GeriUğur YILMAZ Entübeden yoğun bakıma
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor. Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.

Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

*
Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.
Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.

*
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.
Turizmin bölgedeki en yetkin isimlerinden olan Yazıcı’nın saptamaları ve umudu Bursa’da turizmin geleceğine inanan birisi olarak beni mutlu etti.
Umarım turizmin yoğun bakımı da kısa sürer.
Kalın sağlıcakla.

X

Konutta faiz beklentisi

Türkiye ekonomisinin önemli dinamiklerinden birisi, uzun yıllardır inşaat sektörü olarak görülür. İnşaatta özellikle konut piyasası, büyüme, istihdam ve ekonomi çarklarının dönmesi için önemli bulunur. Konut piyasası, adeta sistemin çarklarının yağlanması görevini görür.

Ancak konut piyasasında yine bir durgunluk hakim. Geçen yıl Mayıs ayına göre bir parça yukarıda olsa da, konut satışında ocak-mayıs arası düşüş gözleniyor. Ocak-Mayıs döneminde konut satışları bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 3,8 azalışla, 418 bin 79 olarak gerçekleşirken, ipotekli konut satışı yüzde 54,3 azalışla 75 bin 290, diğer satış türleri ise yüzde 27,0 artışla 342 bin 789 oldu. Bu dönemde ilk defa satılan konutlar yüzde 8,2 azalışla 127 bin 786, ikinci el konut satışları yüzde 1,8 azalışla 290 bin 293 olarak gerçekleşmiş durumda.
Bu rakamlara bakınca, yüksek faizin konut satışlarını olumsuz etkilediği açıkça görülüyor. İpotekli satışlardaki bunun bariz habercisi. Bu durum sıfır konut satışını da olumsuz etkilemiş durumda.
Hal böyle olunca çarkların yeniden yağlanması için piyasada konut satışında faiz indirimine gidilmesi de gündeme gelmiş durumda. Geçen yıl da, ciddi bir faizi indirimi olmuş ve rekorlar kırılmıştı. Benzer beklentiye giren emlakçılar şimdiden ev fiyatlarını yukarı çekmiş durumda. Elbetteki tek neden faiz düşüş ihtimali değildir. Fiyatlar inanılmaz artıyor. Günlük hayatımızda pahalılığı yaşayarak görüyoruz. Bu durum konut fiyatlarında diğer ürünlerde olduğu gibi yansıyor.
Konut satışlarının hızlanmasını çözüm olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum. Ancak, çarkların acil yağlamaya ihtiyacı olduğu da açık. Artık muhabbetlerimizin önemli bir kısmını fakirleşme oluşturuyor. Faizler düşse bile konut satışları nasıl etkilenir bu kez bilemiyorum. Çekilecek kredilerin geri ödemeleri de can yakıcı boyutlarda artık. Yeni gelir getirecek alanlar bulmalı ve bunu dışarı satarak döviz girdisi elde etmek zorundayız. Aksi fakirleşme devam eder.
Yine TÜİK’in verilerine bakarak söyleyelim, zengin daha zengin fakir daha fakir hale geliyor. Toplumun en fakir yüzde 20’sinin gelirden aldığı pay 2020 araştırmasına göre yüzde 6.2’den yüzde 5.9’a düşmüş durumda. En zengin yüzde 20 ise, sıkı durun, gelirin tam yüzde 47.5’inin sahibi. Anlayacağınız, geçici süreyle çarkları yağlamak değil daha dengeli gelir dağılımının olduğu bir ülke yaratmak önemli. Aksi halde her yıl aynı sorunu yaşar ve aynı çözümleri üretiriz.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Entübeden yoğun bakıma

Pandemi ile yatıp pandemi ile kalkıyoruz. Ancak bazı sektörleri görünce, üzüntüm artıyor.

Büyük sıkıntı içindeler. Bunların başında hiç kuşku yok ki turizm geliyor. Ulaşımdan konaklamaya, yeme içmeden eğlenceye kadar sektör, zaman zaman tamamen kapanmış, zaman zaman da yüzde 30 kapasite ile çalışabilmiş durumda.
Geçen hafta Güney Marmara Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Yazıcı ile konuşma şansım oldu. Yazıcı pandeminin sektörü nasıl vurduğunu rakamlarla gayet net açıkladı. Durumu özetleyen kelimeler de pandemi gerçeğine uyar nitelikteydi. Yazıcı, “Sektörün entübe olduğunu, şimdi yoğun bakıma geçtiklerini” dile getirdi. Bursa’da, çok sayıda 5 yıldızlı otelin kapılarını kapadığını da ifade eden Yazıcı, deneyimli personellerinin de, en az yüzde 40’ının evlerinde oturduğunu söyledi. Yazıcı, bu personelin kısa sürede görev başına döneceğinden de emin değil. Ayrıca otellerin el değiştirdiğine ilişkin duyumlarımızı da doğruladı Yazıcı.

Devletten SSK, stopaj, KDV ve Türkiye Tanıtım ve Geliştirma Ajansı paylarının bir yıl süreyle faizsiz erelenmesi talepleri olduğunu da ifade eden Yazıcı, 2019 sonundaki rakamlara ancak 4-5 yılda ulaşabileceklerini de ifade etti.
Ancak Yazıcı hiç de karamsar değil. Kültür ve Turizm Bakanı’nın sektörden gelmesinin avantajlarından bahseden Yazıcı, “Turizm Bakanımızla her zaman görüşebiliyoruz. Hem acenta, hem otel tarafını biliyor. Bir şey söyleyince bizi anlıyor” diyor.

Yazıcı, Bursa’da Büyükşehir Belediyesi’nin doğru işler yaptığını da kaydederek, “Endonezya, Malezya, Pakistan ve Hindistan gibi büyük pazarlarda fark yarattılar. Pandemi sonrası göreceğiz. Bu yıl Rusya ve Ukrayna’dan da Bursa’yla ilgeliniyorlar. Rusya’dan Bursa’da otel bakanlar yüzde 6. Bu yeni bir şey” dedi.
Yazıcı 2021 sonbaharında V çıkışı da bekliyor sektörde. Aşılamayla birlikte büyük bir sıçrama öngörüyor. Elbette yaşanan durumdan ders alınıp yeni bir anlayışla işe koyulmak gerektiğini de belirtiyor. Çok umutlu, ülkeler çeşitlendikçe Bursa’da ortalama oda ücretinin artacağını, yeni otoyolla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya kısa süreli ziyaretlerin de çoğalacağını yakın gelecekte göreceğimizden hiç kuşkusu yok.

Turizmin bölgedeki en yetkin isimlerinden olan Yazıcı’nın saptamaları ve umudu Bursa’da turizmin geleceğine inanan birisi olarak beni mutlu etti.

Yazının Devamını Oku

Tarım kalkınırsa Türkiye kalkınır

Huyumuzdur, birileri bir şeyler söyler ve bizler de bunu araştırmadan doğru kabul eder; buradan başlarız sözlerimize. Türkiye’nin kalkınmasının sanayi, hatta katma değeri yüksek sanayiden geçtiği söylenir. Doğrudur. Ancak söyleniş biçimi, sanki başka hiçbir alanın önemi yokmuşçasınadır. Oysa ki dünyada kalkınma, önce tarımsal modernizasyon ve verimlilikle gelmiştir.

