Milli gelir sınırlıydı, ithalat yasakları ve ithal ikameci politikalar tüketimi belirliyordu.
Varlıklı olarak görülenler bile -küçük bir azınlık dışında- orta halliden çok farklı bir konfora sahip değildi.
O dönemlerde mahalle yaşantısı toplumun omurgasını oluşturuyordu.
Anadol ya da Murat 124 sahibi olmak büyük bir ayrıcalıktı.
Eski sakız evlerin yerine dört katlı bir apartman dikip kira almak ise adeta zenginlik göstergesiydi.
Bütün bu sade yaşamın kendine göre bir büyüsü ve henüz bozulmamış ahlak yapısı vardı.
Paranın kirletmediği ilişkiler dayanışma üzerine kuruluydu.
Devlete güven tamdı; hâkim, savcı, yargıtay üyesi denince akla dürüstlük gelirdi.
Her yeni yaş hayatın mucizelerine karşı duyarlılığımızı biraz daha artırırken, geride bıraktığımız yılların değeri de giderek daha görünür hale geliyor.
İnsanın ilerleyen yaşlarda sosyal hayattan kopmaması, mümkünse iş yaşamıyla bağını hiç değilse bir ucundan dahi olsa sürdürmesi büyük önem taşıyor.
Çünkü bunu büyük bir zarafetle gerçekleştiren insanlar var ve onlar çevremize ışık saçıyor.
Bugün biliyoruz ki fiziksel bir engel olmadığı sürece insan zihni yalnızca 70’lerde değil, 80’lerde, hatta 90’larda bile berraklığını koruyabiliyor.
Yılların biriktirdiği muhakeme gücü tecrübeyle harmanlanınca ortaya paha biçilemez yaklaşımlar, fikirler ve örnek alınası duruşlar çıkıyor.
Burada yalnızca fikir üretmekten söz etmiyorum, hayata aktif katılımdan söz ediyorum.
İzmir’in sevilen iş insanlarından Moris Bencuya bu konuda akla gelen ilk isimlerden biriydi.
80’li yaşlarının sonuna kadar girdiği her ortamın sosyal duyarlılığı en yüksek, en muzip ve en enerjik kişisi olmayı sürdürdü.
Ernst Fraenkel tarafından 1941’de ortaya konulan bu kavramın geniş kamuoyunda duyulması, Abdullah Öcalan’ın, “Benim muhatabım norm devlettir” sözünün ardından hız kazandı.
Ancak bu yalnızca kavramsal bir tartışma değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir devlet modeliyle yol alacağına dair kritik bir sorgulama.
Norm devlet, hukuk düzeninin eksiksiz uygulandığı, demokratik kurumların tarafsız çalıştığı, yurttaşların eşit haklara sahip olduğu bir yapıyı temsil ediyor.
Buna karşılık ‘norm dışı devlet’, diğer değişle ‘tedbir devleti’ güvenlik kaygılarıyla hareket eden, bürokratik reflekslerin siyasetin alanını daralttığı bir anlayışı işaret ediyor.
Tam da bu iki eksen arasında bir yerde duruyor Türkiye.
Bir yandan demokratikleşme ve barış yönünde adımlar tartışılıyor diğer yandan güvenlikçi yaklaşımın hâlâ belirgin olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bilindiği üzere devlet ve Cumhur İttifakı, Devlet Bahçeli’nin işaretiyle Kürt meselesini köklü bir biçimde çözmek amacıyla yeni bir süreç başlattı.
TBMM’de ‘Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ kuruldu.
Kızılelma, soyut bir mutluluğun, ulaşılmaz bir hayalin, büyülü bir hedefin adıdır.
Türk mitolojisinde, özellikle Oğuz Türkleri için, üzerinde düşündükçe uzaklaşan; fakat uzaklaştıkça değeri artan ülküleri simgeler.
Bir yönüyle Türklerin fetih ve hâkimiyet anlayışını, diğer yönüyle de sonsuz bir arayışın ve erişilmez bir idealin sembolünü temsil eder.
Galiba her 10 Kasım sabahı saat 09.05’te Türkiye’nin dört bir yanında sirenler çalarken hayatın durması da böylesi bir sembolizmin tezahürü.
O an, kudretli, moralli, çalışkan, imrenilen bir ülke özlemimizin; Atatürk’ün şahsında sessiz, içten bir haykırışa dönüşmesidir.
Memlekete dair her olumlu beklenti köklerini ondan almak ister.
Her yeni umut, Atatürk’ün fikirlerinden ilhamla yeniden filizlenir.
Bir düşünün:
Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte Türkiye, modernleşmeyi hedefleyen bir ulus-devlet inşa sürecine girmiştir. Bu süreçte Kemalist ideoloji, “Türklük” kimliğini merkeze alan bir vatandaşlık anlayışını kurumsallaştırmıştır. Dönemin uluslararası konjonktürü ve “zamanın ruhu”, bu yaklaşımı desteklemiş; dolayısıyla farklı etnik ve kültürel kimlikler, ulusal birlik adına arka plana itilmiştir.
Ancak Türkiye’nin demografik yapısının önemli bir bölümünü oluşturan Kürt nüfus, bu tekil kimlik inşası sürecinde kendini dışlanmış hissetmiştir. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden itibaren uygulanan politikalar, Kürt kimliğini asimile etmeye yönelik adımlar içermiştir. 1960’lardan sonra batıya göç politikalarıyla “karıştırma” stratejileri uygulanmış, bu süreç kısmen başarılı olsa da Kürt kimliği Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da varlığını korumuştur.
