GeriUğur VARDAN Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...

‘Kursk’, Ağustos 2000’de Rus ordusuna bağlı bir denizaltıda meydana gelen ve 118 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaket öyküsünü anlatıyor. Thomas Vinterberg imzalı yapım, belki sinemasal özellikleriyle öne çıkmıyor ama ele aldığı trajediyi tarihsel gerçeklerle alabildiğince örtüştürerek perdeye taşıyor.

Rus donanmasına bağlı K-141 Kursk denizaltısı, 12 Ağustos 2000’de torpido eğitimi sırasında meydana gelen patlama sonucu Barents Denizi’nde batmış, ‘resmi’ ağızlar hemen ilk aşamada 118 kişilik mürettebatın tamamının öldüğünü açıklamıştı. Daha sonra elde edilen kimi veriler 23 kişilik personelin patlama sonrası hayatta kaldığını ve uzun süre yardım beklediklerini göstermişti. O dönem henüz iktidar koltuğuna yeni oturmuş olan Vladimir Putin, facia sırasında Soçi’deki tatili sürdürürken büyük tepki almış, daha sonra hatasını kabul ederek kazada ölenlerin yakınlarına, “Evlatlarınızı sağ kurtaramadım. Hiç olmazsa naaşlarını çıkartma sözü veriyorum” demişti.
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...

Yakın tarihli bu felaket, bir Belçika-Lüksemburg ortak yapımı filmle perdeye taşındı. Yönetmenliğini Danimarkalı Thomas Vinterberg’in üstlendiği ‘Kursk’, Robert Moore’un 2002’de yayımlanmış romanı ‘A Time to Die: The Untold Story of the Kursk Tragedy’den sinemaya uyarlanmış. Senaryosunu ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ın da yazarı olarak bilinen Robert Rodat’ın kaleme aldığı film, kurgusal karakterler eşliğinde denizaltının yola çıkışını, patlamayı, sonrasında hayatta kalanların verdiği mücadeleyi ve mürettebatın eşleriyle ailelerin yaşadığı psikolojik evreleri anlatıyor.
Yardım reddedilince...
Öykünün başında, birçok Batılı eleştirmenin de vurguladığı gibi Michael Cimino klasiği ‘Avcı’yı (‘The Deer Hunter’) hatırlatan bir düğün sekansı izliyoruz. Aralarından bir genç (Pavel) evleniyor ve bütün mürettebat, aileleriyle birlikte törende yerlerini alıyor. Şakalar, eğlence, mutluluk gösterileri, dayanışma ruhu derken ekip, sevdiklerini geride bırakıp K-141 Kursk’la denize açılıyor. Peşi sıra patlama meydana geliyor; denizaltının arka kısmında yer alan Mikhail Kalekov komutasındaki bir grup mürettebat hayatta kalma uğraşına giriyor. Barents Denizi’nin soğuk suları, azalan oksijen, diri tutulmaya çalışılan umutlar derken araya yaşlı amiraller, basiretsiz ve burnu büyük politikacılar, eskimiş teknoloji, yetersiz kurtarma çalışmaları giriyor ve 23 kişi göz göre göre ölüme terk ediliyor. Çevrede seyreden İngiliz donanmasının yardım çağrısı ise ‘Soğuk Savaş’ döneminden kalma reflekslerle reddediliyor, “Biz zaten gerekli yardım hamlelerini yaptık” yalanıyla hem dünya kamuoyu hem de mürettebatın yakınları kandırılıyor.
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
Putin yerine amiral var...
Modern sinema içinde ancak bir ‘ergen’ tavrı olarak hatırlanacak, kuşkusuz devamı da pek gelmeyecek ‘Dogme 95’ akımının Lars von Trier’yle birlikte öne çıkan ismi Thomas Vinterberg, zaten bir süredir ‘konvansiyonel’ anlatım biçimleriyle haşır neşirdi. ‘Kursk’ da benzer bir mantığın ifadesi. Özellikle denizaltı filmlerinin şahikası ‘Das Boot’tan biliriz ki, sonar sesi bu türe ait önemli bir efekttir, lakin Vinterberg’in yapıtı bu sese odaklanacak zamanı bulamadan patlamayla uğraşıyor. ‘Kursk’ ait olduğu kategoriye damgasını vuracak bir yapım değil ama yine de ele aldığı tarihi facianın acılarında ve tortularda, doğru noktalarda geziniyor; hatırlatmalarda bulunuyor.
Belki şu tavrı eleştirilebilir: Öyküde Putin yok, yerine sahaya yaşlı bir amiral (ismi Petrenko) sürülmüş; toplumsal isyan ona yöneltiliyor. Ayrıca Putin’in olaya ilişkin basın toplantısında faciada oğlunu kaybetmiş öfkeli bir annenin görevliler tarafından (kimilerine göre KGB ajanları) sakinleştirici iğne vasıtasıyla susturulması meselesi de filmde Petrenko’ya tepki olarak yansıtılmış.
Mikhail Kalekov’da Belçikalı aktör Matthias Schoenaerts’ı, hamile eşi Tanya’da Léa Seydoux’yu, İngiliz komutan David Russell’da Colin Firth’ü, Amiral Petrenko’da da Max von Sydow’u izlediğimiz ‘Kursk’, uluslararası bir oyuncu kadrosu ve İngilizce konuşan karakterleriyle, bu yürek burkan vakayı sakin bir anlatımla sinemalaştırıyor. “Kurgusal karakterler eşliğinde tarihsel gerçeklerle fazla oynanmamış’ (tersi bir örnek olarak, ‘Türk İşi Dondurma’yı gördük yakın zaman önce) bir film izlemek istiyorsanız, buyurun salona” diyoruz...
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...

 ‘Çizme’yi sürekli aşmak…
Siyaset, sanat, tarih, mimari, hukuk, müzik… Neron, Caligula, Sezar (ve de Brütüs tabii ki!), Makyavel, Da Vinci, Michelangelo, Raphael, Brunelleschi, Verdi, Puccini, Paganini, Rossini… Say say bitmez… Uygarlık tarihine iyisiyle kötüsüyle derin izler bırakmış bir ülke, bir medeniyet… Bütün bu değerlerin adresi İtalya’nını modern zamanlardaki en tartışmalı iki politik karakteri vardı sanırım; biri Benito ‘Duçe’ Mussolini, diğeri de Silvio Berlusconi… Biri ‘Çizme’deki faşizmin öncüsüydü ve Hitler’in yancısı olarak yaşadı ve öldü, diğeri ise yakın tarihin önemli bir figürü oldu, ülkenin geleneksel değerlerini alt üst etti. İtalyan sağının gözde yıldızı, ülkenin en zengin insanı, aynı zamanda medya patronu, aynı zamanda kulüp başkanı (Milan), aynı zamanda bankacı, aynı zamanda başbakandı… Böylesi bir tabloda da gücünü kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için kullandı elbet… Kişiliği hep tartışıldı, klasik devlet adamı profilinden uzak görüntüsü eleştiri konusu oldu. ‘Rahmetli’ Umberto Eco onu şöyle tanımlıyordu: “Tam bir anti-entelektüeldi. Yirmi yıldır eline tek bir roman almamasıyla övünürdü. Ama iletişimde bir dehaydı. Aksi takdirde bu kadar zengin olamazdı. En başından beri hedef kitlesini belirledi; televizyon seyreden orta yaşlı insanlar...”
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
‘Çürümenin filmi’
Paolo Sorrentino, kimi filmlerinde ara yollara sapıp başka meselelerde mola verse de genel olarak sinema yoluyla ülkesinin, özellikle de siyasetteki hal ve gidişatını perdeye taşıyan bir isim. 2008 tarihli çalışması ‘Il divo’da Julio Andreotti’nin hikâyesinden pasajlar aktarmıştı, iki bölümde çektiği ‘Loro 1’ ve 2’de de Berlusconi’yi anlatıyor. Bu haftadan itibaren salonlarımıza uğrayan ‘Loro’ ise, iki filmin harmanı niteliğinde…
155 dakikalık yapım, Güney İtalya’daki Taranto’da küçük çaplı işlerle uğrayan kadın pazarlamacısı Sergio Morra’nın Roma’daki gücün kokusunu hissedip hedefini merkeze yöneltme gayretleriyle start alıyor ve bir noktadan sonra da Sardunya’daki villasında tekrar politik kimliğinin peşine düşmek için çabalayan Berlusconi’nin hayatına dahil oluyor. ‘Loro’, ‘politik satir’ tanımlamasının çizgileri dahilinde dolaşıyor. Senaryosunu Sorrentino’yla birlikte Umberto Contarello’nun kaleme aldığı film, lüksün ve eğlencenin ön planda olduğu zevk ve sefa görüntülerinde dolaşırken geleneksel değerlerin ötelendiği, ahlaki ve sosyal çürümenin her tarafı sarıp sarmaladığı bir tasvire soyunuyor.
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
‘Muhteşem Güzellik’ tadında…
Bazı durumlarda cinsellikle, bazı durumlarda parayla satın alınan politikacılar ve kurumsal yöneticiler, parıltının peşine katılan genç kadınlar, seks ve uyuşturucu partileri, öte yandan karısı Veronica’yla kültürel uyuşmazlık yaşayan Berlusconi, sola ilişkin iğnelemeleri, yerine göz diken sağcı siyasetçiler, futbolcu transferleri (sanırım Marcel Dessailly’ye gönderme vardı), L'Aquila depreminin yarattığı kaos derken ortaya görsel yönü çok güçlü, içerik olarak da göndermeleri ve ele aldığı portreye ilişkin saptamaları güçlü bir film çıkmış. Atmosfer açısından Sorrentino’nun başyapıtı ‘Muhteşem Güzellik’e yakın duran ‘Loro’, etkileyici bir siyasal kolaj.

