmaz. Gezegenin en gelişmiş robotu unvanını patisinde tutan Spot, nihayet son güncellemesini tamamladı ve satışa sunuldu. O artık Spot 2.0! Kenarda 75 bin dolarınız varsa hemen sahiplenebilirsiniz. Robot Spot etrafta köpek ‘kılığında’ dolaşsa da aslında işlev olarak köpeklikle alakası yok. Zaten o paraya dünyanın en zeki köpek yavrusunu yanınıza alıp köpeklere fısıldayan adamla Maldivler’de tatil yaparsınız.

Gerçek dünyada Spot, sanayi robotları adına yeni bir çağın başlangıcını yapıyor. Fabrikalar, tarım, inşaat ve iş sahaları için tasarlanmış... Her zeminde yürümeye programlı, akıllı ve mobilize bir makine. Boston Dynamics mühendislerine göre köpeklere benzemesi aslında bir dezavantaj. ‘İnsanlar sevmeye, sarılmaya kalkar’ diye çekiniyorlarmış. Güçlü motorlara sahip olduğu ve 30 kiloluk metal gövdesiyle çarptığı yeri morartabileceği hemen akla gelmiyor tabii. Neyse ki şimdilik hiç kaza bela çıkarmamış ama kıl payı durumlar da yaşanmış.

Firmanın başmühendisi Zack Jackowski, internet üzerinden yayın yapan haber sitesi The Verge’e verdiği röportajda Spot’un dört ayaklı canlılara benzemesinin kendi tercihleri olmadığını anlatıyor. Amaç her türlü engebeli zeminde ilerleyebilen, merdiven çıkabilen bir robot yapmak olunca doğal olarak ‘evrimin yolunu’ izlemişler. “Hayvanlar milyonlarca yıl evrilerek bedenlerini en iyi şekilde hareket ettirmeyi öğrendiler” diyor Jackowski. Kendileri de Spot’u yıllarca evrilterek yürütmeyi başarmış. İnsanın iki ayak üzerinde durmasının yüzbinlerce yıl sürdüğünü düşününce Boston Dynamics’in neden dört ayakla yetindiğini anlayabiliyorum.

Spot’un diğer hayvanlarla ilişkisine gelirsek... Kediler ve küçük köpekler ilk başta korksa da sonradan alışıyormuş. Büyük köpeklerse bir-iki koklayıp hayal kırıklığına uğrayınca dikkate almıyormuş.

Kapı açıp vanaları kapatacak

Yazının Devamını Oku

‘Vur emri’ paylaşımı Facebook’u karıştırdı

ABD’deki eylemler sosyal medya mecralarının şiddet karşıtı politikalarını tartışmaya açtı. Başkan Donald Trump’ın ‘silah kullanın’ çağrısını Twitter gizledi, Facebook yayımladı. Zuckerberg’in çalışanları ve vakfının fonlarla desteklediği bilim insanları tepkili...

Gerçekler üzerinde söz sahibi olmamalıyız... Bir süre önce bu cümleyi Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg kurdu. İfade özgürlüğünü yüceltmek adına hepimizin kulağına gelen bir sözü aklıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın tweet’indeki o cümleyi... Üstelik öyle bir cümle ki ülkenin tarihine kazındı: “Yağma başladığında, silahlar ateş etmeye başlar!”

George Floyd’un polis tarafından nefessiz bırakılarak öldürülmesiyle alevlenen protestolarda yağma olayları artınca Başkan Trump bu cümleyi kurmuş ve büyük tepki toplamıştı. Twitter hızlıca harekete geçerek, polisi şiddete yönelten ve doğrudan ‘vur emri’ veren bu tweet’in üzerini örttü. Üzerini örtmek, tweet’e halen ulaşılabildiği fakat alenen gösterilmediği, öncesinde bir uyarının yer aldığı anlamına geliyor. Aynı cümle, Başkan Trump’ın 28 milyon takipçili Facebook sayfasında da yer aldı. Facebook ise ‘şiddet içeriğine karşı’ politikaları olmasına rağmen harekete geçmedi. Provoke edici cümlenin paylaşılarak yayılmasına karışmadı.

