‘Sultan’ın yeniden ‘dönüş’ü

Türkan Şoray, 1972’de ‘Dönüş’le yönetmenliğe adım atmıştı. Kamera arkasına en son 1981’de geçen ‘Sultan’, ‘Uzaklarda Arama’yla tam 34 yıl sonra yeniden, yönettiği bir filmle seyirci karşısına çıkıyor.

Türkan Şoray’ın sinema iklimimizdeki yerini tarife, bilmem gerek var mı? Yok kuşkusuz; belki bir hatırlatmaya soyunulabilir. 100 yılı aşkın geçmişe bakıldığında birçok dönemin ilk elden tanığıdır o. Sadece tanığı değil, bu coğrafyadaki sinemasal mirasın yarına, hatta sonsuza taşıyacağı çok kıymetli kimi yapıtların da unutulmaz yüzlerinden, karakterlerindendir. Başta ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ olmak üzere ‘Vesikalı Yârim’, ‘Acı Hayat’, ‘Dila Hanım’, ‘Sultan’ gibi yapımlar kuşkusuz Şoray’ın varlığıyla kıvamını bulan, sinemamızın tarihine düşülmüş özel notlardır.

 

Sadece kamera önünde değil, arkasında da yer almıştır Şoray. 1960’ta oyunculuğa adım atmıştı, meslekteki 12. yılında yönetmenliğe de soyunarak ‘Dönüş’ü çekti. Sonrasında ‘Azap’ (1973), ‘Bodrum Hâkimi’ (1976) ve ‘Yılanı Öldürseler’ (1981) geldi. Sinemamızın ‘Sultan’ı tam 34 yıl sonra tekrar kamera arkasına geçerek bu hafta salonlarımıza uğrayan ‘Uzaklarda Arama’yı çekti. Film, şehir merkezindeki yerini kaybederek ‘Uzaklar’ adlı kasabaya taşınan Barones Pavyonu sakini bir grup kadının, yörede yaşadıklarını anlatıyor. ‘Uzaklarda Arama’, daha çok neşeli bir ton tutturmaya çalışırken zaman zaman da hüzünlü sahneler içeriyor. Öykünün tabanında ise karşı tarafı anlama, empati, hoşgörü gibi kavramlar var. Lakin bütün bu kâğıt üzerindeki niyetler peliküle aktarılırken teorideki etkisini sinemasal anlamda pek bulamamış. Filmin teknik anlamda problemleri yok ama öykü kimi yerlerde problemli, senaryo da halledilememiş yerler ve anlara sahip.

 

 ‘Sultan’ın yeniden ‘dönüş’ü


Oyunculuklarda ise Mustafa Uğurlu, Kaan Urgancıoğlu ve Sevda Erginci, kadrodaki diğer isimlere göre daha bir öndeler. Bir de minik Emirhan Oktay... Yağmur Ünal ise sanki rolüne pek oturmamış gibi...


Sonuç? ‘Uzaklarda Arama’yı Şoray adına yeniden sahalara dönme yolunda coşkulu bir heyecan, özel bir motivasyon olarak düşünelim ve çekeceği yeni yapımlara bakalım derim...

 


Uzaklarda Arama

Yönetmen: Türkan Şoray

Oyuncular: Mustafa Uğurlu, Sevda Erginci, Fırat Tanış, Mehtap Bayri, Ekin Türkmen, Kaan Urgancıoğlu, Yağmur Ünal, Goncagül Sunar, Aslı Samat, Esra Ergün, Elif Ataka, Emirhan Oktay
Türkiye yapımı

 

 

Bu köprü Oscar’a gider...


Steven Spielberg imzalı ‘Casuslar Köprüsü’, ‘Soğuk Savaş dönemi’nde yaşanan bir ‘casus takası’nı anlatıyor. ‘Herkes için hukuk’ temasını da dert edinen yapım, muhtemelen ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Senaryo’ gibi dallarda Oscar’a aday olacak.

 

Robert Redford’un 2011 tarihli çalışması ‘The Conspirator’ (bizde ‘Suikastçı’ çevirisiyle oynamıştı), Lincoln suikastının ardından son derece zor ve çetrefilli bir davayı üstlenen genç bir avukatın verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Filmin temel derdi özetle ‘Herkes için hukuk’tu. Steven Spielberg’ün bu hafta salonlarımıza uğrayan son filmi ‘Casuslar Köprüsü’nde (‘Bridge of Spies’) öykü, ‘The Conspirator’la neredeyse birebir aynı sularda yüzen meseleler eşliğinde açılıyor ve uzun bir süre ‘Herkes için hukuk’un derdine düşüyor. Sonrasında ise ait olduğu zaman dilimine yani ‘Soğuk Savaş dönemi’ne özgü bir casusluk filmi izliyoruz...

 

‘Sultan’ın yeniden ‘dönüş’ü


Önce konu diyelim: 1957... FBI, bir süredir takip ettiği Rus kökenli İngiliz vatandaşı Rudolf Abel’i evine düzenlediği operasyonla gözaltına alır. Suçu casusluktur. Sistem, suçun hukuki açıdan tescillenmesi yolunda bütün dünyaya “Adaletli bir yargılama sonucunda bu karara vardık” mesajı verme niyetindedir. Abel’in savunması tanınmış bir sigorta avukatı olan James Donovan’a verilir. Tecrübeli bir hukukçu olan Donovan (ki ‘Nürnberg duruşmaları’nda da görev almıştır), temel ilkeler çerçevesinde davayı üstlenir. Ne var ki karar çoktan verilmiştir ve hukuk, özellikle ‘komünist casuslar’ için pek de geçerli değildir. Donovan, kendince bir gerekçe öne sürerek müvekkilinin hiç değilse idam cezası almaması için çabalar. Ki bu çabası, yakın gelecekte önemli bir takas olayında karşılığını bulacaktır...


Yine ‘Uçak düşürme’ vakası!


‘Casuslar Köprüsü’, James Donovan’ın 1964 tarihli anılarını derlediği ‘Strangers on Bridge: The Case of Colonel Abel and Francis Garl Powers’ adlı kitaptan beyazperdeye uyarlanmış. İşin senaryo kısmında ise İngiliz oyun yazarı Matt Charman’ın yanı sıra Coen Kardeşler’in isimlerini görüyoruz. Spielberg, kendine özgü, tıkır tıkır işleyen, görsel açıdan zengin kadrajlarla dolu anlatımının karakterler boyutunda da özellikle Rudolf Abel karakteri çok iyi çizilmiş. Donovan’ın müvekkilini bir hainden ziyade ülkesine ve prensiplerine sadık bir asker olarak algılaması ve de kişisel ilişkisini de bu düzlemde kurması, Abel’in de avukatını ‘Dik duran adam’ olarak tanımlaması filmin öne çıkan detaylarındandı. Belki filmin ilk bölümüne bakarak şu yoruma da ulaşabiliriz; Spielberg başta Rosenberg vurgusu olmak üzere dönemin anti-komünist havasını hâkim alan genel paranoyayı çok iyi resmediyor, öte yandan Abel karakteri üzerinden de bir anlamda ‘Öteki’yi anlamaya ve anlatmaya çabalıyor.