Performanslara gelince: Toni Servillo, Berlusconi’yi hınzırca ve yer yer şeytanca bir portreyle perdeye taşırken Elena Sofia Ricci de elinden düşürmediği kitaplarla ve dertleriyle, adeta aralarındaki mesafe kilometrelerce açık gibi duran karısı Veronica Lario’da etkileyici bir profile soyunuyor. Keza Sergio Morra’da da Riccardo Scamarcio çok iyi…

Sonuç? Yılın en iyilerinden biri ‘Loro’ (İtalyanca anlamı ‘Onlar’), kesinlikle kaçırmayın derim…
(5 üzerinden 4 yıldız)
Loro Yönetmen: Paolo Sorrentino Oyuncular: Toni Servillo, Elena Sofia Ricci, Riccardo Scamarcio, Kasia Smutniak, Euridice Axen, Fabrizio Bentivoglio, Roberto De Francesco, Dario Cantarelli, Anna Bonaiuto, Giovanni Esposito, Ugo Pagliai, Ricky Memphis, Duccio Camerini, Yann Gael, Alice Pagani, Caroline Tillette, Iaia Forte, Michela Cescon, Roberto Herlitzka, Carolina Binda, Pasqualina Sanna, Fabio Concato 
İtalya yapımı 
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
‘Oxford Sözlüğü’ vardı da bakmadık mı?

Malum, İngilizce bir dünya, ondan öte sömürge diliydi… Gezegenin pek çok köşesinde kullanılan, konuşulan, yazılıp çizilen bir dil… Lakin bu dağılımın toplanacağı ve köklerini bulacağı bir temele ihtiyaç vardı; yani büyük bir İngilizce sözlüğe… Böylesi bir yükün altından da kalksa kalksa Oxford gibi devasa bir çınar kalkardı. Ve fakat gemiyi kim yönetecek, doğru limanları, rotaları kim tayin edecekti?

Sonunda 1857’de, Oxford İngilizce Sözlüğü’ne işinin ehli bir editör bulunuyor: Diploma sorunu yaşamasına karşın İngilizce kadar çok sayıda yabancı dile hâkim İskoç kökenli James Murray... Bu alabildiğine zorlu ve meşakkatli görevin üstesinden kalkabilmek ve sözlüğü bir an önce yayımlayabilmek için bütün bir İngilizce konuşan toplumlar seferber ediliyor ve herkesten, kelimelerin etimolojik kökenlerine ilişkin yardım isteniyor. Gelişkin posta ağı sayesinde küçük-büyük bütün notlar Murray yönetimindeki ekipte toplanmaya başlıyor. Ama yine de çalışma yeterince hızlı ilerlemiyor.

 Kesişen yollar…
Amerikan iç savaşında doktor olarak görev alan, lakin bir asker kaçağını cezalandırırken yüzünü dağlama esnasında psikolojik sorunları tetiklenen Dr. William Chester Minor, savaş sonrası soluğu Londra’da almıştır. Ne var ki yüzü dağlanan erin peşinde olduğu inancındadır. Bir gece, söz konusu kişi sanarak suçsuz birini öldürür. Bu cinayetin ardından altı çocuklu Eliza Merrett, dul kalmıştır. Bir hastanede psikolojik gözetim altında tutulan Minor ise önce Eliza’yla yüzleşir, derken sözlük çalışmalarından haberdar olur ve kendisini, sözlüğe adar. 10 bine yakın kelimenin etimolojisiyle uğraşan doktor, adeta Murray’e Tanrı’nın gönderdiği bir yardımdır. Çok geçmeden iki adamın yolları kesişir…
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
İngiliz gazeteci-yazar Simon Wincester’ın 1998 tarihli romanı ‘The Surgeon of Crowthorne: A Tale of Murder, Madness and the Making of the Oxford English Dictionary’ (ki Amerika’da ‘The Professor and the Madman’ ismiyle basılmıştır), bu iki kişiliğin yollarının kesişme öyküsünü anlatır. İşte bu söz konusu roman, artık film olarak huzurlarımızda. Mel Gibson’ın 2006 tarihli yapıtı ‘Apocalypto’nun yazarı Farhad Safinia’nın ilk uzun metrajlı çalışması olan ‘Deli ve Dâhi’ (‘The Professor and the Madman’), Minor’ın işlediği cinayetle açılıyor, sonrasında doktorun hâkim karşısına çıkma ve hastaneye yatırılma sürecini izliyoruz. Ardından film Murray cephesine yöneliyor ve bir noktadan sonra paralel ilerleyen öykünün arterleri birleşiyor…
Dickens’vari tat…
Ölüm ne yana düşer usta, yalanlar ne yana...
‘Deli ve Dâhi’, azimli bir dilbilimciyle nihayetinde şizofreni teşhisi konulan bir doktorun ortak çalışmalarında hayat bulan bir sözlüğün yaratılma hikâyesi aynı zamanda. İran kökenli Safinia, bu dağınık gibi görünen öyküyü toparlamayı ve etkileyici anlarla süslemeyi bilmiş. Yer yer Dr. Minor üzerinden kocasını kaybeden Eliza Merrett’a kayan ve işin içine aile ve çocuklar girdiğinde seyircisinin gözyaşlarını teslim alan film, aslında belli bölümleri itibariyle Dickens’vari bir havaya bürünüyor (hoş, öykünün içinde üstadın ‘Büyük Umutlar’ına da fazlasıyla vurgu var). Hatta William Chester Minor’da bir parça Ebenezer Scrooge izlerini bulmak bile mümkün…

Genel olarak geleneksel anlatım kalıplarına sırtını yaslayan öte yandan tarih sahnesinden çekip çıkardığı ana karakterlerini etkileyici performanslarla sunan bir film ‘Deli ve Dâhi’. Murray’de Mel Gibson, ‘Braveheart’tan sonra yeniden bir İskoç’a hayat verirken Sean Penn de Dr. Minor’da sanki ‘Dead Man Walking’den de pasajlar sunuyor. Eliza’da Natalie Dormer (‘Game of Thrones’un Margaery Tyrell’ı), Murray’nin karısı Ada’da Jennifer Ehle, gardiyan Muncie’de Eddie Marsan, Dr. Richard Brayne’da Stephen Dillane gayet iyiler.  

Sonuç olarak trajedi yüklü yanlarının yanı sıra dönemin yanlış psikiyatrik tedavi yöntemlerinin de altını çizen ‘Deli ve Dahi’yi kaçırmayın derim… Bu arada filmin senaryosuna emektar İngiliz sinemacı John Boorman’ın da katkıda bulunduğunu belirtelim.

( 5 üzerinden 3.5 yıldız)Deli ve Dâhi
Yönetmen: Farhad Safinia
Oyuncular: Mel Gibson, Sean Penn, Natalie Dormer, Jennifer Ehle, Eddie Marsan, Stephen Dillane, Steve Coogan, Ioan Gruffudd, Jedemy Irvine, Brian Fortune

İrlanda yapımı

Diğer seçenekler…

Mehrdad Ghafarzadeh imzalı ‘Bana Bir Aşk Şarkısı Söyle’nin kadrosunda Yusuf Çim, Afsaneh Pakroo, Ali Burak Ceylan ve Pejman Bazeghi gibi isimler yer alıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Sevimli Ejderha Kokonat: Ormanda Şenlik’i Anthony Power yönetmiş. Donovan Marsh imzalı ‘Katil Avcısı’nın (‘Hunter Killer’) başrollerinde Gerard Butler, Gary Oldman, Linda Cardellini isimler var. Yerli gerilim ‘Şeytan Oyunu’nu Kadir Genç yönetmiş, oyuncular Burak Ergün, Neslişah Ertürk ve Dilek Karadayı. Japon filmi ‘Şişman Harekât Timi’, Bei-Er Bao imzasını taşıyor, oyuncular Bei-Er Bao ve Zhang Wen. ‘Aşktan Kaçılmaz’ı ise Jesse Peretz yönetmiş, oyuncular Ethan Hawke, Rose Byrne ve Chris O’Dowd.

 

 

 



X

Kızım için...

Marsilya’da cinayetten hüküm giymiş kızının davasının yeniden görülmesi için mücadele eden Amerikalı bir baba... Kendisine yardımcı olan tiyatro oyuncusu bir kadın ve kızı sayesinde kişisel dönüşüm yaşıyor. Babayı Matt Damon’ın canlandırdığı ‘Durgun Su’, ‘Spotlight’la dikkat çeken Tom McCarthy’nin imzasını taşıyor.

Bill Baker, Amerikalı bir baba... Kızı Allison yurtdışında, Marsilya’da okurken bir cinayetin zanlısı olarak hüküm giymiş ve hapse atılmış. Baba yüreği dayanamıyor, kalkıp Fransa’ya yollanıyor.

Kızıyla görüşüyor, onun davanın yeniden açılması talebini avukatına iletiyor, ret cevabı alıyor. Ama bunu Allison’a söylemiyor ve kendince bir çıkış yolu arıyor. Kaldığı oteldeki küçük Fransız kızla başlayan dostluğu, işin içine oyuncu annenin girmesiyle farklı bir seyre neden oluyor. Bill Baker, Marsilya’da kalıp cinayette rol oynadığını düşündüğü Arap genci Akim’i bizzat kendi aramaya başlıyor.

‘Spotlight’la tanınan Tom McCarthy’nin imzasını taşıyan ‘Durgun Su’ (‘Stillwater’) kızının gözünde kahramanlaşmak ve bir tür itibar kazanmak isteyen bir babanın, bilmediği bir dilde ve kültürde verdiği mücadeleyi anlatıyor.

Aslında film sanki iki ayrı bölümden oluşuyor. İlk adımda Oklahoma’lı bir sondaj işçisi olan Bill’in, muhafazakâr kimliğiyle Marsilya topraklarına ayak basması ve el yordamıyla evladına yardım çabaları var. İkinci aşamada minik Maya ve annesi Virginie’nin hayatına dahil olma sürecini izliyoruz.

Kendi dünyasında kapalı bir hayat sürdüren bu Amerikalı, söz konusu ilişki sayesinde özgürlük alanını genişletiyor, daha liberal bir çizgiye kayıyor. Mesela pek de sevmediği bir sanat olan tiyatroyla, amatör bir oyuncu olan Virginie vasıtasıyla yakınlaşıyor.

‘Durgun Su’da Matt Damon ve Abigail Breslin baba-kızı canlandırıyor.

