GeriTayfun TİMOÇİN Mağaraların sırları vardır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mağaraların sırları vardır

Ve bu sırları bize fısıldadıklarında korkarız!

Mağaraların sırları vardır

Zonguldak, Ereğli'de bulunan Cehennemağzı Mağaralarından... Herkül buradan inmiş cehenneme.

Siz de mekânların sırları olduğuna inanır mısınız? Bu cümleden anlaşıldığı gibi ben inanıyorum çünkü. Yok diyene Yusuf Nalkesen’in hicaz şarkısıyla sorayım: “O ağacın altını, şimdi anıyor musun?” Hadi bakalım, ne oldu o ağacın altında? Soruyu soranla sorunun muhatabından başka bilen yok. Al sana sır! Mekânların sırları vardır yani. O ağacın altının bile var baksanıza.
Şakası bir yana, en çok mağaraların sırları olduğuna inanırım. Karanlık, sessiz, ürkütücü mağaralarda sır olmayacak da nerede olacak? Zaten tüm kültürlerde bol bol mağara olduğuna bakılırsa görülür ki bir ben değilim mağaraların gizemine inanan.

KOVUK ve KOF

Mağara sözcüğü, Arapça “ğawr” fiil kökünden geliyor. Çökmek, çukur olmak, çukur haline gelmek anlamlarını taşıyor. Ama bizim için mağara, çukur olmuş yerlerden ziyade, bir yamaca veya kaya içine doğru uzanan yer kovuklarını ifade ediyor. Yani kovuk olmalı, mağara olabilmesi için. Kovuk da malumunuz olduğu üzere, “içi boş olan, oyuk” demektir ve “kof” ile kardeştir. (Kimileri, fazla küçük porsiyonlar için “dişimin kavuğuna gitmedi” diyor ya, gülmekten yıkılıyorum. Kavuk ne, kovuk ne!)

DUVARLARDAN AKAN SULAR…

Dedik ya, hemen her kültürde vardır ve bir sembol olarak kullanılmıştır mağara. Uzakdoğu’dan Yunanlara, Hintlerden Keltlere, Amerikan yerlilerinden Türk şamanizmine (ki çok benzeştirler aslında), Zerdüştîlerden Hıristiyanlara, Taoizmden İslâm’a kadar her kültürde mağaranın izleri, kendisi, anlamı, anlatımı vs. mutlaka görülür.
İslâm öncesi Türklerde, mesela çocuğu olmayan kadınlar mağaralara girer, biraz zaman geçirir ve mağara duvarlarından sızan sulardan içtiklerinde çocuklarının olacağına inanırlarmış. Bunun altında, Türkler için büyük öneme sahip olan ataların ruhlarının mağaralarda dolaştığına olan inanç var.
Bazı kültürlerde mağaralar, yeraltı dünyasına, yani bizim bildiğimiz cehenneme inilen yerlerdir. Kelt mitolojisinde öyledir mesela. Ama bizim en çok bildiğimiz, Yunan mitolojisindeki yeraltı dünyasına inen mağaralardır çünkü en az bir tanesi Türkiye’dedir. Hem de Karadeniz bölgesinde.

Mağaraların sırları vardır

Cehennemağzı Mağaraları'ndan bir başka açı.

CEHENNEMİN DİBİNE İNEN YOL: CEHENNEMAĞZI

Karadeniz Ereğli’de bulunan, üstelik adını da “Cehennemağzı Mağaraları” koyduğumuz mağaralar, aslında üç mağaradan oluşmuş bir sistemin parçalarıdır. Bu sayfada daha önce paylaşmıştık, Argonotlar Hikâyesi’nde adı geçmişti; Herakles, şapşal Argonotlar tarafından Gemlik dolaylarında unutulunca kendi olanakları ile vatanına dönmüş, sonra da kendisine Kral Eurystheus (Öristeus) tarafından verilen birbirinden acayip 12 görevi yerine getirmek için yeniden yollara koyulmuş. Bu görevlerden biri, Ölüler Diyarı’na yani yeraltı dünyası inip, orayı koruyan çirkin ve korkunç köpek Kerberos’u kaçırmaktır. İşte Herakles’in yeraltına indiğine inanılan mağara, bizim Zonguldak Ereğli’deki bu mağaradır.

Mağaraların sırları vardır

Mersin Cennet-Cehennem'in tepeden görünüşü

CENNET-CEHENNEM

Mersin çevresinde dolaşanların çok iyi bildikleri Cennet-Cehennem mağaraları vardır. Aslında dev obruklarla başlar sistem ve sonra dipte, içlere doğru giren mağaralar vardır. Gerçekten çok derindir bu obruk. 128 metre! Çocukluğumdan hatırlıyorum, in in bitmezdi. Şimdi asansör yapmışlar, henüz yakından görmedim ama tartışma konusu oldu. Doğal yapıya aykırı olduğu, güzel çevreyi çirkinleştirdiği söyleniyor. Fotoğraflarda var, herkes kendi kararını verebilir. 452 basamak inmekten iyidir belki ama daha güzel olabilir miydi, bilemiyorum. Fakat eminim, Zonguldak’taki mağarada asansör olsaydı Herakles onu tercih ederdi mutlaka. Cehennemin dibine kadar yürümek zor olmuştur!

ASHAB-I KEHF: MAĞARA İNSANLARI

Hazır Mersin’e gitmişken Tarsus’a uzanalım. İki adım yol nasılsa. Yine Adana ve Mersin’de geçen çocukluğumun anılarından biridir Ashab-ı Kehf Mağarası. “Yedi Uyurlar” diye de geçiyorlar ama yedi kişi olduklarına dair anlatı İslâmın değil Hıristiyanlığın anlatısıdır. Kehf Arapça “mağara” demek ve bu isimle bir Âyet var. Ashab-ı Kehf ise “mağara insanları” gibi bir anlama sahip. Pek inanılır gelmese de Hint mitolojisinde de vardır bu söylence, Fenikelilerin diyarında da. Genel inanış, hâkim topluluktan kaçan küçük bir grubun bir mağaraya sığınması ve orada uzun, hem de çok uzun bir zaman geçirmesi üzerinedir. Fakat yedi olduklarını söylemek zor. Zira Kuranıkerim, Kehf Sûresi 22. âyette şöyle der: “(Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Onların sayısını rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!”

Mağaraların sırları vardır

Hicret sırasında Hz. Muhammed ve Hz. Ebubekir'in saklandıkları Sevr Dağı'ndaki mağara

KUTSAL MAĞARALAR

Eh, söz İslâm’dan açılmışken hatırlamakta yarar var: Hz. Muhammed’e ilk vahyin, Hira Dağı’ndaki mağarada geldiğine inanılır. Ayrıca, Hicret’te, Hz. Ebubekir ile birlikte müşriklerden kaçarken de Sevr Dağı’ndaki mağarada saklanırlar. Mağaranın ağzındaki bozulmamış örümcek ağı ve iki güvercin korur onları. Yani mağara, İslâmiyet’te de son derece önemli bir yere sahiptir.

Mağaraların sırları vardır

Tartışma konusu olan Cennet-Cehennem asansörü

BİNBİR GECE’NİN YILDIZLARI

Eh biraz da edebiyata girelim bence. Ama yine bu topraklardan pek ayrılmıyoruz şimdilik. Efendim, Ali Baba ve Kırk Haramilerin ne yaptığını çok iyi biliriz. Binbir Gece Masalları’nın en zevkli parçalarından biridir bu masal. Haramilerin mağarasını tesadüfen bulan Ali Baba’nın zenginliğe yükseliş öyküsüdür. Kırk Haramilerin mağarasının şifresini de hepimiz biliriz değil mi? (Şimdi, masalı bilmeyen yeni nesil, “Peki kullanıcı adı neymiş?” diye sorabilir. Hayır evladım, kullanıcı adı falan yok, sihirli mağara bu!) Şifre, uluslararası üne sahip, herkesin bildiği bir şifredir: Açıl susam açıl! (Haramiler kırk kişi olduklarından ve o sıralarda doğum kayıtları pek düzgün tutulmadığından, içlerinden herhangi birinin doğum tarihini tercih etmemişler yani.)
Yine Binbir Gece’de dolaşırken karşımıza Alaaddin’in Sihirli Lambası çıkmaz mı? Çıkar. Alaaddin bu sihirli lambayı, kendisini kandıran amcasının gönderdiği ve hazinelerle dolu bir mağaradan çıkartmamış mıydı? Ah o lambayı bir elime geçirsem…

ŞAHMARAN’IN MAĞARASI

Bir başka öyküde, ki yine bu sayfada uzun uzadıya konuşmuştuk üzerinde, Şahmaran’ın mağarası karşımıza çıkıyor. Hem Binbir Gece Masalları’nda var bu öykü, hem başka pek çok ayrı anlatıda. Bir kuyuda bal bulan gençlerin içlerinden en saf olanı, bal bittikten sonra kuyunun dibinde bırakıp gitmeleri ve saf gencin de kuyunun dibinden bir geçit bulup, Şahmaran’ın cennet bahçesi gibi hazırlanmış mağarasına geçişi ile başlar görkemli masal. Yani, işin içinde yine bir mağara vardır.

BU ÖYKÜLER BİZİM

Farkındaysanız, Anadolu ve Yakındoğu’da dolanıp duruyoruz. Üzerinde yaşadığımız toprakların kültürel zenginliğinin anlatmakla bitmeyeceği bir gerçek. Bugün biraz softalıkla, biraz sözüm ona kendi kültürünü yaşatmak adına, var olan, olmuş pek çok değeri unutmaya başladık. Halbuki bizden önce yaşamış halkların kültürü de bizim zenginliğimiz değil midir? Siz sanıyor musunuz ki lahmacun (sadece bir küçük örnek) bu topraklarda son asırda ortaya çıktı? Binlerce yıldır Yakındoğu’nun her yerinde yapılıyor. Bir başka yazıda değineceğim buna da. Yani, bizden önce yaşamış insanların mutfaklarını da alıyoruz, masallarını da. Hepsini korumak insanlık görevi.
Ama çok uzaklara gidersek de karşımıza çıkıyor bu mağaralar! Keltlerde olduğunu söylemiştik ya, onun günümüze yansımasını da Tolkien’de, yani Hobbit serisinde görebiliyoruz. Cücelerin mağaraları ve altınları bekleyen ejderha! Bu motif, bütün kuzey ülkelerinde bir şekilde yer etmiş.

Mağaraların sırları vardır

Damlataş Mağarası her yıl binlerce turist ağırlıyor.

MAĞARALAR KORKUTUR AMA SERİNLETİR DE

Aslında insanlığın ilk günlerinden beri mağaralarla iç içe yaşamışlığın etkisi tüm bunlar. Önce yuva yapmışız mağaraları, çünkü ev yapamıyormuşuz o zamanlar, sonra tapınak ve sığınak… Kimi zaman derinlerden gelen bir yılan öldürmüş yakınımızdakini, kimi zaman bir ayı çıkıp hepimizi kovalamış. Korkmuşuz yani mağaralardan ama onlardan vazgeçememişiz de. Hayal gücümüzle birlikte iyice renklendirmişiz mağaraların öykülerini. Hepsinin bir sırrı olmuş zihnimizde. Ve hiç fısıltı duymak istememişiz. Niye isteyelim ki? Mağaranın karanlık derinliklerinden gelen bir fısıltı kimi korkutmaz?
Daha anlatacak çok şey var mağaralara dair ama yerimiz bu kadar. (Bu arada, bu sayfada yazılan ama yer darlığı nedeniyle özet geçilen konuların çok daha genişletilmiş bir versiyonunu, sizler için kitap olarak hazırlıyorum bir yandan. Arada merak edip elektronik postayla soranlar oluyor, onlara da böyle bir yanıt vermiş olayım.) Başka bir yazıda görüşmek üzere, kalın sağlıcakla. (Hava çok sıcak, çevrenizde güzel bir mağara varsa, serinletici olacağından eminim. Yanınıza bolca hayal gücünüzü alıp oraya seğirtiniz bence.)

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

GÜNEŞTEN D VİTAMİNİ ALALIM

Öğleden sonraları güçlü poyrazı beklemeye devam ediyoruz, meltem sezonu bitmedi henüz. Pazar günü biraz serinleme ve en azından Marmara’nın doğusu için küçücük bir yağış olasılığı var. Fakat sonra yeniden ısınırız. Çok zevkli olmasa da bence sıcaktan şikâyet etmeyelim; hem hastalık sezonu geç gelsin, hem kombileri geç yakalım, hem çoluk çocuk biraz daha D vitamini alsın. Deniz suyu ise 25-27 derece dolaylarında. Fakat ne olursa olsun, lütfen korona isimli virüs yokmuş gibi davranmayalım, ne olur!

X

Yahudi mi, Musevî mi?

Netflix’in yeni dizisi Kulüp ile yeni bir tartışma başladı. Yahudi mi demeli yoksa Musevî mi? 

Netflix'in Kulüp dizisi yeni bir tartışma başlattı. Aslında çok da tartışacak bir şey yok.

Tarihsel bazı konuları televizyon dizileri vasıtasıyla öğrenmeye çalışmamız ilginç. Yine bir TV dizisiyle hayatımızda yeni bir tartışma başladı. Netflix’in dizisi Kulüp, toplumsal çalkalanmalar arasında Musevî vatandaşlarımızın geçmişte yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. Dizinin yayımlanmasının ardından ortaya çıkan yeni tartışma ise “Hz. Musa’nın dininden olanlara Yahudi mi demeli, yoksa Musevî mi?” Aslında çok basit bir yanıtı var bu sorunun ama doğruya ulaşabilmek için biraz tarihte geriye gidip, Yahudiler kimdir, nasıl ortaya çıkmışlardır, bunlara bakmak gerek. Göreceksiniz ki bakınca, her şeyi göreceğiz. Ama önce söylememiz gereken şu ki, konu çok detaylı. Bu sınırlı alanda konuyu anlaşılabilir kılabilmek için özen göstereceğim ama bunu yaparken de esası bozmamak kaydıyla pek çok detayı göz ardı etmek zorundayım. Burada İslamî kaynaklara da değinmeyecek, sadece Yahudi kaynaklarını ele alacağız.  Detayları, sizler için hazırlamakta olduğum yeni kitapta bulabileceksiniz. Gelin başlayalım.

KAVİM KAVİM ÜSTÜNE…

Okurlarımın çok iyi bildiği gibi burada sık sık Mezopotamya’dan söz ederiz. Bunu yapmamızın nedeni takıntı değil kuşkusuz. Tarih boyu insanı insan yapan unsurların hemen hepsi orada ortaya çıktı da ondan öyle yapıyoruz. Muazzam bir sahne Mezopotamya. Hakikî bir tiyatro sahnesi. İnsanlığın fikir âlemi için tiyatro dekorları hep Mezopotamya’da imal edilmiştir. Tiyatro dekorunu bilirsiniz: Önden bakınca gerçek gibidir ama arkası boştur, hayal gücümüzle tamamlarız resmi. Mezopotamya… Fırat’la Dicle’nin arasındaki verimli arazi ve o hattın çevresi… Bu bölge, verimliliği ve insan hareketliliği ile öylesine canlı ki, tarihe beşik olmasından başka bir şey beklemek zaten çok olası değil. Türklerin de aralarında bulunduğu Asya halklarının yüzbinlerce yıl önce geniş coğrafi alana yayılması ve ardından kendi kendilerine kabileler halinde yaşamayı sürdürmeleri, ırksal ve kavimsel çeşitliliği de hayli körükledi. Genetik bilimi, kimsenin kimseden çok farklı ya da üstün ya da aşağı ya da muhteşem olmadığını, hepimizin aşağı yukarı aynı olduğumuzu ortaya koydu çoktan. Ama tarih ne yazık ki “şu kavim şundan üstündür, bu kavim şöyledir, öbür kavim böyledir” gibi aslı astarı olmayan ve tiyatro dekoru misali önü gerçek ama arkası bomboş düşünceler ve bunlara bağlı oldukça kanlı eylemlerle dolu. 

YÜCE BABA ABRAM

Mezopotamya da yüzlerce farklı kavmin hareketine tanıklık etti, etmekte. Kimileri silindi gitti, kimileri imparatorluklar kurdu, kimileri bugün başka kavimlerle birleşmiş olarak hayatını sürdürüyor. İşte böylesi bir sahnede, şu kavim bunu, o kavim öbürünü rahatsız edip dururken, Anadolu’da Hititler, Mezopotamya’da Akkadlardan sonra Assurlular egemenken, Fırat’ın güney kıyılarında kurulu, Keldanilerin sahibi olduğu Ur kenti, gücünün zirvesindeydi. Bölge halkları, binlerce yıldır kendi inançları ile mutlu mesut yaşar, savaşlarda birbirlerini gırtlarlarken, MÖ 2. binyılın başlarında (tam ne zaman olduğunu bilemiyoruz) Ur’da İbrahim adında önemli biri dünyaya gelir. İbrahim, isminin Arapça söylenişidir, hazretin asıl adı doğduğunda “Abram”dır. Abram’ın anlamı, Yüce Baba’dır. Abram büyür ve Sarai (Saray) isimli bir kadınla evlenir. Tevrat’a göre Abram, babası Terah, karısı Sarai ve bütün kardeşleri ve eşleri, sebepsiz yere Ur’dan kalkıp bizim Harran’a taşınırlar. Ama tarihsel olarak o kadar da sebepsiz değildir bu hareket çünkü Ur, Fırat kıyısında ticareti elinde tuttuğu için epey paylaşılamayan bir şehirdir ve haliyle “dış güçler” tarafından sürekli rahatsız edilmektedir. 

VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR

Yazının Devamını Oku

Hem anadır hem babadır toprak

Can verir toprak ana gibi, canını emanet edersin baba gibi. Nesi varsa verir bize, bize rağmen.