Kongre’de başka bir şey söylüyordu

Söz konusu cümle, Başkan Trump’ın değil. İlk olarak 1967’de Miami Polis Şefi Walter Headley tarafından yine siyahlara karşı söylenmiş, şiddete yol açmış ve ülkedeki ırkçılığın emsallerinden birine dönüşmüş... Dolayısıyla ne anlama geldiğini, ne amaçla söylendiğini ABD vatandaşları iyi biliyor. Zaten Trump’ın paylaşımının hemen ardından polis şiddetinin orantısız biçimde artması tepkinin haklılığını doğruluyor. Mark Zuckerberg’in ‘Gerçeklere müdahale etmek bize düşmez’ tavrıyla savunduğu cümlenin işte böylesi güçlü etkileri var.
Zuckerberg geçen ekim ayında, kongrede ifade verirken bambaşka bir tavırdaydı: “Politikacılar dahil, her kim olur da şiddet çağrısı yapar veya fiziksel zarara yol açacak şeyler söylerse o içeriği yayından kaldırırız” diyordu. Öyleyse Başkan Trump neden imtiyazlı? Zuckerberg,  “Başkan’ın sözlerini yayında bıraktığımız için birçok insanın üzgün olduğunu biliyoruz. Fakat şartnamelerde açıkça belirtilmiş tehlikelere ve belirgin zararlara yol açmadığı müddetçe her türlü söyleme izin vermemiz gereken bir pozisyondayız” yanıtını verdi. Ayrıca Zuckerberg’in Başkan Trump’ı bizzat arayarak “Sözleriniz bizi zor duruma düşürdü” dediği söyleniyor.

Çalışanları sanal protesto düzenledi

Zuckerberg’e en büyük tepki Facebook çalışanlarından geldi. Karantina dolayısıyla çoğunluğu evden çalışan personel sanal bir protesto yürüyüşü düzenledi. İki mühendis istifa ettiğini duyurdu, aralarında yönetici kadrosunun da yer aldığı onlarca çalışan durumu kınayan tweet’ler attı. Son olarak, yardımsever Chan Zuckerberg vakfının desteklediği 140’tan fazla biliminsanı ortak bir mektup yazarak, Facebook’un tavrı karşısında son derece endişeli olduklarını dile getirdi.Bilgi güvenliği nedeniyle zor zamanlar geçiren Facebook için bu son olayın bir milat olmasını ve içeride köklü bir değişimin başlamasını umalım. Facebook, kurulduğu günden bu yana milyonlarca insana kendini özgürce ifade etme şansı verdi. Ancak böylesi bir kabiliyet büyük bir güç demek ve gücün bir yüzü her zaman gölgededir. Şimdiyse gölgelerin aydınlanma vakti. Tabuların yıkıldığı, düzenin değişime zorlandığı çok özel bir çağa giriyoruz. Zuckerberg’in ironik biçimde haklı olduğu bir şey var; gerçekler üzerinde kimsenin sonsuza kadar söz sahibi olamayacağı... Bu dönem, gölgede ırkçılık gibi toplumsal sorunların çözüldüğü günleri tarihe kaydetmeye devam edecek.

Yapay zekânın da kafası karıştı

Yazının Devamını Oku

Milyarderlerin uzay yarışı

SpaceX’in uzaya astronot taşıyan ilk özel şirket olması az bir başarı değil! Ancak uzayı kolonileştirmek için milyarderlerin birbiriyle yarışması akıllara birçok soru getiriyor: Elon Musk ve Jeff Bezos’un bu işten çıkarı ne? Neden Dünya’yı daha iyi bir yere dönüştürmek için para harcamıyorlar?


SpaceX’in Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) astronotlarını Uluslararası Uzay İstasyonu’na ulaştırması geçen haftanın büyük olayıydı. Ticari bir firma ilk kez uzaya insan taşıdı... Başarılı bir kalkış, kusursuz bir kenetlenme; sağ salim astronotlar, dünyanın en mutlu patronu Elon Musk... Tarih, gelecekte bu başarıya elbette yer verecek. Ancak insanlık belleğinde Yuri Gagarin’in uzay uçuşu veya Neil Armstrong’un Ay’a inişine yakın bir hatıraya dönüşmeyeceği muhakkak...