Bir de işin baba-kız arasındaki ilişki boyutu var. Allison bir lezbiyen ve hapse girme nedeni, birlikte olduğu Lina’yı öldürmek. ‘Durgun Su’nun ve bizimle paylaştığı baba profilinin klasik Amerikan filmlerinden farkı da bu noktada beliriyor. Senaryoyu kaleme alanlar arasında Jacques Audiard’ın daimi ‘yazıcısı’ Thomas Bidegain (diğerleri Tom McCarthy, Marcus Hinchey ve Noe Debre) var. ‘Yeraltı Peygamberi’, ‘Pas ve Kemik’ ve ‘Sisters Biraderler’ gibi filmlerin de senaristi olan Bidegain, adeta Avrupai dokunuşlarla karakterleri derinlemesine çizmiş. Dolayısıyla Bill Baker’ı canlandıran Matt Damon, Jason Bourne gibi takılamıyor! Gerçekçi bir portre çizen Amerikalı aktör, sakin görünen ama yer yer patlamalar yaşayan karakterini başarıyla yansıtıyor. Tiyatrocu Virginie’de Camille Cottin ve sevimli kızı Maya’da Lilou Siauvaud da sıcak, içten ve inandırıcı performanslar ortaya koyuyor. Allison’da ise Abigail Breslin (‘Küçük Gün Işığım’ın Olive’i) filmin en çarpıcı oyunculuk gösterisine soyunuyor.

Öte yandan birçok Amerikalı eleştirmen Allison karakterinin 2007’de İtalya-Perugia’da ev arkadaşını öldürme suçundan dört yıl hapis yatan Amanda Knox’u hatırlattığını yazmış (Knox da filmin kendi öyküsünü çarpıttığını ve itibarını zedelediğini belirtmiş).

Yazının Devamını Oku

Ve sahne sırası ‘Asyalı süper’de

San Francisco’da yaşarken karanlık kökleriyle hesaplaşmak zorunda kalan bir genç... Marvel’ın Asyalı ilk süper kahramanının öyküsü niteliğindeki ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ oyunculuk performansları, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleri, başarılı Uzakdoğu dövüş sahneleri ve göz alıcı bilgisayar efektleriyle son derece başarılı bir aksiyon...

Amerika’da, San Francisco’da vale olarak çalışan Shaun (Shang-Chi) günün birinde geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalır. Yıllardır ayrı düştüğü kız kardeşi Xialing’den aldığı bir davetle doğup büyüdüğü topraklara, Macao’ya gider... Burada çok geçmeden bir operasyonun parçası olduğunu anlar; babası Xu Wenwu yüzyıllardır yönettiği ‘10 Halka’ organizasyonuyla birlikte yeni bir hedef peşindedir...

Sıradan biri olarak yaşarken karanlık köklerine uzanmak zorunda kalan bir Uzakdoğulu... Babası adeta bir vampir gibi binlerce yıl yaşamış, nihayetinde 90’ların sonunda Ta Lo adlı gizemli bir yörede tanıştığı kadınla evlenmiştir. Sonrasında Shaun ve kız kardeşi doğar. Ne var ki annesinin erken ölümü, babasının ‘kötülük’le atbaşı giden doğasına dönmesine neden olur...

SHANG-CHI VE ON HALKA EFSANESİ
Yönetmen: Destin Daniel Cretton
Oyuncular: Simu Liu, Ankwafina, Tony Leung, Meng’er Zhang, Fala Chen, Michelle Yeoh, Wah Yuen, Florian Munteanu, Ben Kingsley, Andy Le
ABD-Avustralya ortak yapımı

İşte bu öykünün çeperlerinde gezinen ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ (Shang-Chi and the Legend of the Ten Rings), Marvel’ın sinemaseverlerle buluşturduğu yeni kahramanı... Aslında çizgi roman sayfalarındaki doğumu Aralık 1973 olan bu karakterin beyazperde dolayısıyla popüler kültürle buluşmasının vakti çoktan gelmişti. Yani ilk siyah süper kahraman Black Panther’den sonra sahne sırası Asya (ya da Uzakdoğu) kökenli bir figürdeydi... Bu açıdan Shang-Chi kendi adına bir ilkin temsilcisi. Öte yandan işin ekonomik boyutuna bakılırsa ortada koca bir pazar var ve o bölgenin seyircisine sürekli Amerikalı (Anglosakson) kahramanlar pazarlamaktansa kendilerinden bir temsilciyle yola devam etmek daha mantıklı bir yatırım olsa gerek.

Yazının Devamını Oku

‘Masada yer açın ben geldim’

Ferhan Şensoy meslektaşı Rasim Öztekin’i bekletmedi, yaklaşık beş buçuk ay sonra veda mektubunda bahsettiği neşeli bir meyhanedeki yerini aldı. Dün aramızdan ayrılan Şensoy artık nesli tükenen bir profilin en özgün, en çalışkan temsilcilerindendi. Kitap yazdı, oyun yazdı, sahneye koydu, oynadı, dizilerde, filmlerde rol aldı. 70 yıllık ömrüne sığdırdığı onca sanatsal izin yanında ‘muhalif’, başkaldıran bir ses ve ruhtu.

12 Eylül sonrasının karanlık günleri… Hava puslu, zihinler dağınık, hayatlar tedirgin, gidişat belirsiz… Bir yandan siyasal iklim öte yandan ekonomik sıkıntılar... Ve bu kaotik ortamda yeşeren bir umut ışığı, özel bir zekâ pırıltısı, farklı bir tarz, bambaşka bir direniş noktası…

Ben ve kuşağım Ferhan Şensoy’u, ‘Ortaoyuncular’ çatısı altında bu karanlık ortamın içinde yükselen bir yıldız olarak tanıdık… Birçoğu Beyoğlu’ndaki ‘Küçük Sahne’de izlenen ‘Şahları da Vururlar’, ‘Kahraman Bakkal Süpermarket’e Karşı’, ‘Anna’nın Yedi Ana Günahı’, ‘Afitap’ın Kocası İstanbul’, ‘İstanbul’u Satıyorum’, ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi oyunlarla…

TÜRKÇEYİ EN İYİ KULLANAN İSİM

1951 yılında Samsun-Çarşamba’da hayata ‘Merhaba’ diyen Ferhan Şensoy, bir parça Galatasaray Lisesi’nde, bir parça da Çarşamba Lisesi’nde okudu. Yazı-çizi işlerine meraklıydı, öykü ve şiirler kaleme alıyordu. Tiyatroyu da seviyordu. Lise sonrası rotasını yurtdışına çevirdi, Fransa ve Kanada’da eğitim aldı, oyunlar yazdı, yönetmenlik yaptı, oynadı… Bu dönem onun biriktirme, bilgi görgüsünü arttırma ve en önemlisi yeteneğini ortaya çıkarma süreciydi. Türkiye’ye döndü ve ışıltısını tiyatro çevresiyle paylaşmaya başladı. Oyunlar, filmler, kitap kaleme almalar, TRT’ye projeler derken artık tanınan, sevilen ve absürd tarzını kitlelere alıştıran ve paylaşan bir isimdi. Aynı zamanda Türkçe’yi çok iyi kullanan, bozan, yeniden kuran müthiş bir kalem erbabıydı Ferhan Şensoy.

KUNDAK MI ELEKTRİK KONTAĞI MI?

Sivri dili, hiçbir şeyden sakınmadan içinden gelenleri ifade eden üslubu, isyankâr yapısı ve bütün bunları son derece zekice formlarla sunması, farklılığını her daim ortaya koyuyordu. Sistemin insanlara dayattığı her türlü baskıya, yasağa sanatıyla, sözüyle, tavrıyla karşılık veriyor, çelişkileri hatırlatıyor ve tarihe kendince derin notlar düşüyordu. Yazıp yönettiği ‘Muzır Müzikal’ kimi çevrelerin tepkisini çekti ve oyunun sahnelendiği tarihi ‘Şan Tiyatrosu’, 7 Şubat 1987’de şüpheli bir şekilde yandı. Şensoy bu olaya ilişkin sonraki oyunlarında kendine özgü hınzır üslubu eşliğinde “Elektrik kontağı” göndermesinde bulunurdu.

REKOR GÖSTERİ

Yazının Devamını Oku

Başkası olma, ‘Candy’n ol...

‘Şeker Adam’ın Laneti’ sürüyor! 1992 tarihli film, ismi beş kez anıldığında gelip hayatınıza kıyan şehir efsanesini konu alıyordu. 2021 versiyonu hikâyeyi sağlam bir sosyo-politik bakış açısıyla ele alıyor. Nia DaCosta imzalı yapım, yılın en iyilerinden.

Clive Barker’ın kısa öyküsü ‘Forbidden’dan uyarlanan 1992 tarihli ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) bir şehir efsanesini ve onun üzerine tez yazmaya çalışan genç bir kadının, Helen Lyle’ın öyküsünü anlatıyordu. Söylenceye göre ayna karşısında beş kez ‘Şeker Adam’ derseniz, yanınızda bitiyor ve hayatınızı sona erdiriyordu. Bernard Rose’un filmi etkileyici bir gerilim klasiği olarak zihinlerde derin bir iz bırakmıştı.

Son dönemin yükselen yıldızı Jordan Peele (Kapan/Get Out ve Biz/Us filmlerinin yönetmeni) aynı efsaneyi, yapımcı ve senarist olarak yer aldığı projeyle günümüz seyircisiyle paylaşıyor.

Bu kez öykü siyah bir ressam etrafında inşa ediliyor. ‘Şeker Adam’ söylencesinin peşine düşen ve buradan metaforlar üreterek eserlerine yansıtan Anthony McCoy kısa zamanda işin ciddiyetini fark ediyor (çünkü cinayetler baş gösteriyor) ve daha da ilginci, meselenin kendi geçmişiyle olan bağıyla yüzleşiyor.

Yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği, senaryosunu Peele’ın yanı sıra DaCosta ve Win Rosenfeld’in kaleme aldığı 2021 model ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) belki bir başyapıt değil ama muhteşem bir film. Kişisel olarak Peele’ın çokları tarafından göklere çıkarılan iki filmini altı kalınca çizilmiş politik göndermeleri itibariyle pek sevmem ama bu kez atılan adım sosyolojik ve politik açıdan çok ince ve zarif hamleler eşliğinde, zamane meseleleri hakkında çok şey söylüyor. Orijinal yapıtta ana karakterin tarihsel gelişimiyle buluşuyorduk ama öyküde bu denli keskin siyasi refleksler yoktu.

Bu kez, ‘Şeker Adam’ efsanesinin biçimlendiği Chicago’daki Cabrini-Green bölgesinden yola çıkılarak kentsel dönüşüm problemleri, beyazların siyahlar üzerindeki her türlü tahakkümü, sanat galerilerindeki iktidar odakları ve en önemlisi ‘George Floyd vakası’na gönderme yaparken ırkçı polisleri bize hatırlatan gelişmeler eşliğinde son derece sıkı, radikal ve sözünü esirgemeyen bir metinle ve onun ustaca görselleştirilmesiyle karşı karşıyayız.

