Sıtkı Şükürer

Seçim yaklaşırken

17 Ekim 2021
BU ülkede geleneksel olarak seçim öncesi iktidarlar tarafından “seçim kanunları” değiştirilir.

2023 yılında hem cumhurbaşkanlığı, hem de parlamento seçimleri var.
Mevzuat gereği seçimlerle ilgili kanun değişiklikleri bir yıl geçtikten sonra uygulanıyor.
AK Parti iktidarı bu yolu tercih ederse 2022’nin ilk altı ayı içinde bir aksiyon alması gerekecektir.
Bilindiği üzere seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye indirileceği deklare edildi.
Bu oran anketlere göre MHP ve HDP’nin elini rahatlatıyor.
Ama Saadet, DEVA, Gelecek partileri için yeterli gözükmüyor.
Bahse konu partiler için “ittifak” çatısı altında seçime girmek, şartlar değişmediği takdirde Meclis’e girebilmenin tek çözümü gibi duruyor.

Yazının Devamını Oku

Riskli strateji

10 Ekim 2021
İKİ turlu seçimlerde yarıdan bir fazla oy alabilecek adaylar kapıştırılır. Taraflardan biri “en iyi oyuncusu”, diğeri “emanetçisi” ile “ring”e çıkarsa, bu diğerinin işi haliyle zor demektir.


“Cumhurbaşkanlığı makamı” gibi sadece ağır sıkletlerin boy gösterebileceği bir müsabakadan söz ediyoruz.
“Millet İttifakı”, seçilmesi halinde adayından bir an önce parlamenter sisteme dönüş için gerekenleri yapmasını bekliyor. Bu maksatla “görevlendirilmiş köprü aday”dan rakibiyle mücadele etmesi isteniyor.
Bilinen avantajları ile Sayın Erdoğan’ın bu şartlarda ilk turda bile seçilmesi sürpriz olmaz.
Muhalefetin stratejisi, niyet halis olsa da, çok katmanlı ve karmaşık duruyor. “Seçim zaferi” maksimum kapasitelerin ortaya sürülmesini gerektirir. “Cumhur İttifakı” bu konuda tecrübelidir. Bu seçimin onlar için “telafisi” yoktur, tüm güçleriyle galibiyete yüklenecekleridir. Buna mukabil muhalefet “düşük enerjili endirekt” söylemine mahkûm kalacaktır.
Siyaset pratiğinde bu tür retoriğinin pek işlediği görülmemiştir. Normalde her partinin ilk turda ayrı seçime girmesi, ikinci tura kalınırsa mutabık kalınan liderin desteklenmesi beklenir. Halkın öncelikli beklentisi “kuvvetler ayrılığı, parlamenter demokrasi ve benzeri talepler” değil, doğrudan yaşamına etki eden “ekonomik siyasi sosyal” sorunlarının nasıl giderileceğidir. Diğer bir yönüyle de siyaset “güce talip olmak”, “inanç haresi yaratabilmek”tir.
Gerekçesi ne olursa olsun bu imkâna mesafelenme izah güçlüğü içerir, zafiyet olarak algılanır.

