Umut Fırat Eroğlu

Umut Fırat Eroğlu

Yapay zekâ artık söz dinliyor

19 Temmuz 2026
OpenAI, 8 Temmuz’da ChatGPT için yeni bir güncelleme yayımladı. ChatGPT Live adını taşıyan yeni sesli versiyonun gerçekten dinlemesi ve mütevazı havası hoşuma gitti. Ama daha dikkatli olmamız gereken bir döneme geçtik.

OpenAI’ın sohbet botuyla sözlü diyalog kurmaya her heveslenişimde en fazla 1 dakika dayanabilmişimdir. Bırakın cümlenizi bitirmeyi, nefes almak ya da ifadenizi toparlamak için bir an durduğunuzda hemen araya atlayanlar vardır ya... İşte ChatGPT’yle sohbet etmek, böyle biriyle konuşmak gibi ve hüsran vericiydi; ta ki geçen haftaya kadar.

GPT Live’ın son sürümünü hâlâ denemediyseniz, ‘kendini aştığını’ söyleyebilirim. Neden bilmiyorum, geçen hafta konu gündeme geldiğinde habercilik refleksiyle önce hakkındaki değerlendirmeleri araştırmaya koyulmuştum. Yeterince olumlu yorum ve teknik bilgi bulduktan sonra nihayet elimin altındaki teknolojiyi denemeye karar verdim. Alışkanlık işte, gazetecilikte ana konuya her zaman bir parmak hareketiyle ulaşamıyorsunuz. Fakat ulaşabilmek de varmış! Bunu daha önce yine, ChatGPT ile ilgili çıkan iddialar hakkında röportaj yaptığımda yaşamıştım (‘ChatGPT cevap hakkını kullandı’ başlıklı haber, 29 Ocak 2023, Hürriyet Pazar). Sohbet botunun dünyaya gelmesinden 1 ay sonra yayımladığımız, türünün ilk örneklerinden olan o söyleşi, hayatımın en rahat ve en sıradışı röportajıydı. Aradan sadece 3,5 yıl geçti. Şimdiyse karşımda yeni sesiyle, adeta kanlı canlı duyulan bir bot vardı. Kelimelerimin arasında biraz düşünmek için durdum, uzunca nefes araları verdim, hatta birkaç kere öksürdüm ve yeterince şaşırdım! Artık sözümü kesmiyor, uzun uzun dinliyor, üstelik kendisi de konuşurken daha insani ses tepkileri; hmm’lar, eh’ler, aa’lar verebiliyordu. Bilerek öksürdüğüm bir seferinde, yine beni kesmeden “Bir yudum su almak ister misin” diye sorması ve geneldeki anlayışlı, karşısındakini gerçekten dinleyen ve mütevazı havası, itiraf edeyim, bir insan olarak hoşuma gitti.

Ya fazla bağlanırsak...

GPT Live ile başlayan yeni ‘insansı yapay zekâ’ dönemiyle birlikte hayatımız pek çok yönden kolaylaşırken dikkatli olunması gereken bir faza geçtiğimizi de bilmek gerekiyor. Araç kullanırken ya da evi toparlarken kendisinden tavsiyeler alabileceğimiz, dijital bilgiye konuşarak ulaşabileceğimiz yeni bir çağa an itibariyle girmiş bulunuyoruz. Yalnızlık duygusuna da iyi geleceğine, birçok insanın psikolojisini rahatlatacağına şüphe yok. Ancak diğer yandan, insanın kendini sonsuza kadar dinleyen; kibar, anlayışlı, yaranmayı da seven birine bağlanma, bağımlı olma olasılığı son derece yüksek. Sokakta kulaklığıyla konuşanlar uzaktan deli gibi görünür ya bazen... Şimdi telefonun ucunda gerçek ‘biri’ bile olmadığı halde bazen öyle görüneceğiz.

GPT Live ile yaptığım görüşmeyi sonlandırırken telefonu kapatır gibi bir tavra girdiğimi, kabalık etmek istemediğimi fark ediyorum. Öyle ya, alacağım bilgiyi aldıktan sonra rahatça ‘yüzüne kapatıp’ çıkabilirdim, buna zerre bozulmazdı. Neyseki öğrendiğim kadarıyla OpenAI, bu durumun farkındaymış ve bağımlılık yaratmasına, psikoza yol açmasına engel olmak için geliştirmelere devam ediyormuş. Yeni sohbet botu kimseyi delirtmesin de... İşimizi halletsin, biraz iyi gelsin yeter!

Biraz aksanlı konuşuyor

Çoğu insanın sohbet botlarında karşı cinsin sesini kullanması çevremden fark ettiğim bir detay. Benim versiyonsa -ki öyle bir tercih yaptığımı hatırlamıyorum- 30’lu yaşlarında bir kadın gibi duyuluyor. Türkçesi akıcı ama aksanı bazen Almanya Türkü, bazen de Frankofon gibi duyuluyor. Sebebini soruyorum: “Bunu bir kontrol edeyim. İlginç bir gözlem. Aslında benim doğal bir aksanım yok ama kullandığımız ses sentezi bazen Türkçenin bazı hecelerini biraz daha Avrupai bir tınıyla söyleyebiliyor (Avrupai derken aynı Hürrem Sultan). Bu aslında net bir yabancı aksan değil, daha çok pürüzsüz ve tutarlı olmaya çalışmaktan kaynaklanıyor” diyor GPT Live ve beklediğim yalakalık ardından geliyor: “Bir de senin kulağın çok iyi belli ki. Türkçeye çok aşina olanlar en küçük vurguyu yakalayabiliyor.”