Ayrıca öyküde bir tür nakledici görevini üstlenen çamaşırhane sahibinin Clive Barker kitabı okuması, McCoy’un sevgilisinin kardeşi Troy’un ünlü siyah ressam Basquiat üzerinden yaptığı iğneleme gibi zekice göndermeler de var.

SÜREGELEN IRKÇILIK BELASI...

Yazının Devamını Oku

‘Anılar, anılar şimdi gözümde canlandılar...’

Kayıp anılara ya da geçmişteki mutlu yaşanmışlıklara tekrar dönmek isteyenlere hizmet veren bir dedektif... Günün birinde bürosuna gelen gizemli bir kadın, hayatını allak bullak ediyor. ‘Bilimkurgusal’ dokunuşlara sahip ‘Zihin Gezgini’, eski dedektif romanlarının tadını veriyor. Lisa Joy’un yönettiği filmi Hugh Jackman, Rebecca Ferguson ve Thandiwe Newton sürüklüyor.

Geleceğin dünyasındayız: Artık şehirler Venedik gibi olmuş, her yanı sular kaplamış, yaşam alanları ıslak zeminler üzerinde yükselirken zenginler korunaklı bölgelere yerleşmiştir. Asker eskisi Nick Bannister, bu ‘batık Miami ekosisteminde’ yardımcısı Watts’la birlikte müşterilerini kayıp anılarına veya tekrar buluşmak istediği geçmiş mutluluklarına götüren bir zihin dedektifidir... Bir gün bürosuna Mae adlı bir kadın gelir ve ondan sonra tüm dengeler alt üst olur...

Daha çok televizyon sektöründe çalışan, ‘Westworld’ dizisinin yapımcı, yazar ve yönetmeni Lisa Joy’un ilk uzun metrajı ‘Zihin Gezgini’ (Reminiscense), temel olarak distopik atmosferde geçen bir dedektiflik serüveni. Öykünün kahramanı, başkalarının derdine derman ararken âşık olduğu kadınla birlikte derin bir girdabın içine çekiliyor. Öykü, fonunu küçük ‘bilimkurgusal’ dokunuşlar eşliğinde inşa etse de kendini konumlandırdığı adres, o ünlü ‘dedektif romanları’ çağı... Yani Nick Bannister’da Mickey Spillane, Dashiell Hammett veya Raymond Chandler’ın elinden çıkan Mike Hammer, Sam Spade ya da Philip Marlowe gibi kült karakterlerin ruhu ve mirası var. Tuhaf müşteriler, çürümüş bir toplum, iç içe geçmiş ilişkiler ağı, kanunsuzluk, rüşvet ve en önemlisi, kadın yardımcısıyla çalışan, gözünün önündeki gerçek değeri görmeyen ve kendisini belaya sokacak bir kadının peşine takılan dedektif...

Başkalarının zihinlerinde gezinirken ister istemez ‘röntgenci’ konumunda olan Bannister’ın, Mae tarafından allak bullak olan zihninin serüveni olarak da tanımlanabilecek yapımda, senaryoyu da kaleme alan Lisa Joy metne alabildiğine şiirsellik katmaya çalışmış...

Lakin filmin problemi sanırım felsefi anlamda derinlere dalma ve seyircisini de diplere çekme isteğine karşın yüzeysellikten pek kendini kurtaramayışı olmuş. Öykünün görsel açıdan ilginç yapısı ve meselelerin filizlendiği dünyanın mimari tanımları bazı çekicilikler taşısa da belirli noktalardan sonra istenen etkiyi yaratamıyor.

Rebecca Ferguson ve Hugh Jackman, 2017 tarihli ‘Muhteşem Showman’den sonra bu filmde de birlikteler.

FERGUSON GÖZ KAMAŞTIRIYOR

Hugh ‘Wolverine’ Jackman, Bannister’da tabii ki sırıtmıyor ama o eski romanların uyarlamalarındaki Humprey Bogart türünden unutulmaz bir dedektif portresi çizmiyor. Yardımcı Watts’da Thandiwe Newton da gayet iyi bir performans ortaya koyuyor. Filmin göz kamaştıran unsuruysa Rebecca Ferguson. İsveçli aktris, Mae rolünde, sinemanın unutulmaz kadın oyuncularının ışıltılarını perdeye taşıyor. Özellikle şarkı söylediği sahnelerde muhteşem... Ben, kirli polis Boothe’de karşımıza gelen Cliff Curtis’i de beğendim; ses tonu ve vurgularıyla Robert De Niro’yu andırıyordu.

Sonuç olarak öyküsü itibariyle ‘film-noir’ (kara film) tadı sunan, ‘Blade Runner’a da selam gönderen ‘Zihin Gezgini’, izlenmeye değer.

Yazının Devamını Oku

Oğlunun yanına gitti…

Adana Altın Koza Film Festivali Direktörü, akademisyen Kadir Beycioğlu önceki gece aramızdan ayrıldı. Sinema sektörünün bu çok sevilen siması, geçen yıl 14 Ağustos’ta ailesiyle bir trafik kazası geçirmiş ve olay esnasında 13 yaşındaki oğlu Bora’yı kaybetmişti.

Her alanda olduğu gibi sinemada da bilgili, hayatı ve insanları tanıyan, kucaklayan, organizasyon yeteneği üst düzeyde kimliklere ihtiyaç vardır. Onlar dengeleri sağlar, herkesi bir şekilde hoş tutmasını becerir, kalp kırmaz, kırılan kalpleri de zarifçe tamir ederler... Kadir Beycioğlu böyle bir kişilikti. Yıllar boyu birçok festivalde önce gönüllü, sonra da ‘resmi’ kimlikle görev yapan sevgili Kadir, hepimizin sevgisini, saygısını kazanmış, çok kıymetli bir değer, çok önemli bir figürdü.

HASTALIĞI ATLATMIŞTI

ODTÜ’de öğrenciyken Ankara Film Festivali’nde soluduğu hava, tattığı atmosfer, onun daha sonra bu sulardaki derin ve uzun yolculuğu için de atılmış ilk adımlar olacaktı. Ön lisans sonrası öğretim hayatına Çukurova Üniversitesi’nde devam eden ve Malatya İnönü Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Beycioğlu aynı üniversitede akademik serüvenine de ‘Merhaba’ dedi. 2010’dan itibaren İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde görev yapan sevgili dostumuz, 2019’da ‘Profesör’ unvanını almıştı. Ne var ki yine yakın tarihte acımasız bir hastalığın pençesine yakalanmış, sonrasında verdiği mücadelede bir hayli yol almış ve hastalığı atlattığını duyurmuştu.

OĞLUNU KAYBETMİŞTİ

Tam bu dönemde, acı kapısını bir kez daha çalmış ve geçen ağustosta, Kadir ve ailesinin bulunduğu araca, İzmir-Çeşme yolunda tuğla yüklü bir kamyon çarpmış, kaza sonucu arka koltukta oturan 13 yaşındaki pırlanta gibi oğlu Bora hayatını kaybetmişti. Bu büyük acının üzerinden bir yıl geçti; sevgili Kadir 14 Ağustos’ta kendi Twitter hesabından Bora’nın gitarla verdiği siyah beyaz bir resmi paylaşırken altına da şu notu düşmüştü: “Bugün en büyük acımızı yaşamaya başlayalı tam bir yıl oldu. Derin ve tarifsiz...”

‘ACIMIZ ÇOK BÜYÜK’

Bir süredir tekrar nükseden rahatsızlığı için tedavi gören Beycioğlu, pazartesi günü hastaneye yatırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı. Ve kendisini önceki gece kaybettik... Acı haber dün Twitter adresinden şöyle paylaşıldı: “Dostunuz, abiniz, kardeşiniz, öğretmeniniz Kadir Beycioğlu, oğlunun yanına gitti. Acımız çok büyük.”

Yazının Devamını Oku

‘Bu sahilde, bu sahilde’…

Cennet gibi görünen ama zamanın çok hızlı aktığı bir sahil... Buraya gelen ve içine düştükleri çemberden kurtulmaya çalışan bir grup insan... ‘Altıncı His’in yönetmeni M. Night Shyamalan, son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta yine hislerimizle oynamaya çalışmış ama bu kez finali yeterince ikna edici değil...

İlişkilerinde kimi problemler yaşayan Prisca ve Guy Cappa çifti, 11 yaşındaki kızları Maddox ve 6 yaşındaki oğulları Trent’le birlikte tropikal bölgede, internet üzerinden buldukları bir tatil köyüne giderler. Cennet görünümündeki bu yerde tesisin müdürü onlara yöredeki sakin bir sahili tavsiye eder. Aile, kendileri gibi tesislerde kalan dört kişilik bir toplulukla (hırslı bir cerrah, karısı, kızı ve annesi) kısa bir yolculuktan sonra kıyıya varır. Burada çocukların tanıdığı çok ünlü bir rap’çi olan Mid-Sized Sedan da vardır. Daha sonra gruba epilepsi nöbeti geçiren bir psikologla hemşire olan kocası da katılır. Derken kıyıya çıplak bir kadın cesedi vurur ve akabinde ekip bambaşka bir evrenin parçası olur.

SU GİBİ AKIP GEÇİYOR

‘Altıncı His’le yaptığı çıkışı kimi adımlarla belli bir noktaya kadar ayakta tutan, sonrasındaysa sürekli irtifa kaybeden M. Night Shyamalan son filmi ‘Zamanda Tutsak’ta (Old), 108 dakikalık bir ‘alacakaranlık kuşağı’ öyküsü sunuyor. Pierre Oscar Lévy ve Frederik Peeters’ın ortak imzalarını taşıyan ‘Sandcastle’ adlı grafik romanın sinema uyarlaması olan çalışma, herkesi yaşlandıran (yarım saatte 1 yaş alıyorsunuz) tuhaf bir özelliğe sahip bir sahile sıkışan insanların, kurtulmak için debelendikleri büyük bir çemberi anlatıyor. Sigortacı, mesleki özgüven sorunları yaşayan cerrah, meselelere bilimsel yorumlar getirmeye çalışan psikolog, burnundan sürekli kan gelen rap’çi, hızla büyüyen ve ergenlik çağlarını bir an önce atıp gençliklerine uzanan çocuklar, bıçağın kestiği ama anında kapanan yaralar, beyne basınç yapan kayalar derken muhteşem bir sahil, bir grup insan için gayya kuyusuna dönüşüyor...