Toprak olmasaydı nasıl doyardık. Foto Ddylan de Jonge - Unsplash

Toprak... Hemen tüm inançlarda insanın hammaddesi. Bilim için de aslında aşağı yukarı öyle. Doğrudan toprak olmasa da, toprak, su, ateş, hava, çeşitli mineraller, vitaminler vs. bir araya gelip, olağanüstü koşullarda “hayatı” başlattıysa yeryüzünde, işte bu durumda her kültürün ortak elementi toprak. Onsuz yaşayamayız. Tıpkı susuz ve havasız yaşayamayacağımız gibi. Milyarlarca insanın karnını, pamukta fasulye filizlendirerek doyuramayız. Kaldı ki pamuğu yetiştirmek için de toprak gerek. Toprak, sadece insanlar için değil, tüm canlılar âlemi için vazgeçilmez.Toprak... Hemen tüm inançlarda insanın hammaddesi. Bilim için de aslında aşağı yukarı öyle. Doğrudan toprak olmasa da, toprak, su, ateş, hava, çeşitli mineraller, vitaminler vs. bir araya gelip, olağanüstü koşullarda “hayatı” başlattıysa yeryüzünde, işte bu durumda her kültürün ortak elementi toprak. Onsuz yaşayamayız. Tıpkı susuz ve havasız yaşayamayacağımız gibi. Milyarlarca insanın karnını, pamukta fasulye filizlendirerek doyuramayız. Kaldı ki pamuğu yetiştirmek için de toprak gerek. Toprak, sadece insanlar için değil, tüm canlılar âlemi için vazgeçilmez.

O BİZDEN, BİZ ONDAN

İnsanın en ilkel inancından bu yana kutsal kabul edilir toprak. Çünkü hayat verendir. Bu nedenle de kadındır. Toprak Ana’dır. (Kadının hayat verici olmasını, Erkek Denizinde Kadın Gemiler kitabımda detaylarıyla anlatmıştım.) Her doğa olayına bir tanrı atayarak oluşturduğumuz o ilkel inanç sistemlerinde gökyüzü erkek (tanrı), yer ise kadın (tanrıça) olarak tasvir edilmiştir hep. Zira gökten yağmur düşer, toprak döllenir ve yeni hayatlar filizlenir. Her şeyimizin, tüm anlatı yöntemlerimiz ve hayal gücümüzün doğaya bağlı/doğayla ilgili olması hiç şaşırtıcı değil. Yüzbinlerce yılımız, doğanın parçası olduğumuzu bilerek geçti çünkü. Karnımızı doyurmak için ava gider, bazen av olurduk. Ne zaman teknoloji aracılığıyla her şeyi kendi yararımıza geliştirdik ve ava gidenler artık av olmamaya başladı (yani bir anlamda tüfek icat oldu, mertlik bozuldu) işte o zaman doğanın parçası değil efendisi olduğumuz kibrine kapıldık, hâlâ da öyle gidiyoruz. 

O kadar bonkör ki toprak, bize düşen sadece biraz emek vermek. Foto Arka Roy - Unsplash

HER ŞEYDE TOPRAK

Yazının Devamını Oku

Hepimiz cinsiz

Cins olmak ne demek? Kötü bir şey mi? Değil tabii. Çünkü hepimiz cinsiz.

Her birimiz çok özeliz. Cinsiz. Foto Levi van Leeuwen - Unsplash

Sık duyduğum laflardan biridir: “Ne cins adamsın” der kimileri bana. Cins, argoda “garip, tuhaf” anlamlarına geliyor Türk Dil Kurumu’na göre. Eh, yanlış da sayılmaz. Yazmak biraz garip veya tuhaf olmayı gerektiriyor. Her yazar, iğneyle kuyu kazıp ortaya atar. Yazdığımız okunacak mı, beğenilecek mi, sessiz de olsa alkış alacak mı? “Ben kendim için yazıyorum, kimse okumasa da olur” diyenlere inanmıyorum. Bir eser ortaya koyan herkes, eserinin beğenilmesini ister çünkü. Şişirilmiş ya da şişirilmesi istenen ego falan değildir bu. Çocukken, yaptığı yemeğin ne kadar lezzetli olduğunu, ne kadar çok beğendiğinizi söylediğinizde annenizin gözündeki pırıltıyı hatırlayınız. Beğenilmek, takdir görmek, her canlının vazgeçilmezidir. Hırçınlığın bir nedenidir takdir görmemek. Aylarını, yıllarını bir heykel, bir resim, bir konçerto, bir kitap, mimari bir kompozisyon, bir bina vs. ortaya koymak için harcayan kişiler, doğal olarak “cins”tirler. Zira fark edilen eserler, hiç fark edilmeyenlerin yanında devede kulak kalır.

SIRADAN DİYE BİR ŞEY VAR MI SAHİDEN?

Her canlı gibi her kedi de cinstir. Foto Mikhail Vasilyev - Unsplash

Bir de “cins” kediler, köpekler, güvercinler, atlar vs. var. Buradaki cins ise, “diğerlerine göre üstün nitelikleri olan” demek. Ama elbette sözcük anlamını, tam karşılığından alıyor: “Tür, çeşit, soy, ırk.” Cins olmayana bayağı ya da sıradan diyorlar. Onların, diğerlerine göre üstün nitelikleri olmadığı varsayılıyor anlaşılan. Oysa öyle bir şey yok. Sıradan bir sokak köpeğinin yeri geldiğinde ne kadar sadık, ne kadar kahraman, ne kadar fedakâr olabildiğini artık çok iyi biliyoruz. Kapalı bir ömür sürdükten sonra özgürlüğüne kavuşan ineklerin videosunu izlediniz mi hiç? Sıradan inekler, özgürlüğün ne olduğunun nasıl da farkındalar! Lafa dalıp yine başka âlemlere gittik. Toparlayalım.

ONLAR SOYLU DA BİZ NEYİZ?

Yazının Devamını Oku

Ne zamandır dua ediyoruz?

El açıp yakarmak, neredeyse insanlık kadar eski. İyi ama ne kadar?

Farklı kültürlerde eller farklı kullanılır dua ederken. Ama illa ki kullanılır. Foto Aaron Burden - Unsplash

İnsanın “insan” olma yolculuğunda herhalde inanç kadar büyük yer kaplayan başka bir şey yoktur. Binlerce yıldır inanıyoruz. Fakat insanın “kötü” tarafı şu ki, her inanan, kendi inandığını en doğru, en kusursuz, en mükemmel, en gerçek olarak kabul ediyor. Bu yüzden inandığımız şeyler uğruna binlerce yıl boyunca da kan akıtmışız. Hâlâ bazı radikal gruplar bunun peşinde.  İster insanlık, ister uygarlık, isterse düşünce tarihi okuyun, mutlaka görürsünüz ki tarihin bu son iki bin yılı içinde gelişen olayların çok öncesine dayanır bu macera. Nasıl başladığını tam olarak asla bilemeyeceğiz ama başladıktan bir süre sonra kayda geçen inanç sistemleri ve onlara bağlı ritüellerden bazı ipuçları edinmemiz mümkün. 

DOĞADAN İNANCA…

Her dönemde ellerimizi açtık ve dua ettik. Foto Joshua Earle - Unsplash

Her şeyden önce bu sayfada sık tekrarladığımız bir konuyu kısaca hatırlayarak başlayalım. İnsan, ilkel bir canlı iken doğanın tüm güçlerinden korkuyordu çünkü hiçbir şeyi açıklayabilecek, olanlara mantıklı ve tatmin edici bir yanıt verebilecek durumda değildi. Korktuğu, çekindiği ya da ona zarar verdiği için “korkunç”; işine yaradığı ya da sadece güzel olduğu için “iyi” kabul ettiği hemen her olayın kaynağını “gökyüzü” olarak algıladı. (Hatırlarsanız., daha önce gök kavramı ve hatta bunun Türklerin Orta Asya’daki yaşayışlarına yansımalarını ele almıştık yakınlarda.) Şimşek, yıldırım, gök gürültüsü en korkunçlarıydı. Fakat Güneş gökteydi ve hatta yağmur da gökten gelerek önceleri mis gibi çiçeklerine açmasını, tarımın başlamasının ardından da ekinlerin büyümesini sağlıyordu. Kısaca gök, belki de her şeyin kaynağıydı. Bu nedenle insanlar gökyüzünden medet ummaya başladılar. 

FAZLASIYLA ESKİ BİR GELENEK

Yazının Devamını Oku

Yığından Efendiye

Atatürk, Cumhuriyet’le “yığın” olarak kabul edilen halkı “efendi” yaptı. Çünkü Cumhuriyet, halkın gücüdür.

Vatandaş olarak haklara sahip olmak ne güzel. Foto Faruk Melik Çevik - Unsplash

Bugün Cumhuriyet Bayramımız. “Ne anlamlı, ne önemli bir bayram değil mi?” diye sorunca herkes “Evet evet, tabii, kuşkusuz öyle” diye yanıt veriyor ama sahiden, “cumhuriyet ne anlama geliyor?” diye sorunca, ortaokul kitaplarımızdan öğrendiğimiz kalıpların dışına pek çıkabilen yanıtlar gelmiyor. Elbette verilen yanıtlar yanlış değil ama “cumhuriyet”in anlamını ve önemini kavramış olmaya ne kadar yakınız acaba? Evet, sizin de anladığınız gibi vakit, kavram deşme vakti. Haydi o zaman, kolları sıvayalım.

CUMHUR, CUMHURİYET

Cumhuriyet… Aslında Arapça “cumhur”dan geliyor biliyorsunuz. Cumhur, “kalabalık, çoğunluk, çokluk, birikme, halk topluluğu” anlamlarına geliyor. Bir anlam daha var, onu sonra söyleyeceğim. “Yönetim biçimi” ismi haline gelişi, kuşkusuz halka işaret ediyor. Halkla, yani bizimle ilgili bir şey. Yönetim biçimi “halk”a dayandığında, halkın üzerinde bir kuvvet, halktan daha büyük bir yönetici güç olmaması gerekiyor.
Türk Dil Kurumu’nun Büyük Sözlük’ü Cumhuriyet tanımını, “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunun belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” diye yapıyor. Bunun anlamı şu: Millet, vekillerini belirli bir süre için seçer, onlar da “millet adına” sistemi, devleti yönetir. Süre bitince millet, yeni vekiller seçer.
Ana Britannica’nın yaptığı tanım, biraz daha açıklayıcı: “Egemenliğin bir tek kişinin elinde olmadığı ve oy hakkına sahip yurttaşlarca seçilen temsilciler eliyle yasalara uygun biçimde kullandığı yönetim biçimi.” Neden böyle bir tanım var? Çünkü hem bizim ülkemizde hem de diğer ülkelerde “halkın egemenliği” kavramı ortaya çıkıp gelişmeden önce, neredeyse bütün dünyada çok ama çok uzun bir süre boyunca egemenlikler bir tek kişinin elindeydi. Krallar, sultanlar, çarlar, padişahlar, imparatorlar, hanlar… Bunların hepsi tek kişinin bütün güce sahip olduğu sistemlerin baş aktörleri idi.

VATANDAŞLARIN HAKLARI!

Yazının Devamını Oku

Ayakkabılarını çıkart, sempozyuma gir

Sempozyum, bilgi alışverişinin zirvede olduğu bir etkinlik türü. Geçmişi köklü. Hem de hiç tahmin edilemeyecek bir yerden geliyor.

Bu da günümüzün sempozyumlarından birinden.

İnsanların geçmişte nasıl yaşadığını merak etmek konusunda yalnız olmadığımı biliyorum. Bir antik kentte gezerken çok heyecanlanırım mesela. Binlerce yıl önce aynı sokakta yürümüş insanların ayak izlerine bastığımı, onların dokunduğu basamaklara, sütunlara dokunduğumu düşündükçe heyecanım katlanır. En çok da, o insanların günlük yaşantısını merak ederim, gözümde canlandırmaya çalışırım. Tabii bununla yetinmem, okuyup öğrenmeye de çalışırım.

HEYECAN VEREN DÜN

Örneğin yaşadığımız bu cennet vatanın binlerce yıl önceki sakinleri, Helen dili konuşan Anadolulular, Halikarnassos’ta, Knidos’ta, Amos’ta, Bergama’da, Smyrna’da, Kyzikos’ta nasıl yaşıyorlardı? Her dönemin kendine has yaşam biçimleri var. Nasıl bizim bugünkü günlük hayatımız bundan iki asır öncekiyle farklıysa, her kentin her dönemindeki yaşam da üç aşağı beş yukarı öyle farklara sahip.
Yemek alışkanlıkları önemli örneğin. Tabii dünyada yiyecek şeyler, son yüzyılın yapay tatlarını dışarıda bırakacak olursak, pek de değişmedi. Yine et, süt, balık, yumurta, buğday, hububat, meyve, sebze başroldeyse o gün de farklı değil. Aynı şeyler. Yunanlar dinozor buğulama veya uzaylı kulakmemesi yatağında göktaşı loru falan yapmıyorlarmış mesela. Önemli olan yenen şeyler değil zaten. Nasıl yendiği.

ET DE ATEŞ PAHASI KARDEŞ!

İnanmayacaksınız ama örneğin Atina’da, bundan iki bin beş yüz (rakamla 2.500) yıl önce de et pahalıymış. Yoksul halk eti sadece bayramlarda yermiş. Onun yerine bolca ekmek yenirmiş. Ama yer gök zeytin ağacı olduğu için zeytin, zeytinyağı, ekmeğin en güzel katıkları olarak varlığını o zamanlar da koruyormuş. Bugün, tarımın giderek zorlaşan koşulları, rant açgözlülüğüne kurban giderek imara açılan ve her gün biraz daha fazla yok olan zeytinliklerin azlığı nedeniyle astronomik fiyatlara ulaşan zeytinyağı, o günlerde daha alınabilir bir şeymiş tabii. O zamanlar toplu konut diye bir şey yoktu kuşkusuz!

Yazının Devamını Oku

'Osmanlı' ne demek? 'Osmanlıca' ne?

Osmanlı torunu muyuz? Ne demek istediğimiz belli de, doğru mu acaba? Peki Osmanlıca kursu açanlar, hangi dili öğretiyorlar? Osmanlıca diye bir dil var mı gerçekten?

Hayır devlet tarihinden söz edecek değiliz. Kavram karmaşasının içinden sıyrılmak için bazı noktalara dikkat çekip yakından bakacağız, hepsi bu. Sağda solda karşımıza çıkıyor: “Osmanlıca kursu kayıtlarımız başlamıştır.” Osmanlıca derken?..  O kadar yaygın bir sözcük ki bu, kimse doğruluğunu yanlışlığını irdelemiyor. Oysa çok eskilere uzanmıyor. Zaten uzayamaz. Çünkü “Osmanlıca” dediğimizde, bir dilden söz ediyoruzdur ama öyle bir dil yok. Hiçbir zaman olmadı. Bahsedilen dil, kuşkusuz Türkçe’dir ama dilden ziyade dili konuşanların coğrafî hareketi nedeniyle (yani göçler ve seferler) Arapça ve Farsça sözcüklerle fazlaca beslenmişti. (Bu şu demek: Orta Asya’daki Türkler, o Arapça ve Farsça sözcükleri genel olarak bilmezlerdi. Onlar katıksız Türkçe konuşurlardı.)

ÇORBANIN VAZGEÇİLMEZ GÜCÜ

Anadolu Türkleri, Orta Asya’dan kalkıp gelirken ‘ki aslında bir yere varmak gibi bir amaç da yoktu ortada’ yolda İran yaylasında İslâmiyet’le tanıştı. İlk karşılaştığımız insanlar İranlılardı. Yani Farsça konuşan insanlar. Birlikte uzun zaman geçirdik, dini onlardan öğrendik. Kuşkusuz Alevîliğin Anadolu’da yaygın olmasında bunun rolü büyüktür. Din dışında İranlılarla günlük yaşam üzerine de bolca paylaşımımız oldu. Örneğin çorba. Çorba, Farsça “şor” +”bâ”dır aslında. Tuz + su. Yani tuzlu su. Bugün bunun nereden geldiğini bile bilmiyoruz ama hayatımızdaki yeri muazzam. Çorba yerine başka bir sözcük kullanmaya kalksak dilimiz tutulur, laf bulamayız. Türk milleti olarak çorbasız zaten yaşayamayız. Daha sonraki hayatımızda Arapça konuşan insanlarla da vakit geçirmeye başlayıp onlardan da bolca sözcük aldık. Zaten Türkçe, her kavramı karşılayan bir sözcük dağarına sahip değildi, gerektiği durumlarda her toplum başka dillerde sözcük ödünç alır. Bugün de devam eder bu gidişat. Örneğin televizyonu öz Türkçe yapmaya çalışmanın anlamı yok, zira sözcük çoktan ödünç alınmış ve hayatımıza girmiş. Türkçe değil. Arapça veya Farsça da değil. Batılı. Arapçanın hayatımıza çok dâhil olmasında, hiç şüphe yok ki İslâmiyet’in etkisi ve Hacca gidip gelmelerin etkisi büyüktür. 

TÜRKÇE TÜRKÇEDİR

Bir sürü Arapça ve Farsça sözcükle dolan Türkçe, yine Türkçe’dir. Başka bir dil değil. Peki bunca yaygın yapılan hatada adı geçen Osmanlıca denen nedir? Osmanlıca diye ayrı isimle anılan bir dil zannedilmesi veya farklı bir dil yerine konması, aslında, Arapça ve Farsça sözcüklerle dolu olan Türkçe’nin Arap alfabesi ile yazılan halidir. Ortada başka bir dil yoktur, sadece başka bir alfabe vardır. Alfabe, dilin yazıya dökülmesi için kullanılan araçtır. Okuma yazma bilmeyenler de o dili konuşurlar. Yazmak istediklerinde ise hangi alfabeyi öğrenmişlerse onunla yazarlar. Bugün de başka dillerden ödünç alıp kullandığımız çok sayıda sözcüğe rağmen dilimiz halen Türkçe’dir. 

Yazının Devamını Oku

Poğaçaya odaklanmak

En sevdiğimiz yiyeceklerden biri olan poğaça ile odaklanmanın ne ilgisi var dersiniz?