Filmin ikinci yarısında asıl mesele olarak karşımıza çıkan U2 casus uçağı pilotu Gary Powers vakası ve Amerikalı ekonomi öğrencisi Frederic Pryor’ın Doğu Alman yetkililerce tutuklanması meselesi (bu bölüm kurgusalmış), filmin ritmini bozuyor ve benim gibi asıl olarak öykünün ‘hukuksal’ argümanlarına dikkat kesilmiş seyircinin bu bölümlerde, futbol diliyle söylersek ‘dinlenerek oynaması’na neden oluyor. Ayrıca ikinci bölümde iş Doğu Almanya tarafına taşınınca kimi sahnelerde ‘tarafsızlık’ yitiriliyor ve öykünün ABD kısmında ‘komünist’lere saygı duran bakış, ‘deplasman’da bildik klişelerle flört ediyor (başta ‘işkenceci’ KGB olmak üzere). Berlin Duvarı’nın örülme aşaması sinemasal açıdan güzeldi ama duvar üzerinde hayatını kaybedenlerle New York’ta telleri atmayan çocuklar arasındaki ‘kolerasyon’ da yine filmin kendi içindeki dengesini kaybettiği bölümlerdendi.


Ana performanslara göz atarsak: Tom Hanks, Donovan’da kariyerindeki en iyi performanslardan birine imza atıyor. Amerikalı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi o James Stewart, Gary Cooper ve Gregory Peck türü ‘nezaket sahibi, ılımlı’ rollerle karşımıza gelen aktör geleneğinin günümüzdeki uzantısı. Lakin ‘Casuslar Köprüsü’nün oyunculuk açısından en pırıltılı yanı Rudolf Abel’de izlediğimiz Mark Rylance’dı. İngiliz aktör o kadar iyi oynuyor ki bu performansıyla sanırım Oscar’larda ‘En iyi yardımcı erkek’ dalının en büyük favorisi olacak.


Sonuç? Kâğıt üzerinde John Le Carre romanlarına yakın gibi duran ‘Casuslar Köprüsü’, muhtemelen ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Senaryo’ dallarında Oscar’a aday olacakmış gibi görünüyor. Bu arada Türkiye ve Rusya arasındaki uçak düşürme krizinin yaşandığı bir haftada benzer bir meselesi olan filmin gösterime girmesi de ilginç bir rastlantı olsa gerek.

 


Casuslar Köprüsü

Yönetmen: Steven Spielberg

Oyuncular: Tom Hanks, Mark Rylance, Amy Ryan, Alan Alda, Austin Stowell, Sebastian Koch, Will Rogers, Peter McRobbie
ABD yapımı

 

En iyi 5 Tom Hanks filmi


FORREST GUMP (1994)
Yönetmen:
Robert Zemeckis


PHILADELPHIA (1993)
Yönetmen:
Jonathan Demme

CAST AWAY (2000)
Yönetmen:
Robert Zemeckis

BIG (1988)
Yönetmen:
Penny Marshall

ER RYAN’I
KURTARMAK (1998)
Yönetmen:
Steven Spielberg


Diğer seçenekler


- ‘Sakin Batı’, sevdası uğruna ‘Vahşi Batı’ya giden bir İskoç gencinin hikâyesini anlatıyor. Yönetmen John Maclean, oyuncular Michael Fassbender, Kodi Smith McPhee, Care Pistorius ve Ben Mendelsohn.


- Jack Black, Dylan Minnette ve Odeya Rush’lı ‘Goosebumps’, 1950’lerin tuhaf yaratıklı filmlerine bir saygı duruşu. Yönetmen Bob Letterman.


- Müjdat Gezen’in yönettiği ‘Diktatör Adolf Hitler’in Hayatının Gizli Yönleri’nde Gezen’in yanı sıra Aysun Ergin ve Cengiz Gezgin gibi isimler rol alıyor.

X

Kıpırdamayın, çiziyorum…

Bugün Dünya Ressamlar Günü. Bu vesileyle, fırçalarıyla dünyayı yeniden tanımlayan, tuvallerine aktardıklarıyla bize sevinci, üzüntüyü, doğayı, acıyı, tatlıyı yaşatan, gerçekleri ya da hayalleri tablolarına sığdıran bu sanatçıların sinemadaki yansımalarını hatırlayalım dedik. İşte size ressamları anlatan filmlerden bir seçki...

ANDREY RUBLEVİnancın ressamı

Barbarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde ikon ve fresk ressamı Andrey Rublev’in gerçekleştirdiği bir eylemle hayatını ve inancını sorgulama süreci… Soyvet dönemi sinemasının en büyük ustası kabul edilen Andrey Tarkovsky’nin ilk dönem (1966) yapıtlarından. Bence en iyi filmi… Epizodik bir anlatıma sahip çalışma, seyircisini sanki bir büyük resmin içinde dolaştırır. 

İNCİ KÜPELİ KIZ / GIRL WITH A PEARL EARRINGEsin kaynağı neydi?

Sanat tarihine ‘Delftli ressamlar’ olarak geçen akımın öncü isimlerinden Johannes Vermeer ünlü tablolarından ‘İnci Küpeli Kız’ı nasıl ve hangi esinle çizmiş olabilir? Peter Webber’in 2003 tarihli filmi bu fikir üzerine kurulmuş kurgusal bir romanın (yazarı Tracy Chevalier) sinema uyarlaması. Başrolleri Colint Firth ve o dönemde yeni parlayan Scarlett Johansson paylaşıyor. 

ASLA GÖZLERİNİ KAÇIRMA / WERK OHNE AUTORResmin ideolojik yolculuğu

Yazının Devamını Oku

‘Türk’ün uzaydaki seyir defteri

Milli Uzay Programı hedefleri dahilinde Türkiye’nin 2023’te Ay’a gitme isteği gündeme gelirken biz de daha önce ‘uzaya çıkmış’ Türklerin maceralarını anlatan filmlerimizi derledik... İşte size çoğu hafızalarda yer etmiş yerli, milli ve uzaylı yapımlarımız...

G.O.R.A.Arif olan anlar!

Halıcı, turizmci, rehber; bilumum her şey olan ve her şeyden anlayan Arif, günün birinde uzaylılar tarafından kaçırılır. Sonraki süreçte bir yandan Prenses Ceku’ya âşık olurken öte yandan iktidarı ele geçirmek isteyen Komutan Logar’a karşı mücadele verir. Cem Yılmaz’ın, Türk’ün pratik zekâsını uzaya taşıyan filmi kendisinin geçmiş ‘stand-up’larındaki tiplemesinin sinemasal uzantısı olduğu kadar her daim ustası bellediği Sadri Alışık’ın ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ya da bir saygı duruşu. Yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak’ın üstlendiği 2004 tarihli ‘G.O.R.A’. sinemamızdaki uzaylı filmlerinin en görkemlisidir ve replikleri (‘Tahta tabii, zoruna mı gitti!’ mesela) unutulmazdır… 

A.R.O.G.‘Taş devri’ çocuklarıyız biz…

Sinema tarihinde zaman yolculuğuna çıkıp geçmişe giden çok olmuştur ama iş bir Türk’e geldiğinde yine G.O.R.A.’daki Arif’e nasip kısmettir. Cem Yılmaz’ın karakteri ‘A.R.O.G.’da 1 milyon yıl geriye gider ve Yontma Taş Devri’nde yontulacak birçok mesele bulur. Yönetmen koltuğunda Ali Taner Baltacı’nın oturduğu yapım birçok meseleye, bilimkurgu sinemasının klasiklerine, futbol filmlerine, tarihe yaptığı göndermeler ve yine akıllarda yer eden unutulmaz replikleriyle (‘Bir haftada ortaçağ, 15 günde yeniçağ, yemin ediyorum bir aya kadar Fransız Devrimi’ne kadar götürürüz biz bu işi’) sinemamız adına unutulmaz bir komedi klasiğidir. 