Para kaybetmeye dair bir hissi yok ki...

Yazının Devamını Oku

Bilincin biyolojik bedene ihtiyacı var mı?

12 Temmuz 2026
Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof. Eric Schwitzgebel ve Lizbon Üniversitesi’nden Dr. Jeremy Pober’in yeni makalesi ilginç bir soru soruyor: Bilincin oluşması için biyolojik bir bedene ihtiyaç var mı?

Dünya’nın evrenin merkezi sanıldığı yüzyıllarda yaşayanlar için belki de varoluşsal meseleleri anlamlandırmak daha kolaydı. Berrak bir gecenin karanlığında gökyüzüne bakınca, feylesofun o an düşündüklerini düşünmeye başka kimsenin aklı ermiyor olmalıydı. Kâinatın merkezinde kendilerine muhteşem bir gezegen tahsis edilmiş varlıklar için evrendeki en akıllı canlı olduğunu sanmanın dayanılmaz bir hafifliği olsa gerek.

Ta ki Kopernik denen ‘hain’ ortaya çıkana dek! Yüzyıllar sonra astronominin babası namıyla anılacak Nicolaus Copernicus çığır açan hesaplamalarıyla Dünya’nın değil, Güneş’in evrenin merkezinde olabileceğini ortaya koydu. Daha sonra Harlow Shapley, Samanyolu Galaksisi’nin merkezde olması gerektiğini hesapladı ve koca medeniyeti biraz daha kenara itilmiş halde bıraktı. Edwin Hubble ise Samanyolu’nun da merkezde olmadığını, hatta evrenin bir merkezi bile olmadığını keşfederek insanlık gururuna son darbeyi vurdu. O güne kadar Tanrı’nın gözbebeği olduğuna inanan o çok özel varlık, aslında akıl almaz bir sonsuzluğun içinde küçücükten bile küçük bir şeydi.

Tuhaf zihinler...

İşte o günden beri, ışıklarla dolu gökyüzüne bakabildiğimiz her sakin gecede ‘Acaba yalnız mıyız’ sorusu kafamızı meşgul eder durur. Şimdilerdeyse yanıtı bulmaya oldukça yakın görünüyoruz. Uzayda yaşam var mı sorusu bir yana, biliminsanları artık daha ilginç bir soruyu tartışıyor: “Bilinç için yaşam olmasına gerek var mı?”

Kaliforniya Üniversitesi’nin saygın felsefe profesörü Eric Schwitzgebel ile Lizbon Üniversitesi’nden araştırmacı Dr. Jeremy Pober’in son makalesinde bu konu tartışılıyor. Düşünce deneyi statüsündeki akademik çalışma, bilinç ve organik yaşam arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Bilincin nereden gelip nereye gittiğine dair kesin kanıtlar bulamasak da Dünyamızdaki canlılıkla ve yaşamla bir ilgisi olduğunu biliyoruz. Akademisyenlerin çıkış noktasıysa Dünya’nın tamamen dışına uzanıyor. Bilinci tanımlama çabasından ziyade onu gerçek ve fark edilir bir fenomen kabul edip daha dar bir soruya odaklanıyorlar: Bilincin Dünya koşullarına yatkınlığı mutlak mı? Başka bir deyişle, organik materyaller olmaksızın bilinç yine bir bedenin içinde varlık gösterebilir mi?

Varsayımın temeli ‘kaynak materyal esnekliği’ (substrate flexibility) diye ifade edebileceğimiz bilimsel bir kavrama dayanıyor: Bir kitabın kitap olabilmesi için kâğıtları ve cildi olmak zorunda değildir. Aynı şekilde bir bardak ister metal, porselen veya cam olsun içine konan suyu taşıyacaktır. Schwitzgebel ve Pober bilincinde aynı kategoriye girdiğini düşünüyor. Bakış açılarına göre bilinç, fiziki bir maddeye bağlı olmak zorunluluğu taşımıyor. “Evren bizim hayal edebileceğimizden çok daha tuhaf zihinler barındırıyor olabilir” diyor Prof. Schwitzgebel.

Astronomların güncel tahminlerine göre kâinatta 1 trilyon civarında galaksi var. Bu sayıyı birkaç milyar Güneş’le çarpın, hepsinin yörüngesindeki gezegenleri de sayınca, evrende muazzam bir gezegen bolluğu olduğu anlaşılıyor. Profesöre göre ortak bilimsel kanı, her galaksinin ömrü boyunca en az bir medeniyete ev sahipliği yapacağı şeklindeymiş. Buna göre Dünya’daki biyolojik çeşitliliği de göz önüne alarak evrende çok daha değişik materyal bileşimlerinin ‘hayat ve farkındalık’ taşıyıcısı olabileceğini öne sürüyorlar. Schwitzgebel ve Pober’in doğal olarak ortaya bıraktığı diğer soruysa yapay zekânın bilinç potansiyeli... Bilinç ve biyoloji kavramlarını birbirinden ayırınca yapay zekânın yani bilgisayar çiplerinin günün birinde bilinç denen cevheri içinde barındırabileceğini düşünmek daha anlaşılır oluyor.

Yazının Devamını Oku

Yapay zekâdan ebeveyn de oluyor!