 

Cazip, değil mi. Foto Hayden Scott - Unsplash

O an için en önemli şey neyse, onunla ilgilenmek, sadece onu düşünmek... Biz buna kısaca “odaklanmak” diyoruz değil mi? (Bu tanım bana ait, herhangi bir sözlükten almadım.) Üniversite sınavındaki bir öğrencinin sorulara odaklanması, yarış arabası sürücüsünün (sanırım çok hızlı gittikleri için pilot diyorlar onlara) yola ve hıza odaklanması, bir müzisyenin notalara odaklanması, bebeğin annesinin memesine odaklanması, karıncanın kendisinden kat kat ağır bir yiyecek parçasını yuvasına taşımaya odaklanması...
En önemli şey neyse, tüm dikkatini ona vermek. Odaklanmak. Yabancı dillerdeki haliyle, “fokus”lanmak. Lüzumsuzca bu sözcüğü de kullanıyoruz. Yanlış değil. Ama odak ile fokus aynı şey zaten. Odak, has Türkçe. Fokus ise has Latince. İkisi de aynı şeyi ifade eder. İkisi de “ateş yanan yer” anlamına gelir.

KORKU VE BÜYÜ

Ateş ne özel bir şey değil mi? Ne olduğunu üzerinde duracak değiliz, nitekim durduk daha önce. (bkz. 12 Şubat 2021 tarih ve “Cayır Cayır Bir Yazı” başlıklı yazı. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/cayir-cayir-bir-yazi-41738474) Fakat özel oluşu hepimizin malumu. Bir yerde ateş yanıyorsa (mutfak hariç) hepimiz o ateşe bakarız. Mangal, şömine, kamp ateşi, her ne ise... Ona yakın bulunan herkes, ateşe bakmaya başlar. Kendimden pay biçmek gerekirse, gözlerimi ateşten almak için çaba harcarım. Zordur yani ateşe bakmamak. Bakmak ise büyü. Dalar gidersin içine. Nedendir bilinmez ama ateş sahiden büyülüdür. (Ormanlarımızın bu büyüden uzak kalmasını gönülden dilerim.) O zaman şöyle diyelim. Yangın değil de, kontrollü ateş büyüdür. Kontrolden çıkınca afet, önüne çıkanı yok eden bir canavar, felaket... Cehenneme yakıştırılması bu yüzden. En korkulan şeylerden biri olması tesadüf değil tabii. Ama bu arada, en büyük korkulardan birinin, kontrol altındayken en büyük yardımcılarımızdan biri olması da ne ilginç! Hele hele kutsal bir niteliğe sahip olması daha da ilginç.

Yazının Devamını Oku

İnsan gibi yaşamaktır Laiklik

Anti-laik düşünce binlerce yıl boyunca test edilmiş ama onaylanmamıştır. Çünkü insan, özgürdür. Havadan gelen otoriteyi reddeder. Laiklik, insanlığımızın garantisidir.

Babil'in İştar Kapısı. Nebukadnezar zamanında güzelleştirildi. Berlin Müzesi.

Zaman zaman nahoş şekilde gündeme gelen/getirilen, oysa medenî bir yaşamın olmazsa olmazı olan laiklik, tarif edilmesi gereken veya anlaşılması zor bir şey değil. Hiç değil. Sadece birkaç satır okumak gerek. Laiklik neden “din” ile ilgilidir ve neden dinle ilgili olmasına rağmen din düşmanı veya din dostu değildir, onu kısaca anlatmak isterim.

Birkaç kez yazıldı bu sayfada ama lazım olduğunda tekrarlamak ve hatırlamak yararlı bir tutum. Yeryüzünde inanç denen şey, insanın en ilkel zamanlarında ortaya çıktı. Parçası olduğu doğanın başının altından çıkan hiçbir şeye anlam veremiyor, her şeyden çok korkuyordu. Güneş batar, hava kararır, insan korkar; yağmur yağar şimşek çakar, korkar; yıldırım düşer, çok korkar; gök gürülder, o da ne, muazzam korkar; deprem olur, feci korkar; sel alır, boğularak ölmezse korkudan ölür; göktaşı düşer, korkar; yapraklar sararır, korkar; kar yağar, korkudan daha çok üşür… Doğanın her şeyinden korkar, çünkü neyin neden olduğunu bilmez. Nereden bilsin? Bizim evdeki kedi de hayatının ilk depreminde feci korkmuştu, gök gürültüsünden ve şimşekten halen korkmakta. İnsan ve hatta tüm canlılar, bilmediklerinden korkar. (Yedi kat ellerin bile kendisinden daha güzel bir hayat sürmesinden dahi korkup, uzak diyarları bombalayan terörist örgütlerinki de aynı korkudur. Bilmediği güzellikten bile korkar insan. Her şiddet, her zorbalık, her despotizm korku kaynaklıdır.)

“TANRI” HOLİVUT DEĞİL TÜRK SÖZCÜĞÜDÜR

Ne tapınaklar yaptı insan ve halen yapmakta. Foto Sk - Unsplash

Sonra insan neden aramaya başladı. Nedendi o şimşek, nedendi, gök gürültüsü, nedendi deprem? Düşünmeye başladı. Madem gökteki gürlemeler, ışık ve ateş patlamaları kendisinden kaynaklanmıyordu, o halde başka bir güç onları yapıyor olmalıydı. Doğaüstü güçlere böyle inanmaya başladı insan. Gökyüzünde olan bitene bir isim verdi, yerde olanlara başka, denizde olanlara başka, rüzgârda hışırdayan ağaçlara başka… En korktuğu hep gökyüzü oldu. Bu güçlere, her kültür kendine göre bir isim verdi ama kavramsal olarak “tanrı” idi bunlar. “Tanrı” sözcüğünü Türklere yakıştıramayanlar, bu sözcüğün kökeni olan “tengri”nin, Türkçe-Moğolcanın en eski ortak sözcüklerinden biri olduğunu bilmiyorlar muhtemelen. Türklerin en büyük tapınçlarının “gök tengri”ye olması tesadüf değil.

Yazının Devamını Oku

İnsanlığın lokomotifi: Merak

İnsanlar bana göre ikiye ayrılır: Merak edenler, merak etmeyenler!

Merak edenler çare arar, etmeyenler o çareyi satın alır. Foto ThisisEngineering - RAEng - Unsplash

Nasıl ortaya çıktığımızı tam olarak bilmiyoruz. Evet mutasyonlar, evet kromozom farklılıkları… Ama öykünün tam ve net hali, halen elle tutulacak kadar somut değil. Olacaktır. Fakat her nasılsa ortaya çıktığımızdan bu yana olan öyküyü, aşağı yukarı net biliyoruz artık. Dünyada (bu da başka bir bakış açısı) iki tip insan var:Merak edenlerMerak etmeyenlerMerak edenler, önünde sonunda öğrenmeye çalışırlar, verilenle yetinmezler. Merak etmeyenlerse öğrenmeye çalışmazlar ve onlara söylenenle idare ederler. Kimse bir şey söylemezse ziyan yok, merak etmemeye devam ederler. İnsanlığın bugün geldiği noktayı daha önce ele almıştık ama zaman zaman tekrarlamak gerekiyor anlaşılan. Mağara duvarlarına resimler çizmeye başlayan büyük büyük atalarımızın o gün dahi sanatsal kaygı güttüklerini artık biliyoruz. (Öneri: Mağaradaki Zihin, James David Lewis-Williams, Ç.: Tolga Esmer, YKY, 1. Baskı 2019) Bu şu demek: İnsan, bundan örneğin 100 bin yıl önce “insanca” kaygılar taşıyormuş. Mağara duvarına 100.000 yıl önce avlanma sahnesi çizen bir “mağara insanının” sanatsal kaygısı varken, bugün Taliban’ın akademiye girip enstrümanları parçalamasının, gördüğü her resmi yakmasının, bütün heykelleri balyozla kırmasının altında yatan dürtünün nasıl bir açıklaması olabilir? Başka deyişle insanlık, geçen 100 bin yılda nasıl bir yol aldı ki tam tersi bir noktada duranlar hâlâ var?

MERAKLA İLGİLİ 

İşte benim bu soruya kişisel yanıtım, yukarıda anlattığım “merak”ı barındırıyor. Bugün dünyanın “gelişmiş” ve “gelişmemiş” yerlerine bakınız mesela. Gelişmiş kabul ettiğimiz bölgelerinde insanların genellikle meraklı olduklarını, merakın en azından toplumsal bir yapıya dönüşüp merak edenler kulüplerinin oluştuğunu, (Coğrafya dernekleri, jeoloji birlikleri, gözlem kulüpleri vs.)  bunun da o toplumun tarihsel gelişiminde önemli rol oynadığını görürüz. Keşfederler mesela. Ya da icat ederler birşeyleri. Keşfeden ve icat eden milletlerin hep aynı olması dikkat çekicidir.

ÇIK BAKALIM O KATLARI

Merak edenler, uzayın derinliklerine bakıyor. Etmeyenler de tatlı rüyalar görüyor. Foto Leonardo Corral - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Yeni felaket kapıda!

Müsilaj içinde yaşayan Marmara balıkları yeni bir tip salgını dünyaya taşırken, kirliliğin zirvesi Ergene Çayı, Marmara ile birlikte Karadeniz’i yok etmek ve Ege’yi de mahvetmek üzere! Korona salgınında Çin’i gösteren yargılayıcı parmaklar, bu kez Türkiye’ye yönelecek gibi. Yani, biz kendi denizimizi hasta ettik, şimdi o bütün dünyayı hasta edecek!