TURİST ÖMER UZAY YOLU’NDAZıt, yazaneye gel!

Yazının Devamını Oku

‘Beni mecnun ettin, sen de olasın!’

14 Şubat ‘Sevgililer Günü’ne uygun olarak sinema tarihine geçmiş, bazılarımızda çok derin izler bırakmış aşk filmlerini derledik. İşte kimi romantik komedi formatında, kimi hüzünlü öyküler anlatan, kimi gözyaşlarımızı teslim alan, kimi mutlu sona göz kırpan, kimi yüreğimizi delip geçen filmler...

KAZABLANKA / CASABLANCABir daha izle seyirci!

İkinci Dünya Savaşı dönemi, Kazablanka... Hitler belasından kaçan Avrupalılarla dolu bu yerde Rick Blaine yörenin popüler barını işletmektedir. Bu ortamda karşısına eski aşkı Ilsa Lund çıkar. O artık direniş lideri Victor Laszlo’nun karısıdır. Asıl önemlisi kurtuluşları için Lizbon’a gitmeleri gerekiyordur ve yardım edecek tek kişi de Rick’tir. Yılların eskitemediği bir melodram klasiği. Michael Curtiz’in rejisi, Humphrey Bogart-Ingrid Bergman’ın performansları ve “Bir daha çal, Sam” repliğiyle hafızalara kazınan bu yapıt için Umberto Eco’nun da “Bir klişe kullanırsanız sıkıcı olur, yüzlercesini kullanırsanız da ‘Kazablanka’ gibi muhteşem olur” dediğini hatırlatalım... 

HARRY SALLY İLE TANIŞINCA / WHEN HARRY MET SALLY...Kadınlarla erkekler arkadaş olur mu?

Rob Reiner’ın unutulmaz romantik komedisi... Daha önce tanışmadıklarını fark eden aynı okuldan mezun Sally Albright’la Harry Burns’ün, kadın-erkek ilişkileri üzerine muhabbetleriyle dolu yapım, gücünü Nora Ephron’un senaryosundan ve Meg Ryan’la Billy Crystal’ın olağanüstü kimyasından alıyordu. Restorandaki orgazm taklidi sahnesi, filmin unutulmazlarındandır... 

YASAK İLİŞKİ / THE BRIDGES OF MADISON COUNTYTrafik lambasındaki karar anı

Yazının Devamını Oku

Çocuklara ve her daim çocuk kalanlara...

Malum, öğrenciler sömestir tatilinde. Bu vesileyle miniklere yönelik bir seçki yapalım dedik. İşte yaşları küçük ama yürekleri, umutları, hayalleri büyük ana karakterleriyle listemize giren filmler... Sadece çocuklara değil elbet, büyümemekte ısrar edenlere de tavsiye edilir.

YUMURCAK / THE KID100 yıllık bir muhteşemlik...

Bir sokak serserisi tarafından büyütülen ve onun yanında hırsızlığı öğrenen bir çocuk... Charlie Chaplin bu hikâyeyi öyle güzel, öyle yakıcı, öyle komik ve hüzünlü anlatır ki... Düşünün, 1921’de çekilmiş ve aradan tam 100 yıl geçmiş olsa da ‘Yumurcak’ hâlâ taze, hâlâ etkileyici, zamana yenik düşmemiş bir başyapıt... Filmi özel kılan yanlardan biri de kuşkusuz o dönemler yedi yaşında olan Jackie Coogan’ın performansıydı. Memduh Ün tarafından çekilen 1986 tarihli yerli versiyonu ‘Garip’te ise ana karakterleri Kemal Sunal ve Ece Alton canlandırmıştı.

E.T. / THE EXTRA-TERRESTRIAL‘Dış güçler’in en sempatiği

Uzaydan hep bela, korku ve kaos gelecek değil ya, arada bir ‘E.T.’ gibi son derece sempatik, yardımsever ve çocuklara yakın bir yaratık da geliyor. Steven Spielberg’ün gezegenimizi ele geçirmek isteyen uzaylı imajını altüst eden ve meseleye çocukların cephesinden yaklaşan filmi, her yaştan çocuğa seslenen, tüm zamanların en iyi yapımlarından biridir. Öykü, küçük Elliott ve arkadaşlarının, yolu Dünya’ya düşmüş bir uzaylıya yardım çabalarını anlatır.

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI / A PÁL UTCAİ FİÚKParlak yıldızlardık o zaman...

Yazının Devamını Oku

Bu filmler servise hazır!

Başta baharat olmak üzere birçok hoş kokunun yükseldiği özel bir yer... Ama öte yandan da kimi yükselişlerin ve alçalışların yaşandığı bir iktidar alanı... Evet, mutfaklardan bahsediyoruz: Mutfaklar ve oraların sakinlerinden. Bu hafta odağımıza ‘şef’leri alıyoruz. İşlerine ruhlarını ve yeteneklerini katan tutkulu insanları yani. İşte size ‘şef’leri anlatan ve arka planda ilginç mutfak öyküleri sunan filmlerden bir derleme...

AŞÇI, HIRSIZ, KARISI VE ÂŞIĞI / THE COOK, THE THIEF, HIS WIFE & HER LOVERAh şu doymak bilmeyenler…

Koca bir mutfağı ve salonu bulunan lüks bir Fransız lokantası, işinin ehli bir şef, mekânın sahibi bir kabadayı ve ona her gece eşlik eden karısı… Kadın, lokantanın bir köşesinde kitaplarını okuyan bir adama ilgi duyar ve onunla yasak ilişki yaşamaya başlar. Peter Greenaway’in en sarih filmlerinden biri. Birçok İngiliz eleştirmene göre öykü, çekildiği dönemin dinamiklerine göndermelerde bulunuyordu. Aşçı halkı; hırsız Thatcher politikalarını, arsızlığı ve küstahlığı, karısı İngiltere’yi, âşık da solcu entelektüelleri temsil ediyordu.  Yemek kokuları arasında özellikle seksi ön plana çıkaran bu yapımda Michael Nyman’ın enfes müziği ve Jean Paul Gaultier’nin kostüm tasarımları da dikkat çekiciydi. 

ŞEF / CHEFEn ‘baba’ şef

Kariyeri, bir yemek eleştirmeninin yazdığı yazıyla bitme noktasına gelen Carl Casper adlı şef, bir yandan oğluyla olan ilişkisinde güven tazelemeye, öte yandan da işinde yeni bir rotada ilerlemeye çabalayacaktır. Jon Favreau’nun yazıp yönettiği ve oynadığı filmde öykü, sıcak ve özellikle mutfak kanadında ilgi çekici yanlar içerse de baba-oğul meselesinde fazla didaktik kalıyor. Bu arada film Twitter’ın hayatlarımıza yeni girdiği dönemlerde geçiyor ve bu konuda yaşanan acemiliklere de vurgu yapıyor.  

AŞK TARİFİ / THE HUNDRED-FOOT JOURNEYMutfaklar savaşı!

