GeriSıtkı ŞÜKÜRER Yorgun kraliçe Alsancak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yorgun kraliçe Alsancak

KENTLERİN sosyal hayatı, semtler itibariyle bir iş bölümü anlayışına göre şekillenir.

Sosyal hayatının türlü yönleri vardır. Bazı yerler konut bölgelerdir, bazıları eğlence, yeme-içme, alışveriş noktalarıdır. Asıl olan bunların hepsinin sadece bir semte yüklenmemesidir. Ancak Alsancak tam da böylesi bir ağırlığın hamalıdır.
Sabahın erken saatlerinde her taraftan spor amaçlı gelen insanlarla ortak yaşam başlar. Gün içinde şehirin gençleri, öğrenciler kıyı bandındaki çimlerine yayılırlar. Hafta sonları yukarı mahallelerden gelenlerin piknik alanı yine bu yerlerdir. Geceleri zaten bir başka alemdir. Sabahın saat üçlerine kadar “alkol etkisiyle” bağırıp çağıran da, romantizm yaşayan da illa bu keyiflerini Alsancak’ta yaşamak isterler. Bu arada çer-çöp, çekirdek kabuğu, boş şişe ve hatta tuvalet atıkları eksik dekoru tamamlarlar. Kıyı bandındaki mekânlara baktığınızda; cafeler, müzikli restoranlar, birahaneler gecenin ilerleyen saatlerine kadar gürültülü halleriyle tıklım tıklımdır. Yanısıra, siyasi parti mitinglerinden, açık hava konserlerine, ilk akla gelen yer hep Alsancak’tır.
Oysa, sahil binaları ağırlıklı olarak meskûn mahal, yani konuttur. İnsanların huzur talep ettiği, asude ve sakin saatleri özleyerek evlerine döndüğü anlarda pandomima yeni başlamıştır. Bu arada bu binaların bazı yerleri de işyeridir. Yanısıra, ticari mallar satan mağazalar da azımsanmayacak kadar çoktur. O, eğri büğrü taşlarla kaplı daracık Kordon yolu otopark sıkıntısı sebebiyle işgal altında tek şerite mahkûmdur... Buralarda taşıttan inmek binmek bir ıstıraptır. Trafik durur, kornalar başlar. Görüldüğü üzere Alsancak “yedi kocalı Hürmüz” den farksızdır.
Gerçekte ise; tarihsel kimliği ile her daim gıpta ile bakılan, kimsenin vazgeçemediği, bir biçimde entegre olmaya çalıştığı bir “yorgun kraliçe”dir. Kraliçe İzmir’e gelen turistlerin de gözdesidir. Şimdiye kadar Alsancak ile Kordon’dan eşanlamlı gibi söz ettik. Oysa Alsancak kıyı-kenar çizgisi tahrip edilerek oluşturulmuş alandan ibaret değildir. Bu semtin hemen birkaç yüz metre gerisinde 400 dönümlük bir “Kültürpark”, nerede ise “ıssız” bir halde gözden uzak tutulur. Kültürpark bir kesimin “seçkinci blokajı” altında “Enternasyonal Fuar”ın kan kaybettiği süreçlerden sonra, halka adeta kapatılmıştır. Görünüşte “korumacı” bir anlayışa boğdurulan, Alsancak’ta oturanların bile çok nadir uğradığı bir yasak bölgedir Kültürpark. Oysa en başta gençlerin yönlendirileceği, cıvıl cıvıl bir park, cafeleri, yeme-içme mekânları, konser alanları ve benzeri kültürel aktiviteleri ile semtle ve İzmir’le bütünleştirilebilir.
Bu sayede kıyı bandını giderek artan yükünden azat etmek ve başta konutlarda yaşayanlar olmak üzere, herkes için yaşanabilir kılmak mümkün olabilecektir.

X

Zamanla yarışmak risklidir

HESAP Uzmanları Kurulu’nun sınavını kazanıp devlet memurluğuna adımımızı attığımızda, üstatlarımızdan gelen ilk mesaj, “Bürokraside usul, muhtevanın önünde gelir” olmuştu. Devlet bir kurumlar ve kurallar bütünüdür. Her şey mevzuata ve geleneklere göre işler. Osmanlı bahse konu bürokratik yapıyı iyi kurgulamış bir imparatorluktu.

 
Cumhuriyet bu birikimi aynen sahiplenmiş ve Ankara’dan yönetilen “iyi tariflenmiş” devlet organizasyonu kurmuştu.
Bu coğrafyada devlet aklı öteden beri bürokratlarını iyi yetiştirmeye özen göstermiştir. Cumhuriyet, bürokratlarının kendi değerlerine uyumlu olmasına daima dikkat etmiştir. Ancak çok partili hayata geçişle birlikte bahse konu katı tutum mecburen esnemeye başlamıştır. Özellikle “muhafazakârlar”, iktidar ağırlıklarının arttığı 2000’li yıllarda, mesafeli bırakıldıkları devlete giderek hakim olmuşlardır. Bu süreçte, “usul kaygıları”nın daha az nazara alındığı bir devlet anlayışı oluşmuştur. Denilebilir ki; “Bu bir demokratik gelişmedir”. “Zaten Devletin hantal yapısı hep eleştirilir”. “Sonuç odaklı, pratik, güven esaslı bir tarz, hayatı her yönüyle rahatlatır, kolaylaştırır”.
Ancak, bu beklentiler ülkeler tarihinde maalesef bu şekilde tecelli etmemiştir. Devlet, neticede halka hizmet için kurulmuş ve halkın finanse ettiği bir yapıdır. Bu nedenle her icraatının “açıklanabilir” ve “hesap verilebilir” olması şarttır. Konuyu AK Parti’nin yönetim anlayışına getirmek istiyoruz. AK Parti, sözünü ettiğimiz sürece uygun olarak iktidar oldu. Ağır bürokratik yapı onun için her daim “sevimsiz ve boğucu” idi. Doğru bildiklerini zamanla yarıştırdıklarında “istimin arkadan gelmesini” tercih eder bir tutumları olmuştur. Örneğin, bu ülkenin iç huzuruna dair herkesin özlemi olan “Barış Süreci”, devletin kural ve geleneklerini pek nazara almadan uygulandı, işin içinden çıkılmaz bir yerlere sürüklendi ve proje başarısızlıkla sonuçlandı. Yine, ekonomi ile ilgili, yine “doğru bildiklerine” dair, dünya ve ülke örneklerini kaale almadan, görüş alışverişinde bulunmadan, mali devlet kurumlarının olması gereken bağımsızlıklarına özen göstermeden ve “dış güçlerin ekonomik saldırısı” gibi söylemlerle, kuralsız icraat tarzı tercih edildi.
Ayrıca son dönemlerde, her demokratik ülkede her iktidarın zamanla yaşaması mukadder “yıpranmayı” ve bağlı olarak “değişim vakti” ihtimalini sindirmekte zorluk çektiklerine dair kimi açıklamalar yapılır oldu. “Devletin bekası ve güvenlik tehdidi” söz konusu olduğunda “seçim ve demokrasi”nin bile ikinci planda kalacağına dair söylemlere tanık olundu. Bir Anayasal hak olan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” (Md. 34) ilkesine mesafeli imalar seslendirildi. Diyeceğimiz, iktidarlarda, zamanla kendilerine çok doğru gelen ve bu sebeplerle demokrasiyi ve onun tanzim ettiği kuralları tartışılır bulan tutumlar yeşerebilir. Hayat göstermiştir ki bu anlayış, demokrasiyi benimsemiş ülkelere hiç iyi gelmez ve tüm topluma bedel ödettirir. İktidarlar, “tehdidi önleme, huzuru temin, ekonomik saldırıyı savuşturma, güvenlik ve benzeri sebeplerle” bindikleri dalı kesip demokrasiden ve kurallardan uzak “meşruiyet” gerekçeleri türetmemelidir.

