Döviz fiyatları görece sakin seyrederken, özellikle hizmetler sektöründe fiyatlar dövizle hiçbir bağ kurmadan adeta kendi başına koşar adım yükseliyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo hayli çarpıcı:
Üretilen birim hizmet maliyetleri döviz cinsinden bile yabancı gözlemcilerin hayretle izlediği ölçüde pahalı.
Bir başka ifadeyle doların Türkiye sınırları içindeki alım gücü giderek eriyor.
Bugün dünyada itibar gören, güvenli liman kabul edilen dolar, bu ülkede berberde, kafede, dondurmacıda neredeyse anlamını yitiriyor.
Dolara yönelik bu ‘kıymet vermeme’ hali normal şartlarda ancak mali yapısı son derece güçlü, dış dengeleri sağlam, bütçe disiplini oturmuş ekonomilerde anlaşılabilir bir durumdur.
Oysa Türkiye’nin uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları nezdindeki notu hâlâ yatırım yapılabilir seviyenin oldukça altında.
CDS primleri dönem dönem düşse bile uzun süredir ekonomiye yönelik risk algısının yüksek seyrettiği gerçeği değişmiş değil.
İlk bakışta 22 oyuncunun bir topun peşinden koştuğu basit bir oyun gibi görünse de gerçekte futbol, kimliklerin, ideolojilerin, sınıfsal gerilimlerin ve kolektif duyguların iç içe geçtiği devasa bir toplumsal sahnedir.
En sıradan insandan en muteber kabul edilen figürlere kadar herkesi aynı heyecan dalgasında buluşturabilmesi futbolu yalnızca bir spor olmaktan çıkarıp insanlık durumuna dair güçlü bir anlatıya dönüştürür.
Son Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde olduğu gibi, futbol bizi çoğu zaman insan doğasının en ham, en çıplak ve en dürüst halleriyle yüzleştirir.
Bu oyunun felsefi yankılarını anlamak için onu yalnızca saha içindeki mücadeleyle sınırlamak yetersiz kalır.
Futbol, iktidarların, düşünürlerin ve toplum mühendislerinin dikkatini çeken bir araç olagelmiştir.
Portekiz’de Salazar’ın futbolu bir ‘oyalama’ ve kitleleri pasifleştirme mekanizması olarak görmesi tesadüf değildir.
Kitlelerin duygusal enerjisini siyasal taleplerden uzaklaştırmak, onları tribünlerde tutmak modern iktidarların sıkça başvurduğu bir yöntemdir.
Bu açıdan futbol yalnızca masum bir eğlence değil, aynı zamanda bilinçli olarak yönlendirilebilen bir toplumsal güçtür.
Bu dönüşüm Donald Trump’la birlikte daha görünür hâle gelse de yalnızca bir kişilik meselesi olarak okunamaz.
Amerika Birleşik Devletleri derin bir ‘establishment’ geleneğiyle, değişen küresel koşullara uygun yeni bir pozisyon arayışındadır.
Trump benzeri sert ve sonuç odaklı figürler bu geçiş döneminin araçlarıdır.
Büyük olasılıkla bu agresif tutum görevini tamamladığında yerini daha mutedil bir çizgiye bırakacaktır.
Amerika, özellikle Çin’le artan rekabet karşısında uzun süredir güç kaybeden bir konumdaydı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana sürdürdüğü tartışmasız küresel liderlik artık ciddi biçimde aşınmaktadır.
Dünya jandarmalığı rolü, 39 trilyon dolara yaklaşan borç stoku, devasa bütçe ve dış ticaret açıklarıyla sürdürülemez bir yük hâline gelmiştir.
Doların küresel güvenilirliği dahi tartışma konusu olmaya başlamıştır.
Dünya sanki her an patlamaya hazır bir barut fıçısının üzerinde yaşamaya devam ediyor.
Trump’ın yeniden ABD Başkanı olmasıyla birlikte küresel dengeler daha da oynak hale geldi.