Ergene, Marmara'ya kapkara ve korkunç zehirlerle dökülüyor.

Koronavirüs ortaya çıktığında hepimiz Çin’de yarasa yenmesine kızdık! Çinlilerin yaşantısına, gıda temin prosedürlerine, sıkıntılarına, ekonomilerine dair hiçbir şey bilmediğimiz halde onları yargıladık, hatta bazı yerlerde parmağımızla işaret ederek itip kaktık. “Yarasa yersen böyle hastalık olur işte!” gibi bilgiyle ilgisi olmayan cümleler havalarda uçuşuyordu, hatırlayınız. Çok haksız sayılmazdık belki, çünkü bütün dünyanın hayatı bir anda değişmişti ve bir daha eskisi gibi olamayacağımızdan endişe ediyorduk. Evlere kapandık, işimizden gücümüzden olduk, dezenfekte olmaktan fenalık geldi, bir yere gidemedik, kimseyle görüşemedik, sevdiklerimizi yitirdik, korktuk… Ama bütün bunlardan Çin mutfağını sorumlu tuttuk. Neyin nerede ve hangi koşullarda ortaya çıktığını bilemeyiz her zaman. Tıpkı şu anda, tamamen bizim, yani Türkiye’nin eliyle hazırlanan yeni bir salgının kapıda olması gibi! Başka deyişle, korona için Çin’i işaret eden parmaklar, bu kez bizi işaret etmeye hazırlanıyor. Eğer biz, öyle önlem alarak falan değil, bir şeyleri şu anda durdurmazsak…

BAKALIM MÜSİLAJ MARMARA’YA NELER YAPMIŞ!


İstavrite bayılırım. Çıtır çıtır olur tavası. Ama artık paydos. Çünkü Marmara'nın istavriti artık enfekte.

Sayfamı takip edenlerin yakından tanıdığı, Marmara’daki müsilaj felaketiyle ilgilenenlerin de bu sene içinde medyada bolca rastladığı, Sevinç-Erdal İnönü Vakfı’nın çatısı altında faaliyetlerini sürdüren ve kısa adı MAREM olan Marmara İzleme Projesi’nin lideri Hidrobiyolog Sayın Levent Artüz’den yeni bir bilgi ulaştı. MAREM, adının hakkını verip Marmara’yı sürekli kontrol ediyor.

Yazının Devamını Oku

Kitaplar, kitapsızlar!

Kitaplar, kitapsızlar!Kitap nereden gelir? Gelir de nerede var olur?


Kitap dendiğinde ne anlarız? Kendi dünya görüşümüze göre değişir algı kuşkusuz. Ama eğer kitap sözcüğünü, birdenbire, “Kitap’ta diyor ki…” diye kullanacak olursak, biliriz ki o, kutsal kitaptır. Artık hangi dinsel topluluğun içindeysek, onun kutsal kitabıdır “kitap”. Zaten “kitapsız” dediğimizde de genellikle vicdansızlık yapan, karşısındakilere zulmeden, kötü kalpli, kendisinden başkasını düşünmeyen insanları kastediyor olmamızın altında da bu vardır. Bu durumda, “kitaplı” deseydik eğer vicdanlı, kimseye zulmetmeyen, iyi kalpli, kendisinden başkalarını da düşünen insanları anlıyor olurduk. Ama demiyoruz. “Kitaplı” diye bir sözcük yok. Çünkü varsayıyoruz ki “kitapsız” olanların dışındaki herkes kitaplıdır. Yani vicdanlıdır, kötülük etmez, zulmetmez, iyi kalplidir vs. Peki gerçek öyle mi? Yanıtı, kendi vicdanınızla baş başa veriniz. Çünkü bizim konumuz başka. Konumuz kitap. Kitap dendiğinde kutsal kitap algılanmasının tarihsel kökenine birazdan değineceğiz. Elbette İslâmiyet’e özgün değildir bu algı. İnsanlık, ortak kültür havuzundan beslenir çünkü ve o havuzun ortaya çıkışı onbinlerce yıl önce başlayan bir maceradır. Adalarda veya Amazon havzasında dış dünya ile irtibatsız halde yaşayan kabilelerin haricinde, birbiriyle ilişkili dünya, her zaman bu ortak kültür havuzunu kullanmıştır. 

YAZAN KAZANIR

Buradaki yazılarda hep Sümer’e gider bir bakarız, “Bakalım bu konuda Sümerler ne yapmış” diye. Bu çok normaldir çünkü yazıyı onlar icat etti ve o vakte kadar insanlığın kültür havuzunda ne varsa, bilebildikleri kadarıyla, onlar yazıya geçirdi. Büyük olasılıkla yazıya döktükleri şeyler çok daha eskiydi, yani Sümer icadı değildi örneğin o efsaneler, mitler. Ama her şeyi Sümer’de “ilk” yapan, onların bize ilk kez yazıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Daha eskisini bilemediğimiz için de yazılanı “ilk” kabul ettik, ediyoruz.Sümerler yazıyı kil tabletlere yazıyorlardı. Öyle koca koca tabletler değildi bunlar. Çoğunlukla avuç kadar şeylerdi. Nemli kile kamışla yazılır, sonra da kurutulurlardı. Kurutulmuş kil haliyle çok dayanıklı bir malzeme olmadığından, pek çok tablet elimize ulaşamadı ama ulaşanlar, tarihe ışık tutmayı başaracak kadar çoktular. Kamış kalemlerle yazıyordu Sümerler, çiviyle değil. Kullandıkları sembollerin her bir karakteri çiviye benzediği için sonradan “çivi yazısı” dendi o yazıya. Yoksa, hırdavatla ilgisi yok yazının. 

KÜLTÜR İHRACATI BÖYLE BAŞLAR


Fenikeli denizciler, daha ziyade Kenan diyarının insanları, ki zaten kendilerine Kenanlılar diyorlardı Fenikeli değil, Sümer’den aldıkları yazıya önemli bir katkıda bulundular: Alfabe! (Bakınız: https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/her-sey-yazidir-41862379) O vakte kadar Sümer yazısı hecelerden ve anlamlı simgelerden ibaretti. Her sese bir şekil tayin eden Fenikeliler oldu bildiğimiz kadarıyla, ki o şekillere biz bugün “harf” diyoruz. Neyse efendim, geçelim; bu Fenikeli denizciler bütün Akdeniz’de dolaştılar, koloniler kurdular, Mezopotamya’da başlamış uygarlığı Akdeniz çanağına yaydılar. Tabii Fenike’ye, yani bugünkü Gazze’den yukarı Lazkiye’ye kadar olan kıyı bölgesine en yakın olan topraklarda Helenler, bizim bugün Pers ağzıyla “İyonan = Yunan” dediğimiz halklar yaşıyordu. O nedenledir Girit’te yazının ortaya çıkışı Yunan anakarasından öncedir. Eh, Fenike’ye daha yakın da ondan! Sonra da Yunanlar, Sümer çivi yazısı ve Fenike alfabesini aldılar, tam olarak Fenike alfabesini kendi dillerine uyarladılar ve neredeyse birebir alfabeyi kopyaladılar. Bugünkü Yunan alfabesi, elbette aradan geçen dört bin kadar yılın düzeltme ve değişiklikleri ile, o Fenike alfabesinin üzerinde oturmaktadır.

KAÇ PAPEL?

Yazının Devamını Oku

Tahir ile zührevi hastalıklar 

Erkeklerin yazdığı tarihin sonu çoktan geldi. Çırpınmamız boşuna!

Tahir olmak da ayıp değil,

Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş

Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Nâzım Hikmet’in bu harika şiiri, bir halk öyküsüne dayanır. Tahir ile Zühre’nin acıklı aşk hikâyesine. Zaten, sonu tatlı biten hiçbir öyküyü bilmeyiz. Mutlu sonlar, masallarda olur, onlar erer muradına, biz çıkarız kerevetine. Ve daha çok “batılı” masallardır onlar. Sonsuza dek mutlu yaşanması hedefi -ki sonradan bu hale getirilmiştir masallar, başta hiç de o kadar mutlu değillerdir- dinleyen halka moral vermek için tasarlanmıştır. Doğu’nun öyküleri, halkın morali pek önemsenmediğinden midir nedir, acıklı gelmiştir, acıklı gider. Sonlarında çoğunlukla ölüm vardır. Tıpkı Tahir ile Zühre’nin öyküsünde olduğu gibi. 

Yazının Devamını Oku

Maşrapamızın aldığı kadar

Şarap mı içmeli, şurup mu, yoksa şerbet mi?Yoksa yok mu bunların birbirinden hiç farkı

 

Marmara’dan (hatta Bursa yöresinden) çıkıp ülkenin başka bir tarafına gittiğinizde, gündüz vakti girdiğiniz bir lokantada “şıra” isterseniz garsonlar “hı?” diyorlar. Şaşkınlıkla anlamama arası bir ses ya da alışkın olunmayan bir sözcük karşısındaki irkilme hecesi bu “hı?” (Gündüz vaktini özellikle belirtiyorum. Akşam akşam şıra soracak değiliz efendim. Belki şıranın biraz durup beklemişi olabilir. O konuya birazdan değineceğiz.)
Aslında “şıra” sormak yanlış. Bilenler, “şıra” dendiğinde neyin kast edildiğini anlarlar ama gerçekte “şıra” zaten “meyve suyu” demek. Yani hangi meyvenin suyu olduğunu belirtmek lazım. “Üzüm şırası” demek herhalde en doğrusu.

SÜTLE GELEN HEMŞİRELİK

Ama şıra sadece meyve suyu demek değil. Farsça (ve onun çok yakın akrabası Hintçe) şıra, “şîr” kökünden geliyor ve “öz, öz suyu ve süt” anlamında bir sözcük. Burada “süt”ü vurgulamak gerekiyor çünkü yine Farsçada “aynı sütü emmiş” insanlara “hemşîra” deniyor. Yani dilimizdeki hemşire, süt kardeş demek. Çoğunlukla da kız kardeş için kullanılsa da, sondaki “-e”, sözcüğü feminen yapan Arapça bir ek değil. Sözcük Farsça. Başka deyişle, “hemşir” diye bir şey yok. Kimi kaynaklar ne yazık ki böyle tuhaf varsayımlarda bulunup “erkek olursa hemşir, kadın olursa hemşire” gibi abuk sabuk, mesnetsiz, kaynaksız iddialarda bulunuyor. Arapçada var onlar, nedim-nedime gibi ayrımlar.

ALIRIM İZNİMİ, SIKARIM ÜZÜMÜMÜ

Biz yine üzüme dönelim. Doğrusunu söylemek gerekirse şıranın tam olarak tanınmaması biraz üzücü. Zira “Bozacının şahidi şıracı” veya “şıracının şahidi bozacı” diye bir halk deyişimiz varken, “şıra” lafını duyan bir garsonun, “hı?” diye şaşırması tuhaf. Şıra, sözcük anlamının da dikte ettiği gibi, üzümün sıkılıp hiçbir işleme uğramadan tüketilen suyudur. Ama en başta dediğimiz gibi, “üzüm şırası” demek daha doğru olur. Şıra, biraz bekletilince alkollenmeye başlar ve şaraba dönüşür. Bu nedenle Osmanlı’da üzümün suyunu sıkmak, subaşıdan alınan izinle mümkündü.

Yazının Devamını Oku

Başımıza gelenler

Hep kötü şey mi gelir başa? Ne münasebet?

Neyleyim başsız heykeli. Foto Mika - Unsplash

BAŞ çok önemlidir. Dik tutarsan onuru ve zaferi, eğersen onursuzluğu veya yenilgiyi sembolize edersin. Bir yana yatırırsan uysallığı ve itaatkârlığı, öbür yana yatırırsan alçak gönüllüğü... Dik tutmanın da ölçüsü vardır. Abartırsan kibir olur. Tıpkı eğmenin, abartıldığında dalkavukluğa dönüşmesi gibi. Yukarıdan aşağıya salladığında onayı, iki yana salladığında reddedişi temsil eder. O kadar önemlidir ki, vücudun geri kalanı, sanki sadece baş yaşasın diye vardır.
Heykelleri düşünün mesela. Başı olmayanların kime ait oldukları arkeologlar arasında tartışılsa da çok güzel veya tuhaf olmadıkça beden bedendir. Ama baş öyle mi? Kişi, baştır. Bedeninin ne önemi vardır ki? Göbekli, göbeksiz, sarkık veya dik memeli, uzun bacaklı, kısa bacaklı, çıkık kalçalı, dar popolu, koca popolu... Ne önemi var ki bunların? Ölüp de heykelin dikilecek olursa, başındır seni kitlelere tanıtacak olan. Beden, başı taşımak içindir adeta. Bütün bedeni organize eden baştır. Baş yoksa beden ne yapacağını bilemez. Baş bozuksa, hasar görmüşse, beden de bozuk davranır, hasarlıdır veya hasar verir.

BAŞÖĞRETMENİM ATATÜRK

Başın toplumsal önemi de çok yüksektir elbette. Baş, liderdir, önderdir. Nasıl ki beden, başı dinler, toplum da lideriyle birlikte hareket eder. Bu nedenle bizim başöğretmenimiz de Mustafa Kemal Atatürk’tür, başkomutanımız da. Çünkü bitmiş bir toplumu, yepyeni bir çağdaş devlet “başlatmaya” o muktedir olmuştur. Laik ve çağdaş Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı odur. Baş ne kadar iyiyse, toplum da o kadar iyi olur ve her şeye rağmen iyi kalır. Bakın Afganistan’a mesela. Bugün kendileri yüksek sesle söylüyorlar, “Keşke ‘başımızda’ bir Atatürk olsaydı!” diye. Keşke olsaymış.

Başı önemli kılan içindeki tabii. Kurukafa değildir baş. Beyindir. Foto Fakurian Design - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Çıkarttık çiviyi sonunda

Galiba sahiden çivisini çıkarttık dünyanın. Her yerde ayrı bir tuhaflık!

ORMAN yangınları bir başladı, bitmek bilmiyor. Hiç bu kadar büyük ve çok sayıda orman yangını ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalmamıştı Türkiye. Komplo teorileri de bitmek bilmiyor bu konuda. Yakıldı mı, uzaydan mı müdahale edildi, iç terör mü, dış terör mü, sadece doğanın marifeti mi... Bilmiyoruz, bildiğimiz tek şey varsa canımız çok yandı. (Bakınız geçen haftaki yazı.)
Orman yangınlarının acısı bitmeden Karadeniz’i sel aldı. Hem de ne sel. Orada da yangınlarda olduğu gibi can kaybı var. Korkunç bir yağış, ki bunlara “hazırlıklı” yakalanmak mümkün değil, önüne ne katarsa alıp götürdü.
Belki görmüşsünüzdür Ayvalık’ta, orada burada hortumlar ortaya çıkıp zarar veriyor. Türkiye, bu kadar çok hortumun oluştuğu bir ülke değildi.
Marmara’nın müsilajını bu sayfada bolca dile getirdik, tüm medya diye getirdi. (Türkiye’de müsilajla ilgili ilk ciddi gazete yazısı bu köşede yayımlandı. Gurur mu duyayım, yoksa üzüleyim mi, bilemiyorum.) Marmara artık kendisini temizleyemeyecek durumda. İnsan yardımı şart. Ama biz yardım etmek yerine yangınla körükle gitmeyi sürdürüyoruz.

AL SANA ÇİVİ!

Tabii tanık olduğumuz gariplikler ve aşırılıklar, bize has değil. Dünyanın her yerinde aşırılıklar meydana geliyor artık. Çünkü, söylene söylene anlamını yitiren, umursanmaya umursanmaya “marjinal grup söylemi” haline getirilen “küresel ısınma” diye bir şey var! Bilim insanları onlarca yıldır yırtınıyor küresel ısınmaya dikkat çekebilmek için. Ama sonunda dikkati çeken bilim değil “acı” oldu. Can acısı, yürek acısı, adına ne derseniz deyin, acı çekiyoruz insan ırkı olarak. Alışık olmadığımız şeyler oluyor dünyada. Bu iklim olayları, doğanın ta kendisi. Doğa, “Al sana kanalizasyon!”, “Al sana fabrika bacası!”, “Al sana toplu taşıma bilincinden uzak bireysel kara taşımacılığı!”, “Al sana zehirli atıklar!” diyor.
Sanırım dünyanın çivisi gerçekten çıktı. Aşağı yukarı hepimiz bu deyimin anlamını biliyoruz. “Çivisi çıkmak”. Düzenin tamamen bozulduğunu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, bütün tadın tuzun kaçıp gittiğini anlatan bir deyimdir. Türk Dil Kurumu, “Kargaşa içinde bulunmak” diye açıklar. Ülkemiz ve dünyamız mı kargaşa içinde, kargaşa mı bizim içimizde, bilemiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Ağaç candır, yanar!

Kültür tarihinin en eski sembollerindendir ağaç. Her ağaç candır. Ağaç yanar, can yanar!

 


Bu acıya yürek dayanaz. Marmaris 29 Temmuz 2021. Foto Mahmut Serdar Alakuş. AA-Getty. Kaynak The Atlantic.

Hepimizin içini acıtan, kiminin hayatını, kiminin ruhunu karartan bir dönemde başka ne yazabilirdim ki? Hayat öyle bir hale geldi ki, gündemin büyük büyük olayları, normal hayata dönüp normal yazmayı, okumayı, gündem dışında konuşmayı neredeyse olanaksız hale getirdi. İnsanın içinden gelmiyor zaten başka türlüsü. Bu gezegeni paylaştığımız binlerce tür canlı var. Bu gezegen hepimizin ortak mekânı. Daha önce de yazmıştım, biz insanlar, bu dünyanın sahibi ya da patronu değiliz. Bizden önce var olmuş, Dünya’da bizden önce yaşamaya başlamış pek çok canlı var. Bunlardan biri hiç kuşku yok ki ağaçlar. İnsan soyu yeryüzünde yokken ağaç nesli buradaydı.