Yazının Devamını Oku

Artık netleşme zamanı

3 Ekim 2021
CHP Devleti kuranların partisidir.

Bu yapı “ulus-devlet” esasına göre kurulmuştur. İki temel ilkesi vardır. Birincisi “Türklük” kimliği üzerinden bir konsolidasyon sağlamak, ikincisi “laiklik” ilkesini esas almak. Birinci ilke “gayrimüslimleri” tasfiye etmek, “Kürtleri” ise sindirmek sistematiği üzerinden işlemiştir. İkinci ilke, gerçek bir laiklikten ziyade Diyanet denetimli bir din yönetimi şeklinde tecelli etmiştir. Bu politikalar ne Kürtleri ne de muhafazakârları mutlu etmiştir. Muhafazakârlar bir biçimde iktidar fırsatı yakalamış ve kurucu irade ile hesaplaşmışlardır. Gelinen noktada, CHP muhafazakârların gücünü kabul etmiş, büyük ölçüde ortak bir zeminde yaşayabileceklerine rızaları oluşmuştur. Şimdi aynı gerçekçi tutum Kürtlerle olan kimlik ilişkilerinde de beklenmektedir.
CHP’nin, HDP’yi meşru temsilci olarak işaret etmesi bu niyetin göstergesidir. Ancak gerek CHP içindeki ortodoks unsurlar, gerekse milliyetçi partiler Kürtler konusunda katı tutumlarını sürdürür gözükmektedir. İYİ Parti milliyetçi bir kökten geliyorsa da “merkez sağ” oylarına talip olduğundan, bahse konu meselelerde, tıpkı CHP gibi, nispi bir esnek tutum alabilir.
Neticede CHP, iki temel Cumhuriyet paradigması konusunda “kelepçelerini çözerek”, kendine iktidar yolunu açarken, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda özlenen başlangıç ivmesine sahip olabilir.
Bu anlamıyla, muhtemel koalisyon ortağı ile (İYİ Parti) bu konunun, cesur ve gerçekçi bir şekilde konuşulması ve kamuoyuna deklare edilmesi gerekir. Aksi taktirde “HDP’yi meşru temsilci kabul etmek”, cümlesi havada kalır.
Kürtlerin taleplerine gelince; HDP 10 madde halinde bunları açıklamıştır. Kritik konu, “anadilde eğitim” ve “güçlendirilmiş yerel yönetimler”dir. “Anadilde eğitim” demokrat zihinler için bir “kâbus” maddesi değildir. Hatta neden karşı çıkıldığının anlaşılması zordur. Diğer konu ile ilgili, zaten Türk Devleti; 1988’de imza koyup, bazı çekingelerle 1992’de onayladığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile gereken mesafeyi almıştır. Hiç olmadığı kadar demokratikleşmek için şartlar olgunlaşmaya başlamıştır

----

SEÇİM ÇÖZÜMÜ TETİKLER

ABDULLAH Öcalan ve doğal olarak PKK, Kürt meselelerinde muhatap alınabilir mi? Sayın Kılçdaroğlu bu hususlarla ilgili, vurguladığımız gibi meclisi ve meşru temsilci HDP’yi işaret ediyor. Türkiye’nin en hassas konularının başında gelen bir kronik problem Kürt meselesi. Devlet 1984 yılından itibaren bölgede yoğun bir silahlı mücadele veriyor. Bu uğurda on binlerce insanımız hayatını kaybetti, sakat kaldı, aileleri perişan oldu. Ama bir yandan da gayri resmi olarak bahse konu yapılarla ilişkiler sürdürüldü. 2015 yılında kapsamlı bir çözüm inisiyatifi geliştirildi. Bu dönemde Oslo Görüşmeleri, Nevruz mesajları, türküler, şarkılar, adeta bir beyaz sahifenin açılacağı bir barış ortamı oluşturulmuştu.

Yazının Devamını Oku

Tahammül sevgi ve saygıya dönüşmeli

26 Eylül 2021
BU ülkede farklı dünya görüşlerine sahip insanlar daha da katılaşmış bir halde “ötekilerini” nazara almadan yaşıyorlar. Birkaç yıl öncesine kadar bu umursamazlık bu denli değildi. Bu denli kopukluk yoktu. Şimdilerde her iki taraf da kendi güçlerinin farkına vardı. Zira, hiçbir kesimin diğerini sindirerek bir gücü olmadığı giderek anlaşılmıştır. Farklı zaman dilimlerinde de olsa laik ve muhafazakâr kitleler artık ihtiyaçları olan özgüveni kazanmış durumundalar. Bu hal, şayet birlikte yaşanacaksa, bir ön koşuldur ve iyi bir şeydir.


