Hayatın rengi

Sizce hayat ne renktir? Ya da hayatın bir rengi var mıdır? Orta Asya’da yaşamış Atalarımızın bu konuda güzel bir fikri var ve eminim buna şaşıracaksınız.

Haberin Devamı

Hayatın rengi

Toprak Ana bize şifa vermek için didiniyor. Foto Annie Spratt - Unsplash

Farkında mısınız, doğa bize iyilik etmek için canhıraş bir çaba içinde. Zakkumun dibini yemediğimiz sürece, hangi ota, hangi meyveye, hangi sebzeye el atarsak atalım, hemen hepsi şifa veriyor. Evet birkaç zehirli bitki de var anaç gezegenimizin üzerinde ama o zehirleri de ilaç üretiminde kullanıyoruz artık. Kullanılmayanlar olabilir mi, bilmiyorum, olabilir tabii ama bir şeyi biz kullanmıyoruz veya şifasını henüz bilmiyoruz diye onda bir iyilik olmadığı anlamını çıkartamayız. Eminim henüz farkında olmadığımız ne güzellikler, ne şifalar, ne iyilikler saklı Dünya üzerinde.

Haberin Devamı

BİTMEYEN ŞİFA LİSTESİ

Toprak Ana’nın şu telaşına bir baksanıza… Adeta bütün otlar, bütün bitkiler bütün her şey yarış içinde bize şifa dağıtmak için. Herhangi birini alın, diyelim nane. Yazın internete “nanenin faydaları” diye, bakın çıkan listeye. Uzar gider liste. Yazın “maydanozun faydaları” diye… Çıkan listeye şaşırıp kalın. Yazın “sarımsağın faydaları”, “elmanın faydaları”, meyankökü, hindiba, şevketibostan, böğürtlen, tarhun, papatya, ebegümeci, domates, karakafes, fesleğen, cibes… Bitmez ki liste buraya yazmakla. Bitmez, bitiremeyiz.

DÜNYA’NIN MUCİZELERİ

Hayatın rengi

Kaç kez yeşerdik bugüne kadar ve kaç yeşermemiz daha var. Foto Aniket Bhattacharya - Unsplash

Şöyle bir çevrenize, görebildiğiniz her şeye bakın lütfen. En mükemmel canlıyız diye diye kibirden yere göğe sığamıyoruz ama “mükemmel” olmanın anlamını başka yerlerde arıyoruz. Güneş mesela… Olmasa yaşayamayız. Hiçbir şey olmaz yeryüzünde. Cansız dediğimiz hava mesela… Bir kere nefes almayalım da görelim bakalım, o beğenmediğimiz havanın kıymetini. Su… Yerin altındakini de üstündekini de mahvetmek için elimizden geleni yaptığımız, altın uğruna siyanür, üç kuruş uğruna deresine ırmağına her türlü zehirli kimyasal karıştırdığımız su… İki gün içme de gör bakalım, neymiş su; uğruna her şeyi zehirlediğin altını külçeyle dağıtsan bir yudum suyun yerini tutar mıymış!

Haberin Devamı

TAKMA KAFANAAAA!..

Hayatın rengi

Bildiğimiz tek evimiz. Dünya anamız. Yuvamız. Bizden sonrakilere de güzel kalsa... Foto NASA - Unsplash

Görmüyor musunuz, Dünya kendisini paralıyor bizim iyiliğimiz için. Atmosferine iyi bakmasa, Güneş’ten gelen ışınlarla kavrulur, içeri rahatlıkla girecek göktaşları ile mahvoluruz. Toprağıyla, suyuyla, havasıyla, bulutuyla, her şeyiyle bizim için uğraşıp didiniyor, adeta saçını süpürge ediyor. Ya biz? Biz şımarık çocuk.
Kanalizasyonu denize versek?
Doğa temizler.
Gazlarla ozonu deldik?
Doğa kapatır.
Toprağı zehirledik?
Doğa arındırır.
Sulara zehir karıştı?
Doğa saflaştırır?
E biz ne yapıyoruz bu arada?
Canın ne istiyorsa yap, takma kafanaaa, doğa halleder nasılsa!