Elon Musk’ın yerinde olsam, “İnsanlık için küçük, uzay ticareti için büyük bir adım” diye bir cümle kurar mıydım bilemiyorum. Ancak SpaceX’in taşıdığı astronotlar Robert Behnken ve Douglas Hurley’nin uzaydaki ilk icraatları New York Borsası’nın açılış çanını çalmak oldu. Elbette yiğidin hakkını vermeli! Bugüne kadar ancak devletlerin finanse edebildiği bir girişimi sonuçlandırabilmek özel sektör adına gerçekten büyük bir başarı.

Kolonize etme arzusu DNA’mızda mı var?

Elon Musk’ı az çok tanıyanlar, hayallerinin roket fırlatmaktan çok daha öteye uzandığını bilir. Musk, Mars’ı kolonize etme vizyonuyla tanınan bir girişimci. Üstelik fütüristik yerleşimlerin ötesinde Mars’ı Dünya gibi yaşanabilir hale getirmeyi hayal ediyor.

İnsanlığı uzaya taşıma hayallerinden söz eden tek milyarder Musk değil. Amazon.com’un kurucusu, dünyanın en zengin işinsanı Jeff Bezos uzayda kolonizasyon fantezisinin farklı bir kolunu parselliyor. SpaceX’in yörüngedeki tek rakibi Blue Origin şirketinin sahibi olan Bezos, Güneş Sistemi’nde dev koloniler inşa edip insan ırkını uzaya yayma hayali kuruyor. Neden? “Böylece insanlık yüzlerce Mozart, binlerce Einstein yetiştirebilir” diye açıklıyor Bay Bezos.

Peki ne oluyor da aklı başında ünlü milyarderler, mis gibi Dünya dururken uzaya yerleşmeyi hedefliyor?

Ortak gerekçeleri: “Olur da Dünya yaşanmaz hale gelirse...” Meteor çarpabilir, doğal felaketler olur, insanlar mahveder, kıyamet kopar... Uzayı kolonize etme fikri sadece ünlü işinsanlarının tekelinde değil üstelik. ‘Komşunun bahçesi hep daha yeşil görünür’ misali, farklı dünya arayışında olanlar,

Yazının Devamını Oku

Bütün ihtişamlarıyla geri döndüler

Efsanevi bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke “İki ihtimal var: Evrende ya yalnızız ya değiliz. İkisi de eşit derecede ürkütücü” der. Dönem dönem uzaylı konusunun yeniden canlanıp gündeme geldiği, ibrenin “Galiba sahiden varlar!” eksenine kaydığı zamanlar oluyor. Şimdi, böyle zamanlardan biri...


Pentagon’un yayımladığı UFO görüntüsü.

Son haftalarda internette UFO ve uzaylı haberleriyle sıkça karşılaşıyoruz. Nisan sonunda Pentagon, geçmişte farklı kaynaklarca ifşa edilen üç ayrı UFO videosunu resmi olarak yayımlamış ve varlıklarını onaylamıştı. UFO, malumunuz ‘tanımsız uçan cisim’ demek. Yani her UFO’da uzaylı olma mecburiyeti yok. Ancak kayda değer UFO’ların ortak özelliği, kontrollü manevraları. Akıllı varlıkların kullandığı izlenimi uyandırıyorlar. 

Uzay paslaşmaları

Pentagon videolarındaki UFO görüntüleri çok net değil ancak ilginç şekilleri ve sıradışı manevraları dikkat çekiyor. Pentagon’un açıklamasının hemen ardından Japon Savunma Bakanlığı, olası bir UFO karşılaşması için Japon Hava Kuvvetleri’ne protokol önerisinde bulundu. Japon yetkililerin beyanatlarıysa çelişkili, şahsen inanırım diyen de var, inanmayan da...