Yazının Devamını Oku

Başkanın bütün filmleri

Hafta içi Amerika’nın yeni başkanı resmen ilan edildi. Bu vesileyle gerçek ya da kurgusal olarak başkanları konu edinen ve zihinlerde yer etmiş filmleri toparlayalım dedik. İşte kimi gerçek hikâyelere dayanan, kimi başkanı eli silahlı bir kahraman, kimi âşık, kimi katil, kimi de vampir avcısı olarak gösteren yapımlardan oluşan bir liste...

1. LINCOLNKöleliğe hayır...

Çoğu kez kâğıt üzerinde kalan bir ifade olan ‘Amerikan demokrasisinin ve özgürlükler’ fikrinin, siyaset sahnesindeki en simgesel isimlerinden Abraham Lincoln’ün son dönemlerine bakan bir yapım. Aynı zamanda sinemayı bir eğlence sanatı gibi gören Steven Spielberg’ün en derin yapıtlarından biri. Filmde, iç savaş sonrası özellikle köleliğe yaklaşımı yüzünden kabinesiyle problemler yaşayan Başkan Lincoln’ü canlandıran Daniel Day-Lewis, ortaya koyduğu performansla ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar sahibi olmuştu. 

2. NIXON Sen ve ben

Beyaz Saray’da eski başkanların fotoğraflarının bulunduğu galeri... Oraya gider ve John F. Kennedy’nin portresinin karşısına geçer: “Sende olmak istediklerini, bende kendilerini buldular.” Amerikan halkıyla ilişkisini bu tanımlama üzerinden kuran Richard Milhous Nixon’ın hayatında ve politik dönemeçlerinde (Watergate skandalı özellikle) gezinen bir film. Oliver Stone imzalı yapımda eski başkanı Anthony Hopkins canlandırıyordu. 

3. JFK: KAPANMAYAN DOSYA / JFKOnun öldürüldüğü güne lanet olsun

Yazının Devamını Oku

Karlar düşer, düşer düşer izlerim

Genel çizgileriyle kurak bir kış geçiriyoruz. Yağmur geçen hafta kendisini hatırlattı, meteorolojiye göre yağmaya başlayan kar da nihayet bir süre İstanbul’da konaklayacak. Sonuç ne olur bilemiyoruz ama biz bu konuda da sinemaya başvurduk. Yedinci sanatın, içinde bol bol kar olan, hafızamızda yeri güçlü yapımlarını derledik.

1) DR. JIVAGO / DOCTOR ZHIVAGODevrimin ayak sesleri arasında

Rusya’da 1917’deki devrim döneminde (başı ve sonrası itibariyle), aynı zamanda bir şair olan doktor Yuri Jivago’nun uzun bir sürece yayılan ve iki kadın arasında gidip gelen, açmazlarla dolu hayatı... Boris Pasternak’ın romanından David Lean’in uyarladığı bu muhteşem film, hem öyküsü hem oyunculukları (Ömer Şerif, Julie Christie, Geraldine Chaplin) hem de doğayı kullanma becerisiyle yıllara yenilmemiş ve muhtemelen de sonsuza dek yenilmeyecek olağanüstü bir klasiktir… 

2) FARGOKara ve ‘soğuk’ bir komedi!

Minnesota’da araba satıcılığı yapan ve borç batağı içinde yüzen Jerry Lundegaard, kurtuluş stratejisini şu plan üzerine kurar: Karısını kaçırmak ve zengin kayınpederinden fidye istemek… Bunun için de iki suçluyu kiralar lakin işler düşündüğü gibi gitmez ve rayından çıkar. Coen Kardeşler’in bu enfes kara komedisi, zemini karlarla örtülü en iyi kış filmlerinden.

3) DİRİLİŞ / THE REVENANTKarlı kayın ormanında…

Yazının Devamını Oku

Çok erken bir veda...

Sinema, malum bütün insanlık hallerini içeren bir sanattır. Acıyı, sevinci, umudu, yoksulluğu, zenginliği, geleceği, geçmişi, tarihi, sosyolojiyi, psikolojiyi; her şeyi ama her şeyi kapsar ve her bir şeyle de ilgilenir. Sevgili Sevim, bu sanatın hayat coşkusuna, tutkusuna, neşesine, inandırıcılığı kadar insanlığı hayal âlemine taşımasına vurgun bir yapıya sahipti.

Daha doğrusu, kendi yapısıyla sinemanın yapısını birleştirmişti. Şöyle bir tanımda bulunabilirim sanırım: Disiplinli kişiliğiyle çeşitli kanallarda yaptığı sinema programlarında hem sağlam bir iz sürücü olmuş hem de o programların farklı atmosferleri, görselliği ve sunumlarıyla dinamik, çarpıcı, etkileyici bir tarzın ifadesini ekranlara taşımıştı.

Kendisini, sadece bir meslektaş olmanın ötesinde yakından tanıma fırsatı da bulan, arkadaşı olma şansına erişenlerden biriydim. Bir buçuk yılı aşkın bir süredir lanet bir hastalığın pençesine düşmüştü. Umutluydu, umutluyduk ama nihayetinde ne yazık ki çok erken bir yaşta (48) aramızdan ayrıldı. Bu süreye kendine özgü etkileyici ses tonunun eşlik ettiği onca sinema programını, kaleme aldığı kitaplarını, neşesini, sevincini, samimiliğini, yazıyı, çiziyi sığdırdı. Etkilediği onca insan, onca sinemasever de cabası... Bıraktığı izler derindi özetle...

Dün, artık toplumsal hayatımızın gerçek ölçümü olma niteliği kazanan ‘Sosyal medya’ya baktım; ne kadar çok seveni varmış ki, hakkında yazılanlarda sağlam bir ‘vefa’ duygusunun yansımasını gördüm. Demek ki anlattıkları, aktardıkları, programları, söyleşileri, görüşleri birçok insana değmiş, etkilemiş ve zihinlerde yer etmiş...

Şairin dediğini biraz bozayım: ‘Her veda erken vedadır.” Onunki gerçekten çok erkendi... Son bir not: Çok sevdiği kızı Arwen’i (sempatik bir kurt köpeği) Ağustos 2018’de kaybetmişti. Umarım gökyüzünde bir yerlerde buluşmuşlardır.

 

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler başrolde!

Yarın Çalışan Gazeteciler Günü... Biz de bu vesileyle haber yapan, toplumun bilgi edinme hakkı uğruna çaba gösteren, bu çabasının karşılığında (!) bazen tehditler alan, bazen hapse düşen, bazen de ne yazık ki hayatını kaybeden meslektaşlarımızı, meslek etiğini, yayıncılık meselelerini anlatan yapımları topladık. İşte gazetecilik filmleri...

1. BAŞKANIN BÜTÜN ADAMLARI / ALL THE PRESIDENT’S MENBir skandalın perde arkası

The Washington Post gazetesinin iki cesur muhabiri, Carl Bernstein ve Bob Woodward’un bir dedektif titizliğiyle giriştiği takip Başkan Nixon’ın dahil olduğu bir dinleme vakasının ortaya çıkmasını sağlar ve olay tarihe Watergate Skandalı olarak geçer. Bu sürecin sinemasal ifadesi olan Alan J. Pakula’nın filmi bir gazetecilik dersi niteliğindedir. Filmde muhabirleri Robert Redford ve Dustin Hoffman canlandırmıştı.

