Elbette bu durum insanların hoşuna gitti.
Kimi memleketine giderek ailesi ve dostlarıyla hasret giderdi.
Kimi de bu fırsatı değerlendirip kısa bir tatile çıktı.
Mayıs ayında yapılan bu tatil, ne tam yaz ne de kış mevsimine denk geldi.
Buna rağmen özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında birçok kişi denize girdi ve güzel havanın tadını çıkardı.
Ancak uzun tatillerin sadece dinlenme tarafı yok.
Bir de işin ekonomik boyutu var.
Tatil boyunca birçok iş yeri ya kapalı kaldı ya da düşük tempoda çalıştı.
Sadece iyi oldukları için değil, kalbinize dokundukları için unutulmaz olurlar. İşte Mauro Icardi de Galatasaraylılar için tam olarak böyle bir hikâyenin kahramanı oldu. Hep söylenir, ‘zirvede bırakmak gerekir’ diye... ‘Tadında bırakmak, en güzel yerde veda edebilmek büyük meziyettir’ derler. Ama mesele Icardi olunca insan aklıyla değil, kalbiyle düşünüyor. Çünkü bazı futbolcular sadece gol atmaz. Bazıları bir tribünün ruhuna karışır. Bir şehrin hafızasına yerleşir. Bir camianın kalbinde kendisine sonsuz bir yer açar. Icardi, Galatasaray için tam olarak bunu yaptı. Bugün Galatasaray’ın yeni yıldızları olabilir. Yeni kahramanlar çıkabilir. Ama son şampiyonluk gecesinde yaşananlar bize şunu bir kez daha gösterdi: Bazı sevgilerin zamanı geçmiyor. ‘Aşkın Olayım’ statta çalmaya başladığında on binlerce insan aynı anda aynı duygunun içine girdi. O an sadece bir futbolcu alkışlanmıyordu. Bir aidiyet, bir bağlılık, bir hatıra alkışlanıyordu. İnsanlar gözleri dolarak şarkıyı söylerken aslında biraz da kendi hayatlarına dokunan bir hikâyeyi hissediyordu. Çünkü Icardi sahada yalnızca iyi futbol oynamadı. Sevmeyi gösterdi. Tutkuyu gösterdi. Sahiplendiği formaya nasıl bağlanılması gerektiğini gösterdi. Çocuklarına olan sevgisiyle, yaşadığı aşkla, tribünlerle kurduğu sıcak bağla herkese samimi geldi. Belki de bu yüzden insanlar onda sadece bir yıldız futbolcu görmedi. Kendilerinden bir parça gördü. Aradan yıllar geçecek. Yeni şampiyonluklar yaşanacak. Yeni golcüler gelecek. Ama Galatasaray tribünlerinde Icardi’nin adı geçtiğinde insanların yüzünde hep aynı tebessüm oluşacak. Çünkü bazı futbolcular başarılarıyla değil, hissettirdikleriyle ölümsüz olur. Hayatın her alanında aslında en zor şey tam zamanında durabilmektir. İnsan bazen en sevildiği anda gitmeyi beceremez. Biraz daha kalmak ister. Bir alkış daha duymak ister. Ama gerçek efsaneler, hafızalarda eksilmeden kalabilenlerdir. Bugün Dries Mertens hâlâ büyük bir sevgiyle anılıyorsa, bunun nedeni biraz da doğru zamanda o hikâyenin tamamlanmış olmasıdır. Fakat Icardi’nin hikâyesi başka. Onun Galatasaray ile kurduğu bağ, sıradan bir futbolcu-taraftar ilişkisinin çok ötesine geçti. O artık bu kulübün tarihine yalnızca attığı gollerle değil, bıraktığı duyguyla yazıldı. Karizmasıyla, tutkularıyla, çılgınlıklarıyla, sahadaki liderliğiyle ve hayatın içinden gelen sıcaklığıyla milyonların hafızasında silinmeyecek bir yere dönüştü. Muhtemelen yollar tamamen ayrılacak. Muhtemelen o forma sırtında olmayacak. Ama bazı insanlar giderken bile geride kalmayı başarır. Icardi, Galatasaray için işte tam da öyle biri oldu. Ve Galatasaraylılar onu hiçbir zaman unutmayacak.