Dünya ticaretinin bir numaralı aktörü ABD’nin, aslında aynı zamanda dünyanın en önemli tarım ülkelerinden biri olduğunu düşünemeyiz bile. ABD ile Çin arasındaki Trump döneminde yaşanan ticaret savaşının önemli nedenlerinden birinin, ABD’li soya üreticileri olduğunu bilmeyiz ya da düşünmeyiz. ABD’nin GSMH’sı içinde yüzde 1 gibi bir yer tutmasına rağmen tarımsal üretimin değeri 180 milyar dolarlara yakındır (Bizim toplam ihracatımız kadar neredeyse). Bunun da çok büyük bir kısmını ihraç eder. Elbette ithalatı da çok yüksektir ama yine de tarımda, artı da kalmayı başarmıştır. ABD’den katbekat küçük olan Hollanda, tarımsal ihracatta dünya 2.’sidir. 17 milyon nüfus ve 41 bin km2 yüzölçümü ile bir başarı hikayesidir, Hollanda’nın gerçekleştirdiği. Hollanda 100 milyar dolar civarında tarımsal ihracata sahiptir.

*
Gelelim 4 mevsimi yaşayan cennet ülkemize. Bitkisel ve hayvansal toplam tarımsal üretimimiz 549 milyar lira düzeyindedir. Bugünkü kurla 64 milyar dolar civarında. Bunun da 17-18 milyar dolarını ihraç edebiliyoruz.
Yani olması gerekenin çok ama çok altında. Tarımdaki verim artışının hem Türkiye’yi zenginleştireceği hem gerek bilgi birikimi, gerek kültürel dönüşüm gerekse sermaye birikimi ile zenginleşmeyi katlayacak bir çarpan etkisi yaratacağına kuşku yok.
Hatta bu konuda çok iddialı öngörüleri olan isimler de var. Bunlardan biri de Feyz Çiftliği Sahibi Sencer Solakoğlu. Solakoğlu, geçen hafta online düzenlenen 18. Kalite ve Başarı Sempozyumu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin sadece yaş sebze ve meyvede 200 milyar dolarlık üretim yapabilecek potansiyeli olduğunu ifade etti. Solakoğlu, tarımı bir memleket meselesi olarak gördüğünü net bir şekilde dile getiriken, tarımsal kalkınmanın sanayiye yansımasını da şu sözlerle dile getirdi:
“Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde metrekare fiyatı 1000 dolar civarında. 30 dönüm için 30 milyon dolar toprağa para yatırmanız gerekiyor. Bunun en büyük nedeni ise işgücünün şehirlerde bulunması. Başka ülkelerde sanayici toprağa para vermiyor. Türkiye’nin kalkınabilmesi için paranın toprağa değil argeye aktarılabilmesi gerekir. Dağ eteklerine verimsiz araziye fabrika kurulduğunda, burada çalışacak işgücü bulunabilmesi için önce tarımın kalkınması gerekir.

*

Yazının Devamını Oku

Etkisel ya da tepkisel

İçinde yaşadığımız toplumu iyisiyle kötüsüyle kabul edip sevmekten yanayım.

Diğer türlüsü içinden çıkılamaz bir psikolojik ve sosyal sorun olarak görünür bana. Kendini sevmeyen insanın, başkasını sevemeyeceği gibi içinde yaşadığı kültürden nefret eden birinin de, kendisinden nefret ettiğine, hadi nefret değilse de kendisiyle sorunları olduğuna inanırım. Nasıl ki, kişiliğimizde zaman zaman öne çıkan bazı özelliklerimiz varsa, yaşadığımız toplumda da öne çıkan özellikler vardır. Bazılarını severiz bazılarını ise görmek ve duymak bile istemeyiz.
Kendimizi ve yaşadığımız toplumu sevmemek ne kadar kötüyse, kendini ya da yaşadığı toplumu aşırı sevmek de bir o kadar kötüdür. Aslında ikisi de hastalıklı bir ruh halinin farklı yansımalarıdır.
Son yıllarda karşıma çok fazla çıkar oldu bu durum. Kutuplaşmanın hızla arttığı bir dönemde yaşıyoruz.
*
Bu durum da kendimizden farklı gördüğümüz kişi, siyasi grup, toplumsal yapıya karşı düşünce ve tavrımızı da keskinleştiriyor. Hal böyle olunca kendimiz olmaktan çıkan, ya da kendimizin en ilkel ve karanlık noktalarındaki haliyle tepkiler veren insanlara dönüşüyoruz.
Çok uzun yıllardır etkisel düşünmek ve tutum almaktan yanayım. Tepkisel bir insan olmanın çok kolay ama bir o kadar basit ve cahilce kaldığı ortadadır. Yaşadığımız toplumda tepkisel insan popülasyonu artınca, toplumun kendisinin verdiği kollektif kararlar da tepkisel olabiliyor. Hatta toplumu bu tepkisellik üzerinden güdülemek de kolaylaşıyor.
Bizim gibi olmayan hain, düşman, kötü, cahil, kendini beğenmiş vs... olabiliyor. Bunu kutupların her iki tarafına da uygulamak mümkün.

Yazının Devamını Oku

Yeni Haliç vakası

Gazeteciler arasında söylenen bir şey vardır. Türkiye’de bir günde yaşanan olaylar İsveç’te bir yılda olmaz diye.

Haberci açısından zengin bir ülkeyiz. Ancak bu, her zaman mutluluk veren bir şey olmuyor elbette. Bu sözü, dinamik, sürprizlere açık bir ülkede, canlılığı hissetmek için kullansak da bazen çoğunlukla bilinmezliğin, kuralsızlığın, kötü sürprizlerin, plansızlığı tanımlamak maksadıyla kullanırız.
Hep güzel ülkemiz sözüyle avutuyoruz kendimizi. Güzel olduğu kesin de, beslenmesi yanlış, alkol ve uyuşturucu kullanan, iyi uyumayan, dinlenmeyen ve yeterince su içmeyen güzel bir kadın gibi Türkiye. Böyle devam ederse eskiden ne kadar güzelmiş denilecek.
Türkiye’nin kendini koruması gerektiğini doğa bize çok açık anlatıyordu bir süredir. Ama anlayana.

Evet Marmara Denizi’nden ve artık çok duymaya başladığımız müsilajdan konuşalım bu hafta. İstanbul Alibeyköy’de doğdum büyüdüm. Çocukluğum Alibeyköy, Haliç kıyısı ve Eyüp civarında geçti. Haliç kıyısındaki fabrikaların suyu nasıl öldürdüğüne de, fabrikaların yıkımına da, temizleme çalışmalarına da tanıklık ettim. Ancak Bedrettin Dalan döneminde 1980’lerin ortalarında başlayan temizleme çalışmaları halen devam ediyor. Yani ölen halici diriltmek için önce fabrikalar taşındı ardından temiz su akıtıldı ve dipten çamur çıkarıldı. Yani neredeyse 40 yıla yakın bir süredir devam eden bir süreç. Böyle giderse Marmara Denizi’nin de sonu benzer olacak. Bazı hocalara göre ise, Marmara Denizi’nin ölümü çoktan gerçekleşti. Umarım yanılıyorlardır.

