GeriUğur VARDAN ‘Helalleşme’ üzerine bir film
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Helalleşme’ üzerine bir film

Semih Kaplanoğlu’nun son üçlemesinin ikinci ayağı ‘Bağlılık Hasan’, eşiyle hacca gitmeye hazırlanan bir çiftçinin ‘helalleşme’ olgusu üzerinden yaşadığı ahlaki ve vicdani hesaplaşmayı anlatıyor. Yönetmeninin sinema serüvenindeki en iyi filmlerden biri olarak dikkat çeken yapım Oscar yarışında da Türkiye’yi temsil edecek.

Babadan kalan arazinin paylaşımında çıkan anlaşmazlığın mahkeme kararıyla çözülmesinin ardından ağabeyi Muzaffer’le 20 yıldır küs olan Hasan, eşi Emine’yle kendine ait bir dünya kurmuştur.Mirastaki payını değerlendirerek domates ve elma üreten başarılı bir çiftçi konumuna yükselmiştir. Günün birinde tarlasında gördüğü elektrik idaresinden yetkililer hayatının huzur dolu gidişatına sekte vurur. Çünkü arazisinden trafo geçecek ve ortaya devasa bir direk dikilecektir. Hasan, başlarda çözümsüz görünen bu meseleyi hatırlı tanıdıkları vasıtasıyla çözmek ve direği ağabeyinin atıl duran arazisine aldırmak için girişimlere başlar. Öte yandan oğlundan gelen bir telefon üç yıldır bekledikleri bir müjdenin ifadesidir: Hac sırası onlara da gelmiştir. Lakin asıl mesele burada başlar. Çünkü diğer sorunlar bir şekilde çözülür de yolculuğa çıkmadan önce etrafla olan ‘helalleşme’ süreci nasıl halledilecektir?

Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’dan sonraki ikinci üçlemesinin yeni adımı ‘Bağlılık Hasan’, Çanakkale kırsalında orta ölçekli bir çiftçinin hayatı üzerinden bir hesaplaşma öyküsü anlatıyor.

‘Helalleşme’ üzerine bir filmHasan, tarlasından geçecek trafoyu küs olduğu abisinin arazisine aldırmaya çalışıyor.

Kaplanoğlu filmografisini ve onun ideolojik çizgisini takip edenler, özellikle iki önceki yapıtı ‘Buğday’la birlikte ‘inanç sineması’na gönül verdiğine ya da bu yoldaki yürüyüşünü çok net çizgilere ulaştırdığına tanıklık etmişlerdi. ‘Buğday’ distopik bir öykü fonunda ‘tasavvufi meseleler’de dolaşsa da benim için ‘laik’le ‘muhafazakâr’ın, nihayetinde sekülerin, inançlının cephesine geçtiği bir yolculuğun ifadesiydi. Son filmi ‘Bağlılık Aslı’ ise kapitalizm taarruzu altında annelik görevini üstlenmekte zorlanan ‘kariyerist’ bir annenin hikâyesiydi ve yine yönetmenin projeksiyonları ekonomik düzen kadar sekülerizmin üzerineydi.

‘MENFAATSEL’ DEĞİŞİMLER...

‘Bağlılık Hasan’ bu iki yapımdan sonra meselelere daha sakin, daha serinkanlı, daha hakkaniyetli yaklaşan bir tavra sahip. Kimi yönetmenler ‘inanç sineması’ndaki öneminden dolayı, kimileri de sinemasal tarzına hayranlığı sebebiyle Andrey Tarkovski’yi özel bir yere koyar. ‘Rus büyük usta’, Kaplanoğlu’nun sinematografik vizyonu içinde de önemli bir yer teşkil eder ve yapıtlarına bir şekilde sızar. Yine atmosfer olarak bu refleksleri görsek de hikâye ve açmazları açısından ‘Bağlılık Hasan’da ahlaki ve vicdani karmaşanın içinde zeminini kaybeden karakterler, Asghar Farhadi’nin kahramanlarını andırıyor. Öte yandan Hasan’ın din eksenindeki kendini temize çekme çabasının ona yaşattığı zorluklar, çelişkiler, kapatılması gereken (metaforik ve maddi) eski borçlar da Kieslowski’nin ‘On Emir’den yola çıkarak çektiği ‘Dekaloglar’ serisindeki yapıtların izini sürüyor sanki. Bir çağrıştırma da tabii ki bu filmin Kaplanoğlu’nun ‘Ahlat Ağacı’ olabileceği yönünde ama bunu bir öykünme olarak söylemiyorum; Nuri Bilge Ceylan’ın filminin kronolojik açıdan daha önce çekilmesinin türevi anlamında belirtiyorum.

Trafo hadisesiyle ‘küçük hayatlara dokunan devlet denen büyük mekanizma’ motifine de değinen ‘Bağlılık Hasan’ bürokrasinin işleyişinin ve sistemin çeşitli kademelerinde yer alan insanların ‘menfaatsel’ değişimlerinin de altını çiziyor. Keza Hasan ve ağabeyi Muzaffer’in çocukluk yoldaşı koca bir ağacı gövdesinden çıkarıp yerine yüksek gerilim hattı diken, daha çok verim almak için geleneksel tarımla yollarını ayıran zihniyetler de senaryonun hedef tahtasında. Ama öykü bir noktadan sonra sistemden ziyade karakterlerin yol ayrımlarına odaklanıyor. Bu aşamada da Emine’nin örgücü kadınla olan sahnesi, Hasan’ın aldığı botun kalan parasını vermek için gittiği ayakkabıcıda yaşadıkları ve sonrası, şeftali bahçelerinin Seyfi adlı çiftçiden ucuza kapatılma sekansı filmin akılda kalıcı izleri. Ben çobanın “Sen önce kendinden kurtul’ ve Hasan’ın iftira attığı eski çalışanı Turgut’un “Çok geç, ben, seni Allah’a havale ettim” dediği yerleri de çok beğendim.

Oyunculuklara gelince: Hasan’da Umut Karadağ’ın, Emine’de Filiz Bozok’un çok çok iyi performanslar ortaya koyduğu yapımda çoban rolündeki Mehmet Avdan’la Turgut’ta Bedir Bedir ve de ağabey Muzaffer’de Mahir Günşiray, kısa ama derin iz bırakmayı başarmışlar.

YILIN EN İYİLERİNDEN

İçinden geçtiğimiz siyasal iklimde CHP’nin ortaya attığı ‘helalleşme’ mesajı gündemdeyken ‘Bağlılık Hasan’ın da aynı tezler etrafında dolaşan bir meseleye sahip olması zamanlama bakımından ilginç... Bu arada Kaplanoğlu külliyatı içinde çokları için ‘Bal’ en üst sıradadır, benim gönlümse ‘Süt’ten yanadır. Ama şunu söyleyebilirim, dünya prömiyeri Cannes Film Festivali’nde, ülkemizdeki ilk gösterimi Antalya Altın Portakal’da yapılan ve Oscar’larda Türkiye’yi temsil edecek bu yapım Semih Kaplanoğlu’nun filmografisinin en iyi yapıtı olabilir diye düşünüyorum.

Öte yandan Kaplanoğlu, sinema yazarı dostum Olkan Özyurt’a verdiği söyleşide “Benim bu sistemle bir derdim var” diyor. Ben de bu filmin tortularını da katarak yönetmenin kişisel yolculuğu eşliğinde şu soruyu sormadan edemiyorum: İnsanların ranta gözünü dikmesinde, kararların kişilere göre uygulanmasında (trafonun yerinin değişmesi mesela) ya da o koca ağaçların kesilmesinde üzerimizdeki sistemin (yani siyasal iklimin) kimi uygulamalarının da payı yok mu? Bu konudaki ‘helalleşme’ nasıl olacak?

İtiraz şerhlerimizi düştükten sonra şöyle toparlayalım: Öncelikle Özgür Eken’in görüntü yönetmenliğinin katkısını belirtelim, sonra da ‘Bağlılık Hasan’ın yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu söyleyelim; özetle kaçırmayın derim...

‘Helalleşme’ üzerine bir film

DİKKAT! ‘HEAVY METAL’ İÇERİR

Çocukluğunda babasının ihmali sonucu ailece geçirdikleri trafik kazasının ardından kafasına titanyum bir plaka takılan Alexia büyür, araba gösterilerinde dansçı olur ve kendisine yönelik tacizlerden sonra elini kana bular… Julia Ducournau’nun bu yıl Cannes’da Altın Palmiye’ye uzanan filmi ‘Titane’, hazmı zor sahneler içeriyor. ‘Baba özlemi’ ve ‘kayıp oğulun hasreti’ sonucu yolları kesişen iki karakter üzerinden gelişen hikâye Cronenberg’in ‘Çarpışma’sına (Crash) selam gönderiyor. 

‘Helalleşme’ üzerine bir film

GAZETECİLİK BUNUN NERESİNDE?

Hayali bir Fransız şehrinde (Ennui-sur-Blase) çıkarılan, ana gövdesi Kansas’taki bir gazete olan bir dergi... Ve bu dergi ana parantezinde anlatılan ilginç hikâyeler; hapisteki bir caninin sanatsal dehası, 68 isyanına satranç eşliğinde bakış, bir yemek yazarının tanık olduğu polis şefinin oğlunun kaçırılma vakası vs… Wes Anderson’ın o bilinen stiliyle her şeyi karikatürize ederek sunduğu yeni bir evren… Göndermeler The New Yorker dergisine ama filmin bence gazetecilikle en ilgi çekici bağlantısı editörün yazarlarına verdiği değer ve metinlerini kaç vuruş olursa olsun basması! ‘Fransız Postası’ (The French Dispatch) bana kalırsa zorlama ilginçliklerle dolu, yorucu bir görsel yolculuk…

‘Helalleşme’ üzerine bir film

BİR TÜRLÜ KAPANMAYAN ‘ŞEMSİYE’

‘Resident Evil’ serisinden yeni bir post çıkarma uğraşının ilk hamlesi olan ‘Raccoon Şehri’ (Resident Evil: Welcome to Raccoon City), bütün kötülüklerin kaynağı konumundaki ilaç devi ‘Umbrella Corporation’ın üretim merkezinde geçiyor. Yeniden kimi yaratıkların ortalığı karıştırdığı bu terk edilmiş şehri yeni bir felaket bekliyor. Johannes Roberts’ın yönettiği yapım ortalama çizgilerde seyreden bir gerilim…

‘Helalleşme’ üzerine bir filmYön: Johannes Roberts
Oyn: Kaya Scodelario, Robbie Amell, Hannah John-Kamen, Neal McDonough, Tom Hopper, Donal Logue

VE DİĞER SEÇENEKLER...

Bir devam filmi niteliğindeki ‘Aykut Enişte 2’de evlilik hazırlıkları yapan Aykut tam işleri yoluna koymuşken ailenin ‘hayırsız damadı’ Talat ortaya çıkar ve beklenmedik sorunlar başlar.

‘Helalleşme’ üzerine bir film

Onur Bilgetay’ın yönettiği yapımın başrollerinde Cem Gelinoğlu, Melis Babadağ, Hakan Yılmaz ve Müfit Kayacan var. Haftanın animasyon seçeneklerinden ‘Clifford Büyük Kırmızı Köpek’ (Clifford the Big Red Dog) Walt Becker imzasını taşıyor. Yerli animasyon ‘Kuklalı Köşk 2: Orman Kâşifi’ni Mustafa H. Öztürk yönetmiş. Gerilim filmi ‘Korkunç Gece Hikâyeleri’ (A Night of Horror: Nightmare Radio) 10 farklı yönetmenin (Oliver Park, Jason Bognacki, AJ Briones, Joshua Long, Sergio Morcillo, Adam O’Brien, Luciano Onetti, Nicolas Onetti, Pablo Pastor ve Matthew Richards) imzasını taşıyor. Ali Ağgül’ün yönettiği  ‘İşsiz Adam’ ise komedi.

