İran, Amerika ve İsrail arasında giderek sertleşen gerilim, yalnızca sınırları değil, zihinleri de yakıyor.
İran’ın sergilediği direnç, küresel ölçekte şaşkınlıkla izleniyor.
Artık pek çok ülke, bu savaşın kazananından çok, kaybedeninin kim olacağını sorguluyor.
Çünkü her geçen gün biraz daha anlaşılıyor ki, bu ateşin kazananı olmayacak.
Avrupa’da yükselen sesler bu gerçeğin en açık göstergesi.
İspanya’dan başlayan itiraz, sokaklara taşan bir vicdan hareketine dönüşüyor.
Meydanları dolduran kalabalıklar, yalnızca bir savaşa değil, savaşın meşruiyetine itiraz ediyor.
Aynı dalga Atlantik’in öte yakasında da yankılanıyor.
Amerika Birleşik Devletleri bu savaşa girmeden önce uzun bir hazırlık süreci geçirdi.
O günlerde yapılan açıklamalar daha çok yumuşatıcı, tansiyonu düşürücü nitelikteydi.
Fakat hemen herkes bu sözlerin gerçek bir barış arayışından çok zaman kazanmaya yönelik olduğunu hissediyordu.
İsrail ise uzun zamandır bu çatışmanın başlaması gerektiğini savunan bir çizgideydi.
Hatta pek çok gözlemciye göre Washington’u bu yönde motive eden taraflardan biri de İsrail yönetimiydi.
Bu yaklaşımın en önemli gerekçesi İran’ın nükleer güç olma ihtimaliydi.
Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra oluşan ve uzun yıllar Amerika Birleşik Devletleri’nin belirleyici olduğu tek kutuplu düzen yavaş yavaş yerini yeni bir güç dengesine bırakıyor.
Bugün küresel siyasette iki büyük güç açık biçimde öne çıkıyor: Amerika Birleşik Devletleri ve Çin.
Ancak bu tablo yalnızca iki aktörle sınırlı değil.
Rusya; geniş toprakları, enerji kaynakları ve askeri gücüyle hâlâ küresel dengelerin önemli oyuncularından biri.
Avrupa Birliği ise her ne kadar eski gücünden bir miktar kaybetmiş görünse de tarihsel birikimi, ekonomik kapasitesi ve bazı ülkelerinin sahip olduğu nükleer güç sayesinde dünya siyasetinde etkisini tamamen yitirmiş değil.
Bir başka yükselen güç ise Hindistan.
1.4 milyarlık nüfusu, büyüyen ekonomisi ve gelişen teknolojik kapasitesiyle Hindistan’ın önümüzdeki 15-20 yıl içinde küresel dengelerde çok daha belirleyici bir aktör haline gelmesi sürpriz olmayacaktır.
Uzun vadede Afrika kıtası da bu denklemin önemli bir parçası olacak.
Öner Akgerman vefat etmişti.
Hayatıma dokunan insanların en başında gelen, çok sevgili büyüğüm Öner ağabeyin bu dünyayı terk etmesi aslında sadece bir kayıp değil; bir devrin kapanışı gibi.
Öner Bey sükûnete kavuşurken, geride kalan bizler onun yokluğuyla eksileceğiz.
Çünkü Öner Akgerman’ı farklı kılan şey yalnızca iş hayatındaki başarıları değil, her şeyden önce insanlığıydı.
O, iyi kalpli olmak için özel bir çaba sarf etmesi gerekmeyen nadir insanlardandı.
İyilik onun karakterinde, fıtratında vardı.
Bu yüzden hayatı boyunca kucaklayıcı, paylaşımcı, cömert, hatırnaz, kin tutmayan ve husumet biriktirmeyen bir insan olarak yaşadı.
Bu savaşa giderek başka ülkelerin de müdahil olduğu, özellikle Arap Yarımadası’ndaki küçük ülkelerin Amerika’nın yanında saf tuttuğu, İngiltere’nin de sürece dahil olmaya başladığı küresel çapta yayılma eğilimi gösteren bir dönem başladı.
Bütün bu ateş çemberinin tam ortasında ise Türkiye yer alıyor.
Son 30 yıla geriye dönüp baktığımızda, Türkiye’nin ciddi bir sıcak savaşın parçası olmamış olması ve kendi topraklarında doğrudan bir savaş tehlikesi yaşamamış olması, Türk dış politikasının önemli bir başarısı olarak değerlendirilebilir.
Nitekim, tek parti dönemi eleştirilirken dahi, İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı sürecinde izlediği denge politikasıyla Türkiye’yi savaşa sokmaması geniş kesimler tarafından diplomatik bir zafer olarak kabul edilir.
Benzer şekilde, yaklaşık 22-23 yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı dönemine bakıldığında da Türkiye’nin çevresindeki pek çok ülke sıcak savaş yaşarken doğrudan bir savaşa sürüklenmemiş olması dikkat çekicidir.
Libya’da savaş yaşandı ve Kaddafi devrildi.
Mısır’da Müslüman Kardeşler ile mevcut yönetim arasında sert kırılmalar oldu.
Irak’ta Saddam Hüseyin devrildi.
Kameralar önce tarihe döner.
Mesela İstanbul anlatılıyorsa kadraj mutlaka Galata Kulesi’ne çıkar.
Ardından tarihi yarımada, surlar, Boğaz’ın o büyüleyici manzarası gelir.
Beton yığınları, çarpık kentleşme, ruhsuz apartmanlar ise hiçbir zaman açılış sahnesi olmaz.
Çünkü biz geçmişimizi göstermekten gurur duyarız.
Bugünümüzle yüzleşmekten ise kaçınırız.
İzmir anlatıldığında da değişmez bu sahne.
Önce Efes Antik Kenti çıkar karşımıza.
Belediyeler imar mevzuatına göre otopark bedeli aldığı parsellerde bu ihtiyacı yerine getirmiyorlar.
Neticede bu bedellerin karşılığında yeterli otopark üretilmediği için yollar fiilen araçların işgaline uğruyor.
Yayalara ve trafiğe ait alanlar park edilmiş binek araçlara teslim ediliyor.
Ortada açık bir plansızlık ve çaresizlik hali var.
Araç satışını engellemek mümkün olmadığına göre, insanların araçlarını park edebileceği gerçekçi çözümler üretmek zorundayız.
Parça parça ve günü kurtaran uygulamalar yerine kent geneline yayılan bütüncül bir planlama şart.
Dünyada bunun örnekleri var.
Başka bir iktidar deneyimi yaşamamış kuşaklarda demokrasinin değişim üretme kapasitesine dair ciddi bir inanç kaybı oluşur.
Bu algı yerleştikçe siyasal rekabet zayıflar ve değişim fikri soyut bir temenniden öteye geçemez.
Bu tablonun en büyük zararını ise çoğu zaman muhalefet görür.
Muhalefetin iktidar alternatifi olma iddiası zedelendiğinde kendi tabanını dahi bir arada tutması zorlaşır.
Yeni seçmen kazanmak bir yana mevcut kazanımların korunması dahi ciddi bir sorun haline gelir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin son dönemde yerel yönetimlerde elde ettiği başarıları sürdürememesi ve bazı belediye başkanlarının parti değiştirmesi bu bağlamda okunmalıdır.
Parti değiştirme olgusunu açıklamak için elbette pek çok gerekçe sıralanabilir.
Ancak muhalefet cephesi çoğu zaman özeleştiri yapmak yerine tüm sorumluluğu iktidarın orantısız gücüne bağlamayı tercih etmektedir.