Lafı uzatmak istemiyorum. İçim acıyor. Haliç’i yaşamış biri olarak, kaçınılmaz son yaklaşıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Türkiye’nin yaklaşık 67 bin kilometrekarelik bir yüzölçüme ile yüzde 8,5’ine karşılık gelen Marmara Bölgesi’nin nüfus açısından, 25 milyon ile Türkiye nüfusunun yüzde 30’unu barındırdığını söylersem olayın vehameti ortaya çıkar sanırım. Marmara Bölgesi’nin kendisi Haliç olmuş durumda. Bursa kadar bir büyüklüğe sahip Marmara Denizi, bu nüfus ve sanayi yoğunluğunu kaldıramaz. 1991’de 12 milyon civarında olan bölge nüfusu, 30 yılda 2 kattan fazla büyümüş. Çanakkale 1915 Köprüsü ve Osmangazi Köprüsü ile bir çemberle dolanacak oto yol projesiyle, yoğunluk daha da artacak. Acilen Marmara’daki sanayi ve insan yoğunluğunu azaltacak projeler geliştirilmeli. Yoksa kaybedecek çok şeyimiz olacak.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Nerede kalmıştık?

Öyle görünüyor ki gelecek kış artık kapanmaların olmayacağı bir dönem yaşayacağız.

İngiltere, ABD ve İsrail’deki aşılama uygulamalarında başarı bize gösterdi ki, Türkiye’nin yaptığı anlaşmalardaki aşıları alabilmesi halinde, gelecek kış aylarında toplumsal bağışıklığı yaşayacağız.

Ancak gelecek kışa kadar, önümüzde geçmemiz gereken bir yaz ve sonbahar var. Yaz ayları malum turizm açısından çok önemli. Buradan gelecek dövizlere ihtiyacımız var. Ayrıca çok bunaldık. Bu bunalmanın etkisiyle kendimizi sokaklara attık bile. Geçen hafta İstanbul’da bulundum. Pandemiye ilişkin farklı olan iki şey maske ve kapalı yeme içme mekanlarıydı. Onun dışında aynı trafik ve aynı insan kalabalığı vardı. O nedenle aklıma pandemi başlarken ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sözleri aklıma geldi. Geldiğimiz noktada değişiklikler yaşansa da genel olarak çok şey eskisi gibi olacak sanırım. Ayrıca olmasını da arzu ederim. İnsan, telefonun ucunda, ekranın karşısında sosyal hayatını sürdürebilen bir yaratık değil. Dokunmak, mimikleri görmek sosyalleşmemizin ayrılmaz parçası. Bazen dalga geçmek için kullandığımız evlendirme programlarındaki elektrik alamadım sözü de aslında doğru bir yerde.

Eğer yaz ve sonbaharı yüksek aşılamayla atlatırsak birbirimize sarılacağımız soframızı paylaşacağımız soğuk kış günlerini keyifle yaşayacağız umarım. Peki o zaman iş dünyası, sosyal yaşamımızda neler olacak? İşte orada gözlemlerim eskiye hızlı bir dönüş olacağı yönünde.
Türkiye süreci eksiklerine rağmen hiç de fena götürmedi. Böyle de devam ederse pandemiden hem en az zayiatla atlatan ülkeler içinde olacağız, hem de buradan kendimize yeni bir sıçrama imkanı da yaratabiliriz. Ekonomide, turizmin de gelecek yıl tam olarak kendine gelmesiyle, hem döviz girdisi artacak, hem istihdam artacağı için işsizliğin yarattığı sosyal ve ekonomik sorunlar da ortadan kalkacak.

Ayrıca pandemin sürecinde anlaşılan Çin’e bağlı tedarik anlayışının da değişmesiyle, Türkiye artan taleplerin de merkezleri içinde yer alacak. Bunu iyi değerlendirebilen bir Türkiye, ekonomik ve sosyal yapısında da bir üst lige çıkabilir. Yeter ki biz aşılamalarla, pandemiden kurtulalım ve önümüze gelen fırsatı iyi okuyalım. Elbetteki bu fırsatı ülke çıkarına değerlendirebilmek için liyakatla çalışacak kişilere görev vermek de önemli. Ben önümüzü aydınlık görenlerdenim. Güzel günlerin çok da uzakta olmadığına inanıyorum. Ekonomik alanda yaşanacak olumlu gelişmelerin sosyal hayatımızı da güzelleştireceğini düşünüyorum. Artık tünelin ucundakinin trenin farı değil, gün ışığı olduğuna inancım tam.
Kalın sağlıcakla.

Yazının Devamını Oku

Karbon düşmanımız değil

Bir süredir küresel ısınma, iklim değişikliği, Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi konularda kafa yoruyor ve bunu yazılarıma yansıtıyorum.

Ekoloji, biyoloji ya da çevre ile ilgili bir eğitim almadım ancak içinde yaşadığımız kürenin, biyolojik çeşitlilikle dengede kalabileceğini de görebiliyorum. Bu konularla ilgili karşıma çıkan konuşmalara, toplantılara, belgesellere kayıtsız kalamıyorum. Bugün de size Netflix’de izlediğim bir belgeselden bahsetmek istiyorum: Kiss the Ground (Yeri ya da toprağı öp diye çevirebiliriz).

İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bugüne kadar hep karbon salımından bahsettik (Hoş çoğu yerde salınımı deniliyor ama lütfen salımı demeye gayret edelim. Sallanan değil, salınan bir şeyden bahsediyoruz). Karbonu kötü çocuk ilan ettik. Aslında karbondan yapıldığımızı unuttuk. Karbonun, ağırlıklı olarak ait olduğu yerin dışına çıkmasıydı bizi endişelendiren. Karbonun çoğu toprağa aitken, gökyüzünde çoğalması dengemizi altüst ediyor. Ve biz bu nedenle salımdan bahsediyoruz. Yani karbonu gökyüzüne salmayalım diyoruz. Üretim ve tüketim faaliyetlerimizde bunu engellemeye çalışıyoruz. Oysa karbonu salmayı engellemeye çalışırken, sera gazını emme yeteneğine sahip en büyük güç olan toprağı göz ardı ediyoruz.

İşte bahsettiğim belgesel, bir yandan toprağın sera gazını emme yeteneğini anlatırken, diğer yandan toprağı da nasıl yok ettiğimizi, acı bir şekilde ortaya koyuyor. Yani bizler ne kadar karbon salımını ortadan kaldırmak için uğraşsak da, eğer toprakla ilgili bir çabamız yoksa çözüm bir noktada tıkanıyor. Belgeselin bir yerinde şöyle diyor: “Toprağı düzeltirsek sorunlarımızın çoğunu düzeltiriz. Sağlıklı toprak, sağlıklı bitki üretir, sağlıklı bitki, sağlıklı hayvan, sağlıklı insan, sağlıklı su ve sağlıklı iklim.”