X

‘En alttakiler’ arasında

Gazeteci Marienne Winckler, emekçilerin hayatını yansıtan bir kitap yazmak için onların arasına karışır ve temizlik işçisi olarak çalışmaya başlar. Juliette Binoche’un sürüklediği ‘Ayrı Dünyalar’ hem işçi sınıfının dertlerini anlatıyor hem de meseleyi basın etiği açısından ele alıyor.

Yaşı yetenler hatırlayacaktır, Alman gazeteci Günter Wallraff, 80’lerin başında Türk işçisi kılığına girmiş ve yaşadıklarını ‘En Alttakiler’ (Ganz unten) adlı kitabında (daha sonra sinemaya da aktarıldı) paylaşmıştı. Haftanın yenilerinden ‘Ayrı Dünyalar’dan (Ouistreham) da anlıyoruz ki Wallraff’ın yöntemini Fransız gazeteci-yazar Florence Aubenas da uygulamış. Liberation, Le Nouvel Observateur, Le Monde gibi yayınlarda muhabir olarak çalışan Aubenas, Kuzey liman kenti Caen’de çeşitli işyerlerinde temizlikçi olarak çalışan emekçi kadınların arasına karışmış ve deneyimlerini 2010 tarihli ‘Le Quai de Ouistreham’ adlı yapıtında toplamış. ‘Ayrı Dünyalar’ işte bu çalışmanın sinema uyarlaması.

Yönetmen Emmanuel Carrère, kitabı perdeye taşırken Aubenas’ı Marianne Winckler adlı bir yazar karakteriyle karşımıza çıkarıyor.

Önce kısaca konu: İşsizliğin ve yoksulluğun baskın olduğu toplumsal yapıları ve problemlerini bizatihi yaşayarak anlama derdinde olan yazar iş bulma kurumlarına başvurarak kendini bu zorlu sulara atar.Kişisel öyküsündeki boşlukları da (yıllardır niye çalışmamıştır mesela) kimi yalanlarla kapatır: Konforlu bir hayatı vardır ama eşi onu genç bir kadınla aldatınca artık emeğiyle ayakta kalma mücadelesi vermeye karar vermiş ve iş aramaya başlamıştır. Nihayetinde temizlikçi olur ve süreç onu Caen-Portsmouth arasında sefer yapan ‘Ouistreham’ adlı feribota yönlendirir. Burada her gün tam 230 odayı, her birini dört dakikada olmak üzere temizlemeleri gerekmektedir. Marianne işe adapte olurken bir yandan da yeni dostlar edinir. İşçi sınıfının yılmaz bekçileri konumundaki üç çocuk annesi Christèle ve genç Marilou onun yeni yarenleridir. Kâh cam siler, kâh tuvalet temizler. Ama şöyle bir durum vardır; kendisine kucak açan bu topluluğu günün birinde kitabını yazmak üzere terk edecektir. Dostları meseleden habersizdir...

Emmanuel Carrère’in yapıtı iki ana eksende ele alınabilir. Görünürdeki kaygı, emekçilerin kötü koşullarını, sistem karşısındaki çaresizliklerini göstermek... Bu yanıyla ‘Ayrı Dünyalar’ fazlasıyla Ken Loach filmlerinin tadını veriyor. Öte yandan ikinci eksende bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Tüm iyi niyetine rağmen gazetecinin, kendisini böylesine sıcak karşılayıp ‘aile üyesi’ gibi gören emekçilere durumu dürüstçe açıklamaması ne kadar etiktir? Marienne kitabı için yeterli malzemeyi topladıktan sonra kendi konforlu hayatına kaldığı yerden devam edecektir. Peki ya Christèle, Marilou ve diğerleri? Onlar yine karanlıkta yollara düşecek, nevresimleri değiştirecek, ‘en alttaki’ hayatlarına devam edeceklerdir. Bu çelişkiyi bir Fransız sinema yazarı enfes bir biçimde tanımlamış: “İlhamını başkalarının sıkıntılarından alanlar...”

BINOCHE HARİÇ HEPSİ AMATÖR

‘Ayrı Dünyalar’ emekçilerin hayatları ve gazetecinin vicdanı gibi meselelerde dolaşırken işçi sınıfının küçük mutluluklarına da göz kırpıyor. Bir noktada işi eğlence haline getiriyorlar; zaten Marianne onlar sayesinde dayanışmanın, birlikte hareket etmenin önemini ve ruhunu fark ediyor. Film ayrıca gecenin karanlığında yola düşen Sudanlıları göstererek göçmen meselesine de vurgu yapıyor.

Juliette Binoche elbette büyük bir oyuncu. Büründüğü her karakterde muhteşem performanslar ortaya koyuyor. ‘Ayrı Dünyalar’da onu Marienne Winckler olarak izliyoruz. Rol arkadaşlarının hepsinin gerçek emekçiler olduğunu ve tüm amatörlüklerine rağmen çok iyi iş çıkardıklarını belirtmek gerek. Özellikle Christèle’i canlandıran Hélène Lambert, muhteşem oynuyor.

Yazının Devamını Oku

İnadına aksiyon!

‘Kod 355’, farklı istihbarat teşkilatlarına mensup kadın ajanların ortak hareket ederek dünyayı kurtarma mücadelesini anlatıyor. Kadrosunda Jessica Chastain, Diane Kruger, Penelope Cruz, Lupita Nyong’o, Bingbing Fan gibi isimlerin yer aldığı film “Kadın James Bond olur mu” sorusuna da cevap veriyor.

Bilgisayar sistemlerini bozarak dünyayı felakete götürebilecek bir cihaz... CIA, kötü ellere düşmesin diye Paris’te ‘parasıyla’ cihazı ele geçirmek isterken ortalık karışır ve iş büyür. Çünkü masada artık CIA’den Mace’in yanı sıra Alman İstihbaratı’ndan Marie, MI6’ten bilgisayar dâhisi Khadijah ve Kolombiyalı terapist Griciela vardır. Grup, düşmana karşı ortak tavır alırken meseleye Çin kanadından Lin Mi Sheng de dahil olur...

Malum, günümüz sinemasında kadın ajanlar uzun bir süredir Mata Hari türü istihbarat toplama görevlerinin ötesinde bizzat sahada boy gösteriyorlar. Dövüş tekniklerine hâkimler, çok iyi silah kullanıyorlar, zekiler ve arada bir de aşk meşk konularına girebiliyorlar. Luc Besson’un ‘Nikita’sından Charlize Theron’lu ‘Atomic Blondie’ye ve Jennifer Lawrence’lı ‘Red Sparrow’a uzanan yol bahsettiğimiz. Simon Kinberg’in yapıtı ‘Kod 355’ (The 355) ise öyküsünü dünyayı felaketlerden korumak üzere ‘kadın dayanışması’yla hareket eden ajan karakterlerini çoğaltarak anlatıyor. Günümüz siyasi dengeleri, Çin’in dahli, Mace’in ‘Jason Bourne’vari şekilde ‘örgüt dışı’ kalması gibi unsurların dışında ‘Kod 355’, ‘modern ajan filmleri’nin temel düsturu, dünyanın çeşitli merkezlerine uğrama (Washington, Paris, Londra, Berlin, Marakeş, Şanghay) gerekliliğinin de üstesinden geliyor.

Adını Amerikalı ilk kadın casuslarından birinin kod ismi olan ‘355’ten alan yapım kimi yerlerde mantığımızı zorlasa da aksiyonseverler için uygun bir seçenek sunuyor. Jessica Chastain, Diane Kruger, Penelope Cruz, Lupita Nyong’o, Bingbing Fan gibi isimlerden oluşan kadro da “Kadın James Bond olur mu” sorusuna cevap veriyor: “Tabii ki, neden olmasın?”

MASKE, MESAFE, ‘ÇIĞLIK’

Şimdiki zaman gerilim sineması Wes Craven’ın bir tür vasiyeti sayılabilecek ‘Çığlık’ (Scream) serisine 2022’den bir ek yapıyor. Bu yeni adımda, Woodsboro adlı kasabada, Munch’un ünlü tablosundan mülhem ‘maske’yi takan yeni bir seri katil ortaya çıkıyor. Genç kuşak kurbanlar ve olayı çözmeye çalışanlar derken belli bir noktadan sonra serinin ‘demirbaşları’ Dewey, Gale ve Sidney de meseleye dahil oluyor. Yeni ‘Çığlık’ yer yer zekice anlar, gerilim sinemasına ve Hollywood’un reflekslerine dair göndermeler içerse de bazı noktalarda yapmak istediklerinin altını defalarca ve gözümüzün içine sokarak çiziyor ve bu yüzden ortalamayı aşamıyor. Bir de film fazla ‘kanlı’.

ŞEHİRLİ BİR AŞK HİKÂYESİ

Yazının Devamını Oku

‘Kahraman’lara ihtiyacımız var mı?

Asghar Farhadi ‘Kahraman’da borcu yüzünden hapse giren ve iki günlük izninde, özgürlüğüne kavuşmak için yaptığı hamleyle bir tür ‘aziz’ katına yükselen bir adamın hikâyesini anlatıyor. Film gurur, dürüstlük ve özgürlük gibi değerler etrafında biçimlenen ahlaki bir tartışma da sunuyor.

Bir ikilemin etrafında kararını vermek durumunda olan insanlar ve ardından doğan sonuçların yarattığı ruhsal izdüşümler, vicdani hesaplaşmalar. Artık İran sinemasının en gür sesi konumundaki Ashgar Farhadi’nin yapıtları bu tür karakterlerin yaşadığı sınavlarda şekillenir. Asıl olarak senaryolarına vurulduğumuz yönetmenin son adımı ‘Kahraman’ (Ghahreman) benzer izlerin peşinde sürüklenen bir yapım.

Öykünün odağında borcunu ödeyemeyince hapse giren Rahim var. Bu genç adam eşinden ayrılmış, konuşma engelli oğlunu iki çocuk annesi kız kardeşine teslim etmiştir. İki günlük izinle dışarı çıkar ve özgürlüğünü daimi kılmak için kimi hamlelere girişir. İlk olarak eski eşinden dolayı akrabası olan ve onu içeri attıran Behram’a borçlarını taksitle ödemeyi teklif eder. Bu iş için de sevgilisi Ferhunde’nin çeyiz olarak sakladığı 17 altını kullanacaktır. Ama altın fiyatlarındaki oynamalar ve karşı tarafın teklifi kabul etmemesiyle bu plan yatar. Ardından farklı bir taktiğe yönelir: Altınları bulduğunu iddia eder ve sahibine teslim edeceğini söyler. Bu hareketi büyük ilgi görür; hapishane yönetimi ‘iyi kalpli’ hükümlülerinin yanında yer alır, televizyonlar ve gazeteler onunla röportaj yapar. Rahim Sultani artık bir ‘Kahraman’dır. Fakat çok geçmeden işin seyri değişir.

Farhadi’nin anlattığı dünyalarda ahlaki krizler vardır. Bu krizlerin çözülmesi yolundaki adımlar önceden hesaplanmamış başka krizleri doğurur ve başta basit gibi görünen denklem, zor bir matematik problemine dönüşür. Öte yandan İranlı yönetmenin yapıtlarında genellikle ikili ya da üçlü karakterler vardır ve her birinin çelişkileri sonucu meseleler giriftleşir. Bu kez karakterler ve girift alanlar çoğalmış. Şiraz’da geçen filminde Farhadi kendi insanının, kendi kültür reflekslerinin arasında daha etkili atmosfer kuruyor. Hoş senaryo bir-iki yerde, her şeyde mantık arayan (benim gibi) seyirciler için inandırıcılık problemleri yaşıyor ama yine de genel toplamda anlatılan öykü, insan denen varlığın doğasına ait çelişkileri o kadar çok hatırlatıyor ki, bu genel çerçevede her şey inandırıcı ya da kabul edilebilir geliyor...