Amerika artık ‘dünyanın jandarması’ olmak istemiyor.
Bunun maliyetinin ağır olduğunu açıkça söylüyor.
Doların dünyadaki gücünü korumanın bile Amerika için pahalı bir hale geldiği konuşuluyor.
Bu yüzden ABD, doları biraz zayıflatıp faizleri düşürerek kendi ekonomisini yeniden canlandırmaya çalışıyor.
Ama bu hamle dolar üzerinden birikim yapan ülkeler ve insanlar için ciddi bir risk anlamına geliyor.
Çünkü para durduğu yerde eriyor.
Bu soru bir zamanlar neredeyse cevabı ezberlenmiş bir soruydu.
“Evet” der, geçerdik.
Hukuk, özgürlük, demokrasi…
Ardından da refahın kendiliğinden geleceğine inanırdık.
Ama dünya artık bu kadar basit cevapları kabul etmiyor.
Yaklaşık 20 yıl öncesine kadar liberal demokrasi insanlığın ulaştığı ‘en iyi mümkün düzen’ olarak sunuldu.
Serbest piyasa ile evrensel hukuk ilkeleri birleşecek hem mutluluk hem refah üretilecekti.
Avrupa bu modelin vitriniydi.
Bu mesele birkaç “çürük elma” ile açıklanabilecek kadar masum değil.
Aksine, kontrolün zayıfladığı, güvenin sorgulanmadığı her yapıda sistematik olarak büyüyen bir hastalıkla karşı karşıyayız.
Üstelik bu hastalık çoğu zaman şirketin en kritik noktalarına, en çok güvenilen isimlerin ellerine yerleşir.
En sık rastlanan tablo şudur: Karar verici konumda bir profesyonel, kendi yakınları adına şirketler kurar.
Çalıştığı firmayla olan alım-satımı bu şirketler üzerinden yürütür.
Fiyatlar oynatılır, marjlar kaydırılır. Şirketin kasası boşalırken, ilgili kişi servetine servet katar.
Ortada ne bağıran bir skandal vardır ne de hemen fark edilen bir zarar.
Ama vidanjör hortumu şirkete çoktan dayanmıştır.
Bugün, birkaç dijital platformun yardımıyla yapay zekâya bir müzik parçası besteletmek bile mümkün.
Bu durum elbette ki ömrünü müziğe adamış icracıları ve bestecileri rahatsız ediyor.
Çünkü yapay zekâ, 5 dakikalık bir eseri saniyeler içinde üretebilecek hız seviyesine ulaşmış durumda.
Son dönemde Ferhat Göçer’in ve ünlü piyanistimiz Fazıl Say’ın tepkileri bu nedenle gündemde.
Fazıl Say’a göre yapay zekânın yaptığı iş gerçek bir sanat değil; his, dokunuş, tutku ve hata barındırmadığı için sadece yapılmışın kötü kopyası.
Ona göre sanat; binlerce yıllık bir çağrı, bir iletişim biçimi, aşk, mücadele, heyecan…
Kısacası, insana özgü bir durum ve yapay zekâda tüm bunlar yok.
Sanatçıların bu refleksini anlamak mümkün.
Milli gelir sınırlıydı, ithalat yasakları ve ithal ikameci politikalar tüketimi belirliyordu.
Varlıklı olarak görülenler bile -küçük bir azınlık dışında- orta halliden çok farklı bir konfora sahip değildi.
O dönemlerde mahalle yaşantısı toplumun omurgasını oluşturuyordu.
Anadol ya da Murat 124 sahibi olmak büyük bir ayrıcalıktı.
Eski sakız evlerin yerine dört katlı bir apartman dikip kira almak ise adeta zenginlik göstergesiydi.
Bütün bu sade yaşamın kendine göre bir büyüsü ve henüz bozulmamış ahlak yapısı vardı.
Paranın kirletmediği ilişkiler dayanışma üzerine kuruluydu.
Devlete güven tamdı; hâkim, savcı, yargıtay üyesi denince akla dürüstlük gelirdi.