Haberin Devamı

Oysa, biz eskiden böyle değildik. Sanayi devrimi ve kapitalizmin yükselişine kadar (ki 16’ncı yüzyılda başlayan bu yükselişin binlerce yıllık geçmişi var. Tarih, mülkiyet öykülerini bize aktarmış) hepimiz doğayla barışık yaşıyorduk. Barışık derken, işin doğa tarafında bir sorun zaten hiç yoktu, hâlâ da yok ama bizim tarafta henüz doğaya savaş açılmamış, “ben daha çok para kazanayım da doğaya, Dünya’ya, benden sonraki nesillere ne olursa olsun” diyen olmamıştı. Sevgili Barış Manço’muzun deyişiyle, “İnsanoğlu haddin bilir, kem söz söylemez iken” zamanlarda, haddimizi doğaya karşı da biliyorduk. Ve Dünya’ya, Toprak Ana’ya saygılı davranmanın ötesinde, kendimizi de onunla ifade ediyorduk. Sadece bir örneğin üzerinde duralım. Üstelik bu örneği, Orta Asya Türklerinden verelim. Yani atalarımızdan.

Haberin Devamı

YAŞ OTUZ BEŞ MİDİR?

Altay Türkleri, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, yeni yılı doğanın yenilenmesi zamanında kutlardı. Amerikan yerlileri (İnka, Maya vb.), Sümerler, Mısırlılar, Hintler, Yunanlar, Çinliler, akla gelebilecek hemen her kadim millet öyle yapardı zaten. Doğa yenilenirken, yani kış bitip bahar geldiğinde, dallara su yürüdüğünde, toprak soğuktan arındığında, artık “yeni” birşeylerden söz edilir. Zaten “nevruz” dediğimiz de başka bir şey değildir, ki bu konuda daha önce sohbet etmiştik. Doğadaki bu yenilenme, haliyle “yeşil” rengiyle özdeştir çünkü doğa yeşerir. Doğanın yeşermesi, yılda bir kez gerçekleşen bir süreç olduğu için, Altay Türkleri de ne kadar yaşadıklarını belirtmek için “Ben şu kadar yeşerme gördüm” derlerdi. (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, II.Cilt, s.355, TTK, 4. Baskı, 2010) Ancak sözcüğün kökü olan yeş, o zamanlar ince değil kalındı. Yani “yaş” idi. Eğer 35 yaşındaysak, otuz beş kere yeşerme görmüştük. Başka deyişle yaş dediğimiz “hayatta kalma süresi”, aslında epey yeşil bir şeydir dünden bugüne. Yeşil de zaten aynı kökten gelir. “Yaş”tan. Eski Türkçe’de, (eski Türkçe derken, Orta Asya’daki Türkçeyi kast ediyorum, Arapça Farsça sözcüklerle harmanlanmış olanı değil) yeşil, “yaş+ıl”dan oluşurdu ki tüm bitki, sebze ve meyvelerin tazeliğini de vurguluyordu. O yüzden “yaş”, aynı zamanda “taze” anlamına da geliyordu.

Haberin Devamı

YAŞAM VE SEBZE

Hayatın rengi

Saksılarımızda hayat var. Bizimle bir ve aynı olan hayat. Foto Markus Spiske - Unsplash

Tazelik ve ömür süresi kavramlarını yeşille bağdaştırmış, bunları birbirinin içinde ve birlikte görmüş Atalarımız, bununla yetinmemiş “yaşam” kavramını da bunun üzerine inşa etmiş! (Kimi kaynaklar evrene kadar götürüyor bu bağlantıyı.) Yaşam, yeşil olmakla aynı şey oluvermiş (Yaşagu). Modern şehir yaşantısında (yaş+antı) evimizde küçücük saksılarda yeşil birşeyler bulunduruyor olmak, genlerimizde var olan doğaya özlemden başka bir şey değil ki zaten. Balkonunda maydanoz, biber vs. yetiştiren binerce insan yok mu? Bırakın yetiştirmeyi, yeşilliksiz bir sofra ile yeşillikli bir sofranın bile enerjileri çok farklı gelmiyor mu size de? Salata, nane-maydanoz, roka, tere, taze soğan/sarımsak vb. yeşil bir şey olduğunda soframız çok daha “yaşam” dolu olmuyor mu? Gel gör ki kendi öz dilimizle oluşturduğumuz yeşil-yaşam bağlantısını, Orta Asya’dan Avrasya’ya göçerken yolda Farsça ile tanışınca unutmuşuz. Farsça “sabz” yeşil demek. Hani “sebze” diyoruz ya, işte o yeşil demek zaten. Yani sözcük itibariyle aslında yeşil olan her şey sebze. Ama sebze sözcüğünün “yaşam” ile bağlantısı var mı, onu bilmiyorum. Öz Türkçe olan “yaşam”ın Arapça karşılığı da dilimizde: Hayat. Arapça “hayaa”, canlı olma, yaşama anlamına geliyor. Ömür süresi karşılığını Türkçede biz vermişiz ona. İngilizce bilenler duymuştur, hayvan anlamına gelen İngilizce sözcük “animal” ile can verme, hayat verme anlamına gelen “animasyon” nasıl bağlantılıysa, (hastanelerdeki reanimasyon servislerini de hatırlayınız lütfen) Arapça sözcüklerdeki “hayat” ile “hayvan” arasındaki bağlantı da aynı. İlginç değil mi? Evet ilginç ve tarih böyle ilginçliklerle dolu. Dilleri inceleyenlerin şaşkınlıktan küçük dillerini yutması da bundan zaten.