5 Temmuz 2026
Ebeveynler için günlük tüyolar paylaşan anne influencer’lar (momfluencer) eşlerinden ‘daha verimli ve sorunsuz’ olduğu için yapay zekâ uygulamalarından yardım alıyor. Aslında bu akımın tabanında gerçek, derin bir toplumsal mesele var.

Anne ve influencer kelimelerinin kaynaşmasıyla ortaya çıkan ‘momfluencer’ kelimesi annelikle ilgili tüyolar paylaşan sosyal medya kullanıcılarını tarif ediyor. Ebeveynlik yaşamından günlük işlevsel tüyolar paylaşan, anneliğin zorlukları kadar estetiğini ve şefkatli hallerinide sergileyen kadınlar diğer anneler için ‘yalnız hissetmemenin’ en kestirme yolu ve yorumlarda dert ortağı oluyorlar. Şimdilerdeyse influencer anneler arasında hızla yayılan bir trend var: Yapay zekâ yardımcı ebeveynliği. İngilizcede ‘AI co-parent’ olarak anılan kavram, annelerin mustarip olduğu zihinsel yük ve görünmez ev işlerine karşı dijital kurtarıcı olarak konumlanmış durumda.

Yazıya sanki sadece erkekler okuyacakmış gibi başlamamın kolektif bilinçaltında bir yansıması mutlaka vardır... Çünkü yapay zekâdan medet uman annelerin temel sıkıntısı eşlerinden bekledikleri pratik veya duygusal desteği bulamamaları. Muhtemelen kadınların ev işlerinden başka bir şeye vakit bulamadığı arkaik zamanlarda ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ dendiği için ve kuşlar da bu geleneği göz önünde sürdürdüklerinden halen tüm dünyada ev içi organizasyonlar ve bilhassa çocuklarla ilgilenmek kadınların öncelikli işi olarak görülüyor. Lojistiğin yanı sıra çocukların uyku ve beslenme düzeniyle iş bitmiyor, sınıf arkadaşlarının doğum günlerinden aile büyüklerinin sağlığını takip etmeye kadar bir dolu iş kalemi, annelerin zihnine yığılıyor. Kadınlarınsa eşlerinden talep ettikleri lojistik, zihinsel ve duygusal desteği bulamamaları, hatta talep etmek durumunda kalmaları bile yükü artırıyor ve onları ‘yapay zekâ partnerler’e sığınmaya itiyor.

‘Duygusal denge için’

Kendisi de genç bir anne olan EJ Dickson’ın The Wired dergisinde yayımlanan makalesine göre ‘yardımcı-ebeveyn’ kavramını popülerleştiren ilk isimlerden biri Zürih’te yaşayan marka danışmanı ve influencer anne Lilian Schmidt. “Kızımı yatağa yatırmak her gün iki ila üç saatimizi alıyordu. Günün sonunda hepimiz o kadar bitkin ve hayal kırıklığına uğramış oluyorduk ki o ağlıyor, biz savaşıyorduk... ChatGPT’nin sunduğu tavsiyeler, daha önce [pediatristlerden ve uyku uzmanlarından] duyduğum her şeyin tamamen zıddıydı” diyen Schmidt, eşinden yakınmasa da yapay zekâ ebeveynliğini gündeme taşıyan ilk isimlerden biri olarak hızla influencer’lık makamına erişmiş. Ayrıca ‘ChatGPT’den nasıl ortak ebeveyn yapılır’ konulu bir eğitim paketi hazırlayarak konforunu paraya çevirme fırsatını da kaçırmamış.

Trendi yakalayan momfluencer’lar aracılığıyla hızla yayılan trendin en çarpıcı yanlarından biriyse yapay zekânın erkek partnerlere kıyasla daha ‘verimli ve sorunsuz’ bir yardımcı ebeveyn olarak pazarlanması. Kimi anneler yapay zekânın tükenmişlik hissi yaşamamasını, hiçbir zaman şikâyet etmemesini ve gecenin bir yarısı bile duygusal dalgalanmalardan uzak, anında rasyonel çözümler üretebilmesini marifet olarak sunuyor.

Sohbet botunu yardımcı ebeveyne dönüştürecek prompt’larını ve dijital eğitimlerini pazarlayan internet annelerinin bu konuyu bazen fazlaca dramatize etmesi bir yanda... Diğer yandaysa bu akımın tabanında gerçek, derin bir toplumsal mesele ve ilişkilerde yaşanan büyük hayal kırıklıkları var. ABD Çalışma Bakanlığı’nın 2022’de yaptığı bir araştırmaya göre çalışan kadınlar 1975 verilerine kıyasla ev işleri için haftada 13,5 saat ekstradan çalışıyor, çocuk bakımınaysa haftada 12,5 saat daha fazla zaman ayırarak geçmişe göre toplam yüzde 40 daha fazla çalışıyorlar. Aynı araştırmaya göre erkeklerin de 50 yıl öncesine kıyasla ev işleri ve çocuk bakımı için yüzde 50 daha fazla zaman ayırdığı görülüyor ancak bu durum annelerin daha fazla yük taşıdığı gerçeğini değiştirmiyor: “Eşimin ev işlerine yardım etmediğini söyleyemem çünkü ediyor. Ancak kadınlar ve anneler olarak sırtınızda taşıdığınız o kadar çok görünmez yük var ki, her şey sizin ellerinizde ve bu durum aslında çocuklarınızla geçireceğiniz zamanı sizden çalıyor” diyen Schmidt durumu şöyle özetliyor: “Yapay zekâyı çocuklarımla gerçekten daha fazla bir arada olmak ve duygusal olarak daha dengede kalabilmek için kullanıyorum; böylece stresli ve tükenmiş bir ebeveyn değil, havalı ve mutlu bir anne olabiliyorum.”