Nisan ayı boyunca, Mayıs ayında mahkemeden kesin bir karar çıkacağı konuşuldu.
Hatta bu kararla Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti yönetiminin yeniden göreve geleceği iddia edildi.
Ancak bu beklenti gerçekleşmedi.
Aslında bu tür bir kararın çıkması için sadece hukuki değil, siyasi bir ihtiyaç da olması gerekir.
Yani iktidarın bu durumdan bir fayda sağlaması gerekir.
Peki böyle bir fayda var mı?
Bunun cevabı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugünkü durumunda gizli.
Eğer CHP çok güçlü bir performans gösterseydi durum farklı olabilirdi.
Belli bir yaşın üzerinde olanlar hatırlar. Her yıl Monaco’da bahar aylarında kraliyet ailesinin himayelerinde efsanevi ‘Kızılhaç’ baloları yapılırdı. Genç Prenses Caroline’nin güzelliği hepimizin hafızalarında yer etmiştir. Bu etkinliğe dünya sosyetesinin en üst seviyede katılımı sağlanır ve büyük bağışlar toplanırdı. Şimdi İzmir’de yapılmak istenen böylesi bir etkinliği gelenekselleştirmek. Amaç, her zaman olduğu gibi evlatlara eğitimleri için fon oluşturmak. TEV’in yararına oluşan bu proje, onun adının geçmesiyle daha bir anlam kazanıyor. Bilindiği gibi Türk Eğitim Vakfı şimdiye kadar 340 bin öğrenciye eğitim bursu sağlamış kıymetli bir kurum. Bu bursların İzmir’de aldığı pay da binlerle ifade ediliyor. Özetle; bir kentin tanınırlığında turistik, kültürel, sportif aktivitelerin yanında zengin ve hayırsever insanlara, katılımları üzerinden prestij duygusu hissettirerek sosyal bir sonuç ve karakter de kazandırmak mümkündür. İzmir’de de yapılmak istenen budur.
EGEV üst düzey himayeye muhtaç
GEÇENLERDE Ege Ekonomisini Geliştirme Vakfı Genel Kurulu yapıldı ve yeni bir yönetim oluşturuldu. Başkanlığa çok değerli Ömer Gökhan Tuncer getirildi. EGEV bilindiği üzere çok özellikli bir vakıf. Mütevellisinde 10 ilin valisi, belediye başkanı, ticaret ve sanayi odaları, SİAD’lar, rektörler vs. yer alıyor. EGEV ,1992’de Kalkınma Ajansı benzeri bir işlev görmek üzere kurulmuştu. Şimdilerde, artık kurulmuş olan bölgedeki Kalkınma Ajansları’nın koordinasyonunda çok ciddi katkı sağlayabilir. Geçmişte Uğur Yüce, Yılmaz Temizocak, Geza Dologh, Mehmet Ali Susam ve Hasan Küçükkurt’un başkanlıklarını yaptığı yönetimler çok önemli organizasyonlara imza attılar. Vakfın mütevelli heyet başkanı tüzük hükmü gereği İzmir Valisi. Bu denli üst seviyede makam sahiplerinden oluşmuş yapı, ancak 10 ilin valisi ve belediye başkanlarının üzerinde özgül ağırlığı olan bir ‘onur başkanı’nın vesayetinde çok daha fonksiyon kazanabilir. Akla gelen çözüm; Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyelerinden (örneğin; Bülent Arınç, Köksal Toptan, Cemil Çiçek gibi) ağır topların sahiplenmesiyle, 10 ilin yarar görülen iş birliklerinin temini sağlanabilir.