Zamanlama manidar

Japonya ile ABD’nin uzay üzerinden paslaşması yeni değil. ABD Uzay Kuvvetleri ocak ayında göreve başlarken Japonya eşzamanlı bir açıklama yaparak, kendi uzay kuvvetlerinin nisan ayında faaliyete başlayacağını duyurmuştu. Uzay kuvvetlerinin asli görevi uyduları korumak ve istihbarat. Elbette olası ‘uzaylı saldırılarına’ karşı savunma tedbirleri de bulunuyor.

Dolayısıyla Pentagon’un UFO videoları yayımlaması, Uzay Kuvvetleri’nin Amerikan halkının gözündeki yerini sağlamlaştırıyor. Ayrıca seçimler yaklaşıyor ve Başkan Trump’ın desteklediği 2024 tarihli

Yazının Devamını Oku

Sanal gerçeklik sosyal mesafe tanımıyor

Önümüzdeki aylarda ‘ev yapımı sanal gerçeklik oyunları’nda bir altın çağ yaşanabilir. Giderek daha fazla insanın oyun tasarımına yönelmesiyle bir paralel dünya yaratılması kuvvetli olasılık...


Yıl 2043... Ekim ayının son günleri... Ramazan ayı bir kez daha mübarek bayramı müjdeliyor... Gelecekte de gelenekler olduğu gibi korunuyor ancak dünya düzeni fazlasıyla değişmiş. İnsanlık geçirdiği pandemilerin ardından yeni normlara alışmış. Sosyal mesafe artık zorunluluk değil, kolaylık unsuru haline gelmiş. Sanal teknolojiler, uzakta yaşayanlar arasında yepyeni yakınlıklar geliştirmiş. Geleceğin bayramlarında aile büyükleri artık hasret çekmiyor. Holografik ziyaretlerle bütün sülale sanal ortamda buluşuyor. Anneanesini özleyen dokuz yaşındaki bir Türk kızının geliştirdiği ‘Elöpen 2.0’ uygulaması bu bayram da revaçta. Uygulama holografik bir yansıtıcı ve insan teni hassasiyetindeki sanal gerçeklik eldivenleriyle çalışıyor. Küçükler büyüklerin elini öpmeye geliyor. Eldivenler hissiyatı olduğu gibi uzaktaki ninelerin ve dedelerin ellerine aktarıyor. Üstelik ufaklıkların yanağından makas alınca bayram harçlıkları Bitcoin hesaplarına anında yatıveriyor!

Yıl 2020... Modern dünyada ilk kez bir pandeminin orta yerinde Ramazan Bayramı yaşıyoruz. Az önce okuduğunuz mini bilimkurgu hikâyesindeki hayali teknoloji için onca sene ileri gitmeye gerek yok.

Video marifetiyle yapacağımız ziyaretlerde büyüklerimiz belki de şaka yollu kameraya ellerini uzatacaklar ve o lavanta kokulu eller sembolik olarak uzaktan öpülecek...

Sanal gerçeklik dünyasıysa şimdiden pandemi döneminin alternatif realitesi haline gelmeye başladı. Geçen hafta ABD’deki çevrimiçi oyunların son yılların en kârlı çeyreğini geçirdiği haberi geldi. Ocak-mart arasında 10.86 milyar dolarlık hasılatla bir önceki yıla göre yüzde 9 oranında büyüme sergilenmiş. NPD Games endüstri analisti Matt Piscatella, Tech Crunch’a verdiği demeçte insanların oyunları sosyalleşmek için kullandığını anlatıyor: “İnsanlar oyunları sadece eğlence amaçlı değil, aileleri ve arkadaşlarıyla bağlantıda kalmak için kullanmaya başladılar.”