Yazının Devamını Oku

Zor bir 2022

YENİ yıla yüksek oranlı zamlarla giriş yapıldı.

Döviz fiyatlarının yükselmesi, enflasyonu, enflasyon yeni zamları tetikliyor. Tekrar 2000’li yıllara dönüldü. Bu sarmal umarız kırılır. ÜFE’nin yüzde 79’larda oluşu yüzde 36’lar seviyesindeki tüketici enflasyonuna da baskı oluşturacaktır. Şu anda iş dünyasında en güncel konusu girdi maliyetlerinin bir anda yüksek oranda artmasının yarattığı problemlerdir. Bahse konu zamların ayrıca ciddi manada “işletme sermayesi” ihtiyacı doğurduğu bilinmeli. Elektrik, doğalgaz, ücretler, SGK, muhtasar gibi “peşin ödeme esaslı” giderlerde, yüzde 50’den az olmamak üzere, yüzde 100’leri aşan fiyat artışları, ödenebilirliği bir yana, çok ciddi “işletme sermayesi” açığı oluşturacaktır. Bu handikapı karşılamak için banka kredilerine yönelindiğinde rotatif kredilerin yüzde 30 ile 45’ler arasında belirlendiği nazara alındığında, hakikaten sermayesi kıt işletmelerde işler hayli zora giriyor demektir. Böylesi durumlarda “tedarik zinciri” kırılır, daha da kötüsü “ödeme namusu” kriteri zaafa uğrar. Özetle ekonomide işler tatsız gidiyor. Ücretler için konuşulan yüzdeler 45 ile 60’lar mertebesinde.
Asgari ücret yüzde 50 artınca, bağlı olarak diğer ücretler için bu seviyeler konuşuluyor. Ama bu artışlar ne ölçüde mümkün olabilir, bu halmeçhul. İhtimal, firmalar 6’şar aylık periyodlarda daha temkinli bir ücret artışı planlayacaklardır. Özetle; zor bir 2022 herkesi bekliyor.

---------------

ZORUNLU DEVİR TEDİRGİN EDER

TCMB ihracat dövizlerinin yüzde 25’ini, açıkladığı kurlar üzerinden, bankalar marifetiyle ihracatçıdan, bedel döviz alım belgesi ve benzeri bir belgeye bağlandığı anda satın alma kuralını getirdi. Hani bu düzenleme yanlış anlaşılmamalı. İhracatçı mecburen sattığı dövizleri, kambiyo mevzuatı cari olduğuna göre hemen bankalardan yine satın alabilir. Ama bu işlemin maliyeti yüzde 1-2’ler mertebesi olacaktır. Bu düzenleme evvel emirde Merkez Bankası’nın brüt rezervlerini artırıcı bir etki yaratır. Brüt derken bu tutarların neticede “borç” olduğuna vurgu yapıyoruz.
İkincisi; Merkez Bankası bahse konu dövizleri, ki 2022 yılı için bu uygulama aynen devam ettirilirse takribi 65-70 milyar dolardan söz ediyoruz, doğrudan piyasadan temin etme yolunu tercih etseydi müthiş bir talep oluşacağından döviz fiyatları yukarılara tırmanacaktı. Bu yöntem, fiyatını kendi belirlediği için nispeten dalgalanma öncesi fiyatlardan döviz temini imkanı sağlayacak ve daha hesaplı olacaktır.
Tabii ki piyasa döviz talep ettiği müddetçe günün sonunda döviz fiyatları bu neviden palyatif çözümlerden etkilenmeyecek ve nereye gidecekse yine o yere gidecektir. Ama belirttiğimiz gibi TCMB için bu yöntemde brüt rezerv artırımı ve edinimde bir maliyet avantajı söz konusudur. Belirtmek gerekir ki, bu uygulamalar geçmişte denenmiştir.

Yazının Devamını Oku

Meral Akşener İzmir'deydi

SİYASET her daim sıcak. Her ne kadar Cumhurbaşkanı “2023 Haziran ayından önce seçim yok” dese de, kendisi de dahil siyasi partiler ve liderleri tansiyonun düşmesine fırsat vermiyor. Tabii ki bu yoğun ortam ülke için yorucu oluyor.

 

Ama burası Ortadoğu coğrafyası. Başka türlü olamadığı için biz hep bahse konu “yüksek gerilimin” muhatabı olduk, olmaya devam ediyoruz. Esasında, parti liderlerinin ateşli söylemleri, akşamları televizyonlarda muhalif görüşlerin seslendirdiği açık oturumlar, STK’nın düzenlediği toplantılar, en azından bu yönü itibariyle demokrasimizin işlediğinin göstergesidir.
Pazartesi günü Ege Sanayici ve İşinsanları Derneği davetlisi olarak İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener İzmir’deydi. Daha öncesinde yakın geçmişte Kemal Kılıçdaroğlu konuk edilmişti. ESİAD bu neviden toplantıları hep düzenliyor. Vaktiyle başbakanken Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı da ağırlamışlardı. İş insanları ülke ekonomisinin, siyasetten soyut olmadığını iyi bilen kişilerdir. Bu sebeple ülkeyi yönetmeye aday siyasi profilleri yakından tanımak ve bir etkileşim ortamı oluşturmak isterler. Sayın Akşener İyi Parti Başkanı olarak kentimize bu seviyede bir toplantıya hiç gelmemişti.
Bu ülke çok partili siyasi hayata 1946 yılında geçti. Aradan geçen zaman içinde “Kadın Lider” profili ile çok az karşılaştık. Tansu Çiller’den sonra Akşener, bu yönü itibarıyla bu mazlum ülkeye yeni bir soluk getiriyor.
Siyaset arenasının sert iklimi, hiç şüphe yoktur ki kadın siyasetçilerin zarafetine ve yumuşatıcılığına ihtiyaç gösteriyor. Akşener ne mesajlar verdi derseniz, tabii ki kendi partisinin ve içinde bulunduğu Millet ittifakının bakış açıları ile nasıl bir Türkiye planladıklarını çok net bir üslupla iş dünyasının üyelerine aktardı. Meral hanım, muhalefet ittifakları içerisinde fedakâr bir tutum almaktan yüksünmeyen bir politikacı. “Başbakanlığa adayım” söylemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda ısrarcı olmadığını kamuoyuna göstermişti. Esasında siyasetin bir iddia işi olduğunu hiç kuşku yok, iyi bilebilecek bir lider. Türkiye gerçeklerini ve olası gelişmeleri analiz ederek siyasetin bir taktik ve strateji esasında işlendiğinin de farkında olan bir lider. Neticede, demokrasimiz ne ölçüde yeni seçenekler filizlendiriliyorsa bu durum ülke demokrasisinin yararınadır.

----
İZLENİMLER

Yazının Devamını Oku

Yaratıcı bir müdahale

DÖVİZ kurları “çılgın” bir tempoda yükselirken, pazartesi akşam saatlerinde hükümet sürpriz bir önlem paketi açıkladı. Devlet Türk Lirası mevduatlarda döviz kurundaki artışları garanti eden bir taahhüte girdi.