Belgeselde beni en çok şaşırtan şey, toprağın sürülmesine ilişkin bölümdü. Toprağı sürmenin ne kadar yanlış olduğunu, bunun erozyona neden olduğunu, hayretle izledim. Ayrıca sanayi tarzı tarımsal üretimin, doğaya nasıl zarar verdiğini de gördüm.

Çözüm olarak yenileyici tarımı öneriyor belgesel.
Toprağın yaşadığını, kimyasal ilaç kullanımın verdiği ağır tahribatı da ortaya koyan belgeselde, erozyonun yaratacağı sorunlara da yer verilmiş. Örtüsüz toprağın yaratacağı sıcaklık farkı ve yağmuru uzaklaştırması da da dile getiriliyor. Dünyanın üçte ikisinin çölleştiği bunun da göçlere neden olacağı, hatta 2050 yılında 1 milyar insanın doğduğu yerleri terk edeceği ifade ediliyor. Küresel ısınmanın bir diğer sonucu da bu olacak sanırım. Hayvancılığın da kapalı çiftlikler şeklinde değil de otlatma yöntemiyle yapılmasının karbon salımını nasıl düşüreceği de anlatılıyor. Bu kadar detay yeterli sanırım. https://kissthegroundmovie.com/ sitesini de ziyaret edin derim.

Gökyüzündeki karbon ayak izimiz, su ayak izimiz konuşulurken aslında büyük sorun olan toprak ayak izimiz de gündeme gelmeli ve tarımsal üretim şekillerini bir kez daha gözden geçirmeliyiz.

Yazının Devamını Oku

Yerli turist için işler zor

Tam kapandık sanıyordum. Sürekli basın kartı sahibi olduğum için sokağa çıkma yasağından muaf olanlardanım. Ancak ona rağmen gerekli olmadıkça evde kalmayı tercih ediyorum.

Geçen hafta arabamla kısa bir şehir turu attığımda kapanamadığımıza ben de canlı tanıklık ettim. Artık insanları sokaklardan uzak tutmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumda.

Mesafe, maske ve temizlik eyvallah; ama kapanma artık olmuyor. 17’sinden sonra bir daha insanları içeri sokmanız neredeyse imkansız. Hoş zaten şu an da öyle gibi. Sadece bir araya gelecek mekanların olmaması, vaka sayılarında olumlu bir gelişmeye neden oluyor.
17 Mayıs’tan sonra ise açılma başlayacak ama nasıl?

Bilinmezleri çok. Aşılama istenen düzeyde gitmiyor. Umut aşıda toplumsal bağışıklık için aşılamanın yüksek olması umuluyordu. Devam eden düşüş umalım ki tekrar tırmanışa geçmesin. Ancak, kendimden de bildiğim gibi bu kapanışın ardından kendimize bir tatil sunmak istiyoruz.

Okullar 2 Temmuz’da kapanacağı için planlar bu tarihe göre yapılıyor. Ve birkaç gündür tatil seçeneklerine bakıyorum. Açıkçası en büyük enflasyon sanırım turizmde yaşanacak gibi. 5 yıldızlı otellere yanaşmak hiç de öyle kolay değil. 3 kişilik bir ailenin her şey dahil 5 yıldızlı bir otelde temmuz ayı içinde konaklaması 10 bin liralardan başlayıp 40 bin liraya kadar çıkıyor.

Açıkçası en az 15 bin lirayı gözden çıkarmanız şart. Yok ‘ben aparta giderim’ ya da ‘ev kiralarım’ diyorsanız, onun için de en az 3-5 bin lira konaklama ücretini kenara koymalısınız. Yemesi içmesi, yolu o da size 7-8 bin liraya patlayacak haberiniz olsun. Geçen sene kalabalıktan uzak apart tutarak yaptığımız tatili bunun yarısı bir maliyete gerçekleştirdiğimizi söylersem sanırım tatilde enflasyonun açıklanın çok üstünde olduğu ortaya çıkar.

Anlayacağınız orta ve alt gelir grubundakilere bir de pandemiden kaynaklanan gelir kaybı da eklenince bu sene tatil zor gibi. Köyü olanlar onunla avunsun. Yazlığı olanlar da şanslı olduklarına bir kez daha dua etsin. Yıllarımızı geçirdiğimiz Burhaniye’deki yazlık sitede bile günlük ev kirasının 500 lira olduğunu duyunca bu işin bu sene çok zor olacağına bir kez daha kanaat getirdim.

Turizm, Türkiye için olmazsa olmaz bir sektör. Hem istihdam hem doğal kaynak bolluğu hem de döviz girdisi açısından. Umarım yerli turistin gidemediği yerleri yabancı turist doldurur da döviz girişi olur. Bizler bir yıl daha özendiğimiz tatillere uzaktan bakmaya razıyız.

Yazının Devamını Oku

Yeşil dolarlar için yeşile uymak zorundayız

Geçen haftadan söze devam edelim. Büyük kapanmanın ilk günlerindeyiz.

Pandeminin başlamasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Hala uyum sorunu yaşıyoruz. Gözüne ışık tutulmuş tavşanlar gibiyiz geçen bir yıla rağmen. Ancak sanayi ve iş dünyası, tüm bu bilinmezlik içerisinde, sorunları tespit etme ve onları çözme gücünü bir şekilde buluyor. Birkaç yıl önce, dijital dönüşümle başlayan, sanayicinin çağa ayak uydurma çabasına, şimdi Avrupa Yeşil Mutabakatı da eklendi.
*
Halkımız gelişmenin çok da farkında değil. Ancak sanayici, ürünlerini satacağı piyasanın taleplerini anlamak ve ona göre üretmek zorunluluğunun farkında. İş dünyasıyla ilgili sivil toplum örgütleri çalışmalarına başladı. TÜSİAD ve BUSİAD Yeşil Mutabakatı ana gündem konusu yaptı bile. Türkiye’nin 1. ve 2. SİAD’ı olan bu iki örgüt, üyelerini Yeşil Mutabakat noktasında bilgilendirmek için art arda online seminerler düzenliyor. İki SİAD da olayının çok yönlü oluşunun farkında. Bu işin sadece üretenlerin çözemeyeceğini biliyor bu örgütler. Artık devletin ve halkın da yeni ekonomi biçimine göre kendisini konumlandırması gerektiğinin farkındalar. Devletten yeni duruma göre stratejik olarak yapılanmasını isterken, halkın da, özellikle geri dönüşüm konusunda duyarlılık göstermesini bekliyorlar.
Sanıldığı gibi yeşil ekonominin, büyümeyi olumsuz etkilemesi değil, aksine yaratacağı yeni potansiyelle başka bir boyuta taşıması da beklentiler arasında. Yeşil ekonominin, ortadan kalkacak üretim biçimlerinin doğuracağı ekonomik ve istihdam kayıplarını, yaratacağı yeni potansiyel ile bertaraf etmesi de umulanlar arasında.
*
Açıkcası, küresel ısınma tehdidini savuşturmak için son 10 yılın içinde olduğumuz gerçeğiyle doğan Yeşil Mutabakat, aslında zorlayıcı olsa da dünyamız için bir can simidi oldu belki de. Artık Avrupa’ya ürün satıp gelir elde etmek isteyenler mecburen daha az karbon salımı gerçekleştirmek zorunda olacaklar. Başlıkta da söylediğimiz gibi doların yeşiline ulaşmanın yolu yeşilci yaklaşımdan geçiyor artık.
Çok da güzel bir zorlama aslında. Sanayiciler, üretim yapılarını doğrusaldan döngüsele çevirmeye mecburlar. Kısa süre içinde döngüsel ekonomi kavramı hayatımızın ayrılmaz parçası olacak. Bir üretimin artığı başka bir üretimin girdisi olmak zorunda olacak. Nasıl evlerdeki aydınlatmalarda tungsten lambalardan önce tasarruflu ampüle ardından da LED’e geçtiysek, tüm ürünlerde geri dönüşüm ve uzun kullanım sürelerine alışacağız (Reklamlarımızda bile görmeye başladık. İhtiyacın varsa al deniliyor artık). Umarım öyle olur. Böylece sadece fiziki dünyamızı değil, iç dünyamızı da kurtarabiliriz belki. Daha üretici olabiliriz. Z kuşağı ve Alfa kuşağı umudumuz.