Çoğunlukla konsol, mobil ve PC ortamında oynanan oyunlar arasında sanal gerçekliğin ayrı bir yeri var. İlk önceleri sadece görsel ve işitsel duyulara hitap eden, teknoloji geliştikçe dokunma duyusuna da yönelen VR ortamı, dış dünyanın kısıtlı olduğu günümüzde gerçekliği yeniden tanımlıyor. Steven Spielberg’in yönettiği ‘Ready Player One’ filminde gelecekte insanlar sanal gerçeklikte yaşıyor, hayatlarının her anını kaskları ve eldivenleriyle geçiriyorlardı. Elbette böylesi distopik bir dünyaya öykünmek istemeyiz. Yine de karantina realitesinin gelecekte tekrar etme ihtimalini düşününce sanal gerçeklik yaşamı kolaylaştıracak, hatta zenginleştirecek bir alternatif sunabilir.

Bir başka örnekse İngiltere’den... Wired dergisinin son sayısında karantinada bunalan bir yazarın çareyi sanal gerçeklikte arama hikâyesi var. Makalenin yazarı Tristan Cross, arkadaşlarıyla Zoom’da kadeh tokuşturmaktan tat alamayınca, en sevdiği lokal barın tıpkısını sanal gerçeklik ortamında tasarlıyor. Mekânı bire bir yansıtıyor ve arkadaşlarının hareketli avatarlarıyla ortamı canlandırıyor. Yazarın destek aldığı Playlines oyun firmasının sahibi Rob Morgan’a göre önümüzdeki aylarda ‘ev yapımı sanal gerçeklik’ oyunlarında altın çağ yaşanabilir. Daha fazla insanın oyun tasarımına yönelmesiyle bir paralel dünya yaratılması kuvvetli olasılık. Üstelik sosyalleşme ihtiyacımıza yanıt veren oyunlar sadece gençlerin değil, şimdilerde dışarıyı çok özleyen yaşlıların hayatına da yepyeni bir anlam katabilir.

Oyun dünyasındaki heyecan verici gelişmelerden biri de sanal konserler. Gerçek sanatçılar sanal platformlarda izleniyor. Amerikalı rap şarkıcısı Travis Scott’ın nisan ayı sonunda Fortnite oyununda verdiği 10 dakikalık konser tam bir milat niteliğinde. Travis Scott oyunun geçtiği şehre uzay gemisiyle geliyor ve sahnede dev bir avatarla beliriyor. Performans muhteşem görsel efektlerle sürerken, oyuncular Travis Scott’ı en iyi açıdan izlemek için yarışıyorlar ve dans ediyorlar. Son zamanların en etkileyici dijital işlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim... Konseri YouTube’da ‘Travis Scott Fortnite Astronomical’ aramasıyla bulup farklı oyuncuların gözünden izleyebilirsiniz. Sanal ortamdaki konser potansiyelini fark edenlerden biri de Playstation üreticisi Sony. Müzik kataloğunda dünyaca ünlü sanatçılar olan Sony Music, yakın gelecekte turneleri sanal ortama taşıyacak. Böylece sevilen sanatçıların efsanevi konserlerini herkes izleyebilecek.

Yazının Devamını Oku

Kim beyninde ‘çip’ ister?

Bilim dünyasının uzun zamandır gündeminde olan beyin implantları gerçek olmak üzere. Elon Musk, geçen hafta katıldığı bir yayında, kurucusu olduğu Neuralink şirketinin bir yıla kalmadan ilk beyin implantını gerçekleştireceğini duyurdu.


Beyin implantları, bilimkurgu dizilerinden bildiğimiz bir teknoloji. Tıp endüstrisi, mühendislik, bilgi işlem, teknoloji şirketleri, hatta savunma ve istihbarat teşkilatlarının ilgi alanına giriyor.  Sahiden kim kafatasını deldirip beyninin içine elektronik bir devre taktırmak ister?

Bu sorunun tıp dünyasında makul yanıtları var. Beyin hücreleri olan nöronlar arasında veriler, ‘ateşleme’ tabir edilen yolla iletilir.