2. SPOTLIGHTMuhabirlik nasıl yapılır?

The Boston Globe gazetesinde özel haber kovalayan bir ekip, çocuklara cinsel tacizde bulunan bir rahibin peşine düşmüştür. Haber derinleştikçe olayların sayısının çokluğunu fark ederler; daha da vahimi, kimi hukukçuların sistemli bir biçimde bu suçları örtbas ettiğini görürler. Tom McCarthy’nin Oscar’lı filmi haber nasıl ele alınır, muhabirlik nasıl yapılır, genel yayın yönetmenleri zorlu haberler karşısında neleri göğüsler, haber nasıl pişer türü refleksleri de perdeye taşımıştı. 

3. THE POSTHalkın haber alma hakkı üzerine…

Yazının Devamını Oku

Elbet bir gün buluşacağız!

Yeni yılda seyirci, salonlara dönecek mi? Malum, COVID-19 önlemleri kapsamında beyazperde de ‘mola’ verdi ve yapılan son resmi açıklamayla salonların 1 Mart’ta açılacağı duyuruldu. Buluşma vakti geldiğinde menüde neler var, vizyon tarihleri kesin olmasa da hangi filmler izleyicisini bekliyor? Öne çıkan yapımları paylaşalım dedik...

Wonder Woman 1984‘SÜPER’LERİ ÖZLEYENLERE

Normalde Ekim 2020’de salonlarımızda ağırlayacaktık kendisini ama kısmet değilmiş. ‘Wonder Woman 1984’, DC’nin ‘Süper’ kahramanlarından ‘Wonder Woman’ın beyazperdedeki ikinci solo çalışması. Başrolde, ilk adımda olduğu gibi Gal Gadot’u izleyeceğimiz Patty Jenkins imzalı yapımda Cheetah’ya karşı verilen mücadelenin izlerini süreceğiz. 

UndineMİTOLOJİK ‘SULAR’

Berlin’de rehberlik yapan ve erkek arkadaşı tarafından terk edilen genç bir kadının, hayatındaki yeni bir seçenekle birlikte açıldığı farklı sular… Alman yönetmen Christian Petzold, mitolojik bir karakteri günümüze taşımış ve yine ilgiye değer bir filme imza atmış. 

The King's Man:  BaşlangıçKÖTÜLÜK KOL GEZİYOR

Yazının Devamını Oku

Derin iz bırakan filmler

2020, her sektör gibi sinema sektörü için de zorlu ve ekonomik açıdan sorunlu geçti. Salonlar, COVID-19 tedbirleri kapsamında iki kez kapandı; nisan, mayıs, haziran ve aralık aylarında vizyona film girmedi. Biz de bu tablo içinde gösterim şansı elde eden yapımlar arasında bir sıralamaya gittik. İşte yılın vizyon görmüş yabancı ve yerli yapımları.

1) Avustralya tarihinin en ilginç figürlerindenKELLY ÇETESİ’NİN GERÇEK HİKÂYESİ / TRUE HISTORY OF THE KELLY GANG

Kimilerine göre bir halk kahramanı, kimilerine göre azılı bir katildi. Justin Kurzel’in filmi Avustralya tarihinin en ilginç figürlerinden İrlanda kökenli yasadışı karakter Ned Kelly’nin kısa sürmüş hayatını etkileyici bir atmosferde anlatıyordu.

2) Yıkılmadım, ayaktayım...BOYALI KUŞ / THE PAINTED BIRD

İkinci Dünya Savaşı ortamında küçük bir Yahudi çocuğun her türlü şiddet ve taciz altında hayatta kalma mücadelesi. Jerzy Kosinski’nin ünlü romanını Vaclav Marhoul, çarpıcı, sarsıcı anlar ve siyah-beyaz görüntüler eşliğinde perdeye taşımış.

3. Tercümanın vicdanıRESMİ SIRLAR / OFFICIAL SECRETS

Yazının Devamını Oku

Susma, bitsin!

Edebiyat dünyasında ortaya çıkan yeni vakalarla kendisini hatırlatan taciz illeti bütün dünyanın kanayan yaralarından. Sinemadaki yansımasını #MeToo hareketinde bulan ve her sektörde, hayatın her alanında karşı durulması, faillerinin kanun önünde cezalandırılması gereken bu olguya, meselenin özüne vurgu yapan önemli filmlerle dikkat çekelim dedik.

1. SKANDAL / BOMBSHELL #MeToo hareketinin ilk filmi

Jay Roach imzalı yapım, Amerikan Fox News kanalında, uzun süredir çalışanlarına tacizde bulunan, nihayetinde 2016’da suçları ortaya çıkarılan yönetici Roger ailesini perdeye taşıyordu. Ana kurbanlarından Gretchen Carlson’la Megyn Kelly odağında yaşanan kadın dayanışmasının hikâyesi. #MeToo hareketinin sinemadaki ilk önemli adımı niteliğinde. Başrollerinde Charlize Theron, Margot Robbie, Nicole Kidman ve John Lighgow vardı.

2. TEK BAŞINA / NORTH COUNTRYErkek egemen zihniyete karşı

80’ler sonunda Minnesota’da bir madende çalışan genç bir kadının erkek egemen zihniyete ve iş hayatındaki cinsel tacizlere ilişkin yasanın çıkarılmasına dair verdiği mücadelenin öyküsü. Niki Caro’nun gerçek olaylardan sinemaya taşınan yapıtında ana karakteri canlandıran Charlize Theron, performansıyla ‘En İyi Kadın Oyuncu’da Oscar’a aday olmuştu.

3. DOLORES CLAIBORNEGeçmişin tozlu sayfalarında…

Yazının Devamını Oku

Müzik hayatın gıdasıdır!

Salgın dönemi her işkolunu vurdu ama en çok mağdur olanlardan biri de müzik sektörü çalışanları... Öyle ki geçen hafta bu duruma bir nebze çare olması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı müzik emekçilerini kapsayan bir projeyi hayata geçireceklerini ve başvuranlara kişi başı aylık 1000 lira yardım yapılacağını açıkladı. Biz de bu sorunun yakıcılığını hatırlatmak ve bu sanat dalının emekçilerine bir anlamda saygı duruşunda bulunmak amacıyla müzisyenleri anlatan en iyi filmleri sıraladık.

1) SEN ŞARKILARINI SÖYLE / INSIDE LLEWYN DAVISGitarımla sana bir ses verebilseydim...

60’lar ve tutunamayanlar hanesinde kendine yer açmış bir folk şarkıcısının öyküsü… Coen Biraderler’in bu hüzünlü ve enfes filmi, izleyenleri “Bob Dylan’ın hikâyesinden esintiler mi taşıyor” sorusuyla baş başa bırakıyor. Oscar Isaac, Carey Mulligan, Adam Driver, Justin Timberlake, John Goodman gibi isimlerin sürüklediği filmin unutulmazları arasında müzikleri (mesela ‘Hang Me, Oh Hang Me’ şarkısı) kadar Ulysses adlı kedi de var. 

2) AMADEUSKıskanma ne olur…

Müzik tarihinin dehalarından Wolfgang Amadeus Mozart’ın gelgitli hayatına, onun bütün başarılarını kıskançlıkla izleyen dönemin müzik otoritelerinden Antonio Salieri’nin cephesinden bakan bir hikâye. Peter Shaffer’ın büyük ilgi görmüş tiyatro oyununun uyarlaması olan yapımı Milos Forman çekmiş, film sekiz dalda Oscar almıştı. 

3) CAZCI KARDEŞLER / THE BLUES BROTHERSHayırlı bir iş için…

Yazının Devamını Oku

‘Gerçek kahramanlar’ın hikâyeleri

Bu dönemin en büyük yükü onların omuzlarında. Yoruldular, sevdiklerinden uzak kaldılar ve asıl önemlisi, bazıları bu süreçte ne yazık ki aramızdan ayrıldı. Evet, bu hafta ana karakteri doktorlar olan filmlerden bir seçki yaptık. Lakin şu notu düşmeden edemiyoruz: Listedeki hiçbir film onların pandemi dönemindeki çabaları kadar etkileyici değil; hani derler ya hayat bazen kurgunun önüne geçiyor... Onların bu salgın sırasındaki fedakârlıklarının perdedeki yansımasıysa sanırım önümüzdeki yıllarda gerçekleşecek...

1) UYANIŞLAR / AWAKENINGSBir mucizenin peşinde…

Oliver Sacks deneyimlerini aktardığı kitaplarından birinde ‘uyku hastalığı’na tutulmuş bir grup insanın bir ilaçla uyanmasını ve hayata karışmalarını anlatır. Söz konusu kitaptan uyarlanan filmde asosyal bir doktorun değiştirdiği hayatların öyküsünü izleriz. Penny Marshall imzalı yapımın başrollerinde Robin Williams, Robert De Niro, Penelope Ann Miller ve John Heard var. 

2) TANRIYI OYNAYANLAR / SOMETHING THE LORD MADEKalbimiz her daim onlarla!

Dönemin öncü ismi Dr. Alfred Blalock’la hademe olarak işe alınmış (aslında marangozdur) ve sonradan asistanlık görevini üstlenmiş Vivien Thomas’ın 1940’larda çok zor koşullar altında kalp ameliyatı konusunda çığır açmalarının öyküsü. Yönetmenliğini Joseph Sargent’ın üstlendiği yapımda ikiliyi Alan Rickman ve Mos Def canlandırıyor. 

3) FRANKENSTEIN / MARY SHELLEY’S FRANKENSTEINVarolmanın dayanılmaz ağırlığı…

Yazının Devamını Oku

Gücün karanlık tarafındakiler...

Salonların kapandığı günlere döndük ama bu, sinemadan uzak kalacağımız anlamına gelmiyor. Eski filmleri yeniden izlemenin, “Bir türlü izleyemedim” dediklerinizi aradan çıkarmanın zamanı. Biz de geçen haftanın gündeminden yola çıkarak sinema tarihinin unutulmaz mafya filmlerine göz attık. İşte ‘Baba’dan ‘Azap Yolu’na uzanan bir liste...

1) BABA / THE GODFATHERMafyanın destansı yüzü...

New York’taki yeraltı dünyasının ana unsurlarından biri olan İtalyan kökenli bir aile ekseninde mafyanın iç işleyişine, dinamiklerine, örgütler arası çekişmeye ve ilişkilere dikkat çeken bir klasik. Mario Puzo’nun romanından uyarlanan, Francis Ford Coppola’nın bu yapıtı ‘bütün zamanların en iyi mafya filmi’ kabul edilir. Birçok sahnesi ve Nino Rota’nın müziği unutulmazdır. Sonradan bir üçlemeye dönüştü.

2) SIKI DOSTLAR / GOODFELLASBir itirafçının anıları...

Mafyadaki dengeler, dostluklar, ihanetler, örgüt içi cinayetler üzerine son derece gerçekçi gözlemlerle dolu bir yapım. Martin Scorsese’nin bu unutulmaz yapıtı, Henry Hill adlı bir gangsterin öyküsünü anlatan Nicolas Pileggi imzalı ‘Wiseguy’ kitabından sinemaya uyarlanmıştır.

3) DOKUNULMAZLAR / THE UNTOUCHABLESAl Capone’u vur ötekine!

Yazının Devamını Oku

Kalbi ve ayağı hep 'sol'da attı!

O tuhaf bir denklemin ifadesiydi. Sahadaki yeteneğiyle bir büyücü, bir sihirbaz, bir üstün varlık; öte yandan hem oyunun içinde hem de hayatın diğer alanlarındaki refleksleriyle, tüm zaaf ve çelişkilerinde insan.

Kuşkusuz tarihin en büyük futbolcusuydu, en çizgi dışısı, belki de en yaralısı ve de en renklisi. Ona ‘Maraba Televole’ derken de rastlayabilirdiniz, Fidel Castro’ya vücudundaki dövmeleri gösterirken de... Carlos ‘El Turco’ Menem’le Başkanlık Konutu’nda maç seyrederken ya da Hugo Chaves’in mitinginden insanlara seslenirken de... Çok özel bir kimliğe sahipti ama bu ayrıcalığını hep ezilenlerden yana kullandı. Fakir bir aileden geliyordu, kuşkusuz futbol onun ve yakın çevresi için bir sınıf atlama aracıydı ama o oyunun çocuksu coşkusuna hep sadık kaldı. Mahalle arasında, bıraksalar hava kararıp göz gözü görmeyinceye kadar top oynayacak çocuklar vardır ya, onlardan biriydi Maradona. Pek de başarılı olamadığı teknik direktör kimliğine sahipken bile saha kenarında yerinde duramıyor, oyuna olan bağlılığını, heyecanını göstermeden edemiyordu.

<iframe width="1280" height="720" src="https://www.youtube.com/embed/85XbfpDT78M" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>


Onu özel kılan unsurların başında kuşkusuz Napoli ve Arjantin Milli Takımı gibi dönem itibariyle ortalama oyuncuların yer aldığı ekiplerin yükünü tek başına üstlenerek onları zirveye taşıması geliyordu. Futbol tarihinde böyle başarılar çok nadirdir. Üstelik yıldızların bugünkü gibi korunmadığı, sistemin sarı ve kırmızı kartlarla eldeki değerleri el üstünde tutmadığı, kol kanat germediği bir dönemde çıkıp topunu oynadı, sayısız tekmeye, darbeye karşı koydu ama hiç sızlanmadı; her seferinde ayağa kalktı ve kaldığı yerden resitallerine devam etti.

ÇİZGİ DIŞINA ÇIKTI

Hayat onu çizgi dışına davet etti, o da bu çağrılara hep kulak verdi. Uyuşturucu sığındığı bir limandı belki de... Çocukken toprak sahada düşe kalka yolunu bulan, yetenekleri üst seviyedeki Lanus’lu çocuk, hayatı da böyle yaşadı. Günümüzün yıldızlarından farkı, bütün bir ulusun (Arjantin) ya da bir kentin (Napoli) kalbini, ruhunu, umutlarını, sevinç ve üzüntülerini üzerinde taşımasıydı. Özellikle Serie A’daki mücadelesi muhteşemdi, ‘Kuzey’in şımarık çocuklarına karşın Güney’i zafere taşıdı ve Napoli’ye tarihin ilk ve ikinci şampiyonluklarını kazandırdı. Meksika 86’da İngiltere’ye elle attığı, pek de ahlaki kabul edilmeyecek golün savunması ancak onun ince zekâsına ve hazır cevaplılığa yakışırdı. Oysa o gole ihtiyacı yoktu ki, gerekirse çıkar bir tane daha atardı.