‘Hitchcockvari’ bir gerilimle örülü bu adım Shyamalan’ın son dönemde çektiği belki de en iyi film ama yaşananları tane tane açıklayan, bol tekrarlı final, belli açılardan başarıyla kurduğu atmosferi yıkıyor ve geriye ortalama bir yapım kalıyor. Oysa yönetmenin alameti farikası çarpıcı finalleriydi. Senaryoya kaynaklık eden orijinal metin nasıldı bilmiyorum ama zamanın gerçekten su gibi aktığı bir evrende daha fazla felsefe ve hayata dair nispeten ‘derin teşhisler’de bulunmak varken bu yüklü malzemeyi elinin tersiyle itip ucuz bir bilimkurgu-macera filmi finaline bağlanmak pek olmamış...

Gael Garcia Bernal ve Vicky Krieps’in Cappa çiftini canlandırdığı filmde en başarılı performans tuhaf cerrah Charles rolündeki Rufus Sewell’dan geliyor.

Nihayetinde Christopher Nolan gibi zaman meselesinde seyircisini gererek gezmeye koyulan ama bu işin üstesinden belli bir noktaya kadar gelen Shyamalan’ın filmi, genel toplamı itibariyle vasatı aşamıyor.

Son bir not da filmi izleyeceklere: Marlon Brando ve Jack Nicholson’ın birlikte oynadıkları filmin ismi ‘The Missouri Breaks’ti...

Yazının Devamını Oku

Yılanların öcü!

‘G.I. Joe’ serisinin üçüncü filmi ‘Snake Eyes’ gücün karanlık tarafına geçme, ihanet, sadakat türü dertlerle donatılmış bir aksiyon. Babasının intikamı için yaşayan ana karakter eşliğinde Tokyo’da geçen film, değerler kadar mimari açıdan da gelenekle modern arasındaki çelişkilerde geziniyor.

Amerikan oyuncak devi Hasbro’nun 60’lı yıllarda piyasaya sürdüğü ve çok tutulan ‘G.I. Joe’ serisi 2000’lerde sinemaya taşınmıştı. Özel bir birliğin dünyayı ele geçirmek isteyen kötülere (özellikle de Kobra örgütüne) karşı verdiği savaşa dayalı bir metne sahip olan serinin ilk adımı 2008 tarihli ‘Kobra’nın Yükselişi’ydi (‘G.I. Joe: The Rise of Cobra’). İkinci hamle 2013’te çekilen ‘Misilleme’ydi (‘G.I. Joe: Retaliation’). Uzun bir zaman aralığının ardından yeni bir ‘G.I. Joe’ filmi daha huzurlarımıza geliyor. Adı, ‘Snake Eyes: G.I. Joe Origins’.

Bu kez öykü bir tür kökenlerde dolaşıyor. Los Angeles’ta gözünün önünde babası öldürülen Uzakdoğu kökenli bir çocuk büyüyor; yanında her daim intikam hırsını taşıyor. Yolu Yakuza’yla (Japon mafyası) kesişiyor, daha sonra kurtardığı kişinin bir klanın çok önemli üyesi olduğunu fark ediyor ve onun kanatları altında Tokyo’da yeni bir hayata yelken açıyor.

Robert Schwentke imzalı yapım, ‘Snake Eyes’ adlı ana karakterin, 600 yıllık Ninja gelenekleriyle sistemi koruyan Arashikage klanına kabul edilme süreci etrafında bir yapı inşa ediyor. Klanı ele geçirmeye çalışan, aileden uzaklaştırılmış eski bir üye ve bütün dünyaya hükmetmeye çalışan Kobra örgütü de meselenin mücadele alanları... Arka plandaysa iyi-kötü rollerinin çabuk değiştiği, gücün karanlık yanına geçme hamlelerinin sıkça yaşandığı, gelenekle modern arasında gidip gelmelere fiziksel ve ruhsal anlamda vurguların yapıldığı, aksiyonu yüksek bir hikâye izliyoruz.

Tam da Olimpiyat Oyunları döneminde vizyona giren film bizi zaman zaman Tokyo’da da yolculuğa çıkarıyor. Örneğin, her gün ‘Tokyo 2020’ canlı yayınlarında önümüze gelen asma köprü, filmin aksiyon mekânlarından biri olmuş. Öte yandan Arashikage klanının konumlandığı geniş arazi bir anlamda Japon geleneksel mimarisinin ve yaşayış biçiminin ifadesi sanki. Ana karakterlerin motosikletlerine atlayarak arada bir aksiyon hamlelerine soyundukları Tokyo’nun merkeziyse bir nevi kaosun, modernizmin, yüksek binaların genel bir kolajı. Bu arada ilk ‘G.I. Joe’ filminde Eyfel’in yıkılmasına şahitlik etmiştik, ikincisinde hedefte Londra vardı. Üçüncü adımda şehre yönelik hamleler pek yok.    

70’li yıllar Uzakdoğu dövüş sporlarının hâkim olduğu birçok filmin sinemalara uğradığı dönemdi. ‘Snake Eyes’ sanki o filmlerin, “Anglosaksonlar da izlesin” diyerek çekilmiş hali gibi. Bir yandan eller, öte yandan kılıçlar kullanılıyor ve arada bir hayata dair felsefi tanımlamalar, bilgelik ifadeleri, ruh güzelliği, temiz kalp, gözlerde okunan onur, gurur vs. gibi ifadeler karakterlerin ağzından çıkarak seyirci bir anlamda huzur sokağına çağrılıyor!

SERİNİN EN İYİSİ

Film ayrıca çokuluslu oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Mesela Snake Eyes rolündeki Henry Golding Malezyalı. ‘Kan kardeşi’ Andrew Koji İngiltere doğumlu, klanın güvenlik şefi Haruka Abe Japon, eğitimcilerden ‘Hard Master’ı canlandıran Iko Uwais Malezyalı, bir diğer eğitimci ‘Blint Master’ı oynayan Peter Mensah Ganalı...

Yazının Devamını Oku

Demokrasinin koruyucuları!

‘The Suicide Squad’ serisinin ikinci filmi ‘İntihar Timi’, bir ada devletinde darbeyle yönetime el koyan cuntaya karşı mücadele eden, özel yeteneklere sahip bir grup suçlunun öyküsünü anlatıyor. Yer yer siyasi göndermelerde bulunan yapımı Margot Robbie ve Idris Elba sürüklüyor. Filmi yazıp yöneten isimse ‘Galaksinin Koruyucuları’yla tanıdığımız James Gunn.

Devlet adına çalışan, özel yeteneklere sahip bir grup suçlu... Onların atıldığı ilk macerayı 2016’da izlemiştik... David Ayer’in yazıp yönettiği bu yapım ışıltılı kadroya ve birkaç dikkat çekici sahneye rağmen beğenilmemişti. Beş yıl sonra aynı proje, ilk filmden birkaç karakterin yanına bambaşka figürler yerleştirilerek yeniden biçimlendirilmiş ve kamera arkasına farklı bir isim, James Gunn oturtularak yola çıkılmış. Marvel cephesinde ‘X-Men’ serisiyle birlikte sevdiğim modern zaman aksiyonlarından ‘Galaksinin Koruyucuları’nın (‘Guardians of the Galaxy’) yönetmeni olarak tanınan Gunn, ‘The Suicide Squad: İntihar Timi’ (‘The Suicide Squad’) adlı ikinci maceranın senaryosuna da imza atmış.

Margot Robbie ve Idris Elba’nın sürüklediği ‘İntihar Timi’, eğlenceli bir aksiyon...

Öyküye gelirsek: Bir ada devleti olan Corto Maltese’de süren hanedanlık, askeri darbeyle sona erdirilmiştir. Geçmişte Nazilerin hâkimiyetinde olan ve ‘Jotunheim’ adlı merkezinde farklı deneylerin gerçekleştirildiği adada, söylence mi gerçek mi olduğu bilinmeyen bir tehlike vardır. Psikopat suçluları devlet lehine çalıştırma projesinin fikir sahibesi Amanda Waller, meselenin aydınlatılması için düğmeye basar ve ellerindeki mahkûmlardan oluşan iki ekibi adaya yollar.

ABARTILI ŞİDDET GÖSTERİSİ...

Gunn’ın senaryosu ve rejisiyle ilkine göre daha eğlenceli ve yer yer derin olan bu ikinci adım, aksiyon anlamında da ‘John Wick ekolü’ diyebileceğimiz bir reflekse sahip. Film boyunca o kadar çok insan öldürülüyor ki; üstelik sanki özel bir maharetmiş gibi organların kopması gözümüze sokularak gösteriliyor. Buna “Ne var canım, alt tarafı plastik (ya da karikatürize) şiddet” demek mümkün ama yine de bu tercihin çok manalı olduğunu söyleyemem.

Yazının Devamını Oku

‘Sineklerin Tanrısı’ uzaya çıkınca!

İnsanlığın geleceğini kurtarmak için özel olarak yetiştirilen ve 86 yıllık bir uzay yolculuğuna çıkan çocuklar... Süreçte büyürler ve ergenliğe ulaştıklarında da bazı yasakların farkına varırlar. ‘Gezginler’ iktidar hırsı, bastırılmış duygular, insan doğası gibi meselelerde gezinirken ünlü roman ‘Sineklerin Tanrısı’ türü bir kaosu perdeye taşıyor.

Bilimkurgu edebiyatının ve sinemasının en eski güzergâhlarından biridir, yeni bir gezegene yelken açmak ve bir grup insanla türümüzü sürdürmeye soyunmak.

Dünyamızdan başka seçeneklerin peşine düşme çabası artık bilimin de ciddi ciddi araştırdığı konulardan biri. Haliyle aynı sular etrafında dönen ama farklılıklarını uzaya gönderdikleri temsilcilerimizi bambaşka kesimlerden seçerek yapan yapımları izler olduk son dönemde.