‘Kahraman’ı onur, gurur, dürüstlük, sahtekârlık ve özgürlük gibi değerler üzerine ahlaki bir tartışma öyküsü olarak kabul etmek de mümkün. Rahim, kaybettiği özgürlüğüne yeniden kavuşmanın yanı sıra yerlerde sürünen prestijini de ayağa kaldırma peşinde. Hapishane yönetimiyse kamuoyu nezdindeki kötü imajını, onun yarattığı ‘dürüst mahkûm’ profili üzerinden düzeltme hesapları içinde. Ama Rahim girdiği bataklıktan kurtulmak için yalan üzerine yalan üretmek durumunda kalıyor. Ki, her zaman gülümseyen yüzü onu sempatik ve inandırıcı kılıyor. Toplum katındaki ‘Kahraman’lığının foyaları dökülürken de öykü her şey gibi özgürlüğün de bir bedeli olduğunu hatırlatıyor.

Rahim’de Amir Jadidi’nin muhteşem oynadığı filmde borçlusu Behram’da Mohsen Tanabandeh, sevgilisi Ferhunde’de de Sahar Goldust çok iyi. Ayrıca Behram’ın kızı Nazanin’de, Farhadi’nin kızı Sarina Farhadi’yi izliyoruz.

BRECHT’E SELAM OLSUN

Çemberin içine daha çok karakter ve yaşadıkları ikilemler dahil oldukça dağınık bir hal alan ‘Kahraman’ın, yönetmeninin maharetli elleriyle gayet güzel toparlandığını belirtmek isterim. Geçen yıl Cannes’da ‘Jüri Özel Ödülü’yle taçlandırılan Farhadi’nin yapıtının Oscar’larda da ‘Yabancı Dilde En İyi Film’in ‘beş aday’ından biri olması yüksek ihtimal...

Yazının Devamını Oku

Tüm kediler sana minnettardır!

‘Louis Wain’in Renkli Dünyası’, resimleriyle önce İngiltere’de, sonra ABD’de ve nihayetinde tüm dünyada insanların kedilere bakışını değiştiren Louis Wain’in ilginç hayat hikâyesini anlatıyor. Will Sharpe imzalı yapımda, ressamı Benedict Cumberbatch canlandırıyor.

Tanıdık bir ses (evet o, Olivia Colman) Britanya tarihinde 1839-1901 yılları arasında hüküm süren ‘Victoria Dönemi’ni ‘Toplumsal önyargıların hâkim olduğu ve her şeyin kokuştuğu bir zaman dilimi’ şeklinde tasvir ettikten sonra ekliyor: “Ama kimi bilimsel gelişmelerin de devriydi.” İşte bu cümleler eşliğinde açılan ‘Louis Wain’in Renkli Dünyası’ (The Electrical Life of Louis Wain), dönemin ilginç karakterlerinden biri olarak zihinlere kazınan bir ressamın öyküsünü anlatıyor.

İngiliz ressam Louis Wain (sağda) 1860-1930 yılları arasında yaşadı.Çizdiği kedilerde insana özgü duruş ve ifadeler görülür.

Aslında Louis Wain’e sadece ‘ressam’ demek haksızlık; çünkü o beş kız kardeşi ve annesinden oluşan ailesinin tek erkek bireyi olarak ağır bir yük omuzlarına binince para kazanma adına birçok cephede mücadele ediyor. Çizerliğinin yanı sıra mucit ve boksör olma çabaları da var; ama bütün bu heveskâr yapısına karşın beceriksiz ve tutunduğu en önemli dal portre çizerliği. Nitekim yeteneğiyle, Illustrated London News adlı yayın için çizimlere imza atıyor. Gazetenin sahibi William Ingram, tüm tuhaflıklarına rağmen ondaki ışıltıyı fark ediyor ve eserlerini kullanıyor...

YAŞARKEN ANLAŞILMADI

Wain, tüm bu sanatsal ve aileye gelir getirme çabalarını sürdürürken evin küçüklerine ders vermek amacıyla tutulan mürebbiyeleri Emily Richardson’a âşık oluyor. Dönemin sınıfsal yapılanmaları bu türden bir ilişkiye pek sıcak bakmasa da Wain, kendisinden 10 yaş kadar büyük olan Emily’yle evleniyor ve Kuzey Londra’da Hampstead’deki kır evine taşınıyor. Bu mutlu-mesut tabloya bahçede buldukları ve Peter adını verdikleri minik kedi yavrusu da ekleniyor. Çok geçmeden Wain, tatlı ‘pisicik’ üzerinden kediler dünyasına yelken açıyor ve kendine özgü stiliyle onlara yeni bir kimlik kazandırıyor.

Genç İngiliz oyuncu-yönetmen Will Sharpe’ın imzasını taşıyan film, bu nadide kişiliğin hayat öyküsünde dolaşıyor. Film, Louis Wain’in yaşamının bir ya da birkaç bölümüne tanıklık etmektense gençliğinden itibaren ölümüne kadar olan süreyi perdeye taşıyor. Bu anlamda geniş bir yelpazede gezinen biyografik bir çalışma var karşımızda. Hayatındaki trajedilerde savruldukça savrulan, naif kişiliğiyle sanatını sonsuza taşısa da paraya çevirme konusunda tam bir beceriksizlik örneği gösteren bu ressam, ne kendisine ne de sürekli ondan ekonomik yardım bekleyen kız kardeşlerine bir türlü istedikleri standartları sunamıyor. Öte yandan hayatının büyük bölümündeki yalnızlığında ağır basan psikolojik sorunlar nedeniyle ‘şizofreni tanısı’ konulup akıl hastanesine yatırılan Louis Wain, bugünden bakıldığında döneminde elbette tam olarak anlaşılmamış bir sanatçı. Ki yakın zamanda kendisi üzerine araştırma yapan kimi uzmanlar, ressamın şizofren değil otistik olabileceğine dikkat çekmişler. Bu yöndeki tanının en büyük belirtisi olarak da hastalığının ileri kabul edilen evrelerinde sanatsal çabalarının hiç  azalmadığını, aksine en iyi eserlerini verdiğini vurgulamışlar.

Öte yandan Wain, çizdikleriyle kedilere özel bir şahsiyet kazandırarak ‘patili dostlar’ın evlerdeki özel yerlerine fazlasıyla alan sağlayan bir sanatçı olarak da anılıyor. Bu öncü yapısıyla da önce İngiltere’de, sonra bir süre çalıştığı ABD’de ve nihayetinde tüm dünyada insanların kedilere bakışını değiştiriyor. Hatta ünlü yazar H.G. Wells, Wain’e ilişkin “Kendine özgü bir kedi tarzı, toplumu ve dünyası yarattı. Louis Wain’in kedileri gibi görünmeyen ve yaşamayan İngiliz kedileri, kendilerinden utanır oldular” demişti.

Yazının Devamını Oku

En çok sizleri beğendik...

Sinema salonları, normalleşme adımlarının atılmasıyla temmuzda açıldı. Yılın son ayını bekleyen ‘Örümcek-Adam’ ve ‘Matrix’ filmleriyle de salonlar iyice dolmaya başladı. Bu altı ayda vizyona giren filmler arasından en iyilerini seçtik...

EN İYİ YABANCI FİLMLER

SANAT TARİHİ ÜZERİNE BİR GEZİ“Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci” (A Night at the Louvre: Leonardo da Vinci)

Leonardo da Vinci’nin 500’üncü ölüm yıldönümü vesilesiyle 2019’da Louvre’da düzenlenen çarpıcı serginin eşliğinde Rönesans’ın eşsiz dehası ve arayışları üzerine bir belgesel. Pierre-Hubert Martin’in yönettiği yapım, resme ve heykele meraklıların dışındakilere de sesleniyor.

ERKEKLİK HALLERİ
‘Son Düello’ (The Last Duel)

Erkeklik hallerine 14’üncü yüzyıl Fransa’sından bakan film emektar İngiliz yönetmen Ridley Scott imzasını taşıyor. Matt Damon ve Adam Driver ile Jodie Comer de filmin ışıltılı yıldızları.

Yazının Devamını Oku

‘Bizimkisi bir aşk hikâyesi’

Merakla beklenen ‘The Matrix Resurrections’ bütün meselesini Neo ve Trinity arasında alevlenen ama seyirci olarak yüreğimize çok da dokunmayan aşk hikâyesi üzerine kuruyor. Durum böyle olunca felsefi tabanda tekrarlar ve alışılmış aksiyon sahneleri eşliğinde film ortalamanın üzerine çıkamıyor.

Seriye, 2003’te son adım olan ‘The Matrix Revolutions’la veda ettiğimize göre aradan geçen 18 yılda neler olmuş olabilir? ‘The Resurrections’ bu sorumuza cevap vermeye çalışırken bizi San Francisco’da, geçmişi parlak ama artık psikolojik sorunlarıyla boğuşan orta yaşlı bir video oyun programcısı Thomas Anderson’la buluşturarak işe başlıyor. Yaşadıkları, verdiğini sandığı mücadele hayal miydi, son derece yüklü görünen ‘dün’, ona zihninin oynadığı bir oyun muydu? Sürekli gittiği terapist rüyalarını (ya da kâbuslarını) yorumlarken onun ‘gerçeklere’ (!) dönmesi ve hayata tutunması için çabalaması gerektiğini belirtiyor... İşyerindeyse Warner Bros.’un onlarla, kabul etmezlerse de onlarsız yeni bir ‘Matrix’ filmi çekeceği konuşuluyor. Öte yandan belleği onu eski görüntülerle buluşturuyor... İçindeki kabuk bağlamayan asıl yara Trinity... Takıldığı kafede sık sık gördüğü kadın o mu acaba? Lakin bir şekilde tanıştığı, isminin de Tiffany olduğunu öğrendiği bu unutamadığı suret, şimdiki düzende iki çocuk annesi bir kadındır.

İşte bu ruhsal karmaşanın içinde Bugs adlı genç bir ‘siber-anarşist’ Thomas Anderson’ı ‘asıl kimliği’yle, Neo’yla buluşturuyor. Çok geçmeden yolu şimdiki zamanın ‘Morpheus’una uzanıyor. Peşi sıra yeni bir ‘uyanış dönemi’ başlıyor...

Wachowski’ler tüm ısrarlara karşın “Üç filmde dediğimizi dedik, söyleyecek yeni fikirlerimiz yok” türünden gerekçelerle dördüncü bir ‘Matrix’ projesinden kaçınmışlardı. Peki ‘Resurrections’ nerden çıktı? Lana Wachowski’nin açıklamalarından öğreniyoruz ki şöyle bir motivasyonla doğmuş bu proje: “Annemle babam hastalanmıştı, eşimle yanlarına taşındık ve hayatlarının son birkaç ayında onlara baktık. Bir gece uyandım; onlar ölüyor ve ben acı ve keder içindeydim. Beynim yatıştırıcı olacak bir hikâye hayal etmek istedi. Ve böylece ölmüş iki karakter -Neo ve Trinity- dirildi ve canlandı.”

Yani son derece insani bir refleksle, karşı durdukları fikre sarılmış Lana Wachowski... Fakat izlediğimiz 2 saat 28 dakikalık bu son adım ne yazık ki zorlama bir çaba... Bu türden devam hamleleri genellikle sorunludur ve belki gişede değil ama sinematografik anlamda beklentileri karşılamaz. ‘The Resurrections’ da bütün gücünü bence çok da etkileyici olmayan bir aşk hikâyesi etrafında kurmaya çalışırken ‘üçleme’nin genel meselelerinin üzerinden tekrardan geçmiş ve daha çok aksiyona yüklenmiş... Sürekli çatışma sahneleri, serinin alameti farikası olan ‘bullet time’ (kurşun zamanı) gösterileriyle filmin süresi adeta doldurulmuş.

Aslında başlangıçta, Thomas Anderson’un kafasında oyuncak ördekle küvetteki sempatik depresifliği, Warner Bros’un kendini ti’ye alma esprileri fena değildi. Ama sonrasında öykü ve görüntüler kendini tekrardan öteye gitmiyor. Galiba sorun biraz da zamanın hızına yenik düşmekte ve kendisinden sonra benzer sularda ya da kadrajlarda gezinen yapımların orijinali eskitmesinde sanırım...