EFSANEVÎ BİTKİ

Hayatın rengi

Prof. Miski ve efsanevi silphium. Kaynak arkeofili.com

Ama sadece sözcükleri değil, doğayı inceleyenler de küçük dillerini sık sık yutarlar. En başta üzerinde durduğumuz gibi her bir ot (sebze) bin derde devadır. Ama bazı bitkilerdeki şifa, efsanelere konu olmuştur, bilirsiniz. Arkeofili.com’un 20 Ekim 2022 tarihli haberine göre çok sevilen, özellikle Roma döneminde tutkuyla aranılan, hastalıkları iyileştiren ama yine Roma döneminde soyu tükendiğine inanılan bir bitki, Anadolu’da ortaya çıktı. Silphion/silphium adı verilen bu bitkinin her derde deva olduğu söylenir. Roma’da, altın ve gümüşün yanında saklanırmış. (Bitki Mitosları, Deniz Gezgin, Pinhan Y.,2021, s.279) Söylenen o ki, son sapı, Roma İmparatoru Nero yemiş, sonra da o güzelim bitki sırra kadem basmış. Ta ki İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Ana Bilim Dalı’ndan Prof. Dr. Mahmut Miski, ona Hasan Dağı eteklerinde ona rastlayana kadar. Tabii antik şifalı silphium sadece bazı metinlerde ve dönem sikkelerinin üzerinde betimlendiği için, bazı testlerin yapılması gerekmiş. Yabancı uzmanlarla da fikir alışverişi yapılmış ve çok büyük olasılıkla bulunan bitkinin, kaybolmuş silphium olduğu kararına varılmış. (Haberin tamamını arkeofili.com’da bulabilirsiniz.)

ARTIK BÜYÜSEK Mİ?

Buradan pek çok sonuç çıkartılabilir ama benim varmak istediğim fikir şudur ki, Dünya, bizim ona karşı küstahlıklarımıza ve hoyratlıklarımıza rağmen bize şefkatli elini uzatmaktan hiç vazgeçmiyor. Bize şifa vermekte kararlı. Tipik bir anne tavrı değil mi bu sizce de? Çocuk ne kadar şımarık, ne kadar hoyrat, ne kadar egoist olursa olsun, anne her zaman üzerine titrer, soğuktan üşümesin diye üstünü örter, karnını doyurur, ateşi çıktığında sabaha kadar başında nöbet tutar vs. Dünyayı bir anne olarak düşünürsek (ki bu konuda daha önce konuşmuştuk. Öyle düşünmek hiç yanlış değil.) biraz büyüyüp bize kol kanat geren annemize biraz daha iyi davranmak, ona saygı duymak gerektiğini düşünmemiz gerekmiyor mu artık? Biz ki doğanın yeşilini hayatın kendisi ile bir tutmuş bir milletiz, ve yine biz ki annelerimizi her şeyin üzerinde tutmuşuz, artık şımarık çocuk olmaktan çıkıp büyümemiz gerekmiyor mu?

BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

Kula kulluk etmekten kurtulup ulus ve birey olmanın gururunu yaşatan Cumhuriyet’imizin 99’uncu yıldönümü hepimize kutlu olsun. Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır. (Payidar sözcüğünün doğrusu da pâydâr’dır. Yani sürekli, devamlı…) Ata’mızın bu güzel sözünü bugünün Türkçesiyle söyleyelim o zaman: Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza dek var olacaktır.

Yazarın Tüm Yazıları