Ege Makam Şoförleri Derneği
HİR, Arapça ‘Medine’ kelimesinden gelir. Toplumlar şehir düzeyinde medenileştikçe her seviyede kendi menfaatlerini koruyan baskı grupları oluştururlar. İzmir’de de tüm Türkiye’ye örnek teşkil eden ‘Ege Bölgesi Makam Şoförleri Derneği’ tam da bu cümledendir. Kendi meslek mensuplarının haklarını koruyan, ihtiyaç olduğunda şoför temin eden, meslek etik değerleri oluşturan, fevkalade saygın bir STK’dır bu dernek. 2020 yılında 5’i kadın 90 üye ile oluşturulmuş yapı, bugün Ankara ve İstanbul’a taşan üye sayılarıyla etkinliğini artırıyor. Bu değerli mesleğin saygın mensuplarına, Başkan Nurettin Azlal’ın şahsında tebriklerimizi iletiyorum.
Türkiye başka türlü bir ülke olabilir miydi?
Farklı kimliklerin, kültürlerin ve inançların bir arada, kendi varlıklarını özgürce sürdürebildiği bir düzen kurulabilir miydi?
Herkesin kendi kültürünü koruduğu, dünyayla kendi bağlarını kurduğu ve bu zenginliği ülkeye kattığı bir yapı mümkün müydü?
Belki de bu sadece bir hayaldi.
Çünkü 18. ve 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımları bu ihtimali giderek ortadan kaldırdı.
Tarih, bizi başka bir yola değil, bugünkü yapıya doğru sürükledi.
Bu yüzden bugün geldiğimiz noktanın, o dönemin şartlarında en gerçekçi seçenek olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Bu gelişme, sadece bir ülkenin iç siyasetinde yaşanan bir dönüşüm değil; aynı zamanda dünya siyasetinde esmeye başlayan yeni bir rüzgârın habercisidir.
On altı yıl süren, halkı dışlayan ve iktidar gücünü sınır tanımaksızın kullanan bir yönetim anlayışı, en sonunda halkın iradesi karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, demokrasinin gecikse de kendini onarma refleksine sahip olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Bugün dünya, daha makul bir evreye geçmek zorundadır.
Zira gezegen, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, öngörülemez, sert ve popülist liderlerin yarattığı baskı altında adeta sıkışmış durumdadır.
Bu liderleri iktidara taşıyan toplumsal ve siyasal koşulların, artık kendi sonuçlarıyla yüzleştiği bir döneme giriyoruz.
Öngörülemezlik, yalnızca bir yönetim tarzı değil; aynı zamanda küresel ölçekte bir çatışma riskidir.
Oysa insanlık, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende, ortak akıl üretmek zorundadır.
Çünkü Amerika’da değişen bir lider, yalnızca bir ülkenin değil, tüm dünyanın kaderine dokunuyordu.
İlk dönem, aslında büyük bir kırılmanın habercisiydi.
Söylenenler vardı, ama yapılamayanlar daha fazlaydı.
O dört yıl, adeta yaklaşan fırtınanın provasıydı.
Ve ikinci perde açıldığında, artık tereddüt yoktu.
Trump, dünyaya ne söylemek istediğini değil, ne yapacağını göstermeye başladı.
Gümrük duvarları yükseldi.
Ekonomik sınırlar sertleşti.
İran, Amerika ve İsrail arasında giderek sertleşen gerilim, yalnızca sınırları değil, zihinleri de yakıyor.
İran’ın sergilediği direnç, küresel ölçekte şaşkınlıkla izleniyor.
Artık pek çok ülke, bu savaşın kazananından çok, kaybedeninin kim olacağını sorguluyor.
Çünkü her geçen gün biraz daha anlaşılıyor ki, bu ateşin kazananı olmayacak.
Avrupa’da yükselen sesler bu gerçeğin en açık göstergesi.
İspanya’dan başlayan itiraz, sokaklara taşan bir vicdan hareketine dönüşüyor.
Meydanları dolduran kalabalıklar, yalnızca bir savaşa değil, savaşın meşruiyetine itiraz ediyor.
Aynı dalga Atlantik’in öte yakasında da yankılanıyor.