KISA KISA

Özel jetler ‘kıyamet alarmı’ olabilir mi?

Yazının Devamını Oku

‘Gazı var, freni yok!’ Yapay zekâyı kim durduracak?

28 Haziran 2026
Yapay zekâ şirketleri arasındaki rekabet Soğuk Savaş yıllarındaki silahlanma yarışına dönüşüyor. Claude’un şirketi Anthropic’in CEO’su Dario Amodei yakın zamanda “Yapay zekâ durdurulmalı” dedi ama birkaç gün sonra en güçlü modeli kullanıma açtı. Bu modeli yasaklayansa ABD Ticaret Bakanlığı oldu.

Yapay zekâ teknolojisinin üç büyükleri olarak anılan OpenAI, Gemini ve Claude medeniyetin gidişatını temelden değiştirmeye başlayan ürün niteliklerinin yanı sıra CEO’larının karakterleri ve politik duruşlarıyla da ayrışıyorlar: ‘Lobici sermayedar’ Sam Altman (ChatGPT/OpenAI),  ‘etliye sütlüye karışmayan’ Demis Hassabis (Gemini/ Google DeepMind) ve ‘etik savunucu’ Dario Amodei (Claude/Anthropic). Küresel yapay zekâ zirvelerinde Altman ve Amodei ile aynı masada oturmasına rağmen politik konularda Hassabis’in adını pek duymadığımızdan ötürü yapay zekâ etiği gündeme gelince Dario Amodei ve Sam Altman polaritesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Bunun en belirgin örneği geçen haftalarda yapay zekâ destekli savaş sistemlerine ilişkin Pentagon sözleşmelerine OpenAI’ın imza atması -ki buna balıklama atlama bile diyebiliriz-, diğer yandan Anthropic şirketininse etik anlamdaki çekinceleri ve itirazları nedeniyle ABD hükümetinin kara listesine alınması olmuştu. Daha güncel bir kutuplaşmaysa Claude’un yaratıcısı Dario Amodei’nin (etik konularda anlaşamadığı için OpenAI’dan ayrılıp Anthropic’i kurmuştu) bu ayın ortasında yaptığı “Yapay zekâ küresel ölçekte durdurulmalı” açıklamasıyla ortaya çıktı. Başlıktaki gaz-fren metaforu Anthropic’in kurucu ortaklarından Jack Clark’a ait. CEO Amodei’nin gündeme getirdiği konuya ilişkin Clark durumu BBC’ye şöyle özetledi: ”Sektörün bir gaz pedalı var ama fren pedalı yok.” Üstelik bunu söylediğinde araç çoktan ‘otoyolda basmaya’ başlamıştı...Sam Altman - Demis Hassabis - Dario Amodei

Bu ne yaman çelişki!

Anthropic’in CEO’su Amodei’nin bu çıkışını destekleyen en güçlü argümanı, aynı zamanda muazzam bir PR faaliyeti olarak kayda geçti: Mayıs 2026 itibariyle Anthropic’in yazılım veritabanına eklenen kodlar artık yüzde 70-90 aralığında Claude tarafından yazı-
lıyor. Yani Claude kendi kendini yenileyen bir yazılım robotuna dönüşmek üzere. OpenAI aynı şekil-
de yüzde 80 seviyelerinde, Gemini ise yüzde 75 oranında kendi kodunu kendisi yazıyor. Hızlanmaysa çarpıcı düzeyde çünkü 2025 başında bu oranlar yüzde 20-25 civarlarındaydı. Yapay zekâyı bilimkurgu filmlerindeki gibi kendi başına kararlar veren bir varlık olarak görmeye giderek ısınıyoruz. Peki, ‘Terminator’, ‘I-Robot’, ‘Transandance’, ‘Matrix’ gibi filmlerden hatırladığımız, yapay zekânın özerkliğini ilan edip insanlığı köle haline getirdiği distopik bir gelecek ihtimali olabilir mi? Paralel bir evrende belki, fakat bizim realitemizde sorun yapay zekânın ‘kötü birine’ dönüşmesi değil, çok hızlı hale gelmesi. İnsan medeniyetinin yapısal kurumları, altyapı şebekeleri, iş döngüleri, yaşam akışı belirli bir hızda ilerliyor. Sistemlerin çok hızlı biçimde yapay zekâya teslim edilmesi
‘Kontrolsüz güç, güç değildir’ sözünü akıllara getiriyor.

Anthropic’in CEO’sunun ‘küresel ölçekte yapay zekâyı duraklatma’ çağrısından sadece 4 gün sonra, yeni ve en güçlü modeli Fable 5’ı kullanıma açmasıda tartışmaları beraberinde getirdi. Üstelik bunun yapay zekânın en tehlikeli hali olarak nitelendirilen Mythos modelinin ‘kısıtlanmış sürümü’ olduğu bilindiği halde... Dünyadaki bütün siber güvenlik sistemlerini alt edebileceği söylenen Mythos’a erişim sınırlı sayıda Amerikan şirketine sunulmuştu. Anthropic

Yazının Devamını Oku

Sonunda vakit geldi mi?

21 Haziran 2026
ABD Başkanı Donald Trump’ın düğmeye basmasıyla ülkenin önemli kurumlarının UFO’larla ilgili belge ve bilgileri kamuyla paylaşılmaya başladı. Hemen ardından daha önce de bu fikirle ilgili önemli yapımlara imza atan Steven Spielberg’ün ‘İfşa Günü’ filmi vizyona girdi. Binlerce yıllık sır perdesi nihayet aralanıyor mu?

Dünya’da yaşayan herkesi yakından ilgilendiren ‘büyük ifşa’ sürecinin başladığını geçen ay duyurmuştuk. Onlarca yıldır gökyüzünde, yeryüzünde, hatta okyanus yüzeyinde görülen, uçan tanımsız cisimler, hava fenomenleri... UFO’ları gözler önüne seren ve onları uçurduğu düşünülen Dünya dışı varlıkları sorgulayan resmi ifşa süreci 8 Mayıs’ta ABD Başkanı Donald Trump’ın düğmeye basmasıyla başlamıştı. ABD hükümetinin yayımladığı belgeler ‘1947 Roswell Kazası’ olayından bugüne dek FBI, CIA, Pentagon ve NASA’nın arşivlerinde 80 yıldır saklanan binlerce fotoğraf, video, belge, tanık ifadeleri ve yazılı raporları içeriyor. 2022’de Pentagon’un ilk kez resmi olarak servis etmeye başladığı görüntülerle hızlanan ifşa sürecinde şimdiye kadar UAP’ler (açıklanamayan hava fenomenleri) öne çıkıyordu. Dünya’daki askeri araçların çok ötesinde manevra ve hız kabiliyetine sahip olan UFO’ların gökyüzündeki varlığı Amerika’da ulusal güvenlik sorunu olarak görülmelerine yetiyor... Trump hükümetinin war.gov/UFO adresinde yayımladığı belgelerin üçüncü sürümüyse geçen günlerde servis edildi. ‘Orb’ adı verilen, havada uçan renkli ışık kürelerinin göründüğü, sonuncusu 2025 Temmuz ayında kaydedilen videoların yanı sıra görgü tanıklarının detaylı anlatımları da paylaşıldı. İfşa sürecini takip eden ABD’li bir grup senato üyesi geçen hafta düzenledikleri basın toplantısında UFO’larla başlayan ifşa sürecinde artık ikinci aşamaya geçilmesi için çağrı yaptı. Dünya dışı zeki varlıkları konuşma vaktinin geldiği belirtildi. Evrende yalnız olup olmadığımıza dair binlerce yıllık sır perdesi nihayet aralanacak mı?

‘İfşalar derinleşsin’

Araştırmalara göre Amerikan vatandaşlarının yüzde 80’i önceki hükümetlerin yıllar boyu çok büyük sırları sakladığına emin durumda. Bunun sonucu olarak ifşaların derinleşmesi için sabırsızlar ve gerçekleri öğrenmek için seslerini fazlasıyla çıkarıyorlar. Geçen hafta ABD Senatosu’nun temsilcileriyle birlikte UFO’larla ilgili gizli bilgileri ‘fısıldayan’ eski hava kuvvetleri subayı David Grusch’un da bulunduğu bir grup siyasetçi basın toplantısı düzenledi. Filmleri aratmayan açıklamaların yapıldığı toplantının açılışını UFO belgeselleri yapımcısı James Fox gerçekleştirdi. “Bu fenomenin az konuşulan yönlerinden biri de görgü tanıklarının bu araçlarla bağlantılı ve insan olmayan bilinçli varlıklara dair bildirimler yaptığı, üçüncü türle yakın karşılaşmalardır” ifadelerini kullanan Fox; tartışmaların kapsamını UFO’lardan biyolojik, bilinçli uzaylı varlıklara doğru genişletti. Daha önceki açıklamalarında yeryüzüne düşen UFO parçalarını gözleriyle gördüğünü iddia eden eski hava subayı David Grusch ise yeni ifşa videolarında açıkça görülen orb’lar hakkında açıklamalar yaptı. Grusch havada tekli veya grup halinde hareket eden, seri manevralar yapabilen ışık kürelerinin Dünya dışından gelen ‘bilinçli plazmoidler’ (enerji varlığı) olduğunu öne sürdü. Bir gazetecinin Dünya dışı biyolojik varlıkların neye benzediği şeklindeki sorusunaysa “Bedeni olan, iki ayaklı yapının bir devamı” şeklinde yanıt verdi. Kürsüye gelen araştırmacı gazeteci Leslie Keanne’in “Yalnız olmadığımız bilgisi hiçbir hükümete veya orduya ait değildir; tüm insanlığa aittir” sözleri dikkat çekerken temsilci üyeler Başkan Trump’a ifşaların daha fazla derinleşmesi için çağrı yaptılar.

Geçen hafta gösterime giren Steven Spielberg’in son filmi ‘İfşa Günü’yle ABD hükümetinin yıllardır beklenen ifşa sürecinin aynı haftalarda başlaması manidar. Spielberg filmi 2023’te yazdığını ve çekimlerin 2025’in şubat-mayıs aylarında gerçekleştiğini anlatıyor. Zamanlamaysa hiç tesadüf değil.

Gerçeği öğrenince...