Yazının Devamını Oku

Mutabık mıyız?

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), 2020’nin şimdiye kadar kaydedilen en sıcak 3 yıldan biri olduğunu bir raporla açıkladı.

Konuya duyarlı olanlar detaylarını da okumuştur kuşkusuz. Kasırga, sıcak hava dalgaları, sel ve orman yangınları gibi aşırı hava olaylarının, dünya genelinde en yüksek seviyelere ulaştığı ifade ediyordu haberde.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, raporun açıklanmasının ardından düzenlediği basın toplantısında, 2020’nin sanayi öncesi döneme göre, 1,2 santigrat derece daha sıcak olduğunu belirterek, “uçurumun eşiğindeyiz” uyarısı yaptı.
Paris İklim Anlaşması hedeflerinin karşılanması için “zamanın hızla tükendiğine” dikkati çeken Guterres, iklim değişikliğinin gıda güvenliğini de tehlikeye attığını söyledi. Guterres, iklim değişikliğiyle mücadele ve yeşil ekonomiye geçişin ise 25 milyon istihdam yaratacağını ifade etti.
Çok iç karartıcı. Sık sık bu konu üzerine fikirlerimi paylaşıyorum. Dünya için son 10 yıl vurgusu yapılıyor. Bugünlerde önlem almayı başaramazsak, 2030’lardan sonra insanlık büyük bir karmaşanın içine düşecek.

Bunu uzun süredir gören AB, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı hayata geçiriyor. Bu Mutabakat, sık sık karşınıza gelecek artık. Daha önce ISO, CE Belgesi, gümrük birliği, yalın üretim gibi kelimeler nasıl kulaklarımızdan eksik olmuyorsa, gelecek 10 yıl da Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı duymaya devam edeceğiz.
Ekonomik alanda faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşları, dijital dönüşümün ardından artık önemli ölçüde bu konuya eğilmeye başladı bile.

Ülkemizde gönüllü kuruluşlar bu tür tarihi dönemeç noktalarını çok hızlı yakalıyorlar. Gelecek yılların, küresel ısınmaya karşı mücadele yılları olduğunu görüyorlar. Yaşadığımız coğrafyada üretimin bu gerçeğe göre yapılması gerektiğinin farkında pek çok sanayici.

Örneğin kumaşlar inceldi bile. Yakında ülkemizin en güneyi değil belki de daha kuzeyi tatil açısından daha cazip hale gelecek. Ayrıca afetler artık inşaat ve sigortacılık gibi faaliyetlerimiz için belirleyici olacak. Ama ekonomik açıdan en el yakanı elbette Avrupa Yeşil Mutabakatı olacak. Uyum için hızla hazırlanan büyük firmalar var. STK’larda bilgilendirme çalışmaları tam hız devam ediyor. Ancak ulusal bir stratejimiz var mı? Meçhul.

Yazının Devamını Oku

Umut hep var

Vaka sayısı 60 bini geçti. Dünya sıralamasında ilk üçteyiz. Hatta nüfusa oranlayınca belki de birinci.

Her şey 1 Mart’a kadar iyiye gidiyordu aslında. Açılınca saçıldık da. Kimse beklemiyordu bu kadarını. Aşı da iyi gidiyor düşüncesiyle, bir ferahlama geldi 84 milyonumuza da.
20 milyon doza yakın aşı yapıldı. Ama istenilen olmadı. Aksine, baharda çığ yaşadık. 5 binlerde olan vaka sayısı 12 kat birden arttı 45 günde. Sağlık çalışanları artık avaz avaz bağırıyorlar. Halk bir yandan korkuyor, diğer yandan bir yılı aşan daralmışlığına söz geçiremiyor.
*
Çözüm çetrefilli. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Bu satırların yazarının da haliyle. Kimisi sadece tıp biliminin gerçekleriyle hareket etmeyi savunuyor, kimisi ekonominin gerçekleriyle. Kimi bana bir şey olmazcı, kimi aman ha yıllarca benden uzak durucu.
Şimdi 15 günlük bir kısmi kapanma sürecinin içindeyiz. İşimiz kolay değil. Kara bulutlar tepemizde ve önümüzde. Ancak umut da, o kara bulutların arasından zayıf da olsa kendi ışığını bize gösteriyor. İnanmamız gerekiyor. İnsanlık bu zorluktan yara alsa da kurtulacak. Elbette sıkmaktan ağzımızda diş kalmayacak ama yaralı da olsak bu savaş bir şekilde sona erecek.
Umudumuz 15 günde yaşanacak gerileme ve aşılamada. Daha fazla aşılama ile toplumsal bağışıklığın sağlanmasında umudumuz. Ancak onun için de aşı gelmesi gerekiyor. Önümüz yaz. İnsanları evde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Karar alıcıların da işi zorlaşıyor. İki ucu pis değnek.
*

Yazının Devamını Oku

Dünya fakirleşirken

Geçen hafta Forbes Dergisi, dünya dolar milyarderleri listesini 35. kez açıklandı. Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar misali konuşalım biraz.

 

Malum pandemi ile birlikte dünya ekonomisinin küçülmesi bekleniyor. Wikipedia’dan aldığım verilere göre, 2019’da 87 trilyon dolar olan dünyanın gayri safi yurtiçi hasılası, 2020’de 84 trilyon dolara düşecek görünüyor.
Peki dünya milyarderleri de aynı şekilde gerilemiş mi? Hayır. Listede, geçen yıl 2 bin 95 olan milyarder sayısı, bir yılda üçte bir oranında artarak 2 bin 775’e çıkmış durumda.