 

Bir anlamda, hem düşük faiz, hem de düşük döviz kuru uygulamasını eş zamanlı olarak hayata geçirdiğini ilan etti. İktisatta, kambiyo rejimi kısıntısı yokken, faiz ve döviz kurunun kontrolünün mümkün olamayacağı ifade edilir. “Devlet garantisi” tabii ki ciddi bir teminattır. Ancak verilen garantilerin arkasında bütçe kaynaklarının da yeterli olması icap eder. Neticede açıklanan önlemlerle döviz kurunun baskılanması hedeflenmiştir. Bu durum, ihracata yönelik, kamuoyunda “Çin modeli” diye konuşulan ekonomik modelden vazgeçildiği izlenimi doğurabilir. Hükümet; köprü, hastane, havaalanı projelerinde olduğu gibi “kur garantisi” yöntemini böylelikle yaygınlaştırmış oluyor.
Piyasaların öncelikli talebi istikrar ve öngörülebilirliktir. Güçlü döviz rezervlerimiz ve bütçe imkânlarımız olmadan bu neviden programların çok uzun süre sürdürülmesi zordur. Bu sebeple, kötü senaryoda devletin para basma mecburiyetinde kalması ve yüksek enflasyonist sürece girilmesi ihtimal dahilindedir. Diyeceğimiz; sermayesi kıt bir az gelişmiş ülke konumundaysanız, kaynaklarınızı vaktiyle yapısal dönüşümlere tahsis etmemişseniz bu neviden krizlerle sık sık karşılaşmanız beklenen bir durumdur. Bu sebeple, sihirli ve basit çözümlerle meselelerinizi çözümleyemezsiniz. Açıklanan tedbirler, bu manada yapısal sorunlarımıza çare değildir. An itibariyle yangın söndürülmüştür, temel meselelerimiz hala ortadadır.

----------

ENFLASYON NAS SAYILIR MI?

TÜRK Lirası mevduata döviz kuru garantisi verilmesi, diğer deyişle dövize karşı değer kaybının telafisi hem “Nas”, hem de “mevzuat” anlamında “faiz” addedilmiyor. Hani kriter olarak “döviz”e tanınan bu ayrıcalık, mesela neden “enflasyon”a sağlanmıyor? Türk Lirası, “Altın para” esasında olsa, enflasyondan etkilenmesi söz konusu olmaz. Ama bizim paramız, tıpkı diğer ülkeler gibi, neticede bir kağıt, garantörü de rezervleri negatif Merkez Bankası.
Dolayısıyla bu durum değişmediği müddetçe dalgalanmaya, hatta değer kaybetmeye hep yatkın. Bu sebeple devlet, faizleri enflasyon seviyesine çıkartınca, aslında bir getiri sağlanmıyor, sadece değer kaybının dengesi tutulmuş oluyor. Konu “döviz” olunca bu rasyonalite açıklanan programda işletildiğine göre, neden hala Merkez Bankası ısrarla TÜİK rakamlarını enflasyonun altında belirliyor, nominal erimiş seviyelere reel faiz muamelesi yapılıyor, anlamak güç. Faizi haram kılan “Nas”ın farklı kriterlere göre esnek yorumlanması ilahiyatçı olmayan bizim gibi sıradan insanların zihinlerini karıştırıyor.

Yazının Devamını Oku

Gemi iskeleden ayrıldı

BU ülkenin geçmişinde dövizin TL karşısında “sert” değer kazanması hali çok yaşanmıştır. Hafızalarda en taze olanı 1994’teki 5 Nisan kararlarıdır. Çiller hükümeti faizleri düşürmek amacıyla piyasaya TL sürmüş ve bu likidite borsa yerine dövize yönelince döviz kuru birkaç ay içinde 8 bin TL’den 42 bin TL’ye sıçramış, döviz rezervleri de 7 milyar dolardan 3 milyar dolara inmişti. Sonrasında yıllık yüzde 400 faizli bono çıkartılmak zorunda kalınmış ve döviz kuru 17-18 liralara geriletilmişti. Bu süreçte döviz borçluları bankalarla sorun yaşamış, iflaslar oluşmuştu.


Şimdilerde de döviz kurları ciddi bir sıçrama yapmış durumda. Döviz fiyatları kopup gidiyor ve TCMB’nin faiz politikasına net bir şekilde tepki veriliyor. Piyasada tüm mal ve hizmetlerin fiyatlaması bu esasa göre oluşuyor.
An itibari ile enflasyon olgusu, yüzde 50’ler seviyesinde ve nerede duracağı belirsiz. Hükümet mevcut programda ısrarını devam ettirirse, dövizin yeni oluşan değeri mal ve hizmet fiyatlarına “kalıcı” olarak yansıyacaktır. Zira bahse konu seviye yeni “denge” kabul edilecektir. Belirli ve makul bir zaman aralığı geçildiğinde, hani mali otorite faizleri yükseltilse dahi, TL cinsinden oluşmuş mal ve hizmet fiyatlarının geri gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu sebeple döviz, ulaştığı her seviyede soluklanmakta ve sonrasına dair bir “asgari baz” haline gelmektedir.
Diyeceğimiz; eski rakamlara dair “gemi iskeleden açılmış” gözüküyor. Artık gerilemesi kolay olmayan Dolar’ımız 16’lar, Euro’muz 18’ler mertebelerindedir. Tasarruflarını TL cinsinden muhafaza edenler, enflasyonu yansıtma imkânı olmayan kesimler ve tabii ki sabit gelirliler bu gelişmelerin maalesef mağdurları olmuşlardır.

 

TİCARET TEHLİKELİ HALE GELİYOR

DÖVİZ kurunun ve enflasyonun hızlandığı dönemlerde stok devir hızını artırmanız batmanıza sebep olabilir. Bu süreçler özvarlığın tahribatına, fiktif gelirler üzerinden vergiler ödenmesine ve aynı hacimdeki ticarette işletme sermayesi ihtiyacının artmasına, finansman maliyetlerinin yükselmesine sebep olur. Bu yüzden ticarete ara vermeniz ya da “topa basıp” ticareti yavaşlatmanız bile gerekebilir. Bunun adı “stokçuluk” değil, “batmamak” adına tedbirli olmaktır.

Yazının Devamını Oku

İstişare zamanı

Yüksek enflasyonlu ülke, unutmaya yüz tuttuğumuz bir öyküydü.

 Tüm 80’li, 90’lı yıllar boyunca yüzde 80’lerin biraz altı, biraz üstü, hep böylesi bir süreç içerisinde yaşadık. Turgut Özal öncesinde ilaveten vergi oranları hayli yüksekti. Kurumlar Vergisi oranı, SSDF kesintisi ile birlikte yüzde 49,22 idi. Kar dağıtımında ayrıca vergiler ödenirdi. Enflasyon birçok iş kolunda vergisini düzgün ödeyenler için özvarlığın erimesi anlamındadır. Dönemin ünlü denetim şirketi Arthur Andersen’in Türkiye yetkilisi bir makalesi ile bahse konu vergileri ödeyen şirketlerin 5 yıl içinde özvarlığını kaybedeceği tespitini yapmıştı.
Yüksek enflasyon dönemlerinde ticarette Türk Lirası üzerinden ve olabildiği ölçüde uzun vadeli borçlanmaları önerilir. Bağlı olarak satışlarının kısa vadeli olması iyidir. Böylesi dönemlerde enflasyon ve dolarizasyon birbirini besleyerek artar. Enflasyon tabii ki esas sıkıntısını geniş halk kitlelerine yaşatır. Özellikle sabit gelirliler hayat pahalandıkça geçim baskısından bunalır ve tüketim kalıplarını düşürmek zorunda kalırlar. Şimdilerde reel enflasyonun resmi verilerin üstünde olduğu biliniyor. Asgari ücretin 2820 TL (net) olduğu 2021 yılında insanlar açlık sınırının altında çalışma durumunda kaldılar. Yeni asgari ücretin 4000 TL mertebelerine gelmesi ancak geçmişte oluşmuş tahribatı bir nebze giderir. Oysa bu ücret 2022 yılı boyunca geçerli kalacaktır.
Gelişmeler önümüzdeki yılın enflasyon seviyesi yönünden zor geçeceğini göstermektedir. Enflasyonda ipin ucunun kaçma ihtimali, vurguladığımız gibi fiyat artışlarını yansıtamayan iş kollarını da etkiler. Böylesi süreçlerde milli paranın “değişim” ve “tasarruf aracı” fonksiyonları zaafa uğrar. Ülkede fiyatlamalar büyük ölçüde “döviz” üzerinden yapılmaya başlanır. Milli paranın hızla değer kaybı, satılanı tekrar yerine koyabilme imkânlarını sınırladığından, stokçuluk, karaborsa ve istifçilik artar. Hayatın her alanında ahlak erozyonu gözlenmeye başlanır. İlk planda “ödeme namusu” kriteri zaafa uğrar. Çalma, çırpma, yolsuzluk, rüşvet hatta fuhuş eğilimleri, kendine haklı gerekçeler üreterek yaygınlaşır. Hele, eskisi gibi küçük bir ekonomi olunmadığı için ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarınız dış dünyada da olumsuzluklara yol açar.
Özetle, doğal ritim bozulursa peşi sıra pek çok olumsuzluklar yaşanabilir.
Bu ülkenin Anayasa’sında yer alan “Ekonomik ve Sosyal Konsey” böylesi durumlar için vardır. Siyasi otoritenin bu konseyi toplayarak istişare ortamını tesis etmesini bu anlamıyla elzem gördüğümüzü ifade etmek istiyoruz.