KÖKLERİNE İHANET ETMEDİ

O kadar içten, o kadar samimiydi ki, 86’da elindeki kupa da, 90’da finalde Batı Almanya karşısında kaybedilen final sonrasındaki gözyaşları da ona çok yakışıyordu. Çünkü ışıltının içinde saf bir gerçeğin ifadesiydi. Hayatını da herkesin önünde tüm eksikleri ve fazlalıklarıyla dolu dolu yaşadı, hep ezilenlerin yanında yer aldı ve perdeyi ne yazık ki erken kapadı. Özü itibariyle bir 20 yüzyıl efsanesiydi, lakin 21. yüzyılda da ışıltısını korudu. Bir daha öylesi gelmez. Futbol denen oyunun tüm güzelliklerine imza attı ama özellikle zamane yıldızları gibi ‘tertemiz’, ‘pir-ü pak’ bir profil sunmadı; çamurlu sahalardan geliyordu, üstündeki kiri-pası hep korudu ve çok çok özel bir efsane olarak tarihteki yerini aldı. Köklerine ihanet etmedi, bir anlamda kalbi de ayağı da hep solda attı! İyi seni tanıdık, iyi ki seni izledik ve çok çok sevdik.

Yazının Devamını Oku

Sinemada çareler tükenmez!

Alınan son COVID-19 tedbirleri kapsamında sinema salonları yıl sonuna kadar kapatıldı. Bu durumda sinemaseverler ne yapacak? Yine pandeminin ilk aşamasında olduğu gibi kimi TV’lere, kimi platformlara, kimi evdeki DVD koleksiyonlarına, kimi de internete uzanacak ve film ihtiyacını bu yollarla giderecek. Ayrıca bu hafta için ‘çevrimiçi’ festival seçenekleri de var. Bunlardan biri İstanbul Film Festivali’nin ‘Kasım seçkisi’, diğeri de Suç ve Ceza Film Festivali.

İstanbul Film Festivali, yine yeni bir seçkiyle dijital ortamda izleyicisiyle buluşuyor. ‘Kasım seçkisi’ adı altında sunulan program, kimi festivallerde ilk gösterimlerini yapmış filmleri içeriyor.

filmonline.iksv.org adresinden izlenecek bu yapımların biletleri aynı site üzerinden alınabilecek ve gösterime açık kaldıkları beş gün boyunca izlenebilecek. Her gün 21.00’de bir film gösterime açılacak ve beş gün sonra 21.01’de gösterimden ve sistemden kalkacak. Önceki seçkilerde olduğu gibi her seansın bilet kapasitesi sınırlı. Filmlere teker teker bilet alınacak veya ‘Kombine Film Paketi’ satın alarak 10 filmin tamamı daha avantajlı bir fiyatla izlenecek (tek bilet 11 TL, Kombine Paketi 90 TL). Bu arada Türkçe altyazılı olarak yapılacak gösterimlere yalnızca Türkiye’den erişilecek. Filmlerin bu haftaki programıysa şöyle:

Nerede O Eski Mafyalar (La Mafia non e piu quelle di una volta)

Bu çarpıcı belgeselde yönetmen Franco Maresco, Sicilya üzerine çektiği karelerle ünlü efsanevi fotoğrafçı Letizia Battaglia’yla işbirliğine gidiyor ve mafya-devlet ilişkilerinin zaman içindeki dönüşümü perdeye taşınıyor. Gösterimde kalma süresi: Bugün 21.00 - 26 Kasım 21.01 

Denize Açılan Pencere (Una Ventana al Mar)

Kendine dair bir şeyler yapmak için son bir şansı kaldığını hisseden orta yaşlı bir kadının Bilbao’dan yola çıkıp Yunanistan’a uzanan yolculuğunun hikâyesi. Film, Miguel Angel Jimenez imzasını taşıyor.

Yazının Devamını Oku

‘Burun farkı’yla değil, açık ara en iyi Pinokyo

Carlo Collodi’nin ölümsüz eseri ‘Pinokyo’ bir kez daha karşımızda. İnsan olmak isteyen bir kuklanın arayışlarını anlatan öyküyü yönetmen Matteo Garrone karanlık ve tablo estetiğinde görüntüler eşliğinde, etkileyici bir atmosferle sinemaya taşımış. Filmde kuklanın yaratıcısı Geppetto Usta’yı ‘Hayat Güzeldir’le tanınan Roberto Benigni canlandırıyor.


Fakir, vefakâr, içi iyilik dolu ve hayatını ahşap işçiliğinden kazanan emektar bir usta, Geppetto… Bir odun parçasından hayat verdiği kukla artık onun oğludur. ‘Pinokyo’ adlı bu yeni yaşama sevinci yaşlı Geppetto için ömür törpüsü olacaktır. Okula gidip eğitim görmesini istediği ‘ufaklık’ dersleri kıracak, bir ‘kukla tiyatrosu’nun peşine takılarak ilginç maceralar yaşayacaktır…

Floransalı yazar Carlo Collodi’nin (ki gerçek soyadı Lorenzini’ydi) 1881’de bir çocuk dergisinde tefrika edilen bu öyküsü daha sonra geniş bir kitapta toplanmış ve 1883’te ‘Pinokyo’nun Maceraları’ adıyla basılmıştı. O günden bu yana dünya edebiyatının unutulmaz çocuk klasikleri arasında yer alan ‘Pinokyo’ (‘Pinocchio’) zaman zaman sinemaya uyarlanmış, özellikle Disney’in 1940 yapımı animasyonuyla popüler kültürdeki konumunu sağlamlaştırmıştı.

İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden

Collodi’nin yapıtına son olarak suç ve şiddet arasında sıkışmış bireylerin hikâyelerini anlatan ve Paolo Sorrentino’yla birlikte şimdiki zaman İtalyan sinemasının en iyi yönetmenlerinden olan Matteo Garrone el atmış. Mafyanın iç işleyişini gözler önüne seren ‘Gomorra’nın yanı sıra ‘Dogman’le de hatırladığımız usta sinemacı bu çocuk klasiğini aslına uyarak ama alabildiğine karanlık ve son derece çarpıcı kadrajlara sahip bir görsellikle huzurlarımıza getirmiş.


Malum, Collodi’nin yapıtında kukla çocuk yaramaz ve babasının emeklerini boşa çıkaracak bir karaktere sahiptir. Ama yaşadığı deneyimler onun olgunlaşmasına zemin hazırlar. ‘Pinokyo’nun asıl derdi gerçek bir çocuk olmaktır. Tarihsel bir perspektifle bakıldığında bu metin aslında Frankenstein’dan beri insan eliyle yaratılan formlara hayat verme meselesinin çocuk versiyonudur. Zamane izleyicisi açısından da şöyle bir hatırlatma yapmak gerekebilir: ‘Yapay Zekâ’daki (‘A.I. Artifical Intelligence’) minik robot David de aslında Pinokyo’nun gelecekteki uzantısıdır.

Matteo Garrone ana hikâyenin kalıplarına bağlı kalarak ve işin görselliğine yüklenerek anlatmış bu masalı. Filmde birçok kadraj ortaçağ ressamlarının karanlık tabloları gibi (görüntü yönetmeni olarak ‘Dogman’deki gibi Danimarkalı Nicolai Brüel’le çalışmış). Eşeğe dönüşme sahnesi efekt açısından çarpıcı, ‘tonbalığı’ mesela, o da tasarım olarak ilginç.