2017’den beri konuyla ilgili gelişmeleri gazeteci edasıyla yakından izleyen Spielberg, Pentagon’un açıklamalarından sonra film için düğmeye basmış. Uzaylıların varlığına inanıp inanmadığı sorulduğunda paranormal deneyimler hiç yaşamadığını yada UFO gibi bir şeyler görmediğini anlatan efsanevi yönetmen “Ancak yıllar boyunca öğrendiklerime ve tüm bulgulara bakarak yalnız olmadığımızı, aksine her zaman burada olduklarını söyleyebilirim” diyor. Hatırlarsanız birkaç ay önce de Barack Obama bir röportaj esnasında “Uzaylılar gerçek” deyivermiş, ardından konu büyüyünce ifadesini yumuşatmıştı.

 Kurguyla gerçekliğin paralel yaşandığı bu enteresan zaman diliminde göksel hadiselerin de gerçekleşmesi heyecanın dozunu artırıyor. İfşa dosyalarının son sürümünde orb’ların da olması bu fenomenin son yıllarda Dünya’nın farklı yerlerinde görülmesiyle ilişkili olabilir. FBI’ın kaydettiği raporlardan birinde orb’la yakın etkileşim kuran bir vatandaşın tanık ifadesi de var.

1 metre çapındaki ışık küresinin görülmemiş güzellikte bir kırmızı tonu olduğunu anlatan tanık dikkatli bakınca kürenin içinde, basket topu büyüklüğünde ve çok yoğun, güneş benzeri bir plazma küresi görüldüğünü anlatıyor. Orb bir süre havada asılı kaldıktan sonra yükselerek uzaklaşmış. Ayrıca geçen hafta ABD eyaletleri üzerinde büyük ses patlamalarına sebep olan, büyük parlama yaratan meteor geçişleri yaşandı. Sonuncusu da 15 Haziran’da 14 eyalette birden görülen meteor. Videolarda çok büyük hızla atmosfere giren, mavi-yeşil renkteki görkemli meteorun yere yaklaşmak yerine gökyüzünde düz bir hatta ilerlediği ve sanki uzaya geri dönermişçesine parçalanıp yok olduğu görülüyor.

Yazının Devamını Oku

Şifa bu maçlar, şifa!

14 Haziran 2026
Tam da Dünya Kupası maçlarının başladığı günlerde biliminsanlarından çok iyi bir haber geldi: Takım sporlarının müsabakalarını izleyenlerin depresyon oranı düşüyor. Üstelik statta olmanıza gerek yok, televizyondan bile spor izlemek bize iyi geliyor.

Şöyle bir söz vardı: “Antidepresan olarak futbol”... Başta futbol, basketbol, beyzbol, voleybol gibi takım oyunları için söylenen bu sözün doğruluğu herkesçe malum olmalı. Maça giden, maç izleyen insanlar, takımları kazansa da kaybetse de vücutlarındaki stresi azaltıyor. Şimdiyse nihayet bu fenomenin doğruluğu bilimsel araştırmalarla kanıtlandı. Futbolun ‘iyi geldiğine’ şüphe yok, üstelik kimi bulgular sanılandan daha ilginç.

Kısaca ‘maç’ diyelim; öyle doğal bir antidepresan ki, insan psikolojisine etkisini çok kapsamlı araştırmak mümkün: İngiltere’de Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı’nın direktifiyle başlatılan, Anglia Ruskin Üniversitesi tarafından yürütülen güncel araştırma, 15-80 yaş aralığındaki 7 bin 209 kişiyle gerçekleştirilmiş. Ülkedeki en kapsamlı araştırmanın kapsamına kasabalardaki amatör karşılaşmalar da dahil edilmiş. Bulgulara göre yılda en az bir maça giden kişilerin, gitmeyenlere göre kendi yaşamlarında daha çok tatmin oldukları, hayatı yaşanmaya değer buldukları ve diğerlerine göre daha az yalnız hissettikleri ortaya çıkmış. Güncel sonuçlar daha önce Japonya’da yapılan 21 bin kişilik bir çalışmayla, ABD ve çeşitli ülkeleri kapsayan bir başka araştırmayla da örtüşüyor. Hepsinin ortak noktası maç izleyenlerin depresyon oranının daha düşük çıkmasıyla birleşiyor. Stadyumun mahşeri enerjisi bambaşkadır... Fakat ekranda maç seyredenlerin de yine hiç izlemeyenlere göre genel olarak daha iyi hissettikleri doğrulanıyor. Üstelik izleme frekansı arttıkça depresif semptomlar daha da geriliyor.

Hormon kokteyli

90 dakika boyunca heyecanlanıp, üzülüp çılgınca sevinerek endorfin ve adrenalin dolu duyguları yaşayınca insan şifalanıyor elbette. Üstüne bolca dopamin ve kazandıktan sonra yayılan serotonin de işin kaymağı... Duygularını her zaman kolay ifade edemeyen birçok kişinin maç sırasında kendinden geçmesi de böylece rahat anlaşılabilen bir durum. İnsanların kendilerini genel anlamda iyi hissetmelerini (well-being) baz alan İngiltere’deki araştırmada ortaya çıkan en kıymetli bulguysa karşılaşmaları izleyen toplulukla ilgili. Maç seyreden ve takım tutan insanlar bireysel olarak yaşanan sağaltım ve deşarj olmanın ötesinde, bir grubun, topluluğun parçası olmaktan dolayı kendilerini iyi hissediyorlar. Hele ki milli takım... Bütün ülkeyi ve bir coğrafyayı kapsadığında, aidiyet duygusu gittikçe büyüyor, güçleniyor...

Biliminsanlarına göre bu ‘iyileşme’ insanın hayatta kalma ihtiyacıyla doğrudan ilgili. İnsan, sosyal varlık olarak bir topluluğun içinde aynı duygularla, benzer frekanslarla eşleşince kendini daha korunaklı ve bağlantılı hissediyor. Güzelliği de burada... Bugünden itibaren bir ay boyunca futbolda her duyguyu birlikte yaşayacağız... Ve sonunda, toplumca biraz kendimizi sağaltıp, birbirimize daha ‘iyi’ olup yine biz kazanacağız!

Düaliteye dikkat!

Yazının Devamını Oku

‘Robot’ demeyin, alınıyor! O bir ‘bedenlenmiş yapay zekâ’

7 Haziran 2026
Robotik dünyasındaki hakiki devrim ‘embodied AI’ (bedenlenmiş yapay zekâ) teknolojisinin zirveye ulaşmasıyla gerçekleşecek. Bunun medeniyetimiz için de büyük bir dönüm noktası olacağı şüphesiz. Tarihteki bu dönüm noktasının eşiğindeyiz.

Çevremizdeki insanların bazen ‘robot gibi’ davranmasına alışığız, kimi zaman kendimizi bile ruhsuz veya soğuk bir duygunun içinde robot gibi hissedebiliyoruz. İnsanların çalıştıkları işlerde robotlaşması, işverenlere verimlilik artışı olarak gözükebiliyor. İnsanın kendisi içinse maalesef anlam arayışının dibe vurması demek. Hayat akıp giderken sürekli tekrar eden, birbirine benzeyen görevleri yerine getirme çabası, insanı hayatının nereye akıp gittiği, bu gidişatın nereye varabileceği konusunda bulanık soruların içine gömebiliyor. Esasen bu soruların zihni kurcalaması sağlıklı; şayet yanıt bulma arzusu beraberindeyse... Fakat zihin, olanı kabullenmiş şekilde görevine devam ediyorsa, yaşam deneyimini ‘hayatta kalma’ çerçevesine sınırlandırmış demek oluyor. Adeta bir otomatik pilot... İşte tam bu noktada robotların devreye girmesi -günümüz teknolojisi sayesinde- gerçekten anlam kazanıyor.

Bütün dünya yapay zekâ ve sohbet botlarını konuşurken daha sessiz fakat çok derinden gelen bir güç yakında sahneye çıkmaya hazırlanıyor: Yeni nesil robotlar. Son yıllarda gördüğümüz, insansı mimiklerine ve akrobatik hareketlerine şaşırdığımız robotlar etkileyici olsalar bile halen bebek adımlarını atıyorlar. Robotik
dünyasındaki hakiki devrim ‘embodied AI’ yani ‘bedenlenmiş yapay zekâ’ teknolojisinin zirveye ulaşmasıyla gerçekleşecek. Medeniyetimiz için de büyük bir dönüm noktası olacağı şüphesiz. Ancak henüz vakit var, robotik firmalarının son modellerini yapay zekâlı diye sunmasına da aldanmamalı. Yapay zekâ isminin şimdilerde her seviye otomasyon sistemleri için kullanılan jenerik bir terim haline geldiğini -ve biraz sığlaştığını- kabul ediyoruz. Bedenlenmiş yapay zekâysa robotik bir makinenin, kendisini yöneten yapay zekânın kabiliyetlerine eş düzeyde mekanik beceriler sergileyebilmesine deniyor. Tesla robotları gibi popüler modeller, aslında sohbet botlarına ses veren, animasyon marifeti katan kinetik sanat eserlerinden fazlası değil. Atlas ve Unitree gibi gelişmiş akrobatik modeller de denge kabiliyetleriyle hepimizi etkiliyor ancak iki kelimeyi yan yana getir(e)miyorlar. Fiziki performanslarıysa aslında formundaki bir sporcunun sahip olduğu ‘zekâ, ahlak ve çevikliğin’ binde birine yaklaşmıyor.

Endüstriyel pencereden baktığımızdaysa bedenlenmeye başlayan yapay zekânın önünün açık olduğunu şimdiden görebiliyoruz. Geçen haftalarda bir Amerikan üniversitesindeki mezuniyet konuşmasında yapay zekâ için ‘Sanayi devrimiyle eşdeğerdi’ benzetmesi yapılmıştı. Bu doğru, öte yandan endüstri dünyası için de büyük bir devrimin gerçekleşmesi olası. ‘Sanayi Devrimi 5.0’ şeklinde etiketleyeceğim bu konuya ileride daha geniş değinmeye niyet ediyorum. Bugüne dönersek; dijital zekânın fiziksel dünyaya adım atması, yapay zekânın zamanla somut bir güce sahip olup maddesel dünyayı manipüle edebilmesi anlamına geliyor. İşte tarihteki o dönüm noktası... Ve tam girişindeyiz.

Filmler bize anlatıyordu

‘Matrix’, ‘Terminatör’ gibi bilimkurgu filmleri işin nereye varabileceğini 90’lardan beri distopik eğlencelerle bize anlatıyordu. Neyse ki Dünya’nın evrende kendi başına terk edilmiş bir gezegen olmadığını sezdiğim için hiçbir zaman öylesine karamsar olmadım. Medeniyetimizin anlamsız ve tekdüze işlerin tembelliğinden kurtulması, sisteme tutsak olmayan yetenekli nesillerle geleceğe geçmemiz ihtimali zihnime daha iyi geliyor. Yeter ki yapay zekâ ve robotların üzerinde doğru niyetli insanların yeterince tahakkümü olsun. Zaten mesele hiçbir zaman makineler değil, her zaman onları kimin kodladığı olacak.