Hasar gören nöronlar yanlış ateşlemeler yapıp ortalığı karıştırabiliyorlar. Kaza sonucu oluşan beyin hasarlarının, alzheimer, parkinson gibi hastalıkların ve depresyon, travma, felç türevi sendromların implantlarla tedavileri araştırılıyor. İmplantlar çok ince tel şeklinde mikro elektrotlar ve devrelerden oluşuyor. Nöronların etrafına yerleştirilen elektrotların, ateşlemeleri yeniden düzenleyerek beyni doğal işleyişine kavuşturması amaçlanıyor. Buraya kadar her şey normal... Ama Musk, sadece beyin hastalıkları için cebinden 100 milyon dolar yatırıp bir şirket kurar mıydı? Elbette hayır. Teknoloji şirketlerinin beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili farklı bir ajandası var. Nihai amaç, insan beynini üstün özelliklere kavuşturmak. Hafızayı geliştirmek, hesaplama gücünü arttırmak, beyin gücüyle bilgisayarları, ağları ve cihazları yönetebilmek gibi fütüristik planlar yapılıyor.

Elon Musk, şirketi Neuralink’in uzun vadede ‘yapay zekâyla simbiyoz’ hedeflediğini söylüyor. Bu, beyinle yapay zekâyı ortak yaşam formu haline dönüştürmek demek. Üstelik böylece yapay zekânın insanlığı yok etme tehdidine karşı güvende olacağımızı ima ediyor.   

Süper insan olma düşüncesi ilk bakışta cazip. Ancak beynin kimyası nedeniyle incecik elektrotların daima sağlam kalabileceğinin garantisi yok. Enfeksiyon kapma ve bünyenin reddetme ihtimali var.

İşin etik boyutu da ayrı bir tartışma konusu. Teknoloji filozoflarına göre hepimiz çoktan ‘cyborg’ olduk bile! Cep telefonsuz yaşamayı hayal dahi edemiyoruz. Bluetooth, akıllı saatler... Tek fark bedenimize monte olmaması.

Yazının Devamını Oku

Yapay zekâ başımıza icat çıkardı...

Her gün binlerce patent başvurusunun yapıldığı ABD Patent Ofisi’nde sıradan bir gündü... Bir yemek kabı ve uyarı lambası için yapılan başvurular diğerlerinden farklı görünmüyordu. Belgeler işleme konurken patent memuru bir tuhaflık fark etti. Buluşu yapan kişinin isminin yazması gereken yerde DABUS AI yazıyordu. Gizem sonradan çözüldü. İlk kez bir yapay zekâ tarafından patent başvurusu yapılıyordu!

Yakın zamanda ABD Patent Ofisi’nde meydana gelen bir başvuru hikâyesinin yeni dönemin başlangıcı olabileceği konuşuluyor. DABUS AI, Stephen Thaler isimli bir yapay zekâ araştırmacısının sahibi olduğu Imagination Machines (Hayal Makineleri) şirketinin personeli. Yapay zekâdan nasıl personel olur derseniz... DABUS, yakın zamanda Elon Musk’la gündeme gelen nöral bilgisayar ağları teknolojisinin gelişmiş bir sürümü. Imagination Machines şirketinde 10 yıldır araştırmalar yürüten Stephen Thaler geliştirdiği DABUS AI için ‘yaratıcı yapay zekâ’ tanımını kullanıyor. DABUS’un işi, yeni ürün fikirleri tasarlamak.

DABUS’un geliştirilmesini sağlayan teknoloji, nöronların ilişkilenme biçimini örnek alan bir dijital ağ sistemi. İleri düzey yapay zekâ çalışmalarında kullanılıyor. Geçmişte ilk örnekleri yabancı dilleri çeviren yazılımlarda yer alıyordu. Gelecekteyse insan zihnini ve hafızasını saklayabileceği düşünülüyor. Fütüristik hayallerin ucu, Johnny Depp’in başrol oynadığı ‘Transcendence’ (‘Evrim’) filmindeki gibi bilinci bilgisayara aktarıp sonsuz bir hayat yaşamaya kadar varıyor. Filmde Depp’in canlandırdığı karakter, bilinci bilgisayara aktarıldıktan sonra interneti ele geçirip şeytani bir güce kavuşuyordu. Aslında başta masum bir adamdı, umarım Elon Musk da bir gün öyle olmaz!