--------------------

YENİ EKONOMİK MODELİMİZ

EKONOMİ yönetimi “düşük faiz” den hareketle bir ekonomik programı uygulamaya koydu. Bağlı olarak, “TL” yabancı paralara karşı değer kaybetti ve enflasyon kontrolden çıkma eğilimleri göstermeye başladı. Siyasi otoritenin bu programa ilişkin oyun planı kısaca şöyle;

Yazının Devamını Oku

İzmir 35, Trabzon 61

HAYATIN her alanında “sadeleşmek”, diğer anlatımla “tektipleşmek” renklerin kaybolması sonucunu doğuruyor. Oysa “demokrasi” gücünü çeşitlilikten alır. Çok eskilere gidildiğinde, çok tanrılı dinler bir “çokseslilik” vesilesiydi.


Her şehirin her konuya ilişkin kendi görüşü ve ritüeli olan insan yapısı somut tanrıları vardır. Tek tanrılı dinler bu özgürlüğe “dur” demiştir. Semavi dinlerin tanrısı; soyut, öncesiz ve sonrasız, her şeyin sebebi bir sıfatsız, mutlak bir güçtü. Monarklar onun “yeryüzündeki gölgesiydi, bu sebeple” onların da hikmetlerinden sual sorulamazdı.
Renkleri kaybolmuş toplumların idaresi kolaylaşır. Bu toprakların insanlarının kaderi hep bir üstün iradeye biat şeklinde tecelli etmiştir. Cumhuriyet dönemi de, esasında bir tektipleşme sürecidir. Osmanlı çok kültürlü imparatorluktu. Padişah despottu, ama geniş topraklarda ekonomik ve sosyal hayata doğrudan bir müdahalesi yoktu.
Cumhuriyet bir ulus-devlet projesi olduğu için, bir anlamda her şey “sil baştan” tasarlandı. Bu çerçevede; etnik aidiyetleri unutturulmaya, geçmişe ait izler (dil, inanç, kültür, tarihi yapı...) yok edilmeye çalışıldı. Maalesef, bu biçimleme çabasının büyük ölçüde karşılığı alındı. Adeta resmi tarih yeniden yazıldı. Yerleşim yerlerinin bile isimleri eksiksiz değiştirildi. Hal böyle olunca, insanların yaşadıkları yerlere aidiyetleri, mecburen “mesnetsiz” referanslar üzerinden ifade edilir oldu.
İzmirlilerin gurbette “35” diye çağırılmaları, Karşıyakalıların ilçe girişine astıkları 35,5 tabelası ile bula bula bürokratik taşıt plakasına sığınmaları, Trabzonluların; Pontus, Laz, Ermeni, Hemşin... geçmişleri hiç yaşanmamış gibi “61” deyince futbol maçlarında tezahürata başlamaları tek kelimeyle “acı bir ironidir”. Toplumlar mahkûm edildikleri “siyah-beyaz” ikileminde giderek katılaşırlar. Denilebilir ki, “şaraptan bozma sirke keskin olur” özdeyişine paralel, bir müddet sonra “meraksız hallerini” dert etmezler, “giydirilmiş elbise”yi benimserler.
Bakınız, bu yargı konusunda hiç emin olmayalım. Bu toplum “gerçek demokrasi” ile henüz tanışmadı. Ama 21. yüzyıldayız, yaşadığımız çağ bize özgürlüklerin önemini ve vazgeçilmezliğini hissettiriyor. Pek çok emare gösteriyor ki insanlarımız, “biz neydik, neler yaşanmıştı” demeye başladılar. Gastronomide; Ermeni mutfağı, Boşnak böreği, Sefarad tatları daha bir sık gündeme gelir oldu. Bastırılmış etnisiteler, dinler, mezheplerin yanısıra “LGBT-İ”ler dahi, üstelik gökkuşağının renkleriyle kimliklerini savunmaya başladılar. Akademik namusa sahip yazar ve tarihçiler daha bir ilgiyle okunur oldu. Bu gelişmeler olumludur. Devletin insanları geçmişleriyle barıştırması bu coğrafyaya zenginlik katar. Bu anlamıyla demokrasinin sihirli iksirine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Yazının Devamını Oku

Konak Pier

İZMİR’in en albenili, kıymetli gayrimenkulü hangisidir, diye sorulsa, yanıtımız “Konak Pier” olur.

Denize doğru uzanan, Pasaport İskelesi ile birlikte başka bir yer yoktur iç körfezde. Yıllar önce, hani “hoyratlığın zirvesi” anlamında, özensiz bir şekilde “balık hali” olarak kullanılıyordu. Sonraları ihale ile özel sektör yatırımcılarına devredildi. Uzun yıllar boyunca “eksik randımanlı” bir alışveriş merkezi olarak kent sakinlerinin istifadesine sunuldu. Medyada sürekli hukuki çekişme haberini duyardık. Keşke bu tarihi değeri daha efektif olarak nasıl kent envanterine dahil edebiliriz, diye İzmir bileşenleri projeler oluştursalar.
Mevcut işletici firma da haklarının kullandırılmadığı gerekçesi ile uzatmak istiyor. Bu kıymetli mülkün Paris şehrindeki meşhur Eyfel kulesinin mimarı tarafından çizildiği söylenmektedir. 1867 yılında Gümrük Binası olarak kullanılmak üzere inşa edilmiştir. 1960 yılından 1995 yılına kadar Balık Hali olarak kullanılmıştır. Bu yerin tarihsel hassasiyetine göre korunup korunmadığı hep tartışma konusu olmuştur.
Ama hali hazır durumunda bile bir “muhteşem yapıdır” ve kent mimarisinin en gözde eserlerinden biridir. Hep söylenen bu güzide yerin bir “park yeri” problemi olduğudur. Hani bugünün teknolojisinde otopark sıkıntıları, denizin altı da dahil, çözülemeyecek meseleler değildir.
Konak Pier için bizim gönlümüzden geçen, yoğun aktivitelerle beslenen bir “kültür merkezi” olarak hizmet vermesidir.
Konak Pier’in denize doğru az açığında Pasaport iskelesine kadar uzanan diğer tarihi yapı “Mendirek”dir. Mendirek, ayrıca değerlendirilebilecek müthiş bir görseli olan bir diğer imkândır. Bu yerde butik bir “marina” yapılabileceği gibi, ışıklandırılarak fıskiyeli su gösterileri ile Las Vegas, Bellagio otel benzeri, kent simgesi olabilecek düzenlemeler planlanabilir. Yine üzerinde Cumhuriyet ve Demokrasi Anıtı yapılarak bir mimari şaheser oluşturabilir.
Diyeceğimiz, kentimiz için Konak Pier çok özel bir mücevher. Bu sebeple, iyi düşünmeli, tartışmalı ve aradığımız kent simgesini yaratma anlamında herkesin içine sinen bir sonuç elde etmeliyiz.