NAÇİZANE BEKLENTİM...

Üç ana karakter Neo, Trinity ve Morpheus’u canlandıran Keanu Reeves, Carrie-Anne Moss ve Laurence Fishburne’ün ikisi bu filmde yerlerini korumuşlar. Öykünün asıl odağının orta yaşlarındaki iki insanın aşk hikâyesi olması da bu durumu zorunlu kılmış. The Guardian’ın eleştirmeni Peter Bradshaw meseleye ilişkin mealen şunları yazmış: “Bu tür geri dönen aksiyon serilerinde yaşlanan erkek ana karakterin yanına genç bir kadın yardımcı verirler, buradaysa Moss’un geri döndüğünü görmek güzel ama ona yeterli alan açılmaması da üzücü.”

Yazının Devamını Oku

Bu kez ağlara ‘eski dostlar’ takılıyor

‘Örümcek-Adam’ın sinemadaki üçüncü serisinin son filmi ‘Eve Dönüş Yok’ta devreye ‘Doktor Strange’ de giriyor ve yaptığı büyü sonucu eski düşmanlar ‘Yeşil Cin’, ‘Doktor Ahtapot’, ‘Kumadam’, ‘Kertenkele’ ve ‘Electro’ geri dönüyor. Öykü, Peter Parker’ın kötüleri eski hallerine, yani iyi oldukları kişiliklerine döndürme çabasının altını çizerek bir tür ahlak ve hayat dersine soyunuyor.

Kuşaklar değişir ve sinema da ister istemez, aynı öyküleri yeni gelen seyircinin belleğinde de yer etmesi için yeniden perdeye taşır; karakterleri revize eder, teknolojiyle farklı görüntüler ve atraksiyonlarla bir kez daha sunar... Lakin endüstrinin bütün dinamikleri ele alındığında bile 19 yılda sekiz film, üç ayrı aktör, üç ayrı yönetmen ve tek bir karakter... Evet, biraz fazla gibi. Bu hafta itibariyle salonlarımıza uğrayan ‘Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok’ (Spider-Man: No Way Home) ise hem son serinin hem de neredeyse toplam sekiz filme yayılan bütün külliyatın toparlanışı, kendi içinde hesaplaşması adeta...

Hatırlanacağı gibi son iki film ‘Eve Dönüş’ ve ‘Evden Uzakta’da Parker’ın ‘The Avengers’ ailesi içindeki gayretlerini, ‘Süper’ abi ve ablalarına yardımlarını ve ardından kendi yolunu bulma çabalarını izlemiştik. Son hamledeyse her şey sil baştan (zihinsel anlamda da) yapmaya çalışılıyor. Öykü kısaca şöyle: Örümcek-Adam kimliğinin deşifre olmasıyla hayat Parker ve yakın çevresi (kız arkadaşı MJ, yakın dostu Ned, halası May vs.) için çekilmez hale geliyor. Bu durumdan kurtulmak adına da ‘Doktor Strange’den yardım istiyor. Strange çare olarak ‘unutma büyüsü’ne başvuruyor, lakin bu dokunuş herkesle birlikte kız arkadaşı MJ, yakın dostu Ned ve halası May’in de onun Örümcek-Adam olduğunu unutmaları anlamına geldiği için küçük müdahalelerde bulunuyorlar. Fakat işlem sırasında çıkan kimi problemlerle Parker’ın bugüne kadar yok ettiği kötüler; ‘Yeşil Cin’, ‘Doktor Ahtapot, ‘Kumadam’, ‘Kertenkele’ ve ‘Electro’ tekrar sahneye çıkıyor...

‘ÇOKLU EVREN’İN MARİFETLERİ

Stan Lee-Steve Ditko ikilisinin 1962’de yarattıkları ‘Örümcek-Adam’ın sinemadaki bu son yansımasında senaryoya imza atan Chris McKenna ve Erik Sommers, parlak sayılabilecek bir fikir bulmuşlar ve öyküyü bu sarmal üzerine kurmuşlar: Yani kapıyı açık gören geliyor! ‘Bilimsel teori literatürü’nde bu durum örneğin ‘başka zaman dilimi’ olarak da mı adlandırılır bilemem ama onlar ‘çoklu evren’ tanımını uygun görmüşler ve bütün mantığı bu temel üzerine inşa etmişler.

Ben bütün külliyat içinde Sam Raimi’ninkileri beğenirim, ayrıca 2018 tarihli ‘Örümcek-Adam: Örümcek Evreninde’ adlı animasyon da seriye aradan dahil olup yepyeni bir soluk getirmişti. ‘Eve Dönüş Yok’ ise bütün külliyatı toparlama konusunda başarılı. Öte yandan senaryo, genç kuşak üzerindeki etkileri yadsınamaz bir ‘süper kahraman’ kimliğine sahip ‘Örümcek-Adam’ üzerinden kötüleri, eski hallerine, yani iyi oldukları kişiliklerine döndürme çabasının altını çizerek bir tür ahlak ve hayat dersine de soyunuyor. Bu da Christopher Nolan ve Todd Phillips’in ‘Joker’ vasıtasıyla bir tür ‘Kötülüğe övgü’yü neredeyse idolleştirmeye yeltendikleri bir sinema coğrafyası içinde hem ters akıntı gibi duruyor hem de bence naif kalıyor...

Neyse, Tom Holland, Zendaya, Benedict Cumberbatch ve Marisa Tomei’nin yanı sıra eski kötüleri (Willem Dafoe, Alfred Molina, Jamie Foxx) karşımıza getiren bu yapım, sineye çekilir bir ‘Örümcek-Adam’ filmi olmuş. Ayrıca öyküde, Ben Amca’nın Peter Parker’a miras bıraktığı ‘Büyük güç, büyük sorumluluk getirir’ motto’sunun hatırlatılması da kayda değer bir hareketti derim...

Yazının Devamını Oku

‘Ne içindeyim Matrix'in ne de büsbütün dışında’

Bilgisayarlarca üretilmiş sanal bir dünya ve bu sistemi yaratanlara karşı ‘seçilmiş kişi’ Neo’nun verdiği mücadele...…Sinema tarihinin üzerinde en çok yazı kaleme alınan, tartışma başlıkları açılan bilimkurgu serisi ‘The Matrix’in yeni adımı ‘Resurrections’ vizyona girmeden önce, üçlemenin eski tortularında dolaşalım dedik.

Yıl 1999… ‘Milenyum’a bir kala, 31 Mart’ta ABD’de, 3 Eylül’de de Türkiye’de vizyona giren bir film, sonraki ayak izlerinden de gördüğümüz üzere sinema tarihine damgasını vuracak ve bilimkurgunun yatağını değiştirecekti. Bir üçlemenin ilk adımı niteliğindeki bu yapımda öykünün ana karakteri gündüzleri bir yazılım şirketinin elemanı olarak görev yapan, geceleri de ‘hacker’ olarak takılan Thomas ‘Neo’ Anderson’dı. Andy ve Larry Wachowski Kardeşler’in yazıp yönettiği yapımda ‘Neo’, tanıştığı Trinity adlı bir kadın aracılığıyla ‘efsanevi hacker’ Morpheus’a ulaşacak ve yaşadığı evrenin gerçekliğine dair kafa karıştırıcı bir yolculuğa çıkacaktı… Çok geçmeden daha önce içinde yer aldığı dünyanın bilgisayarlarca üretilmiş sanal bir âlem olduğunu fark edecek ve bu sistemi yaratanlara karşı, Morpheus’un saflarında isyan hareketine katılacaktı…

GÖNDERMELER GEÇİDİ

2003’te altı ay arayla ‘The Matrix Reloaded’ ve ‘The Matrix Revolutions’ adlı devam filmlerini izlediğimiz seride anlatılanlar aslına bakılırsa kimi bilimkurgu yapımlarında perdeye yansıtılan dertlerdi. Lakin Wachowski Kardeşler’in bu nadide çalışması, felsefeyi ve metinlerinin içerdiği onca göndermeyi popüler bir sinema diliyle, görselliği yüksek bir sinematografiyle, aksiyonla bezenmiş sahnelerle ve çıtayı en üst sınırlara taşıyan bilgisayar efektlerinin yardımıyla yansıtıyordu. Nihayetinde ‘The Matrix’ üçlemesi zor ve girift gözüken konular hakkında herkesin anlayacağı bir akıcılıkta ve basitlikte yazılmış popüler felsefe kitaplarını andırıyordu. Evet, üç filmde de entelektüel dokunuşlar, insanlığın gidişatına ait meseleler, sistemin bireyi ezen ve sömüren yapısına ilişkin vurgular, makineleşme korkusu gibi problemler vardı ama ünlü ABD’li film eleştirmeni ‘rahmetli’ Roger Ebert’ın ‘The Matrix’ sonrası kaleme aldığı yazıda da altını çizdiği gibi “Derin felsefi sorunlar yine otomatik silahlarla çözülüyordu”. Keza bu görüşün aksi kanadında yer alanların savunusu da şuydu: “Artık görselliğin sınırları en uç noktalara taşındığı bir zaman dilimindeyiz ve dönemin ‘felsefi’ filmi de böyle olmak zorunda.”

Nihayetinde serinin her bir filmi ayrı ayrı ele alındı, değerlendirildi, beğenildi, göklere çıkarıldı. Olumsuz görüş bildirenler de oldu, burun kıvıranlar da ama şurası bir gerçek ki; ‘The Matrix triolojisi’nin zihinlerde bıraktığı tortular üzerinden o kadar çok makale yazıldı, o kadar çok tartışma başlığı açıldı, devreye sosyologlar, filozoflar, felsefeciler girdiki, Wachowski’lerin yapıtları sonuç olarak sinema tarihinin en çok deşilen, didiklenen, gündem olan filmleri arasındaki müstesna yerine kuruldu.

Yazının Devamını Oku

Batı Yakası’nda yeni bir şeyler var!

Yönetmen Steven Spielberg, sinema tarihinin en unutulmaz müzikallerinden “Batı Yakası’nın Hikâyesi”ni ‘bir tür’ restorasyonla huzurlarımıza getiriyor. Filmde birbirine düşman olan iki topluluğun üyelerinden Maria ve Tony’nin aşkı günümüz politik hassasiyetleri de gözetilerek yeniden perdeye taşınmış.

Arthur Laurents’in metnini, 1957’de Jerome Robbins, Broadway’e taşımış, ardından büyük ilgi gören müzikal 1961’de sinemaya uyarlanmıştı. Kamera arkasında Robert Wise’ın olduğu ‘Batı Yakası’nın Hikâyesi’ (West Side Story), çok geçmeden ‘Müzikallerin Altın Çağı’ denen dönemin üyesi olmasa da kulvarının en popüler filmi vasfıyla zihinlere kazındı. Tam 10 dalda Oscar’a uzanan bu klasik, şimdi yeni bir versiyonla huzurlarımızda...

1961 yapımı “Batı Yakası’nın Hikâyesi”nde Tony ve Maria’yı Richard Beymer’le Natalie Wood canlandırıyordu (üstte, solda). Yeni versiyondaysa Ansel Elgort ve Rachel Zegler’i izliyoruz...

Önce öyküye değinelim... 1950’lerin sonu, New York... Lincoln Center’ın inşa çabalarının başladığı bir dönemde, yörede yaşayan nüfusa ait iki gruptan gençler çeteleşmiş ve her fırsatta birbirleriyle kapışır hale gelmiştir. ‘Jetler’, beyazların topluluğudur; ‘Köpekbalıkları’ da Porto Riko kökenli Hispaniklerin... Günün birinde, bir dans organizasyonunda karşılaşan Maria ve Tony ilk görüşte birbirlerine vurulurlar. Ne var ki genç kızın ağabeyi Köpekbalıkları’nın şefi Bernardo’dur, Tony de Jetler’i Riff’le birlikte kuran kişidir ve hapisten henüz çıkmıştır. İki grup arasında giderek derinleşen ayrımlar Maria ve Tony’nin aşkına gölgesini güçlü bir şekilde düşürecektir...

GİRİŞ BÖLÜMÜ MÜKEMMEL

Bilindiği gibi “Batı Yakası’nın Hikâyesi”, Shakespeare’in ‘Romeo ve Juliet’ine dayanıyordu. New York’a taşınan öyküde Montague’ler ve Capulet’lerin yerini Jetler ve Köpekbalıkları alırken orijinal eserde terazinin iki yanındaki dengeli durum beyazlar ve Latinler olarak değişiyordu. Steven Spielberg, 1961 tarihli yapımı 60 yıl sonra Tony Kushner’in senaryosuyla yeniden seyirciyle buluştururken hem ciddi bir yıkıma gitmemiş hem de yeni bir inşa sürecine soyunmamış. ‘2021 versiyonu’na bakıldığında sanki karşımızda çok iyi bir restoratörün elinden çıkmış ve bazı bölümleri hafif tadilattan geçilirmiş bir yapı var. Yeni metin sadece meselenin ırk farklılığı boyutuyla ilgilenmemiş, ‘şimdiki zaman hassasiyetleri’ni (kentsel dönüşüm, kadın meselesi, cinsel yönelim vs.) öyküye ekleyerek ‘Batı Yakası’na kimi yenilikler getirmiş.

İlk olarak filmin giriş bölümü muhteşem diyebiliriz. Enfes koreografiler, görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin büyüleyici açılarıyla birleşmiş ve ortaya soluksuz izlenen sahneler çıkmış. Bu tür sekanslarla film boyunca karşılaşıyoruz ama galiba en etkileyici olanı, bir şantiye alanı havasındaki 1950’ler New York’undan kesitler sunan bu bölümdü. Senaryonun en önemli rötuşuysa orijinal filmde olmayan Valentina karakteri. Kushner’in metni, 1961’deki versiyonda Bernardo’nun sevgilisi Anita’yı canlandıran Rita Moreno’ya yeni filmde yer vermek için olsa gerek, böylesi bir karakter yaratmış. Ana rollere gelince... Maria’da Rachel Zegler’i, Tony’de -Val Kilmer’ın gençliğini hatırlatır yüzüyle- Ansel Elgort’u izliyoruz (orijinal filmde bu iki karaktere Natalie Wood ve Richard Beymer hayat veriyordu). Bernardo’da David Alvarez, Anita’da Ariana DeBose, Riff’te Mike Faist, ırkçı polis şefi Schrank’ta da Corey Stoll karşımıza geliyor.

“Batı Yakası’nın Hikâyesi”, Amerikan sinema tarihi içinde özel bir müzikaldi. Spielberg bu mirasa el atarken orijinaline halel getirmiyor, Stephen Sondheim’ın şarkılarının ve Leonard Bernstein’ın unutulmaz müziklerinin eskimediğini de hatırlatıyor. Bence sadece şöyle bir problem var: Dans figürleriyle bezenmiş sahneler dışında bize geçen duygu pek güçlü değil gibi. Bunun nedeni de filmden ziyade öykünün fazlasıyla bilinirliği olabilir. Sonuçta Spielberg gibi bir yönetmenin elinden çıkan bu ‘restorasyon hamlesi’ izlenir diyorum...

Yazının Devamını Oku

‘Moda’sı geçmemiş bir trajedi!

Ridley Scott imzalı ‘Gucci Ailesi’, büyük moda imparatorluğunun yükseliş ve çöküşünü trajik bir aile öyküsü eşliğinde anlatıyor. Lady Gaga’nın hırslı bir kadın olan Patrizia Reggiani’yi canlandırdığı yapımda Adam Driver, Maurizio Gucci’ye, Al Pacino, Aldo Gucci’ye, Jeremy Irons da Rodolfo Gucci’ye hayat veriyor.

Yıl 1978... Bir ‘kitap kurdu’ görünümündeki Maurizio, bir parti sırasında tanıştığı ve Elizabeth Taylor’a benzettiği Patrizia’nın hayatına dahil olma hamlelerine karşı koyamaz ve onunla çıkmaya başlar. Genç adam ünlü moda markasını yaratan ‘Gucci Ailesi’nin bir üyesidir. Sevgilisini babası Rodolfo’yla tanıştırır. Eşinin vefatından sonra bir tür inzivaya çekilen bu aktör eskisi, burjuva oğlunun olası bir evliliğine set çeker. Bu Maurizo için bir başkaldırı nedenidir. Babasından uzaklaşır ve farklı denizlere yelken açar. Yeni denkleme bir şekilde New York’taki amca Aldo Gucci de dahil olur.

Birkaç hafta önce ‘Son Düello’sunu izlediğimiz emektar Ridley Scott bu kez de gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği ‘Gucci Ailesi’yle (House of Gucci) huzurlarımızda. 84 yaşında hâlâ üst düzeyde yapıtlar ortaya koymaya devam eden İngiliz usta bu son filminde hem yakın tarihten trajik bir öykü naklediyor hem de insanlık hallerine dair hatırlatmalarda bulunuyor.  

‘BABA’ ESİNTİLERİ...

‘Gucci Ailesi’ni temel olarak hırslarıyla ait olmadığı sularda ilerlemek isteyen ve kendisine çizilen sınırları geçerek daha da uç noktalara ulaşmaya çabalayan bir kadının yaşadıkları olarak algılamak mümkün. Öte yandan bu aynı zamanda moda dünyasına ait kimi gerçekleri, ayrıntıları, iş ilişkilerini, rekabeti, yeteneğin önemini, sermayenin dönüşümünü ‘The Godfather’ (Baba) esintileriyle sunan bir yapım. Sara Gay Forden’in kitabı ‘The House of Gucci: A Sensational Story of Murder, Madness, Glamour and Greed’den Becky Johnson ve Roberto Bentivegna’nın senaryosuyla perdeye taşınan bu çalışmada metin, ailenin neredeyse bütün bireylerine uğramış ve altı dolu karakterler sunmuş. Rodolfo’nun elitizmine karşın Aldo’nun pragmatizmi, New York’ta semt pazarlarında satılan sahte Gucci ürünlerine ilişkin “Ne var, orta sınıf kadınları da zenginlerle aynı çantaya sahip olduklarını düşünsünler” yaklaşımı, oğlu Paolo’nun beceriksizliğine ve yeteneksizliğine rağmen moda tasarımı alanındaki ısrarı vs. öykünün gezindiği ilginç duraklar...

Kocanın ondaki aşırı hırsı, sahiplenmeyi ve gözünü karartmış bir şekilde ipleri alma çabasını hissetmesiyle birlikte ondan uzaklaşması ve eski aşkı Paola Franchi’ye dönmesiyle birlikte başlayan intikam süreci bu hikâyenin en önemli virajı... Burada Patrizia’nın ‘akıl hocası’ falcı Pina da devreye giriyor ve büyük bir trajedinin kapısı aralanıyor.

Lady Gaga’nın Patrizia Reggiani’yi bütün hasetleriyle başarılı bir şekilde canlandırdığı filmde Adam Driver da Maurizio Gucci’ye hayat veriyor. Son dönemin yükselen yıldızı, fiziksel olarak yer yer Yves Saint Laurent’ı ama daha çok Orhan Pamuk’u andırıyor. Al Pacino, Aldo Gucci’de muhteşem, Jared Leto’yu da Paolo Gucci’de tanımak mümkün değil. Özetle kulak kabartılacak bir hanedan öyküsünü akıcı ve ilgiye değer bir yönetmenlik kumaşıyla anlatıyor ‘Gucci Ailesi’, kaçırmayın derim.

KOMÜNİZM GELMEDEN HEYKELİ GELİRSE

Yazının Devamını Oku

‘Yalnızlar rıhtımında’

Pablo Larrain imzalı ‘Spencer’, İngiliz Kraliyet Ailesi’nin Noel dolayısıyla buluşması üzerinden kurgusal bir ‘Prenses Diana’ hikâyesi anlatıyor. Biyografik özellikler içeren filmde Kristen Stewart ihtişamın içinde müthiş bir yalnızlık yaşayan ana karakterin kırılganlığını, güvensizliğini, korku ve kaygılarını başarıyla yansıtıyor.

Norfolk’taki Kraliyet mekânı Sandringham House’a telaş hâkimdir. Çünkü Noel arifesinde hanedan üyelerinin hepsi üç gün geçirmek için konuta intikal etmiştir. Tek bir eksik vardır; korumaları atlatıp üstü açık spor arabasıyla yolu bulmakta zorlanan Prenses Diana... ‘Biyografi filmlerinin unutulmaz yönetmeni’ olmaya doğru ilerleyen Pablo Larrain son adımı ‘Spencer’da ‘Neruda’ ve ‘Jackie’den sonra yine yaşanmış bir hayatın izlerini sürüyor. Gerçi film ‘Gerçek bir trajediden bir masal’ ifadesiyle açılıyor ve çok geçmeden izlediğimiz hikâyenin gerçek kişilere değen kurgusal bir metne sahip olduğunu anlıyoruz.

ACI HATIRALAR...

İsmini Prenses Diana’nın bekârlık soyadından alan yapıt, 1991’de yaşanan üç ‘zorlu’ güne odaklanıyor. Bu süre zarfında, görkemin ve ihtişamın içinde boğulan, tutunacak dal olarak iki oğluna ve hizmetindeki Maggie’ye sıkı sıkıya sarılan bir kadının adım adım nefessiz, takatsiz kaldığını gözlüyoruz. Oysa malikânenin bulunduğu bölge Diana’nın doğup büyüdüğü yer. Ama bu ‘baba ocağı’ satıh artık onun için ‘başkalaşmış’ bir toprak parçası, ellerinden kayıp giden geçmişinin hüzünlü bir suretidir. Bir korkuluğun üzerinde bulduğu ve babasının olduğunu iddia ettiği ceket, köhne bir yapıya bürünmüş eski evleri, onun için adeta acı hatıralardır. Çünkü Diana o nesnelerle, yapılarla var olan umut dolu kişiliğinden farklı bir konumdadır. 10 yıllık bir evliliğin ardından aradığı mutluluktan uzaktadır ve kocası Charles’ın eski sevdalısıyla (Camilla Parker Bowles) olan ‘yasak ilişkisi’ hem saray çalışanlarının hem de basının dilindedir. Üstelik eşi ona, metresine hediye ettiği inci gerdanlığın aynısını almıştır! Ruhsal gelgitler yaşayan Prenses malikânenin yöneticisi konumundaki Binbaşı Gregory’nin odasına bıraktığını düşündüğü bir kitap vasıtasıyla Kral VIII. Henry’nin idam ettirdiği karısı Anne Boleyn’le kendisini özdeşleştirir.

Senaryosunu Steven Knight’ın yazdığı ‘Spencer’ hem kimi detaylar, hem kimi göndermeler hem de kimi metaforlar eşliğinde derdini son derece başarılı bir şekilde anlatan ve seyircisini, ana karakteriyle birlikte saran, geren bir film. Mekân; mimari yanları, kullanıcıları, kısa süreli konukları ve hayaletiyle (Anne Boleyn) birlikte -birçok yabancı eleştirmenin de vurguladığı gibi- bir noktadan sonra adeta Kubrick’in ‘The Shining’indeki otele dönüşüyor.

Aslında filmin anahtar cümlesi, hemen başlarda yolunu kaybeden Diana’nın girdiği kafede kendisini tanıyan müşterilere (halka) bakarak sorduğu “Neredeyim ben” sorusunda beliriyor. Çünkü ‘Spencer’ her yönüyle kayıp bir karakterin öyküsü sanki...

YILIN EN İYİLERİNDEN BİRİ

Yazının Devamını Oku

‘Geceler, katran karası geceler’

Londra’ya moda eğitimi için giden ve geceleri bambaşka bir kadının bedeninde 1960’lar Londra’sına uzanan genç bir kız. Edgar Wright imzalı “Dün Gece Soho’da” dönem ruhunu yansıtan detayları ve enfes şarkılarıyla görsel açıdan çekici bir nostaljik yolculuk, izlenmeyi hak eden bir yapım. Ama öykünün finale doğru olan kıvrımları filmin etkisini azaltıyor.

İngiliz taşrasında (Cornwall) yaşayan, annesinin kaybının ardından en büyük destekçisi büyükannesi olan Eloise (kendisine ‘Ellie’ diye seslenilmesini istiyor), 60’lar ikliminde yetişmiş bir kızdır. Dinlediği müzikler, tarzı, hayalindeki yaşam hep o dönemi refere eder. Bu arada başvurusu sonuçlanır ve moda eğitimi için Londra’ya yollanır; büyükannesinin “Dikkat et, orası seni yutar, anneni de yutmuştu” telkinleri eşliğinde... Gerçekten de bu devasa metropol onun ayaklarını hemen yere basacağı türden bir liman değildir. Kaldığı yurttaki arkadaşlarıyla kültürel olarak pek anlaşamaz, yaşlı bir kadının kiraladığı tek kişilik odaya atar demirini. Lakin burada yorganın içine girer girmez kendisini bambaşka bir âlemin parçası olarak bulur. 60’ların Soho’sunda, sanki başka bir kadının (Sandie) bedenindedir artık...

‘Zombilerin Şafağı’ (Shaun of the Dead), ‘Sıkı Aynasızlar’ (Hot Fuzz), ‘Tam Gaz’ (Baby Driver) ve ‘Dünyanın Sonu’ (The World’s End) gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Edgar Wright’ın imzasını taşıyan “Dün Gece Soho’da” (Last Night in Soho) kırsaldan gelmiş yetenekli bir genç kızın büyük kentin kaosunda tutunma öyküsü gibi bir klişeden yola çıkmasına rağmen yönetmeninin dokunuşlarıyla orijinalliğini bulmaya çalışıyor. Metnini Wright’la birlikte Krysty Wilson-Cairns’in (‘1917’nin de senaristlerindendi) kaleme aldığı bu yapım, öncelikle ‘retro’ açısından göz kamaştırıcı bir çaba. 60’ların ortamı (West End’deki sinemalarda Sean Connery’li Bond filmi ‘Thunderball’ var), eğlence sektörü (‘Cafe de Paris’ adlı bir mekân ve buradaki revüler), Soho’nun havası ve ruhuyla Cilla Black, Petula Clark (özellikle de muhteşem ‘Downtown’ı) ve The Kinks gibi şarkıcı ve grupların melodileri derken çarpıcı bir nostaljik yolculuğa çıkıyorsunuz.

Öte yandan Eloise’in Sandie kişiliği özelinde çıktığı bu zaman yolculuğunun tarifini tanımlamaksa zor çünkü bu bir hayal mi yoksa ortada şizofrenik bir durum mu var ya da reenkarnasyon vakası mı sorusu izleyici olarak zihninizi kurcalıyor. Bu arada yönetmen Wright kimi sahneler ve anlar itibariyle ‘Peeping Tom’ ve ‘Don’t Look Now’ gibi eski İngiliz klasiklerine göndermeler yapıyor ama asıl adres bana Polanski’nin Catherine Deneuve’lü filmi ‘Tiksinti’ (Repulsion) gibi geldi.

‘HER ÇİÇEKTEN BAL’ HEVESİ…

Özellikle ‘Leave No Trace’yle parlayan Thomasin McKenzie’nin Eloise’de dikkat çekici bir performansa imza attığı filmde Sandie’ye ‘The Queen’s Gambit’ dizisiyle parlayan Anya Taylor-Joy hayat veriyor. Genç kadınları kötü yola düşüren Jack’te Matt Smith (2010-2020 arası 58 bölümde ‘Dr. Who’yu canlandırmıştı) karşımıza gelirken yaşlı ev sahibesi Bayan Collins’te geçen yıl aramızdan ayrılan, bizim kuşak için ‘Tatlı Sert’in ‘Emma Peel’i olarak hatıralarımıza kazınan Diana Rigg var. Bu arada gizemli müşteri rolündeki Terence Stamp göründüğü sahnelerde filme çok özel bir hava katıyordu.

Övülmeyi hak eden birçok yanına (mesela hikâyenin “Geçmiş o kadar da matah değildi” fikri de kayda değer) rağmen “Dün Gece Soho’da” sanki yönetmeninin her çiçekten bal alma hevesine yenik düşmüş gibi. Başarılı bir şekilde kurulan görsel dünyaya öykünün gidişatı eşlik edemeyince ve Wright’ın sahaya sürdüğü ‘hayaletli geçmiş’ fazla yorucu olmaya başlayınca filmin gardı düşüyor. Hele hele o şaşırtma ya da seyirciyi ters köşeye yatırma ısrarına heba edilen final, bu güzelim nostaljik yolculuğu, çok daha fazla sevmemize engel oluyor.

Ama yine dediğim gibi atmosferi, dönem ruhunu yansıtan detayları ve geçmişin enfes şarkılarıyla izlenmeyi hak eden bir yapım.

Yazının Devamını Oku

Maksat, insanlığa bir hayrımız dokunsun

Marvel Sinematik Evreni’nin son üyesi ‘Eternals’, insanlığı Deviant adlı canavarlardan korumakla yükümlü, farklı yeteneklere sahip süper kahramanların verdiği mücadeleyi anlatıyor. Oscar’lı yönetmen Chloé Zhao’nun imzasını taşıyan yapımda genç oyuncular Gemma Chan ve Richard Madden’ın yanı sıra Angelina Jolie ve Salma Hayek de rol alıyor.

Bilindiği üzere yaradılışımıza ilişkin iki temel tez var; biri, kutsal kitapların yazdığı ve kökü Âdem’le Havva’ya uzanan çizgi, diğeri de Charles Darwin’in evrim teorisi... Marvel Sinematik Evreni’nin son üyesi olan ‘Eternals’, Darwin’e selam gönderiyor ama asıl olarak kendi kahramanlarının kökenleri ve insanlık serüveni içindeki yerleriyle ilgileniyor. Söz konusu film, Arishem adlı yaratıcının insanlığın gidişatına bir parça yön vermek ama asıl olarak gücünü türümüzü yiyerek sağlayan Deviant’lardan korumak için Dünya’ya gönderdiği 10 kişilik Eternal’ların serüvenine odaklanıyor.

Mezopotamya’da açılan, sonrasında Londra’ya sıçrayan, akabinde Babil, Hiroşima, Güney Amerika, Avustralya, Hindistan, Dakota, Chicago gibi coğrafyalara farklı zaman dilimlerinde uzanan öykü 7 bin yıllık bir parantezin içinde dolaşıyor. Farklı kişilik ve yeteneklere sahip ekipte Ajak, Tanrı konumundaki Arishem’la konuşma hakkına sahip tek üyedir ve bir anlamda ‘sınıf başkanı’dır. Sersi’yle ‘Superman’i andıran Ikaris binlerce yıldır birbirlerine âşık yaşarlar. Güzel Thena sık sık nöbetler geçirir, Gılgamış sürekli onu korur, Sprite bir çocuk vücuduna sıkışmış olarak yaşar, genç Druig isyankâr bir vicdan bekçisidir. Phastos buluşlar yapar ve icatlarını bir an önce insanlığın hizmetine sunmak ister. Duyma engelli Makkari çok hızlı koşar, Kingo’nun lazerle arası iyidir. İnsanlığın evrimsel sürecine hız kazandırmaktan ziyade gidişatı kontrol etmek ve sorun yaşandığında devreye girmek gibi bir öğretiyle hayatlarını sürdüren ekip, gün gelir aslında başka bir ajandanın parçası olarak kullanıldıklarını fark eder.      

İlk kez Temmuz 1976’da çizgi roman olarak basılan ve yaratıcısı Jack Kirby olan ‘Eternals’, Marvel’ın da 26’ncı filmi unvanına sahip. Yapımda kamera arkasına son Oscar’ların gözde ismi, ‘Nomadland’in yönetmeni Chloé Zhao geçmiş. ‘Bağımsız sinema’dan ticari sulara doğru gerçekleşen bu transferin, doğrusu filmi izlerken perdede etkileyici bir karşılığını göremedik. Öte yandan ekip üyelerinden dördü beyaz, üçü Asya kökenli, ikisi siyah, biri Latindi. Ayrıca Phastos, Marvel Evreni’nin ilk eşcinsel karakteri...

İNCE BİR BİLEK HAREKETİ...

Keza filme Pink Floyd’un ‘Time’ı eşliğinde girmek de eskilerin deyişiyle ‘ince bir bilek hareketi’ydi! Öykünün ‘felsefi’ kısmındaysa bir noktadan sonra yaratıcılarına isyan eden ‘kullar’ı (‘Eternal’ları yani) görüyoruz. “7 bin yıllık itaat döneminden sonra böylesi bir hesaplaşmaya gitmek mantıklı mı” diye sorabilirsiniz. Ama günümüzden bir ateisti ele alın, sonuçta onun durumu da çok farklı değil sanırım!

Zhao’nun filmine ilişkin altı çizilmesi gereken diğer notlara gelince: Sersi’de Gemma Chan, Ikaris’te Richard Madden performansları tatmin edici düzeyde olan iki genç isimdi. Salma Hayek, Ajak’ta fazla anaç bir profil çiziyordu, Thena’daki Angelina Jolie ise kadroda tecrübeli bir isim olarak yer alan ama teknik direktörünün gadrine uğrayarak oyuna pek sokulmayan eski şöhret bir futbolcu pozisyonundaydı sanki.

Öykünün politik açıdan iyi yanlarıysa 1520’de Hernan Cortes öncülüğündeki İspanyol işgalcilerin Aztek topraklarında gerçekleştirdiği Tenochtitlan Katliamı ve Hiroşima’ya atılan bombaya yaptığı vurguydu. Ekip üyelerinden Kingo vasıtasıyla Bollywood’a uzanma fikri de fena değildi. Nihayetinde Chloé Zhao’nun ‘The Rider’ ya da ‘Nomadland’ gibi önceki yapıtlarındaki orijinal dokunuşları ‘Eternals’da bulmanız mümkün değil elbet. Belki öykünün kahramanlarının başka bir gezegenden gelmeleri itibariyle ‘göçmen’ olmaları, meseleye politik bir bakış katıyordur! Son olarak 2 saat 37 dakikalık süre çok çok uzundu...

Yazının Devamını Oku

Kasabanın labirenti

Küçük Lucas’la ruhen yaralı öğretmeni Julia... Ve yaşadıkları kasabayı kan gölüne çeviren bir yaratık... Yapımcıları arasında Guillermo del Toro’nun da olduğu ‘Boynuzlar’ gerilim atmosferini bir Kızılderili efsanesinden yola çıkarak kuruyor.

Oregon’a bağlı küçük bir kasaba... Sessiz, tekdüze giden bir hayat içinde aslında halının altına süpürülmüş birçok dert vardır ve bütün birikmiş yükler, paramparça edilmiş halde bulunan bir cesetle birlikte su yüzeyine çıkmaya başlar...

Scott Cooper, 5 filmine bakıldığında farklı cephelerde gezinen bir yönetmen (ve de eski bir oyuncu). Eski bir ‘country’ şarkıcısının öyküsünü anlattığı ilk filmi ‘Çılgın Kalp’ (Crazy Heart, 2009), hatırlanacağı gibi başroldeki Jeff Bridges’e En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandırmıştı. Son adımı ‘Vahşiler’ (Hostiles, 2017) de etkileyici bir politik western’di. ‘Boynuzlar’daysa (Antlers) bir Kızılderili efsanesinin peşine düşerken çarpıcı bir modern gerilim olmanın üstesinden geliyor.