1960 sonrası dönemde devletin Kürt meselesine yaklaşımı, daha çok güvenlik odaklı olmuştur. Askeri darbeler, bu yaklaşımı sertleştirmiş; toplumsal taleplerin demokratik kanallardan dile getirilmesini zorlaştırmıştır. Bu ortam, 1984 yılında silahlı bir kalkışmanın fitilini ateşlemiştir. Yaklaşık 50.000 insanın yaşamını yitirdiği bu süreç, Türkiye’ye ekonomik ve sosyal açıdan büyük bir bedel ödetmiştir.
1980’lerin sonlarından itibaren hem siyasal elitler hem de sivil toplumun bazı kesimleri, bu sorunun yalnızca güvenlik politikalarıyla çözülemeyeceğini fark etmiştir. Böylece 1990’lı yıllardan itibaren “Kürt realitesinin tanınması” yönünde ilk tartışmalar başlamış; 2000’li yıllarda demokratik açılım ve çözüm süreci kavramlarıyla yeni bir siyasal zemin oluşmuştur.
Bugün, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına yaklaşırken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kürt temsilcilerle diyalog arayışına girilmesi, bu tarihsel dönüşümün bir göstergesidir. Bu girişim, yalnızca bir “kardeşlik hukuku” tesis etmeyi değil, “eşit yurttaşlık” temelinde, insan haklarına dayalı bir üst kimlik inşa etmeyi hedeflemelidir.
“Kardeşlik hukuku” kavramı, iyi niyetli bir yaklaşım olmakla birlikte, özünde farklılıkları vurgulayan bir ton taşır. Oysa 86 milyonluk, birbirine kültürel ve sosyal bağlarla sıkı sıkıya bağlı bir toplumda, gerçekçi ve sürdürülebilir olan, eşit yurttaşlık temelinde ortak bir kimliktir.
Kemalist ideoloji, yalnızca Kürt kimliğini değil; Anadolu’nun pek çok yerel kültürünü de bastırmıştır. Bugün, bu alt kültürlerin özgürleşme talebi, Türkiye’nin demokratikleşme yönelimiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Kürt meselesi, aslında Türkiye’nin “demokrasi sınavı”nın merkezinde yer almaktadır.
Bu bağlamda, Meclis’in başlattığı yeni diyalog süreci, “İmralı’dan Kandil’e” uzanan bir ortak payda arayışı olarak değerlendirilebilir. Ancak bu arayışın öncelikle ülke sınırları içinde sürdürülmesi; bölgesel Kürt nüfuslarını (Suriye, Irak, İran) kapsayan bütüncül bir politikadan bu aşamada kaçınılması gerekir. Aksi yaklaşım, güvenlik endişelerini artırabilir ve demokratikleşme sürecini zayıflatabilir.
ABD’nin dış ticaret açığını azaltmak ve küresel finans yükünü hafifletmek amacıyla doları zayıflatma yönündeki adımları FED’le yaşanan faiz indirim tartışmaları ve 1.5 trilyon dolarlık yeni para basımı gibi gelişmelerle birleşince küresel ekonomi yeni bir dalgalanmanın eşiğine geldi.
Bu süreç yatırımcıları bir yandan Bitcoin gibi dijital varlıklara, diğer yandan altın gibi geleneksel güvenli limanlara yöneltiyor.
Ancak dijital varlıkların güvenilirliği konusunda da yeni soru işaretleri ortaya çıkıyor.
Kuantum bilgisayarların gelecekte coin şifrelerini kırma potansiyeline dair tartışmalar dijital ekonominin kırılgan yönlerini görünür kılıyor.
Bu tabloya Nobel İktisat Ödüllü ekonomistlerin bakış açılarıyla yaklaştığımızda küresel sistemin yaşadığı dönüşüm daha net anlam kazanıyor.
Joseph Schumpeter’in ‘yaratıcı yıkım’ kavramı belki de bugünün küresel finans düzeninde yaşanan sarsıntının özünü en iyi açıklayan çerçeve.
Paul Krugman ve Robert Shiller gibi ekonomistler ise ABD’nin parasal genişleme politikalarının doların değer kaybının ve bu politikaların küresel piyasalardaki yankılarının altını uzun süredir çiziyorlar.
Bu perspektiften bakıldığında doların geleceği yalnızca bir para biriminin değeriyle sınırlı bir mesele değil.
Ama her şey gibi o da biter, yerini kışın babacan soğukluğuna bırakır.
İzmir’de yaz her yıl aynı heyecanla karşılanır.
Daha mayıs ayı gelmeden ‘çoraplara itiraz’ başlar.
Kıştan kalma kalın kazaklar dolaplara kaldırılır; çekmiş, küçülmüş olsa da kısa kollular hemen tedavüle girer.
Sanki şehir derin bir nefes alır: ‘Yaz geliyor!’
Karpuz kabuğu denize düşmeden denize girmek marifet sayılır bu şehirde.
Denizin tuzu, rüzgârın yumuşaklığı, geceleri sahil boyunca yankılanan kahkahalar…
Hepsi İzmir’in yazına özgü o tasasız ruhun parçalarıdır.
1970’lerde, Türkiye’nin yoksul mahallelerinden yükselen bir hikâyeydi o.
Bir sanayi çocuğu, arabasını tamire getiren zengin bir kıza gönlünü kaptırıyordu.
Ama sevdası, yağlı tulumlarının arasında kayboluyordu.
Ve ustasının sesi, gençliğin hayallerini paramparça eden bir gerçeklik gibi çınlıyordu:
“İşçisin sen işçi kal, giy dedim tulumları…”
O cümle, bir hayatın özetiydi aslında.
Bir çocuğun kaderinin, doğduğu mahallede, babasının mesleğinde, cebine giren paranın miktarında yazılı olduğu bir dünyanın özetiydi.