Artan sadece milyarder sayısı da değil üstelik. Milyarderler bir yılda servetlerini de yüzde 65’e yakın oranında artırmış. Bir yılda, dolar milyarderlerinin serveti 8 trilyon dolardan, 13.1’e çıkmış.

ABD’de milyarder sayısı 724 ve onu 690 milyarderle Çin izliyor. ABD milyarderleri, bir yılda 1.5 trilyon dolar daha zenginleşmiş ve servetleri 4.4 trilyon dolara çıkmış durumda. Türkiye’nin miyarder sayısı ise 27.

Listenin ilk 10’unda 6, ilk 100’ünde 23 teknoloji milyarderi var. Dedim ya zenginin çenesi züğürdün çenesini yorar. Ellerim tuşlara basarken, aklım da bu uçurumu hayal ederken yoruldu. Kendimi bir kumar salonunda ya da saadet zinciri içinde hissediyorum. Birileri zenginleştikçe zenginleşiyor, dünya ise fakirleşiyor. Artık pasta da büyüyemiyor. O nedenle midir bilinmez, dünya dışına bile bakıyorlar, teknolojiden kazanan zenginler.

Dünya tükeniyor. Çıkıştan önce son 10 yıl diyenler bile var. Ama birileri daha da zenginleşiyor. Üstüne üstlük, ihtiyaçlar hiyerarşisinde daha ilk basamakları halledememişken insanoğlu, iletişim, sosyalleşme, eğlence, satın alma yöntemi gibi teknoloji işleri yapanlar büyüdükçe büyüyor. İnsanlar eskiden temel ihtiyacını bilir ve onu talep ederdi. Artık, temel ihtiyaçlarını bilse de onu gidermek yerine farklı sosyal gerekçelerle kendisini var etmenin peşine dönüyor.

Gençlik yıllarımda, kahvelerde kıt kanaat geçinen insanların yabancı lüks sigara içmeleriyle ilgili verilen örneklere gidiyor aklım. Aynı şeyi şimdi, bütçesini aşan cep telefonu kullananlar yapıyor. Sosyal medyada üç takipçisi olan ama sürekli paylaşımda bulunanlar var şimdi de. Gerçek ihtiyaçlarımız değil statü arayışımız tüketimimizi belirliyor. Gittikçe söylenen gerçekleşiyor. Hepimiz tüketici oluyoruz. Duygularımız yönlendiriliyor, isteklerimiz şekilleniyor.

Yazının Devamını Oku

Sahalarda görmek istediğimiz hareketler bunlar

Bursa denilince, sanayi, otomotiv, tekstil, ihracat, futbol, termal, Uludağ ve padişah türbelerinin ardından akla tarım geliyordur sanırım. Ancak, Bursa hala sanayinin yanında ciddi bir tarım kenti. Özellikle meyvecilikte sanayi gibi çalışan meyve bahçelerini görebilirsiniz.

Hektar üzerinden gidersek 1 milyon 88 bin 638 hektar olan Bursa’nın yüzölçümünün yaklaşık üçte biri tarım arazisi. 347 bin 90 hektar. Orman alanı 486 bin 304 hektar, yerleşim ve sanayi ise sadece 177 bin 384 hektarda.
Bursa’yı başta Uludağ olmak üzere dağlar hala koruyor. Hala kurtarabileceğimiz bir kentimiz var. Hele hele tarımsal üretimden para kazanılabileceği anlaşılırsa tarımsal üretimi artırmak ve tarımsal alanları korumak da o kadar kolay olur. Bursa hayvancılığı da içine alan tarımsal üretimde Türkiye 11.’si. Tarımsal üretim değerimiz 2019 verilerine göre 9 milyar 596 milyon 82 bin TL’yi buluyor. Aslında bitkisel üretimde daha iyi durumdayız. Burada, 6 milyar 214 milyon 237 bin lira ile 7. sıradayız.

*
Meyvede de durumumuz parlak. Armut, ahududu, böğürtlen, sofralık zeytin şeftalide birinci sırada, ayva ve nektarinde ikinci, ceviz, incir ve erikte 3. sırada kendine yer bulabiliyor.
Hal böyle olunca hem yeşil bir kentte yaşamak, hem hayatın en temel ihtiyaçlarından olan gıdada bolluk yaşamak, hem de bu bolluğu ihracata kanalize etmek ve böylece bu konuda marka olabilmek için yerel yönetimlere büyük işler düşüyordu. Sağolsunlar, tarım ve gıdanın önemini anlamış durumdalar. Önce Nilüfer Belediyesi geçen yılı tarım bu yılı da gıda yılı ilan etmişti. Bursa Büyükşehir Belediyesi de Tarım AŞ. kanalıyla tarıma özel önem verdiğini gösteriyordu. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, geçen hafta toplam 25 milyon liralık bir fidan kampanyasının startını verdi.

*
Özellikle üzümsü meyveler konusunda lider olmak amacıyla başlattıkları ‘kaliteli ahududu yetiştiriciliği’ ve ‘yaban mersini yetiştiriciliği’ projeleriyle çiftçilerin yüzünü güldürdüklerini dile getiren Başkan Aktaş, “Bugüne kadar 650 bin fidanı üreticimiz ile buluşturduk. 2021 yılı itibariyle yaban mersini ve ahududu yetiştiriciliği projelerimize ek olarak aronya, böğürtlen, gojiberry, çilek ve lavanta yetiştiriciliği projelerimizi de uygulamaya koyuyoruz. Bu kapsamda üreticimize her yıl 1.5 milyon fide ve fidan desteği vereceğiz. Böylece 2023 sonu itibariyle 750 futbol sahası büyüklüğünde alanda 5 milyonu aşkın fide ve fidan kentimizin tarımına kazandırılmış olacak” dedi. Aktaş, 5 milyon fidan için yapılacak 25 milyon liralık yatırımın yarısının Büyükşehir tarafından sübvanse edileceğini, kalan yarısının ise ürününe göre çiftçilerden hasattan hasada birkaç vade ile alınacağını vurguladı.

Yazının Devamını Oku

Yeşil sınır bizi zorlayacak

Küresel ısınma, dijital dönüşüm, pandemi derken, “Yeşil Ekonomi ve Avrupa Yeşil Mutabakatı” bu yılın önemli gündemini oluşturacak gibi.

Uzun bir zamandır konuşulan şeyler artık dönülmez noktaya yaklaştıkça, aniden hayata geçmeye başlıyor. Hürriyet Bursa’da ilk yazım, “Çevreye Duyarlı Konaklama Tesisleri” projesi kapsamında verilen “Yeşil Yıldız” uygulamasında, Bursa’nın durumunu anlatan bir yazıydı. 2016 sonlarıydı. O günden bugüne sık sık çevre, yeşil konusunda yazı yazıyorum. Geldiğimiz nokta artık en önemli sorunun da çevre olduğunu ortaya koyuyor.