Nick Antosca’nın kısa öyküsü ‘The Quiet Boy’dan sinemaya uyarlanan ve senaryosunu Cooper’la birlikte Antosca ve Henry Chaisson’ın kaleme aldığı film, arkaplanda taşranın tekinsizliğini perdeye taşırken önplanda da 12 yaşındaki Lucas’la öğretmeni Julia’nın kesişen yolları üzerinden seyirciyi hem geriyor hem de derin meselelerin etrafında dolaştırıyor. Oğlunu dışarıda bırakarak madene dalan babanın, iş ortağıyla birlikte tanımsız bir varlık tarafından saldırıya uğramasıyla başlayan film, sonrasında bizi sessiz bir öğrenci olan Lucas’ın sırlarıyla buluşturuyor.

Sığınacak bir beden arayan ve Kızılderili mitolojisinde ‘Wendigo’ adıyla bilinen bir yaratığın (‘ki bu beyazların, kendilerine ait olmayan toprakları işgaline karşı üretilmiş bir söylence de olabilir’ diyor kimi kaynaklar) kendini hapsettiği vücuttan çıkarak cinayetlerine hız vermesini anlatırken Amerikan taşrasındaki sorunlu baba profillerine de vurgu yapıyor film. Annesini kaybetmiş Lucas’ın babası alkoliktir, ona yardım eli uzatan öğretmen Julia ise tacizci babasının ölümünden sonra kasabaya dönmüş ve şerif kardeşiyle yaşamaya başlamıştır.

KADRAJLAR USTA İŞİ...

‘Boynuzlar’ atmosfer kurmada ve seyircisini başta öyküsü olmak üzere tüm elementleriyle etkilemede mahir bir yapım. Yaratık motifiyse ister istemez yapımcıları arasında yer alan Guillermo del Toro’nun (Amerikalı bir eleştirmen ‘Filmin vaftiz babası’ tanımlamasında bulunmuş!) yapıtlarını, özellikle de ‘Pan’ın Labirenti’ni (Faun) akla getiriyor. Ama öykü daha çok yönetmenin ‘The Devil’s Backbone’unu çağrıştırıyor.

Oyunculuklara gelince... İçine kapanık ama el uzatıldığında derin bir dünyası olduğunu gösteren Lucas’ta Jeremy T. Thomas muhteşem bir performans sergiliyor. Mimikleriyle ve kendine özgü yürüyüşüyle filme damga vuruyor. Julia’da Keri Russell’ı, kardeşi Paul’deyse Jesse Plemons’u izliyoruz. Emekli şerif Stokes’taysa ‘Kurtlarla Dans’tan beri aşina olduğumuz Kızılderili kökenli Graham Greene’ne rastlamak hoş bir tesadüf...

Kimi suçları, ruhen yaralanmış karakterler eşliğinde, ‘yaratık’ formlu bir gerilimde yansıtmak gibi bir harmanın üstesinden başarıyla gelen ‘Boynuzlar’ı kaçırmayın. Görüntü yönetmeni Florian Hoffmeister’ın ‘usta’ işi kadrajları da cabası...

Yazının Devamını Oku

‘Dune’kü çocuk ‘Mesih’ olur mu?

Frank P. Herbert’ın kült bilimkurgu serisi ‘Dune’ son uyarlamasıyla huzurlarımızda. Genç Paul Atreides’in kitlelerin beklediği ‘Mesih’ vasfına erişme sürecine odaklanan yapım, görselliğiyle dikkat çekiyor. Kadroda Timothée Chalamet, Rebecca Ferguson ve Javier Bardem gibi isimler var.

Bilimkurgu metinleri çoğu kez ‘karanlık’ bir geleceğin tarifini yaptı, yapıyor da. Teknolojinin onca gelişmişliğine karşın bu kulvarda önümüze çıkan kitaplar (ve onlardan uyarlanan filmler) gidişatın pek pozitif olmayacağına dair tezler üretiyor hep. Artık milyonlarca yıldır sığındığımız gezegen yok. Koca bir evrende gezinip duruyoruz, mesafeler alabildiğine kısalmış, uzay gemileri etrafta cirit atıyor. Ama o tehlike, başımızda ‘Demokles’in Kılıcı’ misali sallanıyor: Diktatörler kâinatı ele geçirmiş ve tek umut ışığı, bu düzene başkaldıran kahramanlar, isyankârlar...

Javier Bardem, isyancı Stilgar (sağdan ikinci) rolünde...

Bilimkurgu edebiyatı çoğu kez ortaçağ motiflerini taşıdı uzaya. Dükler, kontlar, imparatorlar ve ezilen, kurtarıcılarını bekleyen halklar... Frank P. Herbert’ın altı yılda tamamladığı (1965) ama basacak yayınevi bulamadığı, artık büyük bir klasik olarak kabul edilen ‘Dune’ serisi de benzer motiflerle örülü bir evrenin ifadesidir. Birçoklarına göre bütün zamanların en iyi bilimkurgu metni olarak gösterilen ‘Dune’, zamanında aykırı yönetmen Alejandro Jodorowsky tarafından sinemaya uyarlanmak istenmiş ama bu hamle gerçekleşmemişti. Sonra David Lynch benzer güzergâhta ilerlemiş ve 1984 tarihli filmiyle Herbert’ın yapıtını perdeye taşımıştı. Şimdi sahne sırası Denis Villeneuve imzalı 2021 yapımında...

Öykü kısaca şöyle: Yıl 10091... Caladan gezegeni sakinlerinden Atreides Hanedanı üyeleri Dük Leto, eşi Leydi Jessica, oğlu Paul ve emrindekiler, galaksinin en değerli maddesi olan baharatın (bazılarına göre bu bir uyuşturucu metaforu ama bence petrolü daha çok çağrıştırıyor) yetiştiği çöllerle kaplı Arrakis’in yönetimini devralmak üzere bu gezegene yollanırlar. Çok geçmeden bu hamlenin İmparatorluk ve Harkonnen Hanedanı tarafından düzenlenen bir tuzak olduğu anlaşılır.

‘Dune’ öncü bir roman olmasına rağmen bence sunduğu evren, omurgasını oluşturan unsurlar, okur zihninde yarattığı imajlar, başta ‘Star Wars’ olmak üzere kendisinden sonra gelen birçok ardılı tarafından fazlasıyla kullanılmış (ya da yağmalanmış) durumda. Bu açıdan Villeneuve’nün filminde izlediklerimizin yeni bir şeyler söylediğini iddia etmek zor. Öte yandan özünde ‘kutsal kitaplar’dan ödünç alınmış karakterlerle inşa edilen bu yapılar çoğunlukla aynı kapılara çıkıyor. ‘Dune’ da ezilen kitlelere kurtuluş için çözüm olarak bir ‘Mesih’i işaret ediyor.

İLK DEFA UZAYA ÇIKMIYORUZ!

‘Dune’ bir üçlemenin ilk ayağı. Devam filmleri henüz çekilmedi, muhtemelen ilk adımın göreceği ilgiye göre hareket edilecek. Öte yandan şunu söylemeliyim: Lynch’in zamanında pek beğenilmeyen uyarlaması belki bugünden bakıldığında demode ama Herbert’ın yazdıklarını derli toplu bir şekilde ifade etmiş. Villeneuve ise görsel yapıya yüklenmiş. Lynch’in uyarlamasında karakterleri eşit olarak tanıyorsunuz, bu filmse, kusursuzluğu takıntı haline getirmiş gibi görünen bir yönetmenin görsel haykırışı. Bu açıdan çok sayıda tanınmış oyuncudan oluşan kadro da kendini ifade edememiş gibi geldi bana. Mesela Paul’deki Timothée Chalamet’den çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Bir tek Leydi Jessica’daki Rebecca Ferguson biraz daha fazla öne çıkıyordu. Dev kum solucanları, abartılı tasarımlara sahip uzay gemileri, ‘Yusufçuk’ formunda helikopterler derken görselliğin dışında pek de etkileyici olmayan bu yapım bence ortalamayı aşamıyor. Son olarak evet, beğeniler sübjektiftir, “Dune başyapıttır” diyenlere saygımız sonsuz ama kendi adıma şunu da söylemek istiyorum: İlk defa uzaya çıkmıyoruz!

Yazının Devamını Oku

‘İkimiz bir fidanın dehşet saçan dalıyız’

‘Marvel evreni’ üyelerinden ‘Venom’ın sinemadaki ikinci serüveni huzurlarımızda. Gazeteci Eddie Brock’la uzaylı yaratığın, suçlu bir çifte ve yeni bir canavara karşı verdiği mücadeleyi anlatan filmin başrollerini Tom Hardy, Woody Harrelson ve Michelle Williams paylaşıyor.

Eddie Brock, meseleye vâkıf olanların bildiği üzere ‘Örümcek Adam’ dünyasında önemli bir yer işgal eden ünlü gazete ‘Daily Bugle’dan aşina olduğumuz, ‘emekçiden yana’ haberler yapan bir muhabirdir. Sinemadaki ilk ‘solo’ yansıması olan 2018 tarihli yapım ‘Venom: Zehirli Öfke’den de nasıl bir fiziksel dönüşüme uğradığına tanığız. Malum, uzaydan gelen bir yaşam formu kendini ortaya çıkarmak için aradığı insan bedenini Brock’ta bulmuş ve bu zoraki arkadaşlıktan yeni bir ‘süper kahraman’ doğmuştu.

Ruben Fleischer imzalı ilk adımın devamı niteliğindeki ‘Venom: Zehirli Öfke 2’de (‘Venom: Let There Be Carnage’) kamera arkasına, daha önce özellikle ‘Gollum’ (‘Yüzüklerin Efendisi’ serisi) ve ‘Caesar’ (‘Maymunlar Cehennemi’ serisi) gibi karakterlerden hatırladığımız oyuncu-yönetmen Andy Serkis geçmiş. Venom’a hayat veren Tom Hardy’nin yanı sıra Kelly Marcel’in ortaklaşa kaleme aldıkları yeni maceranın ana ekseni, uzaylı simbiyotun, kendi türünden bir düşmana karşı verdiği savaş.

Filmde Venom’a Tom Hardy hayat veriyor.

Genel çatı iki yaratığın Dünya üzerindeki ‘final’ maçına doğru inşa edilirken gidiş yolunda karşımıza kötülük timsali bir çift çıkıyor: San Francisco’daki St. Elmes İstenmeyen Çocuklar Evi’nde birliktelikleri başlayan Cletus Kasady ve sevgilisi Frances Barrison.

‘KATİL DOĞANLAR’IN UZANTILARI…

Bir seri katil olan Cletus, San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde, Francis ise Ravencroft Enstitüsü’ndedir. Brock, seri katilin öyküsünü kitlelere aktarıp kaybettiği gazetecilik prestiji ve ruhunu yeniden kazanırken bir temas dolayısıyla farkında olmadan yeni bir canavarın varoluşuna kapıyı aralar.

‘Marvel ailesi’nin salonlarımızı ziyaret eden yeni ürünü ‘Venom: Zehirli Öfke 2’, bence ilk adımdan bir tık daha iyi... Yaratık ve onunla bütünleşen Eddie’nin ilişkisi bir tür ‘alter ego’ savaşı ya da sürekli didişen, kavga eden ama birbirlerine muhtaç bir sevgili profili olarak da ele alınabilir. Filmde çok etkili olmayan ama ara ara karşımıza çıkan mizah yükünü bu çekişme üstleniyor. Cletus-Francis ya da diğer adlarıyla ‘Carnage’-‘Shriek’, filmin bir yerinde yeni ‘Bonnie-Clyde’ olarak anılıyorlar ama Cletus’u canlanlandıran Woody Harrelson dolayısıyla ben onları ‘Katil Doğanlar’ın uzantıları olarak adlandırmayı daha uygun gördüm.

İlk adıma ilişkin eleştirimde Brock’un mesleği üzerinden “Film ‘günümüz dünyasında gazetecilik yapabilmek için uzaylılara ihtiyaç var’ türü bir mesaj mı iletmek istiyor” diye yazmıştım: İkinci adımda da gazetecilik meselesi var ama hikâyede herhangi bir mesajı aktaracak kadar yer işgal etmiyor.

Yazının Devamını Oku

Satış da yaparım, ajanlık da...

‘Kurye’, Doğu Bloku ülkelerine satış yapan bir işinsanının, Batı lehine çalışan bir Rusun verdiği belgelerle ‘Küba Füze Krizi’nin seyrini değiştirmesini anlatıyor. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan filmde ana karakter Greville Wynne’yi İngiliz oyuncu Benedict Cumberbatch canlandırıyor.

Casuslar dünyası popüler kültür vasıtasıyla daha çok ‘James Bond’lardan ‘Jason Bourne’lara uzanan çizgide gelişen, entrikanın yanı sıra aksiyonun öne çıktığı serüvenlerle zihinlere yerleşmiştir. Oysa hayatın akışına paralel daha yavaş akan ama bedelleri ve izleri daha derin olan öyküler de vardır ve onlar edebiyatın ya da sinemanın sunduğu kurgunun ötesinde tamamıyla gerçektirler. Bu tür seçeneklerin çoğunu ise John le Carré’nin romanlarında ve onların beyazperdedeki yansımalarında buluruz.

Haftanın yenilerinden ‘Kurye’ (‘The Courier’), casuslar dünyasını gerçekçi çizgilerde resmedenler sınıfında (Zaten öyle de olması gerekiyor, ana karakteri ‘gerçek’ bir kişi). Öykü kısaca şöyle: 60’lı yıllar... Soğuk Savaş döneminde Sovyet lideri Kruşçev, ABD’nin Türkiye ve İtalya’daki üslerinde bulunan nükleer füzelerine karşılık Küba’ya nükleer füze yerleştirilmesine karar verir; bu da olası bir savaşın kapısını aralar ve tüm dünyayı gerilime ve korkuya sürükler. Kendi halinde bir işinsanı olan Greville Wynne daha çok Macaristan ve Çekoslovakya gibi Doğu Avrupa ülkelerine satış yapmaktadır. Günün birinde ticaret dünyasından tanıdığı ama aslında MI6’e çalışan Dickie Franks ve CIA temsilcisi Emily Donovan onu yemeğe davet eder ve tekliflerini sunarlar: Sovyetler’e de mal satacak, bu esnada kendilerine ‘casusluk’ yapmak için çağrı yollayan Albay Oleg Penkovsky üzerinden gelecek belgeleri kendilerine ulaştıracaktır. Kabul etmekte tereddüt etse de nihayetinde ülke çıkarları söz konusudur; bu maceraya atılır ama işler giderek sarpa sarar...

Tiyatro kökenli Dominic Cooke, filminde Wynne ve Penkovsky arasında görev itibariyle başlayan mesafeli bir dostluğun daha derinlere inen yolculuğunun katmanlarını yansıtıyor. İngiliz işinsanının Moskova yolculukları, eşi Shelia tarafından gizli bir gönül ilişkisi olarak düşünülse ve aile düzeni çatırdasa da Wynne görevini sürdürüyor. Lakin KGB, olaya el koymakta gecikmiyor.

OYUNCULUKLAR ETKİLEYİCİ

‘Kurye’ aslında kan bağı açısından daha çok Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’ne (‘Bridge of Spies’) yakın duruyor. İki cephede gelişen olaylar, Sovyet tarafı, hapishane bölümleri derken gerilim bürokratik hamlelerde kıyıya vuruyor. Benedict Cumberbatch’ı Wynne rolünde, son dönemlerdeki en etkileyici performansıyla karşımıza getiren filmde Penkovsky’yi canlandıran Gürcü oyuncu Merab Ninidze de çok başarılı.

Dominic Cooke’un yapıtı, sinematografik yanından çok böylesi bir kişiliği hatırlatmasıyla önemli bence. Filmi izledikten sonra kaynaklara göz attım; Greville Wynne gerçekten ilginç bir karaktermiş ve ‘kuryelik’ kariyeri sonrası da ayrı bir filmi hak ediyormuş.

Yazının Devamını Oku

Bond'ların en romantiğine veda ederken...

Daniel Craig’i son kez James Bond olarak izleyeceğimiz ‘Ölmek İçin Zaman Yok’, hüzünlü bir veda sonatı tadında. ‘Majestelerinin Ajanı’, 25’inci sinema serüveninde bir virüsü dünyaya yaymak isteyen Lyutsifer Safin’e karşı mücadele ediyor, bir yandan da kırık kalbini tamir etmeye çalışıyor.

Majestelerinin Ajanı namıyla bilinen Bond, malumunuz üzere aslında ‘naftalin’ kokan bir karakterdir. Çünkü Ian Fleming’in kahramanı temel olarak bir Soğuk Savaş dönemi ürünüdür ve ABD’yle Sovyetler arasında salınan bir dünyada ‘kolonyalist’ Birleşik Krallık’ın eski özlemlerine seslenir. Politik takılmaz, daha çok ‘çılgın’ biliminsanlarının, dünyayı ele geçirmeye çalışan kötülerin, örgütlerin karşısına çıkar. Zariftir, şıktır, çapkındır, vefasızdır, incedir vs. Ama bu özelliklerin günümüz dünyasında pek de karşılığı olmadığı için artık farklı bir kimliğin ifadesidir. Hoş, 80’lerde AIDS döneminde kimi dokunuşlardan payını almış, neredeyse ‘tek eşliliğe’ göz kırpar olmuş ama sonra yine eski kimliğinde dolaşmıştır. Lakin 2006 tarihli ‘Casino Royale’den bu yana James Bond artık ‘geçmişin süper ajanı’ kimliğine veda edip ayakları daha bir yere basan bir profilin ifadesi olmuştur.

Bu kabuk değiştirme sadece tavır ve duruşta değil, karaktere hayat veren Daniel Craig’in fiziği nezdinde de gerçekleşmiştir. Başlangıcı Sean Connery olmak kaydıyla Roger Moore, George Lazanby, Timothy Dalton, Pierce Brosnan gibi isimler genel olarak kumral, ince ve daha zarif portrelerdi. Craig’le birlikte hem görünüşte hem de tavırda (daha acımasız ve aman vermeyen, öldüren bir Bond) farklılık gerçekleşti. Öte yandan tıpkı Christopher Nolan’ın ‘Batman-Joker’ ikilisi üzerinden çizgi romana felsefi ve sosyolojik derinlikler katma çabası gibi ‘Majestelerinin Ajanı’ da oturaklı, olgun, hüzünlü ve romantik bir karaktere dönüştü.  

Pandemi dolayısıyla vizyon tarihi sürekli oynayan ve nihayet bu hafta tüm dünyada seyirci karşısına çıkan ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ (No Time to Die), Craig’li beşinci Bond filmi olarak ‘devamlılık’ esasıyla perdedeki yerini alıyor. Yani bu adım, öyküsünü bundan önceki kimi unsurların gölgesinde oluşturuyor. Bir başka deyişle Spectre örgütü, şefleri Blofeld, Bond’un son aşkı Madeleine Swann, M, Moneypenny, Q; hepsi yerli yerinde duruyor. İtalya’da tatil yaparken eski aşkı Vesper Lynd’in mezarını ziyaretle başlayan gelişmeler Bond’un, Swann’la yolunu ayırmasına neden olur. Beş yıl sonraysa Jamaika’da emeklilik günlerini yaşayan 007, CIA’den dostu Felix Leiter vasıtasıyla tekrar eski kimliğine döner ve Lyutsifer Safin adlı yeni bir ‘kötü’nün planlarına set çekmek için mücadeleye girişir.


Filmin tema şarkısını Billie Eilish seslendiriyor.

SİYAH VE KADIN BİR ‘007’...

Yazının Devamını Oku

Da Vinci’nin ‘gerçek’ şifreleri

2019, Leonardo da Vinci’nin 500’üncü ölüm yıldönümüydü. Bu vesileyle Paris’teki dünyaca ünlü Louvre’da kendisini anmak amacıyla bir sergi düzenlendi. ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ adlı belgesel, işte bu sergiyle birlikte Rönesans’ın ikonik isminin sanatsal serüvenini tüm unsurlarıyla ele alan muhteşem bir yapım. Filmi, serginin küratörlerinin aktardığı bilgiler eşliğinde izliyoruz.

Bir sanatçıyı ölümsüz kılan nedir? Bunun çağdaş dünyada birçok cevabı olabilir ama bize, birkaç yüzyıl öncesinden seslenen bir yaratıcının işinin ne kadar zor olduğu o kadar aşikâr ki... Çünkü gezegen artık onun yaşadığı dönemin çok çok uzağındadır ve geride o denli güçlü ayak izleri bırakmış olmalıdır ki, zamana dirensin, şimdinin sularında da yüzsün ve değerini kaybetmemiş olsun...

Leonardo da Vinci bu tür çizgilerin ideal karşılığı olan bir karakterdi... Bugün sıradanından elitine kime sorsanız insanlık tarihinin hafızasına kazınmış en bilinen resmin, onun fırçasından çıkan ‘Mona Lisa’ olduğunu söylerler... Meseleye daha derinlemesine vâkıf olanlarsa sadece bir ressam değil, heykeltıraş, mühendis, biliminsanı, mimar gibi vasıflara sahip olduğunu da ekleyebilir. O aslında Rönesans’ın belki de en önemli simgesidir. İnsanlık tarihinin bu en büyük dönüşümlerinden biri, çoğu kez onun kişiliğinde ifade edilir...

2019, Da Vinci’nin (1452-1519) aramızdan ayrılışının 500’üncü yılıydı. Bu vesileyle Paris’teki Louvre Müzesi, avlusunda yer alan (inşası sırasında ve sonrasında tartışmalara neden olan ve de 1989’dan beri hizmet veren) ‘Cam Piramit’ dahilinde bir sergi düzenledi. Bu son derece önemli organizasyonda sanatçının dünyanın çeşitli yörelerine dağılmış 160’a yakın eseri toplanarak meraklılarıyla buluşturuldu. Sergi, Vincent Delieuvin ve Louis Frank adlı iki küratörün rehberliğinde, tam 10 yıl süren titiz bir çabayla gerçekleşti. Yönetmen Pierre-Hubert Martin, 2019 sonbaharında gerçekleştirilen söz konusu sergiyi filme alarak bir anlamda sonsuza taşıdı. Bu haftadan itibaren bizim salonlarımıza da uğrayan ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’ (A Night at the Louvre: Leonardo da Vinci), gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki son zamanlarda seyrettiğim en muhteşem belgesel...

90 dakikalık bu özel gösteri, Da Vinci’nin sanatsal yolculuğunu dönemi içinde ele alırken adım adım gelişimini, eserleri eşliğinde perdeye yansıtıyor. Film boyunca sergiyi gerçekleştiren de Vincent Delieuvin ve Louis Frank, bize bu büyük Rönesans ikonunun önemini, değerini, farklılığını gösteren unsurları, son derece anlaşılır metinler eşliğinde sunuyor. İki küratörün yanı sıra Comédie-Française üyesi oyuncu Coraly Zahonero da dış ses olarak anlatıcılığı üstleniyor. Bu muazzam görsel turda, Da Vinci’nin Floransa’dan Milano’ya, oradan da İtalya’nın çeşitli yörelerine uzanan yolculuğundaki tüm durakları gezerken, sanatsal arayışlarına da uğruyoruz. Başlarda boyanın tuvalde kalıcı olabilmesi için bir tür yapıştırıcı ya da bağlayıcı malzeme olarak yumurtayı kullanan ‘üstat’, daha sonra ‘Kuzeyli’ (Flaman) ressamların kullandığı bir maddenin, yağlıboyanın varlığından haberdar oluyor ve resimlerine bambaşka bir boyut kazandırıyor. Keza gölge ve ışık konusunda da kendine özgü arayışları ve çözümleri var.

Da Vinci’nin, belgeselde öne çıkarılan ‘La Belle Ferronnière’ adlı bu çalışmasında Milano Dükü’nün karısı Beatrice d’Este’yi resmettiği sanılıyor....

‘MONA LİSA’YA ZARİF BAĞLANTI

Yazının Devamını Oku