GÖK TENGRİ

Sayfayı takip eden veya konuya ilgili dostların çok iyi bildiği gibi insanın “kutsiyet” anlayışı korkuyla başladı. Doğanın, kontrol edemediği pek çok gücüne tanrısallık yükledi, onları kutsal saydı ve onlardan korktuğu için tapınmaya başladı. Gökyüzü, Türklerin de tarihlerinde olduğu gibi kutsal sayılabilecek çok şeyi barındırıyordu ve bu nedenle en kutsaldı. Bu nedenle Türk’ün Orta Asya’daki en yüce inancı, “Gök Tengri (Gök Tanrı)” idi.
Kontrol edilemeyen doğa güçleri, yeryüzünün her yerindeki insanları korkuttuğu içindir ki her yerde tapıldılar. Yıldırımlar, şimşekler, depremler, seller, yağmurlar, kar, fırtına, korkunç rüzgâr ve soğuk, korkunç sıcaklar ve kavurucu Güneş… Hepsi ya gökteydi ya gökte bulunan bir şey ile ilgili olduğu varsayılıyordu. Ancak insanın, “korku olmaksızın”, sadece sevgiye dayalı olarak taptığı ya da kutsal kabul ettiği şeyler de vardı. Bunların başında geliyordu ağaç.

Yazının Devamını Oku

Her şey yazıdır

Görüp duyduğumuz her şey bir şekilde yazılmıştır.Peki yazının kendisi nasıl yazılmıştır?

Bir yazan olmasa, nereden bileceğiz bilinmesi gerekenleri. Foto Aaron Burden - Uunsplash

Bilmem benim internet sitemi bugüne kadar ziyaret etme şansınız oldu mu? (Gerçi halen sakallı eski resimlerim duruyor ama olsun, içerik idare eder.) Orada altını çizdiğim husustur ve aynı başlıkla geçer: Her şey yazıdır! E öyledir çünkü.

Radyoyu veya televizyonu açıp haberleri mi dinliyorsunuz? Dinledikleriniz önce yazıya geçirilmiştir bir süre önce. Dinlediğiniz haberleri bir veya birden çok yazara borçlusunuz.
Reklamları mı dinliyor veya izliyorsunuz? Duyduğunuz her reklam, önce yazıya dökülür. Reklam metni diye bir şey vardır. Başarılı bir metinse herkesin aklında kalır. Bir yazı kadrosu yatar ardında. Yani, onu da yazarlara borçluyuz.
Bir margarin mi satın aldınız? Üzerinde bir sürü yazı vardır, her üründe olduğu gibi. İçindekiler, üretim yeri ve adresi, gerekli bazı bilgiler, iletişim, biraz reklam, hafif bir propaganda, bir iki slogan… Hepsini yazan biri vardır. En az bir yazar yatar satın aldığınız her ürünün ardında.
Sinemayı, tiyatroyu söylemeye gerek var mı? Ne büyük emektir onlar. Aylar, hatta yıllar sürer. İzlediğiniz her film veya tiyatro eseri, hayata bir yazarın fikri olarak başlar. Bir yazarın emeği olarak gelişir ve sonunda yazan kişinin adının bile hatırlanmadığı, sadece oyuncuların ve belki de yönetmenin adının bilindiği bir yapıta dönüşür. Ama yazarlara haksızlıktır bu. Eğer Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’ın birlikte kotardıkları gibi bir ortak çalışma değilse, ki çoğunlukla değildir, yazarların adı da en az yönetmen kadar anılmalıdır.

Yazının Devamını Oku

Bir magazin olayı: Mağaza!

Mağazalardan alışveriş ederken aklımıza magazin olayları gelir de, depolar, hazineler gelmez!

Mağazalar, mağazalar... Foto Mostafa Meraji - Unsplash

Tirilye’de denizci dost bir aile vardır. İzin almadığım için isimlerini veremem. Baba ve iki erkek evlat denizden geçimlerini sağlarlar. Balıkçılık, kaptanlık yaparlar. Diğer akrabaları da denizcidir. Güzel insanlardır. Barınakta, bir binaları vardır depo gibi, ambar gibi kullanılan. Bir şey lazım olduğunda onlara sorardık, onlar da “Mağazaya bir bakayım, olacaktı bir tane” gibi bir yanıt verirlerdi. “Mağaza” mı? Bu laf hep tuhaf gelmişti bana. Ivır zıvır bir sürü düzensiz malzeme yığınının tutulduğu, vitrini bile olmayan bir yapıya ne diye mağaza diyorlardı ki? Yıllar geçti. İşin doğrusunu öğrendim. Utandım. Kullandıkları “mağaza” sözcüğü, denizciliklerinin net bir kanıtıymış meğer. Siz de ister denizci olun ister olmayın, hayatınızda mutlaka mağaza sözcüğünü kullanıyorsunuz. Mağazalardan alışveriş yapıyoruz. Yapmayanımız yok. Peki mağazanın ne olduğunu kaçımız biliyoruz? 

REİS’İMİZİN MAĞAZASI!

Pîrî Reis’imiz de kullanmış bu sözcüğü Kitab-ı Bahriye’sinde birkaç yerde. Pulya yakınlarındaki Santa Meriye Tiremite (Adriyatik’te, beş küçük adacıktan oluşan Tremiti Adaları) adalarını anlatan bölüm, bunlardan biridir. “Mezkûr kal’eye Fortu dirler. Ve anun mukabelesinde deniz kenarında mezkûr Fortu’nun bir karkadoru vardur. Karkadoru Fortu dirler. Mağazalardur. Hem bir birgosdur, beklenür.” Hemen söyleyelim, “karkador”, donanımı zayıf yanaşma yeri demektir; bir çeşit gemi barınağı yani. “Birgos” ise kuledir. “Mağazalar” sözcüğü dikkatinizi çekti mutlaka. Geliyoruz. 

DEFİNE Mİ HAZİNE Mİ? E: HİÇBİRİ!

Bankanın hazinesi çok iyi kilitmenmezse insanlar nasıl güvenir değil mi. Foto Brock Wegner - Unsplash

Yazının Devamını Oku

Can boğazdan…

Biz düşünceden ibaretiz. Düşünce sözdür, söz ağızdan çıkar, ağızdan çıkan her şey hayatı belirler.

Tamam can boğazdan gelir de, dikkat etmezsek gidebilir de. Foto Gor Davtyan - Unsplash

Değerli dostlar, iki haftadır yazamadım, hatta sizlere neden yazamadığımı sosyal medyadan duyurmaya bile vaktim olmadı. Zira taşındım. Benimki gibi bir çalışma odanız varsa, normal bir ev taşınmasının çok ötesinde işiniz var demektir. Binlerce kitap ve onları taşıyan kitaplıkların yer değiştirmesi, Osmanlı’nın sefere çıkışını andırıyor diyebiliriz. Lakin emrimde çalışan binlerce kapıkulum olmadığı için işlerin çoğunu hünkâr başıma kendim yaptım! Şaka bir yana, sahiden şu anda güneşte kalmış denizanası gibi hissediyorum kendimi. Havanın sıcaklığı bir yandan, yorgunluğu bir yandan, korkunç sorumsuz taşıma şirketinin verdiği zararlar bir yandan derken, başka türlü hissetmek mümkün değil. Fakat klavyenin başına geçip tuşlara yeniden basmaya başlayınca, bir dost tesellisi bulmuş gibi oldum. Bir çeşit rehabilitasyon denebilir. Ama şimdi sizi daha fazla kendi sorunlarımla meşgul etmeyeyim de, işimize bakalım. Sözün özü, iki hafta ortalardan kayboldum, af ola.

BİRAZ YEMEK GEREK

Taşınma sürecimde kafamın meşguliyeti ve havanın sıcaklığının etkisiyle sonradan fark ettim ki çok az yemek yemişim. (Yine de kilo vermekten uzak bir durdum tabii.) Bu sırada aklıma bir atasözümüz geldi: Can boğazdan gelir. “Yaşamak için beslenmek gerekir” anlamında bir söz bu, hepimiz biliriz. Fakat “boğaz” üzerinde biraz durmak gerektiğini hissettim. Zira bu söz, sandığımızdan çok daha eskilere, farklı alışkanlıklara dayanıyor olsa gerek.

HAPŞUU! ÇOK YAŞA!

Daha önce çeşitli yazılarda üzerinde durmuştuk. İlkel insanın ölümle tanışması epey ürkütücü bir deneyimdi. İlkel insan için ölmüş biri ile yaşayan biri arasında, en azından ölüm anının hemen sonrasında, tek fark vardı: Nefes! Yaşayan nefes alıyordu, ölen ise almıyordu. O nedenle hayat ile nefes arasında doğrudan bağlantı kurduk ve tam da aynı nedenle, binlerce yıldır, hapşıran kişinin nefesinin ağzından hızla çıkması nedeniyle ölebileceği ilkel inancı ile hâlâ “çok yaşa” diyoruz! Ne olur ne olmaz değil mi? Belki de o hapşırıkla çıkıp giden, son nefestir! Acaba “can boğazdan gelir” derken, “can boğazdan çıkar gider” demek istiyor olabilir miyiz?

SÖZCÜKLERİN ANLAMLARI

Yazının Devamını Oku