*
BUSİAD’ın düzenlediği bir online toplantıda Eskişehir Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cengiz Türe, 2050 yılında böyle gidersek 2.5 dünyaya ihtiyacımız olduğunu vurguluyor. Bugünde kalsak bile yarım dünyaya daha ihtiyaç var üstelik. Ama bunun böyle gitmeyeceği de açık. Artık en büyük ihracat pazarımız AB, önümüze yeşil bir sınır koyuyor. İhracatımızın neredeyse yarısını AB’ye yaptığımızı düşünürsek çok dikkatli olmamız gerekiyor. Üstelik sadece şirketinizin çevreci olması bile sizi kurtaramayacak. Tedarikçilerinizin karbon emisyonları da çok ama çok belirleyici olacak. Üstelik bu yaz adım adım başlayacak Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın ilk dalgaları. Bilinmeyenleri çok. Ticaretin sınırlamasının nasıl olacağı merak konusu. Karbon emisyon ticaretinin nasıl işleyeceği de.
Fırsatı da barındırıyor elbette yeni durum. Aynı toplantıda Hüsamettin Çoban, coğrafi yakınlık, genç nüfus, otomotiv ve tekstil gibi gelişmiş sektör tecrübeleri ile yenilenebilir enerji kaynaklarına ulaşımın artılarımız olduğunu ifade ediyor.
Ancak yine de işimiz kolay değil. Yine Prof. Dr. Türe’nin verdiği bilgilere dönersek, 2000 yılında ekolojik ayak izi indeksine göre, biyolojik kapasitemiz 1.8 kha (küresel hektar), ekolojik ayak izimiz ise 2.9 kha olmuş. Yani 0.9 ekolojik açık yaratmışız. Yani dünyadan yemişiz. 2016 daha vahim 1.5 kha’ya düşen biyolojik kapasite karşısında 3.4 kha’lık bir ekolojik ayak izi. Yani -1.9 kha’lık açık.

*
Bitmiyor. Yale Üniversitesi’nin araştırmasına göre ise, Çevresel Performans İndeksi^nde 2016’da 99. sırada olan Türkiye 2018’de 108. olabiliyor.

Yazının Devamını Oku

Aziz Hoca’dan mektup var

Aziz Sancar adını, 2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’nü almasıyla birlikte duymayan kalmadı. Ancak daha sonra yaptığı açıklamalar ve Ödülü Anıtkabir’e bağışlaması bizim duygularımızı daha da okşadı elbette.

Aziz Sancar, kendisini var eden şeyin Cumhuriyet ideali olduğunu her fırsatta dile getirmeyi bildi. Mardin Savur’da, 8 çocuklu ailenin 7. çocuğu olarak dünyaya gelip Nobel Ödülü’ne ulaşmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi bilen o idi ve Türk Halkına da elinden geldiğince anlattı.
*
Bir röportajında gençlere, “Atatürk’ün başlattığı devrimleri, Atatürk’ün bilime verdiği önemi hiç unutmamak ve Atatürk’ün söylediği “Cumhuriyeti biz kurduk. Cumhuriyeti sizler yaşatacaksınız ve Cumhuriyeti yaşatmanın tek yolu bilim yapmaktır”sözünü hiç unutmamaları gerektiğini söylemek isterim” diyen Prof. Dr. Sancar, ödülü neden Anıtkabire bağışladığını ise şu sözlerle dile getiriyor:
“Başka nereye koyayım. Atatürk ve Cumhuriyet’in bilimsel devrimlerine çok şey borçluyum. Düşünün bir; Sakarya Savaşı’nın en çetin günleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde eğitim reformu üzerine tartışılıyor. Çünkü biliyor Atatürk, bu ülkede eğitim ön plana çıkarılmazsa bir yere varılamaz...
Bu Nobel’i ülkemin gençlerine adıyorum, bu Atatürk’ün ve Cumhuriyetin madalyasıdır, madalyayı Ata adına aldım, Ata’ya aittir ve yeri de Ata’nın yanıdır.”
Yani Aziz Sancar, cumhuriyet ve Atatürk’ün, bilim, özgürlük, aydınlanma, eğitim, gelişme, değişim gibi pek çok anlamı barındırdığını bize ifade etmekten hiç geri durmadı. Nobel Ödülü’nü alınca da durmadı Sancar, kendi ifadesiyle günde 12 saat laboratuvarında çalışmayı sürdürüyor.
Bunu da Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin 15. ÇEK Ödül Töreni’ne gönderdiği mektuptan öğreniyoruz.

Yazının Devamını Oku

Mart kapıdan baktırsın...

Mart ayı temkinli olma ayıdır.

Umudu barındırır; ama geri dönüşleri de. “Mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır” sözü, ne de güzel anlatır durumu.
Bu kez durum biraz daha farklı. Sadece doğanın uyanmasını, cemreleri, nevruzu değil, pandemiden kısmen özgür kalmayı da kutlayabilmeyi umuyoruz mart ayında. 1 Mart 2021, pandemide yeni bir tarihi kavşak olarak yerini alacak. Geçen yıl mart ayında başlayan, zaman zaman ferahladığımız ama bir türlü sonlandıramadığımız Covid-19 virüsüyle mücadelemizde yeni bir tarihi.

Artık yerel kararlar alınacak, kapanma ya da açılmaya ilişkin olarak. Karar alıcıların işi çok ama çok zor olacak. İnsanları evlerinde tutmak gittikçe zorlaşıyor. Son bir aydır bunu herkes hayatının içinde yaşayarak görüyor.

Marketler, hafta sonu hafta içinden daha kalabalık. Parklar dolup taşıyor. Bir tek restoranlar kapalı. Bir de araçla yola çıkanlar dikkatli davranıyor, polise yakalanmamak için. Onun dışında sokağa çıkmak gayet normal artık. O halde bu gerçek üzerinden bir formül de şart sanırım.
Kapalı mekanları, hiç değilse aşılamada biraz daha yol aldıktan sonra açsak bile, açık havada yapılabilecek etkinliklere biraz daha sıcak bakmak gerek herhalde. İnsanımız bunaldı. Sosyal ihtiyaçlarımız, görünmeyen virüs tehlikesine karşı tavır almamızı zorlaştırıyor. Dikkatli ama biraz nefes aldıracak önlemler de şart doğrusu.

Dünyada işler iyi gitmiyor. Türkiye günlük bulaş rakamında, 25 Şubat tarihi itibariyle 11. sırada yer alıyordu. Aynı gün toplam ölüm sıralamasında ise 18’inci. Milyon kişi başına ölümde ise 75. sırada bulunan Türkiye’de işler ne çok iyi, ne de kara yas kara kışlık bir durumda.
Hayat devam ediyor. Bir yıldır korku, endişe ve umutsuzluk yaşayan milyarlarca insan var. Biraz ferahlamaya herkesin hakkı var. Mart kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırmasın; ama en azından kapının eşiğinde de oturabilelim artık.