Yazının Devamını Oku

Yaşlandıkça aksiyonlaşıyor!

68 yaşındaki Liam Neeson’ı elinde silahıyla yine bir aksiyon karakteri olarak huzurlarımıza getiriyor ‘Dürüst Hırsız’. Film, âşık olduğu kadın uğruna suçlu geçmişine sünger çekmek isteyen ama başını beladan kurtaramayan eski bir soyguncunun öyküsünü anlatıyor.

Emekli olduktan sonraki serüvenine 12 soygun sığdırmış bir yetenek! Deniz Kuvvetleri mensubu eski bir asker ve bombalı eylemler konusunda maharetli... Tom Carter, kendisini hayata bağlayan aksiyonlar niteliğindeki eylemlerine artık son vermesi gerektiğini düşünür. Çünkü bir deponun yöneticisi olan Annie Sumpter adlı kadına âşık olmuştur. Yeni motivasyonu olan bu sevdanın sonucu, o güne kadar çaldıklarını (toplam 9 milyon dolar) geri vermek ve cezasını çekerek ‘yeni normal’ine dönmek ister... FBI’ı arar ve teslim olmak istediğini söyler. Önce ciddiye alınmaz, daha sonra da iki çaylak ajan tarafından kapısı çalınır ve...

Liam Neeson, 2008 tarihli ‘Taken’dan (bizde ’96 Saat’ ismiyle gösterilmişti) bu yana bir aksiyon yıldızı olarak huzurlarımızda. Yıllar içinde yaş alsa ve bugün itibariyle artık 68’ine merdiven dayasa da İrlandalı aktöre, üzerine geçirdiği bu kimliğe uygun senaryolar yazılmaya devam ediyor; o da futbol deyişiyle ‘sahaya çıkıp topunu oynuyor’. Girişte konusunu kısaca özetlemeye çalıştığımız son adımı ‘Dürüst Hırsız’ın (Honest Thief) ise ahlaki açmazların üzerinde yürüyen bir karakterin, aşkı uğruna nedamete soyunması ve ‘kanuna teslim olması’na dayalı bir teması var. Yönetmenliğini, senaryoya Steve Allrich’le birlikte imza atan Mark Williams’ın üstlendiği yapım, aklanmak istedikçe batağa sürüklenen bir profilin izlerini sürüyor.

Çaylak ajanların (isimleri Nivens ve Hall), Carter’ın teslim etmek istediği dokuz milyon dolarlık meblağın önce 3 milyon dolarına kendileri el koyup onu ortadan kaldırmak isterken, işlerin karışmasıyla başlayan süreçte film yatağını değiştiriyor.

Filmde emektar soyguncunun âşık olduğu Annie’yi Kate Walsh canlandırıyor.

Trajik kaybın ardından...

Hayatındaki insanın gerçekte kim olduğunu bilmeyen ve onu elinde silahla bir hengâmenin içinde bulan Annie de çok geçmeden aksiyonun parçalarından birine dönüşüyor.

Türk asıllı Amerikalı meslektaşımız Bilge Ebiri, filme ilişkin ‘vulture.com’daki eleştiri yazısında Liam Neeson’ın bu tür rollerde sıkça karşımıza gelmesini aktörün eşi

Yazının Devamını Oku

Ya içindesindir çemberin...

Yılın en iyi yerli yapımlarından ‘Nasipse Adayız’, İstanbul’da bir belediyenin başkan aday adayı olan doktor Kemal Güner ve onun bir günlük hikâyesi eşliğinde siyasetin iç işleyişinden manzaralar sunuyor izleyicilerine...


Bir hekim; ismi Kemal Güner... Şansını siyasette de denemek istiyor... Ama önünde aşması gereken birtakım engeller vardır. Başta da parti içi yarış... Acaba belediye başkan adayı olacak mıdır? Adının ‘resmi’ olarak telaffuz edilmesi aşaması yavaş yavaş yaklaşmıştır. Verdiği yemekli davete parti liderinin gelmesi bu yolda geçilmesi gereken en zorlu virajdır...

Ercan Kesal, yakın geçmişte (2004) bizatihi yaşadığı siyaset serüveninin öyküsünü önce kitabıyla paylaşmıştı. Şimdi Kesal’ın ilk uzun metraj yönetmenlik adımı olarak bir filme dönüştürülmüş durumda. Yapım bu haftadan itibaren sinema salonlarında seyirciyle buluşuyor. Ana karakteri Kemal Güner’in bir günlük hayatından kesitler sunan ‘Nasipse Adayız’, bu süreye özellikle Türkiye’de siyasetin kendi içindeki işleyişinden, hallerinden, insani ilişkilerinden, gelgitlerinden, biçimlenişinden, perde gerisinden ve birçok cephesinden son derece sağlam detaylar sığdırıyor... Kesal, bu öyküyü sağlam bir reji, etkileyici (ve karamsar) bir atmosferle birlikte dengeli bir ritm ve tempoyla aktarıyor. Rumen görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’nun kadrajları ve Ali Aga’nın kurgusu da bu anlatımı destekleyen en önemli yardımcı unsurlar. Filmi etkileyici kılan diğer yanlarda ise çarpıcı anları ve çelişkileri aktaran bölümler ön plana çıkıyor.

Karakterler çok iyi yazılmış

Öyküde ülke siyasetinin genel bir panoraması, sosyal demokrat bir parti eşliğinde ortaya koyulurken alabildiğine erkeksi bir dünyanın konturları içinde hareket eden bireylere rastlıyoruz. Keza küçük kazanım hamlelerine razı (hastane sahibi adaydan protez dişinin değişmesini isteyen ‘oy deposu’ bir esnaf mesela!) karakterler, ‘Bir Numara’nın (Parti başkanı) ilgisine mazhar olma çabaları, geniş bir dairesel halkanın çeşitli yerlerinde konumlanmış menfaat odakları derken ‘Nasipse Adayız’, bu büyük resmin röntgenini alabildiğine inandırıcı ve seyircisine hissettirici sahnelerle ortaya koyuyor. Film özellikle karmaşık bir karakter trafiğine sahip düğün salonundaki yemek bölümünün, ritm ve tempo olarak başarıyla üstesinden geliyor. Güner’in eski eşiyle olan ilişkisinin yansıdığı sahneler de çok iyi; keza kaza bölümü ve şoförüyle yaşadığı yol ayrımı da... Karakter derinlikleri ve onları ete kemiğe büründüren oyuncu kadrosu da övgüye değer.

Sonuç itibariyle ait olduğumuz coğrafyanın politik iklimine ilişkin eleştirilerin yanı sıra sisteme dahil olmak isteyen ama buraya dair aidiyet duygusuyla da yüzleşmek zorunda kalan bir karakterin açmazlarını samimi bir dille ve vurucu detaylarla anlatan ‘Nasipse Adayız’, ‘siyaset geleneğimize ve politikacılara dair filmlerimiz’ kategorisindeki özel yerini alıyor. Kesinlikle kaçırmayın derim...

VİZYON TURU

Haftanın diğer seçenekleri şöyle: Scott Beck-Bryan Woods ikilisinin yönettiği ‘

Yazının Devamını Oku