-----------------

OTOPARK PROBLEMİ

Yazının Devamını Oku

Karavan turizmi

TURİZMİN muhtelif türleri var. Ancak bilinen bir eğilim, insanların giderek doğal yaşamla iç içe olma talebi artıyor.

 

Yanısıra, tatile ayırdıkları zaman içinde mümkün olduğu ölçüde tek bir yere bağlanmak istemiyorlar. Dolayısıyla “Karavan Turizmi” bir anda çok önemli bir turizm türü olarak karşımıza çıkıyor. Bugün dünyada karavanla yapılan seyahatler ilgili ülkelere müthiş bir katma değer bırakabiliyor. Örneğin Prag, Paris, Roma, Berlin gibi şehir merkezlerinde yaygın olarak tahsis edilen alanlarda 1 gecelik konaklama fiyatları bir çocuklu bir aile için 20 ile 45 Euro arasında değişiyor. Türkiye bu konuda kısmi bir mesafe almış durumda. “Türkiye Kamp ve Karavan Derneği”nin “Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı”yla hazırladıkları raporda ne yapılması gerektiği kapsamlı olarak belirtiliyor.
Sözü İzmir’e getirmek istiyoruz. Kent yönetimi bu konuya özel bir önem vermeye başladı. İl sınırları içinde muhteşem ormanlık alanlarımız var. Tabii ki gerekli tedbirler ve altyapı sağlanarak, zaten üst seviyede bilinçli bir turist profili olan “Karavancı”lara bu imkânlar sağlanmalıdır. Kozak yaylasından İzmir Kent Ormanı’na bu kenti karavan turizmi merkezi haline getirmek kentimiz için harika bir gelişme olacaktır.

 

ŞEHİR DEVLET ZAMANLARI GELİYOR

DEVLET; insanların huzur ve esenliğini temin ve mülkiyet haklarını korumak için oluşturulmuş bir organizasyon. Devletin vergi alması, kural koyması, cezalandırma yetkisine sahip oluşu, kaynağını hep bu ihtiyaçtan alır. Diğer değişle devlet; teorik planda sınırları içindeki insanlara servis verme amaçlı oluşturulmuş bir yapıdır. Fiiliyatta devletin soyut varlığı, bahse konu yetkilerin deformasyonuna yol açmış ve bürokratik yapı zamanla mutlak güç haline gelmiştir. Öyle olunca da bu güç etki alanını artırmak için hep “genişlemeci” olmuştur. Oysa, yetkiyi veren insanlara sorsanız, nispeten kontrol edebilecekleri “Şehir Devlet” modelini tercih ederler.
Eski Yunan’da bu model işlemiş, ancak sürdürülebilir olamamıştır. Sonraki süreçler “İmparatorluklar” dönemidir. Hesapta, uçsuz bucaksız ülkelerde yaşayanların “can, mal, ırz” güvenliği imparatorlardan sorulmuştur. 19. yüzyılla birlikte, sosyoekonomik gerekçelerle imparatorluklar, “ulus-devlet” ölçeğine doğru evrilmiştir. Bunun anlamı, tebaadan vatandaşa dönüşen insanların birbirleriyle mesafelerinin azalmasıdır. Peki, ulus-devlet ideal ölçü müdür? Hiç şüphesiz, devlet ne ölçüde küçültülebiliyorsa “doğrudan demokrasi” anlamında “ideale” o ölçüde yaklaşılır. Ancak ulus devletlerde de merkeziyetçi yapı kırılamamıştır. Bu sebeple ABD, İspanya, Britanya, Belçika, İtalya ve daha pek çok ülke insanları; ekonomik, etnik ve sair gerekçelerle bölünmek istemektedir.

Yazının Devamını Oku

Cumhuriyet ve demokrasi anıtı

İZMİR, Osmanlı’nın Kent’in imarı anlamında, elini pek uzatmadığı bir yerdi.

 

Tabii ki, bir payitaht olan İstanbul gibi olması beklenemezdi. Ama civar şehirler olan Manisa, Bursa, Edirne’ye göre de bu anlamda kalıcı eser katkısı çok sınırlıdır. Bu sebeple kentimize dair simge yapı “nöbeti” hep “Saat Kulesi”ne tutturulur.
Hani Kemeraltı bölgesinde birkaç ibadethane, Konak Pier, Pasaport İskelesi, Buca ve Bornova’da az sayıda Levanten köşkleri dışında tarihi kimliğimizi parlatacağımız yerler maalesef yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bahse konu binalar ne bir Süleymaniye Camii, ne de bir dev katedral boyutunda olmadığından “simge” niteliği için yeterli değillerdir. Hiç şüphesiz eski çağlardan kalan Kadifekale ve Agora akla gelebilir. Ancak kentin vitrininde yer alan, ilk gelenin anında gördüğü, etkilendiği, İzmir denilince eş anlamlı zihinlerde canlanan bir sembol anıtın eksikliği artık bariz şekilde hissediliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca da İzmir’imizde bu manada bir özel görsel eser maalesef oluşturulmamıştır. Diyeceğimiz; hiç olmazsa Cumhuriyet’in 100. yılına yetişecek şekilde, demokratik imgelerle beslenen bir İzmir sembolü bu kente çok yakışacaktır.

 

KADEHİMDEKİ ŞİİRLER

BU hafta duygu dünyamıza değerli gazeteci Adnan Sökmen’in yeni yayınlanan şiir kitabı ipotek koydu. Sevgili Sökmen sevilen ve sayılan bir meslek mensubudur. Yanısıra bir başka kalitesine de “Kadehimdeki Şiirler, Tutku İle Yaşamak” adıyla çıkardığı şiir kitabında tanık oluyoruz. “Kadehimdeki Şiirler” bir mahalle kültürü. Sınırlı ekonomik imkanların çerçevelediği bir yaşamda; hayal kırıklıkları, sevinçler, mutluluklar, sıcak dostluklar, aşklar, hüzünler... Ama her koşulda her türlü zorluğa karşı dik duruşunu koruyan insanlar anlatılıyor. Değerli şairimiz Atilla İlhan ve Ümit Yaşar Oğuzcan’dan esintiler taşıyan sürükleyici ve keyifli bir üsluba sahip. Samimi dizeleri ile buram buram yaşanmışlıklar üzerinden sosyolojik bir dünyanın betimlendiği bu şiir kitabından edinmek isteyenler ’e mailinden ulaşabilirler.
(Mail: adnan22sokmen.as@gmail.com) - What’sApp 0535 480 5035

Yazının Devamını Oku

İstinye Park İzmir

Bu ülkede AVM’ler hakkında olumlu bir şeyler söylemek cesaret ister. Anında yaftalanırsınız. Bu yerlerin şehirleri kimliksizleştirdiği, esnafa zarar verdiği söylenir. Geçen hafta İzmir’de İstinye Park AVM açıldı.