Ama birlikte bir arada yaşama iradesini “mecburiyet” üzerinden tanımlamak rehabilite edilmeye muhtaç bir “eksikliktir.” Hani “tasada, kıvançta” diye başlayan “ülkü birliğini” geçiniz, ülke tasavvurunda “asgari müşterek” temin edilmeden geleceğe umutla bakmak sürdürülebilir değildir. Bahse konu eksikliğin üçüncü bir tarafını da tabii ki unutmamalıyız. Bu ülkenin kadim vatandaşı olan on milyonlarca “Kürt” kendi kimliklerine dair evrensel demokrasinin tarif ettiği şekliyle makul haklara sahip olmak istiyorlar. Bu son sorun an itibari ile “buzdolabında”dır. Neyse, Süleyman Demirel’in meşhur tespitindeki gibi “olacaklar için olamayacakları yaşamak gerekiyor.”
Bu ülke Osmanlı’dan itibaren çok şeyi yaşadı. Sevr, Lozan, 12 Eylül öncesi dönemler, 15 Temmuz’lardan geçti, bugünlere ulaştı. Gelinen noktada “olması gereken” hususunda ne ölçüde “akıllandık”, maalesef çok iyimser olamıyoruz. Herkesin kendi köşesine çekildiği, gettolaşmış bir Türkiye asla huzur vaat edemez. Bir-iki yıl içinde seçimler yapılacak. Her kim iktidar olacaksa, en önde gelen misyonu, siyasi bedel ödemeyi göze alarak toplumumuzu asgari müştereklerinde bütünleştirmek olmalı.
İnsanlarımızın birbirini hissetmesini sağlayan, ortak hedeflerde heyecanlandıran yeni bir Türkiye silkelenmesine ihtiyacımız var. An itibari ile taraflar “her koyun kendi bacağından asılır” yaklaşımı içinde, kendi torunlarının geleceğine kurşun sıkıyor, istikrarsız, tatsız, tuzsuz bir tuhaf ülke oluşumuna “bencil zehrini” boşaltıyor.

----

Süslü kadınlar etkinliği

BİLİNDİĞİ üzere birkaç yıldır bir etkinlik ile laik kesimin kadınları, bakımlı halleri ve bisikletleri ile “özgür ruh”larını kamuoyu ile paylaşıyorlar. İyi yapıyorlar. Ama bu etkinliğin sosyolojik geri planı çok kişinin gözünden kaçmıyor. “Bu ülkede biz de varız” derken, karşı tarafla ilişkilerini “tahammül” esası üzerinden tarifleyen bir dik duruş çabası kolaylıkla tespit edilebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Demokrasi iyileştirir

19 Eylül 2021
GEÇTİĞİMİZ hafta ESİAD’ın bir etkinliğinde konuşma yapma fırsatımız oldu. CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu konuk konumundaydı. Konuşmanın ana teması; duyarlı, dürüst, evrensel demokratik değerleri benimsemiş bir seçmen topluluğunun nasıl bir siyaset ve siyasetçi özlediğine dairdi.Konuşmayı sonradan değerlendirenler bu ülkede ne böylesi bir yoğun seçmen profili ne de “olması gerekeni” benimseyecek siyasetçinin bulunmasının pek mümkün olamayacağını, ifade ettiler.

 

İşte bu noktada ülkemize dair bakış açılarında iki farklı temel yaklaşım ortaya çıkıyor.
Birinci anlayışta bu ülke insanına yönelik “kötümser kanaatler” hakim. Bu görüşlerini gerekçelendirirken sosyokültürel yapımızın bilimden sanata, demokrasiden insan haklarına, batı toplumları gibi biçimlenmediğini belirtiyorlar. Münferit örneklerin bu tabloyu değiştirmeye yetmediğini, ideal söylemlerin sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkûm olduğunu, ekliyorlar. Bu bakış açısı, “teslimiyetçi” bir tutumdur. Bu ülke insanının medeni toplumların seviyesine ulaşması mümkün değilse, o zaman hep birlikte “dükkânı kapatmak” daha anlamlıdır. Diğer bir anlayış ise, insana dair umut taşır. Tabii ki toplumların silkinmesi ve her yönüyle pozitif bir iklime geçişi bir anda olabilecek bir şey değildir. Burada en kritik husus, insan denen varlığın “doğrunun” ne olduğuna dair her daim bir “fikrinin” ya da en azından “sezgisinin” olduğunu kabul ediyor olmaktır. Hele kadim Anadolu insanının, hani şartlar onu “kurnazlığa” yöneltmiş olsa da, “gelişmişliğin” hemen her konuda “düzgün” olmaktan geçtiğinin farkında olmaması düşünülemez. Bu anlamıyla, “olması gereken”e doğru bir çaba göstermelerinin artık zamanı gelmiştir. Bu çevrede yılların baskıcı yönetimleri ile küllenmiş özgüvenlerini kazanabilmeleri için “demokrasi” ırmağı ile sürekli yıkanmalarının temini gerekiyor.
Pek tabii, bahse konu durum kendiliğinden zor oluşur. Bu sebeple, toplum önderlerine, siyasetçilere önemli bir görev düşmektedir.

------

 
ÇEKİRDEK KABUKLARI

İZMİR denizi hissederek yaşamayı seven bir kent. Hele kolaycılığa kaçıp kentin tarihsel kıyı bandını doldurduktan sonra ilave ortamlar oluştu. Ancak buraları öncesinde konut mahalleriydi. Şimdi, hem insanların buluşma ortamı, hem restoranların, kafelerin yoğunlaştığı yerler, hem zaman zaman miting alanları... Ez cümle bir koltuğa kırk karpuzun sığdırılmaya çalışıldığı alanlar olmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Her taraftan sinyal gelmeye başladı

12 Eylül 2021
KAMUOYU, görünmez bir elin orkestrasyonunda “erken seçim” duygusunu satın alıyor. Muhalif siyasiler kıpır kıpır, bir adım ötesi “teyakkuz” durumuna geçiş için hazırlar. Temkinli bilinenler bermutat daha bir cesaretli oldular. İktidar otoritesini temsil edenler tabii ki renk vermiyor. Ama iktidar küskünleri de dahil, herkes gelişecek durumları kestirmeye ve ona göre pozisyon almaya çalışıyor.


Hele bir 2022 yılını idrak edelim, “sandık heyecanı” hepten ülkeyi saracak. Bu hallerimiz, hani kalitesini çok tartışsak da, demokrasimiz açısından çok iyi bir şey. “Halkın gözüne girmenin” en temel kriter olduğunu hissettiriyor. Bu ülke bir biçimde seçim sandığını korumayı hep bildi. Hani, manipülasyonlar yapılıyor, rekabet koşulları eşit olmuyor, bazen oyun başladıktan sonra kurallar değiştiriliyor, oy güvenliği konusunda sesler yükseliyor... Ama neticede kabul edilebilir bir seçim, öyle ya da böyle yapılabiliyor.
Bu seçimler öncekilerden daha farklı olacak. 20 yıllık bir iktidar, hele “Başkanlık” sistemi geldikten sonra bir kere daha kazanmayı hedefleyecek. Buna mukabil, muhalefet değişim zamanının geldiği kanaatiyle seçime yüksek motivasyonla asılacak. Çok partili dönemde aynı siyasi partinin hiç bu kadar kesintisiz iktidar süreci olmamıştı. Bu yönü itibariyle demokrasimiz özel bir sınava hazırlanıyor. Sınav derken, şayet iktidar değişirse sancısız bir devir teslimi kastediyoruz. Bu konuda bir sıkıntı olabileceğini düşünmek bile son derece yanlıştır. Demokrasinin en önemli unsuru “değişim” dinamiğini canlı tutabilmesindedir.
AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesi Türkiye açısından yepyeni bir sürecin başlamasıydı.
Muhafazakarlar cumhuriyet dönemi boyunca tek başlarına ilk defa iktidar fırsatını elde etmişlerdi.
Bu sebeple zor ve çalkantılı zamanlar yaşanacağı bekleniyordu. Aradan geçen 19 yıl boyunca Cumhuriyet’in ortodoks değerlerinden askeri vesayete hakikaten “köprülerin altından çok sular aktı.”
Hani bir ekstremden diğerine savrulduğumuzu söyleyenlerimiz çoktur. Belki de “toplumsal mutabakata” varabilmek, diğer değişle “denizlerin durulması”nı temin için “dalgalanması” mukadderdi.

Yazının Devamını Oku

Köprüden önceki son çıkış ‘demokrasi’

5 Eylül 2021
BİZ meraklı bir millet değiliz. Bize anlatılanları “doğru” kabul ediyoruz. Böylesi bir tutum “rahatlatıcı” geliyor. Büyüklerimiz yaklaşık 100 yıl önce Osmanlı çöküntüsünden yepyeni bir ülke oluşturmuşlar. İngiltere’de Cromwell iktidara gelince “Tarih benimle başlar” demiş ve ülkedeki kütüphaneleri yaktırmıştı. Cumhuriyet projesi de sıfırdan bir devlet ve millet yaratma iddiasıdır.


Mustafa Kemal Atatürk gibi dâhi bir kişilik, devrin koşulları ile örtüşünce, her boyutuyla farklı bir yapı hayata geçirilmiştir. Neticede adına ‘Cumhuriyet değerleri’ dediğimiz bir kültürel programlama ile geçmişine mesafeli, hamaset yüklü bir milliyetçi insan modeli inşa edilmiştir.
2023 yılında Cumhuriyet’in 100. yılını idrak edeceğiz. Hani, ortada ne ölçüde bir başarı öyküsü var, bunu bile dürüstçe tartışabilecek bir özgür ruha ve tabii ki denklemde hiç olmamış demokrasiye sahip değiliz. İnsanlarımız bu ülkede yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde milyonlarca Hıristiyan’ın yaşamış olmasının ne anlama geldiğini, neden şimdi yaşamadıklarını ya da Boşnakça ve Çerkezce’nin neden unutulduğunu tartışmıyorlar, konuşmuyorlar, hatta umursamıyorlar. Neden tüm yer isimlerinin değiştirildiğini, Kürtler’in, Aleviler’in ve 36 etnik kültürün sindirilmeye çalışıldığını, niçin bilimde, sanatta, sporda, üniversite klasmanlarında dünya ölçeğinde en gerilerde anıldığımızı bir türlü sorgulamıyorlar.
İzmir’e gelince; hep övünüyoruz, 8500 yıllık bir tarihe sahibiz diye. Geçmişin kozmopolit yapısını sanki kalmış gibi satmaya çalışıyoruz. Oysa, o dediğimiz zenginlik iki unsura bağlıydı. Önce, çok dinli, çok dilli insan dokusuna; sonrasında bin bir birikimle oluşturulmuş tarihi binalarına, siluetine, korunmuş doğasına. Şimdi, 100. yıla giderken hangisi kalmıştır? Hangi İzmirliliğimiz suyun öteki yakasına savrulmuş insanları hatırlıyor, kaçımız giderek azalan Yahudi vatandaşlarımıza hüzünleniyor, biraz palazlanmış olanlarımız neden kapağı ‘Batı’ya atmak istiyor? Bu haller maalesef tüm ülke için geçerli. Bugün Tunceli yerine Dersim diyenlerin cesaretli sayıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Denizleri kirletmeyi, nehirleri zehirlemeyi, dağı taşı betona çevirmeyi, haksız kazanca ‘beceremediği gerekçesiyle’ karşı çıkmayı ‘vatan sevgisi’ ile bağdaştırıyoruz. Bu böyle gitmez. Kurulduğunu söylediğimiz 15 devlet neden yıkıldı? Osmanlı niçin adeta infilak ederek tuzla buz oldu?
Türkiye iyiye gitmiyor.
Düzelmesine dair bir topyekun niyetlenme çabası ufukta görülmüyor. Zannedilmesin ki yarılmalar sadece laik, muhafazakâr, Kürt ekseninde. İnsani değerlerin yara aldığı, gönlü kırık, ürkek, temkinli ve bir o kadar tehlikeli ve kurnaz kitleler artık hakim karakterimiz. Hani bir mucize olur, bu topraklara evrensel demokrasinin ve hukukun ışığı düşer, o zaman tıpkı yanmış ormanlarımız gibi kadim Anadolu değerleri, kaldığı kadarıyla, yeniden yeşermeye başlar. Yoksa, hakikaten işimiz zor, çok zor.

Yazının Devamını Oku

Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı

29 Ağustos 2021
28 Şubat bir askeri darbe miydi? Neticede seçimle gelmiş bir hükümet istifa ettirilmişti.

Ama 1960, 71 veya 80 darbeleri ölçüsünde ürpertici bir yapıdan söz edilemez. Bu toprakların normali, son zamanlar hariç, silahlı kuvvetlerinin vesayeti üzerinden şekillenmiştir. Devletin harcı “irtica ve bölünme” sendromları üzerinden karılmış, bu unsurlara yönelik bir “tehdit” algılandığında “balans ayarı” gecikmemiştir. 28 Şubat’çılar da, tıpkı öncekiler de olduğu gibi, hak bildikleri yolda kendi kültürlerine uyumlu bir müdahalede bulunmuşlardır. Hiç şüphesiz bahse konu “hadsizlikleri”, evrensel demokratik standartlarda kabul edilemez bir tutumdur. Bu duruma itiraz oluşturmak, “demokrasi tembeli” sivil siyasete düşerdi ama olmamıştır.
Sonraları AK Parti iktidar süreci başladı. Bu dönemde meşhur FETÖ kumpas davaları ile 28 Şubat dönemi sorgulandı. Ama kısa zamanda anlaşıldı ki düzmece bir hukuk oluşturulmuştu. Şimdi ise 24 yıl sonra yeniden bilinen mahkûmiyet infazları gündeme geldi. An itibari ile toplumun önemli bir kesiminde “şartların zorlandığı” duygusunu gözlüyoruz. Mevcut iktidarın rövanşist olmaya ihtiyacı yok. Güçlüler dahil bu ülkede herkes “cam evde” oturduğunu bilmelidir. Her yönüyle hukukun üstünlüğünün tesis edildiği bir düzen bu memleket için henüz bir projedir. Hal böyle olunca, kendi doğrularımızdan hukuk oluşturmak yerine beyaz sahifeler daha anlamlı ve güvenilirdir.

-------------

GÖZLEM 31 YAŞINDA

GEÇENLERDE Yeni Asır’ın 127. kurtuluş yıldönümüydü. 26 Ağustos’ta da Gözlem Gazetesi’nin 31. yılı kutlandı. Gözlem, bildiğiniz gibi haftada bir yayınlanan siyaset ve ekonomi gazetesidir. Her daim Cumhuriyet değerlerini savunmuş, yüzü çağdaşlığa yönelik saygın çizgisi bir İzmir değeridir.
Yıldönümü münasebetiyle İzmir’de 40 kanaat önderi Gözlem’e dair duygu ve düşüncelerini paylaşmış.
Böylesi bir sevgi ve saygıya ulaşılmasının arka planda Çetin Gürel, Öcal Uluç gibi abide basın duayenlerinin varlığı ana faktördür. Gözlem, haftalık yayın organı olması sebebiyle resmi ilanlarından pay alamıyor, yaşadığı ağır sıkıntılara rağmen okur desteği ile dik ve onurlu duruşunu sürdürüyor ve İzmirlilerin iftihar vesilesi olmaya devam ediyor. Böylesi kurumların sürekliliğini temin için her kesime görev düştüğünü ısrarla hatırlatmak istiyoruz.

Yazının Devamını Oku