Yazının Devamını Oku

Son düzlükteyiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Beştepe Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen İklim Değişikliğiyle Mücadele Toplantısı’nda şu sözleri kullandı geçen hafta:

“Eskiden bir felaket olduğunda, durup soluklanacak, kendimizi toparlayacak bir aralık bulabiliyorduk. Ancak şimdi daha yaşadığımız şeyi tüm boyutlarıyla anlayamadan, yeni bilinmezliklerle karşılaşıyoruz... Son dönemeçteyiz. Elimizde, gidişatı olumlu yönde değiştirebilecek son on yılımız var. Ve bu fırsatı değerlendirebilecek son nesiliz.”
Prof. Dr. Ali Demirsoy da katıldığım bir toplantıda 2035 yılından sonra insanoğlunun katliamlar göreceğini ve bunun nedeninin küresel ısınma olacağını ifade etmişti.

Son birkaç yıldır katıldığım toplantılarda bir şekilde iklim değişikliği, küresel ısınma, yeşil ekonomi konuları hep karşıma çıktı. Ancak sürecin sanki biraz daha uzun olacağını sanıyordum/sanıyorduk. Öyle değilmiş son bir yılda iyiden iyiye ortaya çıktı.
Dünya, geri dönülemez bir noktaya hızla ilerlerken acil önlemler alınmaya çalışılıyor.
ABD’nin başına Joe Biden gelir gelmez, iklim değişikliğiyle ilgili politika farklılığının açıklamasını da yaptı. Eski Dışişleri Bakanı John Kery’i bu iş için görevlendirdi. Biden, koltuğa oturduğu hafta, iklim değişikliğiyle mücadelenin, yönetiminin en önemli önceliklerinden biri olduğunu vurguladı ve “ABD dış politikası ve ulusal güvenliğinin ana unsurlarından biri” ifadesini kullandı. Biden, “İklim değişikliği varoluşsal bir tehdit ve gözümüzün önünde cereyan ediyor. Artık daha fazla bekleme lüksümüz yok, acilen harekete geçme vakti” mesajını verdi.
Biden petrol şirketleri yerine yenilenebilir enerjiyi destekleme kararlılığını vurgularken, kamunun sahip olduğu tüm araçların temiz ve elektrikli olanlar ile değiştirileceğini de ifade etti.

ABD’de yönetimle birlikte iklim değişikliğine bakış da değişirken, bu konuda uzun zamandır hassas olan AB, işi daha da ileri götürüyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı son günlerde sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mutabakatın Türkiye için de sonuçları olacak. Karbon emisyonu konusunda sınırlamalara uymayan ürünlerin AB’ye girişi mümkün olmayacak. Hazırlıklar buna göre yapılmaya başlandı bile.

Yazının Devamını Oku

Yunuseli üzerine

Malum bir kentte yaşıyoruz. Hem de öyle sıradan bir kentte değil üstelik.

Tarihi geçmişi çok güçlü, doğanın nimetleriyle bezenmiş bir kentte. Ancak, böylesine çekici bir kente ilgi de öylesine büyük oluyor. Düşünün, 30 yılda bir milyon 600 binden, 3 milyon 100 bine çıkan bir nüfus. Neredeyse ikiye katlanmış bir Bursa.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını 6 milyonluk bir İstanbul’da geçirmiş birisi olarak, gelinen noktanın vahametini görüyorum. Bursa da aynı hızla yol alıyor.
Son Yunuseli tartışmaları da, Bursa’nın güçlenmek ve kıymetli bir şehir olmak niyetine çok da yakın olmadığını gösteriyor. Bursa, obeziteyi büyümek olarak görüyor. Şekerin büyük haz veren o duygusu gibi büyüdükçe büyüyor. Her yere binalar dikiliyor.
Bir kenti büyük yapan, bu unsurlar değil oysa. Elbette belli bir nüfus büyüklüğü gerekiyor ancak kent kimliğini içselleştirmek ve onu korumak hepsinden önde geliyor.

*

Gelelim Yunuseli meselesine. Yunuseli’nin Havaalanı olarak kullanılmasını isteyenlerdenim. 10 yıldan fazla zamandır, Bursa gibi bir kentin hava ulaşımının bu kadar kısıtlı olmaması gerektiğini hem deneyimlerimle, hem de araştırmalarımla yazdım.
Yenişehir’in nasıl hareketlenebileceğini, Yunuseli’nde nasıl uçuş olabileceğini dile getirdim.

Yazının Devamını Oku

Karbonunuz az gıdanız güvenli olsun

Son 5-6 yılın konusu malum, küresel ısınma, karbon salımı, çevresel sorunlar ve bununla doğrudan bağlantılı olarak tarım ve gıda.

Toplumsal dönüşümler tarihi, insan ihtiyaçlarını giderme metotlarındaki değişimlerin de tarihi aslında. Avcı toplayıcılıktan, tarım toplumuna, oradan sanayi toplumuna ve şimdi de dijital topluma evrilirken, üretim yöntem ve imkanlarının değişmesi bizi de geliştirdi/değiştirdi.
Ancak değişmeyen bir şey var ki, Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ilk basamakta yer alan fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi. Bunu gidermeden bir sonraki basamakları inşa etmeniz mümkün değil. İnsanlığın gelişimiyle, bir yandan tarımsal üretim artıyor, diğer yandan insan sayısı. Hal böyle olunca, üretilen gıdanın insanlara yetmemesi ya da üretilen gıdanın güvenli olmaması durumuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Geçen hafta katıldığım iki toplantının ana teması, karbon salımının gelecek ekonomik ilişkileri belirleyecek olması ve gıdaydı.
İlk toplantı online olarak BUSİAD tarafından düzenlenen Çekirge Toplantısı’ydı ve burada TÜSİAD eski Genel Sekreteri Bahadır Kaleağası, 2050’ye kadar yeni teknolojik gelişmeler olmazsa insanlığı iyi bir durumun beklemediğini söyledi. Kaleağası, ayrıca demokrat, yeşil, dijital ve sosyal olunmasının şart olduğunu da ifade etti. Yani insanlık yeni bir dönüşüm evresine giriyor. O hırçın tüketim ve kazanma hırsının kenara koyulması artık şart. Yoksa dünya da yok olacak.
Bu saptamayı görenler, yerelde de önlemlerini kendilerince alıyorlar kuşkusuz. Nilüfer Belediyesi uzun zamandır, çevreci ulaşım, yenilenebilir enerji, tarım ve gıda konusunda kafa yoran bir anlayış içindeydi. 2020’yi tarım yılı ilan eden Nilüfer Belediyesi, bu yıl ise gıda temasını tercih ederek, doğru bir çalışmaya imza atmış görünüyor.
Bu satırlarda sık sık tarıma, gıda güvenliği ve güvenilir gıdaya ilişkin yazılara yer vermiştim. Bu anlamda Bursa’nın en gelişmiş ilçesi olan Nilüfer’in, aynı zamanda bir tarım alanı olduğunun unutulmaması mutluluk verici.

*

“Herkes için eşit, ulaşılabilir, sağlıklı gıda” sloganını benimseyen Nilüfer Belediyesi, bir yıl boyunca çok sayıda projeyi hayata geçirmeyi de planlıyor. Bence, farkındalık yaratması bile yeterince kıymetli. Ancak, Nilüfer Bostan Satış noktalarının artırılacak olması ve NİLKOOP çalışmalarının çok daha etkili olabileceğini düşünüyorum.

Yazının Devamını Oku