450 milyon dolarlık bir yatırımla, 270 mağaza ve 79.600 metrekarelik bir ticari alan, 5 yıldızlı bir otel ve 20.000 metrekarelik şehir parkı, üstelik 4000 kişiye istihdam olanağı sağlayarak kent envanterine dahil oldu. Tamam, o bölgenin trafiğine yönelik bir takım olumsuzluklar yaşanacaktır. Maalesef meslek odalarının başvurusu üzerine yargı kararı ile orada bir katlı kavşak düzenlemesi yasaklanmış durumda.
Neyse, esas konu bu değil.
İzmir’imizi değerlendirenler hep şehir içi cazibesinin eksik olduğunu belirtirler. Yabancıların bile, gemilerle geldiklerinde, doğrudan Efes-Bergama yapıp geri döndüklerinden söz edilmiştir. Tabii ki bu eksikliğin bilincinde olarak temiz bir körfez, marinalar, otantik Kemeraltı ve benzer çabalar devam etmektedir. Ama muhteşem bir AVM de hiç şüphesiz bu kente katılan bir değerdir. Bulunduğu yeri eleştirebilirsiniz, ancak 450 milyon dolarlık bir yatırımın yatırımcısı muhtemelen bu sayede ikna olmuştur.
Bu arada şehir merkezine geçmişte bu tutarda özel sektör yatırımını başka kimler yapmıştır, hatırlamıyoruz.
Umarız bugünün ekonomik ve pandemi koşullarında bu işin fizibilitesi tutar.
Neyse, o bizim işimiz değil. Konumuza dönersek;

Yazının Devamını Oku

Yeşil mutabakat gecikmemeli

ÖNCE insanız...

Bilahare, insan olma vasfımızı zenginleştiren Türk, Kürt, Alevi, Sünni ve ilave tüm sosyal kimliklerimizle yaşlı gezegenimize yerleşik, sınırlı ömrünü yaşayan, düşünme yetisi ile donatılmış ayrıcalıklı özel “varlıklarız”.
Aynı zamanda, her canlı gibi “doğan, üreyen, ölen” ve neslinin bayrağını ileriye doğru taşımaktan başka kozmik görevi olmayan bir “sıradanız”.
Yerküremizin tüm canlılarının uyduğu doğal dengeyi örnek almama konusunda ısrarını sürdüren ve bahse konu sıradanlığın bir türlü idrakine eremeyen, hadsiz, huzursuz, meraklı “yaratıklarız”.
Öyle olduğumuz içindir ki, kirleten, yok eden, ihtiyacını aşan, doğal dengeye saldıran, çok muhtemel bir “genetik karambol” kimliğiyle belasını arayan, bulması vakit almayacak “lüzumsuzlarız”.
Tablo bu kadar açık olmasına rağmen neden insanoğlu “dünyaya” hoyrat davranmaya devam ediyor?
Sınırlı sayıda ülke durumun vahametinin farkında olsa da, ülkelerin tamamına yakını büyük bir “aymazlık” içinde gemiyi batırmak için elinden geleni yapıyor.
İşin enteresanı, toplumlar zenginleşirken bireylerin insanlığa dair sorumluluklarının evrilmesi bir “duyarlılık” şeklinde gelişmiyor, aksine bir “bencillik” anlayışıyla doğaya saygısızlık katmerleşiyor.

Yazının Devamını Oku

Seçim yaklaşırken

BU ülkede geleneksel olarak seçim öncesi iktidarlar tarafından “seçim kanunları” değiştirilir.

2023 yılında hem cumhurbaşkanlığı, hem de parlamento seçimleri var.
Mevzuat gereği seçimlerle ilgili kanun değişiklikleri bir yıl geçtikten sonra uygulanıyor.
AK Parti iktidarı bu yolu tercih ederse 2022’nin ilk altı ayı içinde bir aksiyon alması gerekecektir.
Bilindiği üzere seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye indirileceği deklare edildi.
Bu oran anketlere göre MHP ve HDP’nin elini rahatlatıyor.
Ama Saadet, DEVA, Gelecek partileri için yeterli gözükmüyor.
Bahse konu partiler için “ittifak” çatısı altında seçime girmek, şartlar değişmediği takdirde Meclis’e girebilmenin tek çözümü gibi duruyor.

Yazının Devamını Oku

Riskli strateji

İKİ turlu seçimlerde yarıdan bir fazla oy alabilecek adaylar kapıştırılır. Taraflardan biri “en iyi oyuncusu”, diğeri “emanetçisi” ile “ring”e çıkarsa, bu diğerinin işi haliyle zor demektir.


“Cumhurbaşkanlığı makamı” gibi sadece ağır sıkletlerin boy gösterebileceği bir müsabakadan söz ediyoruz.
“Millet İttifakı”, seçilmesi halinde adayından bir an önce parlamenter sisteme dönüş için gerekenleri yapmasını bekliyor. Bu maksatla “görevlendirilmiş köprü aday”dan rakibiyle mücadele etmesi isteniyor.
Bilinen avantajları ile Sayın Erdoğan’ın bu şartlarda ilk turda bile seçilmesi sürpriz olmaz.
Muhalefetin stratejisi, niyet halis olsa da, çok katmanlı ve karmaşık duruyor. “Seçim zaferi” maksimum kapasitelerin ortaya sürülmesini gerektirir. “Cumhur İttifakı” bu konuda tecrübelidir. Bu seçimin onlar için “telafisi” yoktur, tüm güçleriyle galibiyete yüklenecekleridir. Buna mukabil muhalefet “düşük enerjili endirekt” söylemine mahkûm kalacaktır.
Siyaset pratiğinde bu tür retoriğinin pek işlediği görülmemiştir. Normalde her partinin ilk turda ayrı seçime girmesi, ikinci tura kalınırsa mutabık kalınan liderin desteklenmesi beklenir. Halkın öncelikli beklentisi “kuvvetler ayrılığı, parlamenter demokrasi ve benzeri talepler” değil, doğrudan yaşamına etki eden “ekonomik siyasi sosyal” sorunlarının nasıl giderileceğidir. Diğer bir yönüyle de siyaset “güce talip olmak”, “inanç haresi yaratabilmek”tir.
Gerekçesi ne olursa olsun bu imkâna mesafelenme izah güçlüğü içerir, zafiyet olarak algılanır.

Yazının Devamını Oku

Artık netleşme zamanı

CHP Devleti kuranların partisidir.

Bu yapı “ulus-devlet” esasına göre kurulmuştur. İki temel ilkesi vardır. Birincisi “Türklük” kimliği üzerinden bir konsolidasyon sağlamak, ikincisi “laiklik” ilkesini esas almak. Birinci ilke “gayrimüslimleri” tasfiye etmek, “Kürtleri” ise sindirmek sistematiği üzerinden işlemiştir. İkinci ilke, gerçek bir laiklikten ziyade Diyanet denetimli bir din yönetimi şeklinde tecelli etmiştir. Bu politikalar ne Kürtleri ne de muhafazakârları mutlu etmiştir. Muhafazakârlar bir biçimde iktidar fırsatı yakalamış ve kurucu irade ile hesaplaşmışlardır. Gelinen noktada, CHP muhafazakârların gücünü kabul etmiş, büyük ölçüde ortak bir zeminde yaşayabileceklerine rızaları oluşmuştur. Şimdi aynı gerçekçi tutum Kürtlerle olan kimlik ilişkilerinde de beklenmektedir.
CHP’nin, HDP’yi meşru temsilci olarak işaret etmesi bu niyetin göstergesidir. Ancak gerek CHP içindeki ortodoks unsurlar, gerekse milliyetçi partiler Kürtler konusunda katı tutumlarını sürdürür gözükmektedir. İYİ Parti milliyetçi bir kökten geliyorsa da “merkez sağ” oylarına talip olduğundan, bahse konu meselelerde, tıpkı CHP gibi, nispi bir esnek tutum alabilir.
Neticede CHP, iki temel Cumhuriyet paradigması konusunda “kelepçelerini çözerek”, kendine iktidar yolunu açarken, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda özlenen başlangıç ivmesine sahip olabilir.
Bu anlamıyla, muhtemel koalisyon ortağı ile (İYİ Parti) bu konunun, cesur ve gerçekçi bir şekilde konuşulması ve kamuoyuna deklare edilmesi gerekir. Aksi taktirde “HDP’yi meşru temsilci kabul etmek”, cümlesi havada kalır.
Kürtlerin taleplerine gelince; HDP 10 madde halinde bunları açıklamıştır. Kritik konu, “anadilde eğitim” ve “güçlendirilmiş yerel yönetimler”dir. “Anadilde eğitim” demokrat zihinler için bir “kâbus” maddesi değildir. Hatta neden karşı çıkıldığının anlaşılması zordur. Diğer konu ile ilgili, zaten Türk Devleti; 1988’de imza koyup, bazı çekingelerle 1992’de onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile gereken mesafeyi almıştır. Hiç olmadığı kadar demokratikleşmek için şartlar olgunlaşmaya başlamıştır