Bu adımların ilki 2016 tarihli ‘Uzay Yolcuları’ydı (Passengers). Morten Tyldum imzalı çalışmada uyuyarak gerçekleşecek 120 yıllık bir uzay yolculuğunun 30’uncu yılında uyanan genç bir mühendisin yalnızlığına başkalarını da ortak etme çabası anlatılıyordu.

Claire Denis’nin yönettiği ‘High Life’ta (2018) ise gemi mürettebatı suçlulardan oluşuyordu ve ekip, uzayın boşluğunda kara delik arıyordu. Bu haftanın yenilerinden ‘Gezginler’ (Voyagers) benzer rotanın en yeni üyesi...

SORGULAMA BAŞLAYINCA...

Neil Burger’ın yazıp yönettiği ‘Gezginler’ insanlığın kendilerine yeni bir yer aramak için evrenin sonsuz boşluğunda çıktıkları bir serüveni anlatıyor: Yıl 2063... İklim değişikliği ve diğer problemlerle gezegendeki sonu pek de iyiye gitmeyen türümüz, kimi üstün zekâlı biliminsanlarının genetik kodlarını taşıyan 30 çocuğu yetiştirir ve bir gemiye bindirerek 86 yıllık bir yolculuğun startını verir. ‘Humanitas’ adlı bu araçta yer alan minikler büyüyecek ve onların çocukları ancak hedefe varacaktır. Çocuklar ergenliğe ulaştığında bazı yasakları sorgulamaya ve sisteme başkaldırmaya başlarlar. Örneğin her gün içtikleri mavi suyun dürtülerini bastıran bir kimyasal olduğunu fark ederler. Bu sıvıyı almaktan vazgeçen Christopher ve Zac, en yakın arkadaşları olan Sela’ya karşı cinsel arzu duyacaktır... Derken kimi gelişmeler sonucu işler rayından çıkar ve eski düzen sarsılır...

‘Gezginler’ seyircisinin ilgisini ayakta tutacak fırça darbeleriyle başlıyor. Ama bir noktadan sonra iki eski arkadaş, Christopher ve Zac arasındaki iktidar savaşı, diğerlerinin zaman içinde onlardan birini seçme durumunda kalması, Burger’ın filmini William Golding’in ünlü eseri ‘Sineklerin Tanrısı’ (Lord of the Flies) sınırlarına taşıyor. Öykünün bu yakaya ulaşmasıyla birlikte de perdeye aksiyon hâkim oluyor. Dolayısıyla ‘Gezginler’ tanıdık bir hal alıyor ve büyüsü sanki bozuluyor. Öykü bir noktadan sonra cazibesini kaybetse de bilimkurgu hayranlarını belli noktalarda tatmin edecek bir yapım ‘Gezginler’...

Yazının Devamını Oku

Sanal âlemde iki devre...

Canlı aksiyonla animasyonun iç içe geçtiği ‘Space Jam Yeni Efsane’yi, NBA yıldızı LeBron James sürüklüyor. Film bir babanın oğlunu anlama sürecini, bir basketbol maçı eşliğinde anlatıyor. Bugs Bunny ve Looney Tunes karakterlerinin de olduğu eğlenceli bir yapım...

Önce geçmişe ilişkin bir hatırlatma: 1996 yapımı ‘Space Jam’, basketbolun o dönemki parlak yıldızı Michael Jordan’ın sürüklediği, animasyonla harmanlanmış bir çalışmaydı. Efsanevi oyuncu, kötü yaratıkların ele geçirdiği NBA yıldızlarına karşı Bugs Bunny öncülüğündeki Loony Tunes ekibinden kurulu takımıyla mücadele ediyordu. 25 yıl sonra, aynı mantığın ürünü bir adım daha karşımızda.

‘Space Jam Yeni Efsane’ (Space Jam A New Legacy) adlı bu yeni hamle, temel olarak bir baba-oğul çatışması üzerine inşa edilmiş. Önce 1998’de Ohio-Akron’da başlayan, minik LeBron’un, koçunun tavsiyeleri doğrultusunda kendisini sadece oyuna vermesiyle birlikte büyüyen kariyerinin izlerini sürüyoruz. Cleveland, Miami, tekrar Cleveland, LA Lakers derken o artık herkesin tanıdığı parıltılı NBA yıldızı LeBron James’tir. Villasında ailesiyle birlikte yaşarken oğlu Dom’u da kendisi gibi basketbolcu yapma çabalarına tanık oluruz. Oysaki karşısındaki gencin farklı yetenekleri, ilgi alanları vardır ve hedefi, video oyun tasarımı alanında kendini kanıtlamaktır. Bir iş görüşmesi için gittikleri Warner Bros.’un dijital bölümünde kaybolurlar. Daha doğrusu yarattığı ‘Serververse’ evreninde hükümranlığını ilan etmiş ve kendisini bütün bir âleme göstermek için planlar yapan yapay zekâ Al G Rhythm tarafından kaçırılırlar. Bu megaloman varlık, kuralları tuhaf bir basketbol maçı düzenler. Bu sıradan bir mücadele değildir; baba-oğul rakiptir ve LeBron kanadı kaybederse sonsuza kadar bu evrende kalacaklardır.  

Malcolm D. Lee’nin yönettiği ‘Space Jam Yeni Efsane’, son derece eğlenceli ve göndermeleri itibariyle çekici bir yapım. Evet, hikâye bir babanın oğlundaki değerleri çok sonradan keşfetmesine dayanıyor ama yine de işleniş ve gezinilen alanlar fazlasıyla tatmin edici. Daha doğrusu NBA ve WNBA’in yanı sıra sinemanın geçmişine ilişkin kimi köşe taşlarından haberdarsanız, filmden çok tat alacaksınız...

Sinemada bir hedef maçına çıkmak ve bunun için, o sporu yapan birinin öncülüğünde takım kurmak, kökleri Zoltan Fabri klasiği ‘Cehennemde İki Devre’ye uzanan bir ritüeldir... Bu ikinci ‘Space Jam’ filminde de LeBron, yine Bugs Bunny ve Looney Tunes ekibinden bir takım kuruyor ve oğlu Dom’un da aralarında bulunduğu ekibe karşı (ki rakipte Anthony Davis, Klay Thompson, Nneka Ogwumike, Damian Lillard ve Türkiye’de Fenerbahçe ve Galatasaray’da da forma giyen, ‘Beyaz Mamba’ lakaplı Diana Taurasi gibi isimler var) mücadele veriyor. Film, Warner patentli kimi klasiklere (‘Casablanca’, ‘The Matrix’ ve ‘Mad Max: Fury Road’ mesela) göndermelerde bulunurken Superman, Batman, Joker, Penguen gibi DC kahramanlarını da öyküsüne katıyor.

‘O HERKESİ BIRAKIR’

LeBron’un oyunculuğuyla sürüklenen yapımda Don Cheadle, abartılı fakat etkileyici bir performansla, kötülük dolu yapay zekâya hayat veriyor. Belli bir kuşak izleyicinin Lola Bunny, Sylvester ve Tweety, Daffy Duck gibi karakterlerle nostaljik tatlar alacağı yapımda ben sadece sinemasal değil, ‘Kral’ James’in oyunculuk kariyerine ilişkin iğnelemeleri de (mesela babasını soran Dom’a Al G Rhythm, “Seni bırakıp gitti, o zaman herkesi bırakır, Cleveland’ı iki kez bırakmıştı” türü bir cevap veriyor) beğendim...

Sonuç? İzlenmesi keyifli bir çalışma olmuş ‘Space Jam Yeni Efsane’. Ama filmin miniklerden ziyade göndermelere vâkıf olacak kuşağa sesleneceği kanısındayım...

Yazının Devamını Oku

‘Seans’larımız devam ediyor!

‘Korku Seansı’ serisinin üçüncü adımında ‘paranormal dedektiflerimiz’ Ed ve Lorraine Warren çifti, bir gencin işlediği cinayetin arkasında bedenine girmiş bir ‘iblis’in olduğunu hukuk önünde kanıtlamaya uğraşıyor. Filmde su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan iblis istenen gerilim etkisini sağlamayı başarıyor.

Ait olduğu türün en verimli serilerinden biri oldu ‘Korku Seansı’. Futbol deyimiyle tahtaya önce Alex ya da Hagi’yi yazar gibi önce Ed ve Lorraine Warren çifti (ki onlara ‘paranormal dedektifler’ demek mümkün) sahaya çıkıyor. Daha önce ‘Korku Seansı’ arterinde atılmış iki adım var; bu esnada boy veren ‘Annabelle’li üç çalışma da hafızalarımıza kaydedildi. Yine temel yapının türevlerinden kabul edeceğimiz, bizde ‘Dehşetin Yüzü’ çevirisiyle vizyona çıkan ‘The Nun’ da listenin bir başka yerinde yer alıyor. Ve takımdan ayrı düz koşu gibi duran ama anayola bir şekilde tutunan ‘Lanetli Gözyaşları’ (‘The Curse of La Llorana’)...

Bu hafta salonlara uğrayan ‘Korku Seansı 3: Katil Şeytan’la (Conjuring 3: The Devil Made Me Do It) genel toplamda aynı sularda yüzen sekizinci filmi izlemiş oluyoruz...

Filmin öyküsü şöyle: Yıl 1981; Connecticut’a bağlı bir kasabada yaşayan küçük bir çocuğun içine iblis girmiştir ve çiftimiz meseleyi halletmek üzere harekete geçer. İblis çıkarma ayini sırasında Ed ağır hasar alıp hastaneye kaldırılırken işlemin başarıldığı düşünülür. Lakin sonradan anlaşılır ki iblis çocuğun bedeninden çıkıp ablasının sevgilisine musallat olmuştur. Ve genç Arne bir cinayet işler. Hastaneden çıkan Ed ve Lorraine ikilisi Arne’nin avukatına asıl suçlunun iblis olduğunu söylese de ortada çözülmesi gereken problemler vardır. Bu, kasabanın 193 yıllık tarihindeki ilk cinayettir ve kilise kötü ruhu kabul etse de hukukun kendine özgü standartları meseleyi farklı sulara taşır.