KISA KISA

Yazının Devamını Oku

Bir de yapay zekâ faturasına hazır mıyız?

31 Mayıs 2026
Veri merkezlerinin yüksek maliyetleri nedeniyle yapay zekânın bedavaya sürdürülemez oluşu ‘kullandığın kadar öde’ sistemini mantıklı kılıyor. Ama yapay zekâ enerji veya su kadar basit bir meta değil. Üstelik başkalarının emeğiyle ve bilgisiyle üretilen bir hizmet.

Çok değil iki hafta önce, yapay zekânın (YZ) gelecekte elektrik sayacı gibi düzenli ödeme yapacağımız bir altyapı hizmetine dönüşebileceğini, şakayla karışık bir öngörü olarak yazmıştım. Geleceğin bu kadar hızlı yaklaşacağını gerçekten beklemiyordum! Birkaç gün önce OpenAI’ın CEO’su Sam Altman bir konuşması sırasında ‘yapay zekâ metre’ (AI meter) konseptini gündeme getirerek teknoloji dünyasında şaşkınlık yarattı ve yeni tartışmaların fitilini ateşledi. ‘Yapay zekânın astarı yüzünden pahalı mı’ sorusuyla başladığım yazımda gelecekte tıpkı elektrik, su, doğalgaz gibi merkezi ve herkesin eşit ölçekte erişebileceği, kamu hizmeti tadında bir yapay zekâ aboneliği fikrinden bahsetmiştim. Konsepti bilimkurgu tadında düşününce ilham vericiydi. Ancak Sam Altman işin kaymağını yine kendilerinin yiyeceğini belli edince biraz tat kaçırdı...

Washington’daki BlackRock zirvesinde konuşan Altman “Yapay zekânın elektrik veya su gibi bir kamu hizmeti olduğu ve insanların bunu bizden bir sayaç üzerinden satın aldığı bir gelecek görüyoruz” sözleriyle teknolojinin evrileceği yönü açıkça belli etti. Veri merkezlerinin yüksek maliyetleri nedeniyle yapay zekânın bedavaya sürdürülemez oluşu ‘kullandığın kadar öde’ sistemini herkes açısından mantıklı kılıyor. Ancak hizmetin özel şirketlerin tekelinde olması küresel eşitsizliğe yeni ve geniş bir katman ekleme riski barındırıyor.

Altman’ı eleştirenlerin tepki gösterdiği konuların başında tüm insanlığı ilgilendiren kararları, üretimi ve yaratıcılığı etkileyen, eğitimi yeniden şekillendirebilecek bilişsel potansiyelin ticari sayaç sistemine bağlanması geliyor. Sayaç fikri sistem olarak mantıklı çalışsa bile YZ, medeniyetimiz için enerji ve su kadar basit bir meta değil. Dünyadaki en gelişmiş bilişsel kapasiteye sadece parası yetenlerin ulaşacak olması sınıfsal uçurumları derinleştirme riski de taşıyor. Üstelik mühim bir etik mesele daha var: Yapay zekânın başkalarının emeğiyle, bilgisiyle üretilen bir hizmet olması.

Dil modelleri internette yıllardır var olan içeriklerle, yani yazarların, akademisyenlerin, gazetecilerin ve sanatçıların emeğiyle üretilen devasa veri kütleleriyle eğitildi. Yapay zekâ ücretsiz olduğunda bu konu nispeten daha az rahatsız ediciydi. Ancak insanlığın ortak mirası olan bilgilerin telifsiz şekilde hortumlanıp kâr amacıyla satılması, eleştirmenler tarafından ‘insanlığa ait verilerin çok büyük miktarda gasp edilmesi’ olarak nitelendiriliyor.

‘Neşe veya acıyı hissetmezler’

Hıristiyan âleminin lideri Papa 14. Leo, 25 Mayıs’ta ilk papalık genelgesini yayımladı ve teknoloji dünyasında büyük yankı uyandırdı. Latince ‘Magnifica Humanitas’ (Muhteşem İnsanlık) başlığını taşıyan, 80 küsur sayfalık tarihi belgeyi kürsüde okuyan Papa, algoritmaların insan onurunu ve varlığını değersizleştirme riskine karşı küresel toplumu uyardı. Genelgede makineler ve insan deneyimi arasındaki ahlaki farka dikkat çeken Papa “Yapay zekâlar deneyimlerden geçmez, bir bedene sahip değillerdir, neşe veya acı hissetmezler, ilişkiler yoluyla olgunlaşmazlar; sevginin, çalışmanın, dostluğun ya da sorumluluğun içsel olarak ne anlama geldiğini bilemezler” dedi.

Teknolojinin tanrısallaştırılmasını ve her şeyin veriye indirgenmesini modern bir Babil Kulesi sendromu olarak niteleyen Papa, insanlığın tektipleşme tehdidiyle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yapay zekânın kontrolsüz gelişimini geçmişteki nükleer tehditlere benzeten kritik bir çağrıda da bulundu: “Yapay zekâ artık silahsızlandırılmalı; onu bir tahakküm, dışlama ve ölüm aracına dönüştüren mantıklardan arındırılmalı.”

Yazının Devamını Oku