----

SEÇİM ÇÖZÜMÜ TETİKLER

ABDULLAH Öcalan ve doğal olarak PKK, Kürt meselelerinde muhatap alınabilir mi? Sayın Kılçdaroğlu bu hususlarla ilgili, vurguladığımız gibi meclisi ve meşru temsilci HDP’yi işaret ediyor. Türkiye’nin en hassas konularının başında gelen bir kronik problem Kürt meselesi. Devlet 1984 yılından itibaren bölgede yoğun bir silahlı mücadele veriyor. Bu uğurda on binlerce insanımız hayatını kaybetti, sakat kaldı, aileleri perişan oldu. Ama bir yandan da gayri resmi olarak bahse konu yapılarla ilişkiler sürdürüldü. 2015 yılında kapsamlı bir çözüm inisiyatifi geliştirildi. Bu dönemde Oslo Görüşmeleri, Nevruz mesajları, türküler, şarkılar, adeta bir beyaz sahifenin açılacağı bir barış ortamı oluşturulmuştu.

Yazının Devamını Oku

Tahammül sevgi ve saygıya dönüşmeli

BU ülkede farklı dünya görüşlerine sahip insanlar daha da katılaşmış bir halde “ötekilerini” nazara almadan yaşıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar bu umursamazlık bu denli değildi. Bu denli kopukluk yoktu. Şimdilerde her iki taraf da kendi güçlerinin farkına vardı. Zira, hiçbir kesimin diğerini sindirerek bir gücü olmadığı giderek anlaşılmıştır. Farklı zaman dilimlerinde de olsa laik ve muhafazakâr kitleler artık ihtiyaçları olan özgüveni kazanmış durumundalar. Bu hal, şayet birlikte yaşanacaksa, bir ön koşuldur ve iyi bir şeydir.


Ama birlikte bir arada yaşama iradesini “mecburiyet” üzerinden tanımlamak rehabilite edilmeye muhtaç bir “eksikliktir.” Hani “tasada, kıvançta” diye başlayan “ülkü birliğini” geçiniz, ülke tasavvurunda “asgari müşterek” temin edilmeden geleceğe umutla bakmak sürdürülebilir değildir. Bahse konu eksikliğin üçüncü bir tarafını da tabii ki unutmamalıyız. Bu ülkenin kadim vatandaşı olan on milyonlarca “Kürt” kendi kimliklerine dair evrensel demokrasinin tarif ettiği şekliyle makul haklara sahip olmak istiyorlar. Bu son sorun an itibari ile “buzdolabında”dır. Neyse, Süleyman Demirel’in meşhur tespitindeki gibi “olacaklar için olamayacakları yaşamak gerekiyor.”
Bu ülke Osmanlı’dan itibaren çok şeyi yaşadı. Sevr, Lozan, 12 Eylül öncesi dönemler, 15 Temmuz’lardan geçti, bugünlere ulaştı. Gelinen noktada “olması gereken” hususunda ne ölçüde “akıllandık”, maalesef çok iyimser olamıyoruz. Herkesin kendi köşesine çekildiği, gettolaşmış bir Türkiye asla huzur vaat edemez. Bir-iki yıl içinde seçimler yapılacak. Her kim iktidar olacaksa, en önde gelen misyonu, siyasi bedel ödemeyi göze alarak toplumumuzu asgari müştereklerinde bütünleştirmek olmalı.
İnsanlarımızın birbirini hissetmesini sağlayan, ortak hedeflerde heyecanlandıran yeni bir Türkiye silkelenmesine ihtiyacımız var. An itibari ile taraflar “her koyun kendi bacağından asılır” yaklaşımı içinde, kendi torunlarının geleceğine kurşun sıkıyor, istikrarsız, tatsız, tuzsuz bir tuhaf ülke oluşumuna “bencil zehrini” boşaltıyor.

----

Süslü kadınlar etkinliği

BİLİNDİĞİ üzere birkaç yıldır bir etkinlik ile laik kesimin kadınları, bakımlı halleri ve bisikletleri ile “özgür ruh”larını kamuoyu ile paylaşıyorlar. İyi yapıyorlar. Ama bu etkinliğin sosyolojik geri planı çok kişinin gözünden kaçmıyor. “Bu ülkede biz de varız” derken, karşı tarafla ilişkilerini “tahammül” esası üzerinden tarifleyen bir dik duruş çabası kolaylıkla tespit edilebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Demokrasi iyileştirir

GEÇTİĞİMİZ hafta ESİAD’ın bir etkinliğinde konuşma yapma fırsatımız oldu. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu konuk konumundaydı. Konuşmanın ana teması; duyarlı, dürüst, evrensel demokratik değerleri benimsemiş bir seçmen topluluğunun nasıl bir siyaset ve siyasetçi özlediğine dairdi.Konuşmayı sonradan değerlendirenler bu ülkede ne böylesi bir yoğun seçmen profili ne de “olması gerekeni” benimseyecek siyasetçinin bulunmasının pek mümkün olamayacağını, ifade ettiler.

 

İşte bu noktada ülkemize dair bakış açılarında iki farklı temel yaklaşım ortaya çıkıyor.
Birinci anlayışta bu ülke insanına yönelik “kötümser kanaatler” hakim. Bu görüşlerini gerekçelendirirken sosyokültürel yapımızın bilimden sanata, demokrasiden insan haklarına, batı toplumları gibi biçimlenmediğini belirtiyorlar. Münferit örneklerin bu tabloyu değiştirmeye yetmediğini, ideal söylemlerin sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkûm olduğunu, ekliyorlar. Bu bakış açısı, “teslimiyetçi” bir tutumdur. Bu ülke insanının medeni toplumların seviyesine ulaşması mümkün değilse, o zaman hep birlikte “dükkânı kapatmak” daha anlamlıdır. Diğer bir anlayış ise, insana dair umut taşır. Tabii ki toplumların silkinmesi ve her yönüyle pozitif bir iklime geçişi bir anda olabilecek bir şey değildir. Burada en kritik husus, insan denen varlığın “doğrunun” ne olduğuna dair her daim bir “fikrinin” ya da en azından “sezgisinin” olduğunu kabul ediyor olmaktır. Hele kadim Anadolu insanının, hani şartlar onu “kurnazlığa” yöneltmiş olsa da, “gelişmişliğin” hemen her konuda “düzgün” olmaktan geçtiğinin farkında olmaması düşünülemez. Bu anlamıyla, “olması gereken”e doğru bir çaba göstermelerinin artık zamanı gelmiştir. Bu çevrede yılların baskıcı yönetimleri ile küllenmiş özgüvenlerini kazanabilmeleri için “demokrasi” ırmağı ile sürekli yıkanmalarının temini gerekiyor.
Pek tabii, bahse konu durum kendiliğinden zor oluşur. Bu sebeple, toplum önderlerine, siyasetçilere önemli bir görev düşmektedir.