Neyse ki şimdilik DABUS’tan çekinecek bir durum yok. Kendisi henüz amatör bir zanaatkârdan daha ‘yaratıcı’ değil. Ancak türdaşları arasında özel bir yeri var. Patent almak istenen yemek kabı ve uyarı lambasını makine öğrenimiyle topladığı verilerle orijinal olarak tasarlamış. DABUS’un ‘ustası’ Stephen Thaler’in yemek kaplarına veya uyarı lambalarına özel bir ilgisi yok. Bu bağlamda DABUS’un tasarımı kendi başına geliştirdiğini söylemek mümkün ancak mesele kavram yaratmaya gelince işler değişiyor.

Bir konsept yani kavram yaratmak insan beynine has diye bilinir. Kavram geliştirmek; olaylar ve doneler arasında önceden var olmayan bir ilişkiyi yakalamakla başlar. Çoğunlukla ihtiyaç sonucu ortaya çıkar. Kavramı anlamlı hale getiren, bu ortak ilişkinin herkes tarafından benimsenmesidir. Örneğin; bir masa, yerde toz toprak içinde yemek yiyen eski insanlar için kavramsal bir ihtiyaçtı. Birisi yere dört dal saplayıp üzerine taşı oturtarak yemeği yerden yükseltince masayı icat etmiş oldu. Dolayısıyla kavram, icat yapmanın önkoşulu sayılır. Soyut kavramlarsa daha sofistikedir.Yaratıcı yapay zekâ DABUS AI, iki ‘icadı’ için de patent alamadı.

Düşüncelerin ve inançların ilk adımı olan kavram yaratmak, her yönüyle insan bilincine özgüdür. DABUS gibi yaratıcı yapay zekâların sıfırdan kavramlar yaratma yerine, var olanları geliştirebileceği düşünülüyor. Mucit olmayabilirler fakat mevcut kavramlara nitelik kazandırabilirler. Bunun en güçlü örneği, materyal geliştiren algoritmalar. Northwestern Üniversitesi’nde yapılan yapay zekâ araştırmaları sayesinde artık laboratuvara girmeden hangi bileşenlerin kullanılacağı tahmin edilebiliyor. Yeni bir materyal geliştirmenin klasik yolu deneme yanılma yöntemiydi. Zanaatkârların sezgi ve tecrübeleri yol gösterirdi. Beton, bu yöntemle bulunmuş bir materyal örneğidir. Kimi zaman da süreç yıllar alabiliyordu. Madam Curie, 25 yıla varan deneme yanılma çabalarıyla radium’u bulmuştu. Oysa artık madde bileşenleri veritabanlarında toplanıyor. Yapay zekâ tarafından süper iletken, güneş enerjisi toplayan, dayanıklı camlara dönüşebilen nanomateryaller geliştiriliyor. Yapay zekânın formüle ettiği materyaller, geleceğin teknolojilerini hızlandıracak. Ancak ne yazık ki hiçbir yapay zekâ, bunu yapabildiğini bilemeyecek.

DABUS AI’ın patent başvurusu ABD’nin yanı sıra Avrupa ve İngiltere patent ofislerinden de geri döndü. Hukuki sebebi patentlerin yalnızca gerçek insanlara verilmesi. Firma adına patent alınacaksa kişinin kurum çalışanı olduğunu belgelemesi gerekiyor. İnsan olmadığı için telif konusunda mağduriyet yaşayan yalnızca yapay zekâ değil. Ünlü maymun Naruto, yaşadığı parka ziyarete gelen fotoğrafçının kamerasıyla kendisini çekince ‘maymun-selfie’ olarak meşhur olmuştu. Fotoğrafçı daha sonra Naruto’nun kareleriyle kitap basınca park yetkilileri Naruto adına dava açtı. Naruto insan olmadığı için dava düştü ancak vicdanlı fotoğrafçı anlaşmaya vararak yüzde 25 telif ödemeyi kabul etti. Gördüğünüz fotoğrafsa telifsiz...

Yazının Devamını Oku