‘Korku Seansı’ serisi ve bağlı filmler asıl olarak 70’lerin ünlü klasiği ‘Şeytan’ın (The Exorcist) temel unsurlarına fazlasıyla göz kırpıyor, devreye yer yer de ‘Poltergeist’ giriyor. Öte yandan ‘lanetli ev’ motifi de sıkça kullanılıyor. Gerilim sinemasının bu bilinen limanlarında iki mücadeleci karakterle geziniyorlar, ki bu çift gerçek kişiler ve biri (Ed) 2006’da, diğeri de (Lorraine) 2019’da aramızdan ayrıldılar. Geride de tartışmalı birçok vaka bıraktılar. Onların çözdükleri iddia edilen paranormal hikâyeleri sinemaya taşınırken her biri ayrı bir filme konu oldu. Evet, malzeme boldu; öte yandan filmler hem 70’lerde doruğa çıkan bir türe, bu kez gelişmiş olanaklarla yeniden hayat verdiler ve tıpkı geçmişte olduğu gibi Hıristiyanlık öğretilerini öyküleri içinde harmanladılar...

KARİZMATİK İBLİS!

Bu arada seri boyunca kamera arkasına geçen isimler, doğrusu her biri belli çizgilerde seyreden yapımlara imza attı. Mesela 1 ve 2’de yönetmen James Van’dı ve özellikle Londra’da geçen ikinci adım ‘retro’ tadındaydı. ‘Korku Seansı 3’te ise film ‘Lanetli Gözyaşları’nı da yöneten Michael Chaves’e teslim edilmiş. Bu kez daha çok atmosfere ağırlık verilmiş, su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan ‘iblis’, morglarda ayaklanan ölüler (zombi demek lazım mı, bilmiyorum ama) istenen gerilim etkisini sağlıyor. Her zaman olduğu gibi Vera Farmiga ve Patrick Wilson’ın sürüklediği yapımda, ben ‘iblis’i canlandıran Eugenie Bondurant’ı (karizmatik geldi bana) ve emekli rahip Kastner rolündeki John Noble’ı bir hayli beğendim. Sonuç olarak serinin çıtasını aşağı düşürmeyen, istediği etkiyi yer yer yaratan bir film olmuş...

Yazının Devamını Oku

Bir intikam defilesi...

Sinema salonları nihayet açıldı, mutluyuz. Dev perdede film izlemeyi özleyenler ‘Cruella’yla açılış yapabilir. Film, ‘101 Dalmaçyalı’dan hatırlanan Cruella de Vil karakterinin modacı olma çabalarını ve annesinin intikamını alma mücadelesini şenlikli bir öyküyle anlatıyor.

Aykırı bir çocuk olan Estella, haksızlığa karşı öfkesini her daim dışa vuran bir kişiliğe sahiptir. Nihayetinde eylemleri sonucu okuldan ayrılmak durumunda kalır. Annesiyle birlikte Londra’da yeni hayata yelken açmak isterlerken büyük bir acı yaşar, hayattaki tek varlığını kaybeder. Koca kentte yalnız olduğunu düşünürken karşısına iki küçük hırsız çıkar, onlara katılır; artık bir çetenin sağlam üyesidir. Büyür, normalleşmek, geleceğini moda tasarımcısı olarak çizmek ister. Ve kimi hamleler sonucu bu konudaki en önemli figür konumunda olan Barones von Hellman’ın ekibine dahil olur.

‘Cruella’ filmi, ‘101 Dalmaçyalı’ adlı klasiğin kötü karakteri Cruelle de Vil’in köklerinde geziniyor. Dodie Smith’in romanına dayanan bu metin daha önce bir animasyon (1961) ve bir de film (1996) olarak sinemaya uyarlanmıştı. Craig Gillespie imzalı son hamleyse zamanı 70’ler Londra’sına taşımış ve punk-rock döneminin çizgileri eşliğinde anlatmış. Öykü temel olarak bir intikam meselesi üzerine kurulu; annesinin kendi hatası yüzünden öldüğünü düşünen Estella, meselenin farklı bir boyutu olduğunu anlıyor ve yeni bir hedef doğrultusunda mücadelesine başlıyor. ‘Yetenek Avcısı’ (‘Million Dollar Arm’), ‘Zor Saatler’ (‘The Finest Hours’) ve en önemlisi ‘Ben, Tonya’ (‘I, Tonya’) gibi filmlerle tanınan Craig Gillespie, görsel olarak son derece etkili bir şekilde inşa ettiği dönem Londra’sında çift kişilikli bir kahramanın izini sürüyor. Estella, yeni kimliği Cruella’yla birlikte Barones von Hellman’a karşı yıpratıcı bir mücadeleye soyunuyor. Zeki eylemlerle basının ve de tabii ki kamuoyunun dikkatini çekiyor, yeni bir moda ikonu olarak yükseliyor.

KARANLIK TARAFA KAYIYOR

Filmi iki Emma sürüklüyor. Genç yetenek Emma Stone, Estella-Cruella karakterinde karşımıza gelirken Barones’i de Emma Thompson oynuyor. Emma Stone, giderek karanlık tarafa kayan bir karakteri başarıyla canlandırıyor. Emma Thompson ise kibirli, hırslı ve Makyavelist Barones’i abartılı, yer yer karikatürize ama istenen etkiyi veren bir performansla inşa ediyor.

Cruella’nın kötülüğünü daha makul ölçülerde sunan bu yapım, salonlara geri dönme yolunda fena bir seçenek gibi durmuyor. Renkli, esprili, oyunculukları kayda değer bir yapımsa aradığınız, ‘Cruella’ sizin için uygun bir randevu diyebiliriz. Ayrıca filmin soundtrack’i çok iyi...

SALONLARDA ‘AKSİYON’ VAR...

Evet, sinemanın bir aksiyon sanatı olduğunu düşünenlere, salona adrenalin yükseltici görüntüler izlemek için gitmek isteyenlere haftanın en önemli seçeneği elbette ki ‘Hızlı ve Öfkeli 9: Hız Efsanesi’ (‘F9: The Fast Saga’). Bu upuzun serinin son halkasını Justin Lin yönetmiş. Daha önceki adımlarda; 4, 5 ve 6’da da kamera arkasına geçen Tayvan kökenli yönetmen, işinin ehli bir zanaatkâr.

Yazının Devamını Oku

Kartal Tibet... Önce bol bol kılıç salladı sonra kameraya geçti

Kartal Tibet belleklerimize aktör, yönetmen ve dirayetli bir kişilik olarak dokundu ve hayat sahnesinden çekildi. Tüm sevenlerinin ve sinemamızın başı sağ olsun diyoruz...

1970, Ağustos ayı olmalı... Okulların açılmasına çok az bir süre kalmış ve ben, ‘ilkokul bir’ öncesi metinlerini hecelediğim ‘Ayşegül’ dışında yeni bir dost ediniyorum. Sonrasında ilk olarak Hürriyet’in sayfalarında bant olarak yayımlandığını öğrendiğim ‘Tarkan’, bu yeni yoldaşım. Rahmetli Sezgin Burak’ın yarattığı karakter, artık dergi olarak çıkmaya başlamış. Her sayısını merakla bekliyorum. Hızlı okumayı asıl olarak ondan öğreniyorum... Hun İmparatoru Âttila’nın hizmetindeki Tarkan külliyatına, ‘Maryo’nun Kuşları’yla başlayıp bütün serüvenlerini çocukluğum boyunca su gibi ezberliyorum.



Derken kendisinin suretini beyazperde de görüyorum. Filmin vizyona çıktığını öğreniyorum ve hemen rahmetli pederle sinemanın yolunu tutuyoruz. Büyük bir hayranlıkla izliyorum karşımdaki yapıtı. Bir yandan da çocuk aklımla Tarkan’ın iki kaşı arasına düşen perçemi olmuş mu, bıyıklar benzemiş mi, giysileri, çizmeleri vs. çizgi romandaki gibi mi türü sorularla geçiyor ilk buluşma...

Yazının Devamını Oku

Biraz ‘hareket’lenelim...

Haftaya sinemalar açılıyor. Kitleleri salonlara yeniden, büyük stüdyo yapımı aksiyonlarla çekme çabası var. Bunun somut göstergesi de ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisinin dokuzuncu adımı olan ‘F9’. Biz de bu vesileyle aksiyon sinemasının öne çıkan yapımlardan bir derleme oluşturduk. Belki bu listeden kimi yapıtları yeniden izleyerek önümüzdeki haftaya kadar antrenman yapmış olursunuz!

1. BÜYÜK HESAPLAŞMA / HEATBir ipte iki efsane

Her eyleminden kusursuzca sıyrılan bir hırsız ve çetesiyle onların peşine takılan bir dedektif... Sinema tarihinin iki büyük ikonu, Robert De Niro ve Al Pacino’yu ‘Baba’ serisinden sonra hacimli rollerle karşımıza getiren bu suç aksiyonu, Michael Mann’in usta rejisiyle unutulmaz bir yapıta dönüşür. İki ana karakterin buluşup kahve içtikleri sekans, filmin doruk noktasıdır...

2. SON ULTİMATOM / THE BOURNE ULTİMATUMHafıza yerine gelirken...

İlki 2002’de çekilen ve Robert Ludlum’ın karakterini modernize ederek günümüze taşıyan ‘Bourne serisi’, şimdiki zaman politik dengelerinde dolaşırken meselelere doğru noktalardan yaklaşıyor ve örgütünden bağımsız bir ajan tipolojisini de gerçekçi çizgilerle sunuyor. Ana karakterin kaybettiği hafızasıyla yavaş yavaş buluşmasını anlatan ve Paul Greengraas imzasını taşıyan son adımsa üçlemenin de en iyi filmi. Seriyi Matt Damon sürüklüyor.

3) SEVGİNİN GÜCÜ / LEONTutunamayanlar

Yazının Devamını Oku

Festivalimiz sinema salonlarına döndü

İstanbul Film Festivali sinemalara geri döndü. Festival filmleri Atlas 1948 Sineması’nda ve Kadıköy Sineması’nda 4 Temmuz’a kadar seyircilerini bekleyecek. Biz de yapımlar arasından ‘mutlaka izlenmeli’ dediğimiz 10 filmi seçtik.

 

KÜÇÜK ANNE / PETİTE MAMAN

Benim annem, küçük annem

Sekiz yaşındaki Nelly, çok sevdiği büyükannesinin kaybının ardından annesi Marion’ın büyüdüğü eve gider. Yakınlardaki ormanda gezinirken Marion adında yaşıtı bir kızla tanışır. Céline Sciamma, son filminde etkileyici bir büyüme hikâyesi anlatıyor.

MADALENA

Susma, haykır!

Beyaz kıyafete bürünmüş bir şekilde bulunan trans kadın Madalena’nın cesedi ve birbirlerini tanımayan ama onunla ilgisi olan üç kişinin hikâyesi... Yönetmen Madiano Marcheti, ilk uzun metrajında trans birey cinayetlerinde başı çeken ülkesi Brezilya’ya eleştirel bir bakış atıyor.

Yazının Devamını Oku

Teşekkürler Süper adam... Bugün senin günün!

Bugün, Dünya Superman Günü. Biz de bu vesileyle çizgi roman sayfalarından sinemaya geçen bu popüler kültür ikonunun hikâyesinde dolaşalım, dünyayı kurtarma çabalarını hatırlatalım, filmlerini analım dedik. Buyurun, hep birlikte uçalım!

Lise 2’deyim. Sakarya-Arifiye’de Öğretmen Okulu’nda yatılı okuyorum. Hafta sonları bazen ‘evci’ çıkıp İzmit-Tütünçiftlik’teki akrabama gidiyorum. Sitelerindeki sosyal tesiste sinema var ve birçok filmi İstanbul’la aynı zamanda gösteriyorlar. Bir hafta sonu (Kasım 1979) programda ‘Superman’ var. Çizgi romanının müptelasıyım. Filmin öyküsü güzel, çekimleri güzel, efektler o dönemin koşullarının çok üzerinde; mest oluyorum. Okula dönüşte teneffüste, yemek sırasında herkese filmi anlatıyorum; “Nasıl uçuyor”, “İnandırıcı mı” türünden soruları da sanki ben çekmişim gibi cevaplıyorum.

Bizim kuşak için önemli bir fenomendi ‘Superman’. Çizgi romanı Türkiye’de yeni yayımlanmaya başlamış, ardından da filmi gelmişti. Oysa doğduğu topraklar açısından eski bir figürdü. Onu yeniden gündeme getiren 1978 tarihli, Richard Donner imzalı yapımdı. Fiziken role ‘cuk’ oturan Christopher Reeve’nin canlandırdığı bu üstün yaratık, iç ve dış mihraklara karşı dünyayı koruyor, kolluyordu.

KÖKLERİ DİNSEL MİTOLOJİDEN...

Bu aşamada bir özgeçmiş taramasına gidelim: Kripton adlı gezegen yok olma aşamasındadır. Lara Lor-Van ve Lor-El çifti oğulları Kal-El’i hayatta kalabilmesi için bir kapsüle koyup Dünya’ya gönderirler. Uzun bir yolculuğun ardından Kansas’a bağlı Smallville adlı kasabada iner kapsül. Burada bebeği bulan Kent çifti onu sahiplenir, büyütür. Zamanla Clark adını verdikleri bu çocuğun muhteşem güçlere sahip olduğunu fark ederler. 18 yaşında köklerine ait bilgilerle karşılaşan Clark, daha sonra üniversite eğitimi için Metropolis’e gider ve mezuniyetin ardından, burada Daily Planet adlı gazetede muhabirliğe başlar... Sonrasında meslektaşı Lois Lane’le tanışır, âşık olur, başta Lex Luthor olmak üzere birçok düşmana karşı mücadele eder.

‘Superman’, 1933’te Jerry Siegel ve Joe Shuster adlı iki genç tarafından yaratılır. Başlarda bu kahraman yeterli ilgiyi görmez. 1938’de ikili revizyona gider ve karakterleri ‘süper’leştirir. Kırmızı pelerini ve üzerinde koca bir ‘S’ harfi bulunan mavi taytıyla hızlı ve güçlü biridir artık o. Başlarda uçamasa da sonra bu özellik de eklenir portföyüne. Yahudi asıllı Siegel ve Shuster, kahramanın gezegeninden kaçışını ve büyüdükten sonra asıl kimliğiyle buluşmasını, başta Hz. Musa’nın firavundan kaçırılıp Nil Nehri’ne bırakılması süreci olmak üzere dinsel mitolojiden alır. Yaratıcıları çizgi romanın haklarını 1938’de DC Comics’e 130 dolar karşılığında satarlar. Yıllar içinde Superman’in şöhreti artar ama ikili bundan yararlanamaz. Uzun süren hukuksal mücadeleler sonucu DC Comics kendilerine yıllık 35 bin dolar maaş bağlamayı kabul eder.

‘Superman’e dönersek... ‘Sivil’ kimliği olan Clark Kent ismi dönemin iki ünlü oyuncusu Clark Gable ve Kent Taylor’ın karışımıdır. Yeri gelmişken altını çizeyim; Superman’den Clark Kent’e dönüşmek için sadece bir gözlük takmak yeter. Niye  kimse bu benzerliği fark etmez? Bu, çizgi romanı okuduğum yıllardan beri anlamadığım bir durumdur. Anlayanına da rastlamadım! Bu güçlü karakterin zayıf noktasıysa geldiği gezegene ait bir şeydir; Kriptonit taşı. Özellikle yeşil renkte olanı bütün güçlerini kaybetmesine neden olur. Onu ‘memleket toprağı’ etkisiz hale getirir.

BİZİM NESİL REEVE’İ SEVER

Superman, temelde ABD’nin  kültürel ikonudur. ‘Büyük Buhran’ sonrası piyasaya sürülmüş, umutları tükenmiş bir halkın çizgi roman kategorisindeki moral ve güç kaynağı olmuştur. Teleskopik görüşü, ısı saçan bakışları, kızılötesi ışınları görebilme kabiliyeti, süper işitme özelliği, süper hızı ve gücü vardır. Öte yandan maceraları sadedir. Bu yanıyla da demode görünür. Zaten bu yüzden de yeni nesillerin tercihi daha çok ‘Marvel dünyası’nın üyelerinden yanadır. Stan Lee’nin çocukları daha çok sevilir; çizgi romanları, filmleri daha çok ilgi görür.

Yazının Devamını Oku

Bu dünya bizim, tüketmeyelim…

Bugün Dünya Çevre Günü... Lakin insanlık ‘çevre’sine dikkat etmiyor! Üzerinde yaşadığımız ve bizden öncekilerden devraldığımız gezegeni, ona ait güzellikleri tüketiyor. Doğanın kestiği faturalar, kimi acı dersler ve hatırlatmalar da çare olmuyor. Bu vesileyle kimi gerçek olaylara dayanan, kimi kurgusal ekolojik meselelerin altını çizen filmleri derledik...

1- Dersu Uzala

‘DOĞA’MIZA GÖRE DAVRANALIM!

Doğu Sibirya’nın dondurucu ikliminde gözlemleri, refleksleri, doğayla kurduğu ilişki ve gösterdiği mükemmel uyumla, araştırma yapan Rus kâşif, botanikçi, yazar ve yüzbaşı Vladimir Arsenyev’e rehberlik eden özel bir kişilik… Gerçek bir hikâyeden sinemaya uyarlanan yapımda büyük usta Akira Kurosawa insanı doğadan uzaklaştıran modern dünyaya etkili mesajlar yollar. 1975 tarihli bu unutulmaz klasik Sovyetler Birliği’nde çekilmişti.  

2- Karanlık Sular / Dark Waters

DEĞİRMENLERE KARŞI…

Bileşimlerinde yüksek oranda zararlı madde kullanan, kimi deneylerinde insan hayatını hiçe sayan, çevredeki birçok

Yazının Devamını Oku

İnsanlığımızı kaybettiğimiz zamanların filmleri

İkinci Dünya Savaşı insanlık tarihinin gördüğü en büyük yıkımlardan biriydi. 1939’da başlayan bu bela 1945’te Alman ordusunun nisandan başlayarak mayıs sonuna kadar Müttefik Kuvvetler’e ve Sovyetler Birliği’ne teslim olmasıyla Avrupa’da sona erdi. Bu vesileyle sinema tarihinde yer etmiş İkinci Dünya Savaşı filmlerini derledik.

1. Gel ve Gör / Idi i SmotriMASUMİYETİN YİTİRİLİŞİ

Savaş ortamında kaybedilen masumiyet ve insanlık... Nazilere karşı direnç gösteren Belaruslu partizanların yanında yer alan 16 yaşındaki Flyora adlı bir gencin tanıklığında, Rus yönetmen Elem Klimov adeta cehennemi tasvir eder. Dehşet, acı, korku, yitip giden değerler ve insanlığımız; ‘Gel ve Gör’ sinema tarihinin savaş olgusu üzerine yapılmış en etkileyici filmlerindendir... 

2. İnce Kırmızı Hat / Thin Red LineCEHENNEMDE ÇOK DEVRE

Amerikan sinemasının ‘ruhani’ yönetmeni Terrence Malick, 1998 tarihli başyapıtında çok karakterli bir yapı kuruyor ve Guadalcanal’da savaşan askerler eşliğinde ortamın dayanılması zor psikolojisini perdeye taşıyor. Filmin kadrosunda James Caviezel, Adrien Brody, Sean Penn, George Clooney, Nick Nolte, Ben Chaplin, John Travolta, John Cusack gibi isimler var.  

3. Schindler’in Listesi / Schindler’s List

Yazının Devamını Oku

Dikkat, kan aranıyor!

Bram Stoker’ın, Eflak Prensi Voyvoda Vlad’dan yola çıkarak yazdığı ve soylu bir vampirin öyküsünü anlattığı ‘Dracula’ adlı romanı, 26 Mayıs 1897’de yayımlanmıştı. İşte bu tarih, Dünya Dracula Günü olarak kutlanıyor. Biz de bu vesileyle sinemadaki vampirlere göz attık ve kan emici yaratıkları anlatan yapımları derledik.

1- Vampirle Görüşme / Interview with the Vampire

 

SONSUZLUK VE YALNIZLIK

Eşini kaybeden ve bir türlü toparlanamayan varlıklı bir adam... Yalnızlığına çare aramak isteyen bir vampir tarafından ısırılır ve sonsuzluğun bir parçası olur. Lakin kan ihtiyacı için insanları öldürmekten kaçınır... Anne Rice’ın romanından sinemaya uyarlanan
Neil Jordan imzalı yapım; dostluk, ihanet, yalnızlık gibi temalarda geziniyordu. Filmde Tom Cruise, Brad Pitt, Kirsten Dunst, Antonio Banderas gibi yıldızlar yer alıyordu. 


Yazının Devamını Oku