------

 
ÇEKİRDEK KABUKLARI

İZMİR denizi hissederek yaşamayı seven bir kent. Hele kolaycılığa kaçıp kentin tarihsel kıyı bandını doldurduktan sonra ilave ortamlar oluştu. Ancak buraları öncesinde konut mahalleriydi. Şimdi, hem insanların buluşma ortamı, hem restoranların, kafelerin yoğunlaştığı yerler, hem zaman zaman miting alanları... Ez cümle bir koltuğa kırk karpuzun sığdırılmaya çalışıldığı alanlar olmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Her taraftan sinyal gelmeye başladı

KAMUOYU, görünmez bir elin orkestrasyonunda “erken seçim” duygusunu satın alıyor. Muhalif siyasiler kıpır kıpır, bir adım ötesi “teyakkuz” durumuna geçiş için hazırlar. Temkinli bilinenler bermutat daha bir cesaretli oldular. İktidar otoritesini temsil edenler tabii ki renk vermiyor. Ama iktidar küskünleri de dahil, herkes gelişecek durumları kestirmeye ve ona göre pozisyon almaya çalışıyor.


Hele bir 2022 yılını idrak edelim, “sandık heyecanı” hepten ülkeyi saracak. Bu hallerimiz, hani kalitesini çok tartışsak da, demokrasimiz açısından çok iyi bir şey. “Halkın gözüne girmenin” en temel kriter olduğunu hissettiriyor. Bu ülke bir biçimde seçim sandığını korumayı hep bildi. Hani, manipülasyonlar yapılıyor, rekabet koşulları eşit olmuyor, bazen oyun başladıktan sonra kurallar değiştiriliyor, oy güvenliği konusunda sesler yükseliyor... Ama neticede kabul edilebilir bir seçim, öyle ya da böyle yapılabiliyor.
Bu seçimler öncekilerden daha farklı olacak. 20 yıllık bir iktidar, hele “Başkanlık” sistemi geldikten sonra bir kere daha kazanmayı hedefleyecek. Buna mukabil, muhalefet değişim zamanının geldiği kanaatiyle seçime yüksek motivasyonla asılacak. Çok partili dönemde aynı siyasi partinin hiç bu kadar kesintisiz iktidar süreci olmamıştı. Bu yönü itibariyle demokrasimiz özel bir sınava hazırlanıyor. Sınav derken, şayet iktidar değişirse sancısız bir devir teslimi kastediyoruz. Bu konuda bir sıkıntı olabileceğini düşünmek bile son derece yanlıştır. Demokrasinin en önemli unsuru “değişim” dinamiğini canlı tutabilmesindedir.
AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi Türkiye açısından yepyeni bir sürecin başlamasıydı.
Muhafazakarlar cumhuriyet dönemi boyunca tek başlarına ilk defa iktidar fırsatını elde etmişlerdi.
Bu sebeple zor ve çalkantılı zamanlar yaşanacağı bekleniyordu. Aradan geçen 19 yıl boyunca Cumhuriyet’in ortodoks değerlerinden askeri vesayete hakikaten “köprülerin altından çok sular aktı.”
Hani bir ekstremden diğerine savrulduğumuzu söyleyenlerimiz çoktur. Belki de “toplumsal mutabakata” varabilmek, diğer değişle “denizlerin durulması”nı temin için “dalgalanması” mukadderdi.

Yazının Devamını Oku

Köprüden önceki son çıkış ‘demokrasi’

BİZ meraklı bir millet değiliz. Bize anlatılanları “doğru” kabul ediyoruz. Böylesi bir tutum “rahatlatıcı” geliyor. Büyüklerimiz yaklaşık 100 yıl önce Osmanlı çöküntüsünden yepyeni bir ülke oluşturmuşlar. İngiltere’de Cromwell iktidara gelince “Tarih benimle başlar” demiş ve ülkedeki kütüphaneleri yaktırmıştı. Cumhuriyet projesi de sıfırdan bir devlet ve millet yaratma iddiasıdır.


Mustafa Kemal Atatürk gibi dâhi bir kişilik, devrin koşulları ile örtüşünce, her boyutuyla farklı bir yapı hayata geçirilmiştir. Neticede adına ‘Cumhuriyet değerleri’ dediğimiz bir kültürel programlama ile geçmişine mesafeli, hamaset yüklü bir milliyetçi insan modeli inşa edilmiştir.
2023 yılında Cumhuriyet’in 100. yılını idrak edeceğiz. Hani, ortada ne ölçüde bir başarı öyküsü var, bunu bile dürüstçe tartışabilecek bir özgür ruha ve tabii ki denklemde hiç olmamış demokrasiye sahip değiliz. İnsanlarımız bu ülkede yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde milyonlarca Hıristiyan’ın yaşamış olmasının ne anlama geldiğini, neden şimdi yaşamadıklarını ya da Boşnakça ve Çerkezce’nin neden unutulduğunu tartışmıyorlar, konuşmuyorlar, hatta umursamıyorlar. Neden tüm yer isimlerinin değiştirildiğini, Kürtler’in, Aleviler’in ve 36 etnik kültürün sindirilmeye çalışıldığını, niçin bilimde, sanatta, sporda, üniversite klasmanlarında dünya ölçeğinde en gerilerde anıldığımızı bir türlü sorgulamıyorlar.
İzmir’e gelince; hep övünüyoruz, 8500 yıllık bir tarihe sahibiz diye. Geçmişin kozmopolit yapısını sanki kalmış gibi satmaya çalışıyoruz. Oysa, o dediğimiz zenginlik iki unsura bağlıydı. Önce, çok dinli, çok dilli insan dokusuna; sonrasında bin bir birikimle oluşturulmuş tarihi binalarına, siluetine, korunmuş doğasına. Şimdi, 100. yıla giderken hangisi kalmıştır? Hangi İzmirliliğimiz suyun öteki yakasına savrulmuş insanları hatırlıyor, kaçımız giderek azalan Yahudi vatandaşlarımıza hüzünleniyor, biraz palazlanmış olanlarımız neden kapağı ‘Batı’ya atmak istiyor? Bu haller maalesef tüm ülke için geçerli. Bugün Tunceli yerine Dersim diyenlerin cesaretli sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Denizleri kirletmeyi, nehirleri zehirlemeyi, dağı taşı betona çevirmeyi, haksız kazanca ‘beceremediği gerekçesiyle’ karşı çıkmayı ‘vatan sevgisi’ ile bağdaştırıyoruz. Bu böyle gitmez. Kurulduğunu söylediğimiz 15 devlet neden yıkıldı? Osmanlı niçin adeta infilak ederek tuzla buz oldu?
Türkiye iyiye gitmiyor.
Düzelmesine dair bir topyekun niyetlenme çabası ufukta görülmüyor. Zannedilmesin ki yarılmalar sadece laik, muhafazakâr, Kürt ekseninde. İnsani değerlerin yara aldığı, gönlü kırık, ürkek, temkinli ve bir o kadar tehlikeli ve kurnaz kitleler artık hakim karakterimiz. Hani bir mucize olur, bu topraklara evrensel demokrasinin ve hukukun ışığı düşer, o zaman tıpkı yanmış ormanlarımız gibi kadim Anadolu değerleri, kaldığı kadarıyla, yeniden yeşermeye başlar. Yoksa, hakikaten işimiz zor, çok zor.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI